laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
laiklik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2012 Pazar

Sol ve kafa karışıklığı


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 16 Aralık 2012


Kısa bir süre önce siyaset dünyamızda bir gelişme yaşandı. Eşitlik ve Demokrasi Partisi ve Yeşiller Partisi bir kongre ile birleşerek Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adını aldı. Bunun ardından partinin kurucuları, art arda röportajlar vererek görüşlerini açıkladı. Murat Belge, Akşam gazetesinde yayımlanan röportajında iktisat profesörü İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır” diye özetlenen çizgisine yakın olduğunu anlattı. 

Küçükömer, siyasi yelpazeye ilişkin tezlerini 1969’da yayımlanan “Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştı. Ben de geçen yılın sonunda Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan kitabım “İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri”nde Küçükömer’in görüşlerinin eleştirisinden hareketle günümüzdeki rejim tartışmalarına ışık tutmaya çalışmıştım. Bu nedenle konu hakkında bu köşede de yazma gereğini duydum.

Bir siyasi akımın/düşüncenin siyasi yelpazedeki yeri değerlendirilirken, temel alınan kriterler var. Toplumsal eşitlik ilkesinden hareketle sermayenin ekonomik ve siyasi tahakkümününü reddederek emekçi sınıfların yararını gözeten, ezilenin haklarını savunan, toplumu özgürleştirme ve çağdaşlaşma amacı güden, ilerici düşüncedir sol. 

Küçükömer, Osmanlı yapısından gelen merkeziyetçi-bürokratik gelenekleri solun önündeki temel engel olarak görüyor; toplumsal, ekonomik yapının yanında modern genetik ve etolojik nedenlerden de söz ederek, Türkiye’de sivil toplum kurulamayacağını iddia ediyor. Kurtuluş Savaşı’nın antikapitalist niteliği olmadığı için antiemperyalist de olamayacağını, Türkiye’nin kuruluşunda gerçekleşen devrimler “halktan uzak laik-bürokratlar tarafından yapıldığı için” ilerleme olarak görülemeyeceğini söylüyor.
B
unları söylerken sadece yüzde 11’i okuma yazma bilen, ekonomik olarak tamamen çökmüş, savaşta egemen devletlerce parçalanan bir imparatorlukta verilen bağımsızlık mücadelesini bir anda silip atmakla kalmıyor; padişahlığı, halifeliği sona erdirip cumhuriyeti ilan eden, şeri hukuk yerine medeni hukuku getiren, insanları kulluktan vatandaşlık düzeyine çıkaran, sonuçta kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir hareketi ilerici görmüyor...

Ama Demokrat Parti’yi (DP) daha solda görürken dikkate aldığı kriter, “üretim güçlerinin geliştirilmesi ve daha büyük kitlelere mutlak olarak bir şeyler verilmesi.” O zaman burada sormak gerekir? DP, emekçi halk kesimleri için ne yaptı? DP’nin asıl tabanı, işçiyi, emekçiyi sömüren toprak ağaları ve tüccarlar değil miydi? Enflasyonist politikalar aracılığıyla köylüye nakit verilmesi ve tarımın makineleştirmesi söz konusu olsa da, alınan dış borçlarla körüklenen o politikaların zararını sonuçta yine emekçiler çekti. 

Küçükömer, 1950’de DP’nin iktidara gelişi ile başlayan “İkinci Cumhuriyet” döneminin asıl işlevinin, 1. Cumhuriyet’in eğitim, politika, ekonomi alanlarında getirdiklerinin demokratikleştirilmesi olduğunu söylüyor. Her şeyi laik-batıcılar ile dindar-doğucular arasında geçen bir mücadele olarak algılamasının sonucudur bu değerlendirme. Öylesine gözünü karartmış ki bu, emperyalizme karşı olsa da, çok eleştirdiği NATO’ya girilmesi, Batı’ya siyasal ve askeri bağımlılığın artması, Meclis’te kurulan soruşturma komisyonları aracılığı ile basının cendereye alınması bile DP’yi sol diye nitelemesine engel olmamış...

Bu anlayışla Küçükömer’in izinden gidenler de 2002-2011 arasında piyasacı-gerici saldırılarını sürdüren AKP’yi desteklediler. Şimdi hâlâ sol sağdır, sağ da sol demelerinin nedeni o. Bu kafa karışıklığı hiç bitmedi.

-

21 Ekim 2012 Pazar

Nereye Kadar?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 21 Ekim 2012

Geçen ay Kuzey Carolina’nın Charlotte kentinde Demokratik Parti Kurultayı’nı izlerken farklı kesimlerden Amerikalılarla konuştum. Türkiye’den geldiğimi duyunca her biri değişik tepki verdi; bazısı hep görmek istediği bir ülke olduğundan söz etti, bazısı Türkiye hakkında bir fikri olmadığı için yönelttiği sorularla tanımaya çalıştı. Ancak birisi vardı ki, bilgisi ve yorumlarıyla beni şaşırttı. 

Öğlen saatlerinde bir masada oturmuş yemek yiyordum; 60’lı yaşlarında bir kadın masayı paylaşmak için izin istedi. 40 yıl önce Amerikan vatandaşı olan Naz isminde Pakistanlı bir kadındı. Gazeteci olduğumu öğrenince kendi öyküsünü anlatmaya başladı. Gençken Amerika’ya okumaya gelmiş, iletişim alanında doktorasını yapıp üniversitede ders vermeye başlamış. Şimdi kendisine ait bir danışmanlık firması varmış.

Bir Amerikalı bana aşık oldu. ‘Gitme evlenelim’ deyince kabul ettim. Onca yıl ülkemden uzak kaldığıma üzgünüm ama ne zaman ziyaret etsem orada işlerin giderek daha kötü olduğunu gördüm. Aslında şimdi dönebilirim. Çünkü kocam öldü ve yaşlı annem orada yalnız” dedi yaşadıklarını anlatırken.

Neden dönmediğini sorunca verdiği yanıt ilginçti. “Pakistan’daki toplum beni korkutuyor. Evet, bu yaşta bile korkutuyor. Bir kadın olarak ne demek istediğimi anlarsınız; sizin de Türkiye’de başınızda aynı dertler var. Özgür müsünüz, kendinizi güvenlikte hissediyor musunuz o ülkede? Başbakanınızın ülkenizi İslam ülkesi olarak yeniden kurguladığını, din baskısının her gün arttığını okuyorum ve inanın çok üzülüyorum. Pakistan’da aynı süreçleri yaşadık. Ben Amerika’ya geldiğim zaman durum orada bugünkü kadar kötü değildi. Örtünmeyene kötü gözle bakılmıyordu. Şimdi her şey farklı.

Konuşma boyunca verdiği örneklerle Türkiye’yi yakından izlediği belli oluyordu. İlgisinin özel bir nedeni olup olmadığını sordum. “Türkiye’nin halkının çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda uzun zaman önce laikliği ilke olarak benimsemesi, kadınların durumu açısından önemliydi. Müslüman ülkelerde kadınların ortak denilen kaderini yenmek için dev bir adımdı o. Ama yaşadığı devrimin değerini bilemedi Türkiye. Bu bana çok dramatik geldi. İşin kötüsü, erkek egemen toplumlarda kadınların da kendi aleyhlerine olan uygulamaları savunması. İnanılmaz bir şey bu” dedi.

Sonunda konu Amerika’ya geldi. ABD’nin de kendi çıkarları için diktatörlere çekinmeden destek verdiğini anlattım Naz’a. Tüm dünyanın demokrasi şampiyonluğuna soyunurken, kadını ezen, aşağılayan yönetimlerle el ele ilerleyen bir ülke Amerika. “Arap Baharı” adı verilen ama tamamen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Amerikan çıkarlarına hizmet edecek yönetimlerin işbaşına getirilmesi için düzenlenen ayaklanmalar zinciri “demokrasi ihracı” olarak pazarlanıyor.

Amerika, eğer iddia ettiği gibi dünyanın dört bir ucuna demokrasi götürmeye niyetliyse, o zaman neden Suudi Arabistan’la sıkı dost? Kadının yanında erkek olmadan araba kullanamadığı, seyahat edemediği, okula gidemediği, şeriat yasalarına göre en zalimce cezaları aldığı, kısacası insan muamelesi görmediği ülkeyi dost olarak tanımlamak, ikiyüzlülük değil de nedir?

Naz’a bunları söylediğimde, “Haklısınız. Burada yaşayarak sadece kendimi kurtarmış oluyorum. Oysa Pakistan’da yapacak çok şey var...” dedi.

Ardından kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra, kendi kendine konuşurcasına usulca şunları mırıldandı: “Evet, dönmeliyim. Bu yaştan sonra benim için büyük riskler yok ama mesela siz ülkeniz şeriata kaysa nereye kadar orada yaşamaya dayanabilirsiniz?

-

29 Temmuz 2012 Pazar

İkinci Cumhuriyetçilik ve Dincilik

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 29 Temmuz 2012

İki hafta önce bu köşede yazdığım “Dinselleşme ve Komünistler” başlıklı yazı çeşitli kesimlerin büyük ilgisiyle karşılaştı. O makaleyi okumamış olanlar için içeriğini belirteyim; Türkiye Komünist Partisi’nin bir süre önce yayınladığı ve aynı başlığı taşıyan bildiriydi yazının konusu. Kanımca ilginin bir nedeni, bildirinin çok doğru noktalara işaret eden metniyse; bir diğeri de, ana akım medyada TKP ile ilgili haberlerin hemen hemen hiç yer almamasıydı.

Ama ben o yazının sonunda da belirttiğim gibi, çok önemsediğim bu konuya bugün yine yer vereceğim. Geçen sefer TKP bildirisinin giriş kısmında çizilen genel çerçeve ile işe başlamıştım. Bu defa metindeki “İkinci Cumhuriyet’te Neler Oluyor?” başlığı altındaki görüşlere yer vereceğim:

-İkinci Cumhuriyet sınıfsal olarak burjuvazinin gerici bir fraksiyonunun değil, bütününün tarihsel tercihi olarak karşımıza çıkmaktadır. Arkasında emperyalizmin onayı ve desteği de bulunan egemen güçler içindeki iç çelişkiler, derin ve uzlaşmaz strateji ayrılıkları olmaktan uzaktır. Aydınlanma mirasının reddi ve tarihsel kazanımların tasfiyesi konusunda İkinci Cumhuriyet bir burjuva konsensüsünü temsil etmektedir. Neoliberal, piyasacı yaklaşımlarla dinci gericilik birbirini bütünlemektedir.

-Siyasal iktidarın güç kaynakları geniş olmakla birlikte, İkinci Cumhuriyet rejiminin, mantıksal sonuçlarına kadar derinlik kazanacağı düşüncesi yanlıştır. Türkiye toplumunun dinselleştirilmesinin yapısal ve tarihsel sınırları vardır. Bu sınırları, mülk sahibi egemen güçlerin “laik” olduğu düşünülen kesimleri değil, modern işçi sınıfı, doktor, mühendis, öğretmen gibi eğitimli ve kalifiye emekçiler, sanatçı ve bilim insanları gibi aydın kesimler, öğrenci gençlik, kadınlar, Aleviler temsil etmektedir. Bu geniş nüfusun siyasi temsilciden yoksun olduğu veya ağırlıklı temsilcilerinin İkinci Cumhuriyet karşısında uzlaşmacı ve teslimiyetçi davrandıkları açıktır. Dinci gericiliğin Türkiye'yi geri dönülmez bir karanlığa, şeriatçı bir diktatörlüğe götüreceği yolundaki umutsuz öngörüler reddedilmelidir. Yine dinci gericiliğe muhalefet edebilmek için dinle pozitif ve politik bir ilinti içine girmek gerektiği yolundaki yaklaşımlar da kabul edilemez. Dinci gericiliğe pratikte çekilecek sınırı, büyük ölçüde, komünist ve devrimci hareketin söz konusu toplumsal kesimlerle bağı belirleyecektir.

-Nasıl dinci gericilik ayrıksı bir olgu, bir aşırılık değilse ve burjuva egemenliğinin bütünlüğünü temsil ediyorsa, solun mücadelesi de bütünlüklü olmak zorundadır. Türkiye'nin Ortadoğu'da emperyalist senaryoların içine çekilmesi için Sünniliğin keskinleştirilmesine gerek vardır; ve buna karşılık barış mücadelesinin başarısı, dinci gericiliğe de darbe vuracaktır. Kürt halkına din kardeşliği adına boyun eğdirilmek isteniyorsa, Kürt emekçilerin sınıf mücadelesine katılmaları, dinci gericiliğin bir kalesini düşürecektir. Örnekleri çoğaltılabilecek bu dolayımlar, solun mücadele programında mutlaka gözetilmelidir.

***

İkinci Cumhuriyetçiliğin, neoliberal politikalar ve dinci gericilikle el ele vererek ülkeyi getirdiği yer ortadadır. Bu gidişatın önüne geçilmesinin yolu, emekçi kesimden ve uygar bir yaşamdan yana olan herkesin din temelinde değil, özgürlükler temelinde buluşup mücadele etmesidir.

Bugün gelinen noktada artık hemen herkesin ortak derdi özgürlüklerinden yoksun kalması değil mi? Öncelikli meselemiz buysa, seçimde bu temelde bir şemsiye altında birleşip sol blok kurmayı ciddi şekilde ele almalıdır. Aksi halde kuşkusuz neoliberal politikalarla dinci gericiliğe bir kez daha geçit verilecektir.

_

8 Ağustos 2010 Pazar

Geleceği Düşlemek

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Ağustos 2010

Ne yazık ki, gelecek artık eskiden olduğu gibi değil.”

Bu cümlede mantıksal bir hata olduğunu düşünebilirsiniz ama yok. İngilizcesi “Sadly, The Future Is No Longer What It Was”... James Leyland Kirby adlı müzisyenin bir albümünün adı bu.

Geçenlerde hüznü sarsıcı bir güzellikte anlatan bu albümü dinlerken birçok konuda düşünür buldum kendimi. Bu ülkenin geleceğine ilişkin hayallerim geldi aklıma.

Hep denir ya; “Türkiye, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” diye...

Hep söylenir ama gerçekte bir türlü ulaşılamayan bir hedeftir o bizim için. Ne demokrasimiz tamdır; ne de laik ve sosyal hukuk devletimiz...

Jose Saramago’nun dediği gibi, demokratik bir sistemle yönetilmeyiz biz. Halkın belli aralıklarla oy verişi demokrasi diye yutturulur; bir aldatmacadır bizimkisi. Siyasetçilerin, ağaların, büyük sermaye sahiplerinin elindedir her şey...

Biliriz böyle olduğunu ama yaşadığımız topraklarda bir gün ekonomik paylaşımda ve adaletin sağlanmasında daha hakça bir düzenin hüküm süreceğini düşlemekten de vazgeçmeyiz.

Alınteriyle yaşamını kazanan dar gelirlinin itilip kakılmayacağı, insanca bir hayatın toplumun geneline yayılacağı bir düzenin özlemini çekeriz. Darbeler olmasın, polis hakkını arayan işçiyi, memuru dövmesin isteriz.

Etnik siyasetin prim yapmadığı, başbakanların kadın-erkek eşitliğine inandığı, insanların din, dil, etnik köken, cinsiyet ve cinsel tercihleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmadığı bir ülkenin düşünü kurarız.

Aslında bütün insanların benzer hayalleri vardır. Gelişmiş ülkelerin bizdeki bu sorunların çoğunu hallettiği söylenebilir. Ama kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürü devam ettiğinden, oralarda da benzer düşleri paylaşır insanlar...

***

İnsanoğlunun karşılaştığı ekonomik ve sosyal sorunların temel kaynağı adaletsizlik...

Gelir dağılımında adaletsizlik...

Hukukta adaletsizlik...

Toplumsal rollerde adaletsizlik...

Fırsat eşitliğinde adaletsizlik...

Peki toplumda adaleti sağlayacak güç ne? Yargı...

Yargı gücünü nasıl kullanır? Hukuk kuralları aracılığıyla.

Bu gücü kullananların bağımsız olmadığı, tarafsızlığını yitirdiği bir ülkede adalet sağlanabilir mi? Hayır...

Bugünkü iktidar ve yandaşları, bu en basit mantığı bile anlamamış gözüküyor. 12 Eylül’de yapılmak istenen anayasa değişikliği, esasen bu ülkede iktidarın, yüksek yargı organlarının elini kolunu tutup kendine bağlama operasyonudur.

Bunu görmek için değişiklik metnini dikkatle okumak yeterli. Ancak iktidar, halkın en azından önemli bir kısmının, dikkatle okumayı bırakın, metne göz bile atmayacağını hesaplıyor. Birkaç maddeyle göz boyamaya çalışmalarının, ağlayıp duygu sömürüsü yapmalarının nedeni de bu.

***

Gelecekle ilgili düşlerden yola çıkıp referanduma varmamın bir nedeni var. Çünkü iktidarın oyununa gelip 12 Eylül’de “Evet” oyu vermek, gelecekle ilgili düşlerimize ihanettir...

Elbette bugünkü anayasa değiştirilmeli ve toplumun geniş kesimlerinin onayı ile tam anlamıyla demokratik bir anayasa yapılmalıdır.

Ancak şu anda yapılmak istenen bu değil. Yargı organları iktidarın emir eri konumuna getirilirse, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti katledilmiş demektir!

Oysa ben gelecekle ilgili düşlerimi yaşatmak ve onların bir gün gerçekleşebileceğine dair ümidimi korumak istiyorum.

Burada Rus yazar Pisarev’in Lenin’in “What Is to Be Done?” (Ne Yapmalı?) adlı eserinde de geçen bir sözünü yinelemekte fayda var:

Hayallerle gerçek arasında bir bağlantı varsa, o zaman her şey yolundadır.

Bu nedenle, 12 Eylül'ün özünü koruyan bu anayasa paketine “Hayır” diyorum!

-

27 Haziran 2010 Pazar

“Pencere” Tarihin Belgesidir

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 27 Haziran 2010

Pazartesi günü öğlen saatlerinde telefonum çaldı. Ankara’dan babam arıyordu. Çok üzgün bir sesle “Başımız sağ olsun” dedi; İlhan Selçuk’un ölüm haberini ondan aldım...

Konuşamadım, susup kaldım bir süre. Uzun zamandır sağlığının kötü olduğunu bilmeme karşın ölümü hiç yakıştıramadığım, yakıştırmak istemediğim insanlardan biriydi İlhan Bey...

Kendisini en son aylar önce hastanede ziyaret ettiğimde konuşmakta güçlük çekiyordu. Ama o haldeyken bile çevresine aydınlık yaymaya devam ediyordu...

İlhan Selçuk’la Cumhuriyet’te yazmaya başladığımdan bu yana birçok kez konuşma olanağı bulduğum için kendimi hep çok şanslı hissettim.

Gazetenin Cağaloğlu’ndaki eski binasında ilk karşılaşmamızı hatırlıyorum. Yazdığım kitapları imzalayıp kendisine verdiğimde “Ooo bu yaşta kitaplar yazmışsın! Bizim o yaşta hiç kitabımız çıkmamıştı” demişti.

O belki genç yaşta birkaç kitap yazmış olmama şaşırmıştı; ama aslında farkında olmadan eğittiği milyonlarca gençten biriydim ben. Kitabın iç kapağını imzalarken bunu not düşmüştüm. Fakat ona bugüne kadar söyleyemediğim önemli bir şey kaldı...

Bana gazetecilik mesleğini seçtiren şey onun yazılarıydı... Çocuk yaştan beri evimize giren tek gazeteydi Cumhuriyet. Her sabah gazeteyi elime alır almaz ilk okuduğum köşeydi Pencere...

Hiç aksamadan bugüne kadar devam etti bu ritüel. Üniversitede gazetecilik okurken, her yazısından sonra “Bir gün ben de böyle yazabilir miyim acaba?” diyerek umutlandım.

Laik Cumhuriyet’in ilkelerinden sapmayan, her zaman demokrasi ve adaleti savunan, Atatürk’ün açtığı Aydınlanma yolundan dönmeyen bir vatandaş olma yolunda en önemli adımları onun yazılarıyla attım...

İlhan Selçuk, benim öğretmenimdi...

Kalemini satmayan gazeteci tarifi, benim için onun kimliğiyle hayat buldu; hep dik duran yazar tavrı onunla bütünleşti...

Yaklaşık bir yıl önce gazetedeki odasına çağırıp uzun bir konuşma yapmıştı benimle. Mesleğe, ülkeye ve dünyaya bakış açısını anlatmıştı. İlk gençlik dönemimden bu yana yazılı okuduğum düşünceleri onun sesinden canlı dinlemiştim.

Yazılarını kesip sakladığım, satırlarını tekrar tekrar okuduğum tek gazeteciydi o. Dili kullanma ustalığına, makalelerindeki yalın ama çarpıcı uslüba hayran olduğum köşe yazarıydı...

Benim için tam bağımsızlık idealinin, Türkiye’deki Aydınlanma hareketinin en büyük simgelerinden biriydi. Küresel kapitalizmin ezip geçtiği dünyada sosyalist hareketin öncü düşünürlerindendi.

Devrimci ve Atatürkçü kimliği ile basın ve düşün tarihimizin efsane bir aydınıydı...

Sanılmasın ki, geçmiş zaman kipiyle yazdığım bu satırlar onun savunduğu ideallerinin de sonunun habercisi...

Evet, İlhan Selçuk’u kaybettik, o artık hayatta değil; ancak onun idealleri sahipsiz kalmayacak...

İlhan Selçuk’un ölümünü hızlandıran sürece imza atanların vicdanı bugün rahat mıdır bilemem...

Ama herkes şunu bilmeli ki; Pencere’de yazılanlar tarihin belgesidir; ne yok olur, ne de unutulur...

-

11 Ocak 2010 Pazartesi

Türkiye de TSSB’ye mi tutuldu?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 10 Ocak 2010

AlterNet’in Washington Büro Şefi Adele M. Stan, Amerikan halkının PTSD (Post-traumatic stress disorder) hastalığına tutulduğunu söylüyor. Türkçe’de Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olarak tanımlanan bu psikolojik rahatsızlık, Stan’a göre son 10 yılda Amerika’da yaşanan 13 olayın sonucu...

Bunların başlıcalarını şöyle sıralamak olanaklı:
-2000’deki Başkanlık seçiminde Amerikan demokrasisinin aldığı zarar
-11 Eylül olayı -Enron ve WorldCom skandalları
-Irak ve Afganistan’da yürütülen savaşlar
-Korku politikası kartını oynayan Bush’un ikinci kez başkan seçilmesi
-Ebu Garib ve Guantanamo’daki işkenceler
-Terörle mücadele kapsamında izleme ve dinleme yetkilerini genişleten “Patriot Act” adlı iç güvenlik yasası
-Katrina fırtınası ve sonrasındaki dram
-Ekonomik yıkım
-İlk siyahi Başkan’ın seçilmesiyle aşırı sağın yaşadığı travma ve bunun tetiklediği ırkçı kampanya
-Obama’nın sağlık reformu yasasını engelleme girişimleri, sosyalistlik iddiası ve “Tea Party” hareketiyle karşı travmaya sürüklenen Amerikan solu...

Bütün bunların, Amerikan toplumunda yerleşik bir inancı, “Amerikan Ayrıcalığı” (American exceptionalism) fikrinin yıkımına neden olduğunu belirtiyor Stan.

"Yaratıcılık ve çok çalışma gibi Tanrı vergisi faziletlere sahip her Amerikalının, gelişmiş demokrasiyle bezenmiş ülkesinde, diğer insanlardan daha üstün bir durumda olduğu fikrinin” sarsıntıya uğradığını söylüyor.

Bu gelişmelerin sonucunda, toplum, ulusal kimlik bunalımına giriyor ve yaşanan travmaya doğal tepki olarak öfke krizleri gündeme geliyor.

***

Amerika’nın bu sarsıcı 10 yıllık sürecinin yarısını New York’ta bizzat yaşadım. “Amerikan Ayrıcalığı” düşüncesinin nasıl çöktüğüne ve toplumsal kesimler arasındaki kavganın nasıl şiddetlendiğine tanık oldum.

2000’li yıllarda Türkiye’de olanlara bakınca, bugün Türk halkının da Amerika gibi TSSB hastalığına yakalanmış olduğunu söylemek olanaklı...

Gerçi Türkiye’de hiçbir zaman Amerika’daki gibi bir “ayrıcalık” düşüncesi var olmadı. Türkiye'de halk, hiçbir zaman ülkesinin diğer ülkelere göre her açıdan üstün olduğuna inanmış değildi.

Ama burada başka bir büyük yıkım vardı: Türkiye’de birlik, beraberlik düşüncesi, bir arada yaşama kültürü sarsıldı; etnik kimliğe göre ayrışma görülmedik şekilde ortaya çıktı. Bir ülkeyi ulus yapan değerlerin çevresinde oluşan bütünlük zarar gördü.

İçi boş çıkan açılımlar, toplumda derin bir hayal kırıklığı yaratırken, artan terörist saldırılar güvenlik duygusunu yerle bir etti.

Laikliğe karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla saptanan bir iktidarın yönetiminde endişeler arttı.

Ardı ardına gelen şoklar bunlarla da sınırlı kalmadı. Hakkını aradığı için sokaklarda polislerce dövülüp, üzerlerine gaz bombaları atılan işçiler, aldığı aylık 31 lira zamla yaşamaya çalışan asgari ücretli ve umudunu yitiren işsiz milyonlar, son 8 yılın unutulmaz dramlarını yaşattı Türk halkına.

***

Bugünlerde kiminle konuşsanız, ülkede huzur ve barış içinde yaşama umudunun yok olduğunu söylüyor. Türkiye, bu büyük toplumsal travmaların etkisiyle ciddi bir stres bozukluğu yaşıyor.

Yeni yıla umutla başlamak isterdim ama uzmanların söylediğine göre, psikolojide bu hastalığın tedavisinde ilk aşama, sorunun varlığını kabul edip, ona neden olan düşünceleri belirlemek. Önerilen terapide, yeniden dengeyi sağlayacak normal bir düşünce sistemi hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Türkiye’nin yapması gereken de bu. Normalleşmenin sağlanması için, travmayı yaratan sorunları açıkça ve sakin bir şekilde konuşmak gerekiyor. Terapistlik görevi de herhalde deneyimli akil adamlara düşecek...

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Soru...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Kasım 2009

İki gün sonra 10 Kasım. Atatürk’ün ölümünün 71. yılı... Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak, elbette ben de bu ülkenin kurucu liderine minnet duygularıyla doluyum.

Ama bu yıl içim biraz daha buruk... Çünkü ülkenin durumu beni endişelendiriyor. Kendi geleceğim adına da, bu topraklarda yaşayan bütün kadınlar adına da, halk adına da...

Fazla karamsar olmamaya çalışıyorum; ama son sekiz yıldır bu ülkede yaşananların bizi getirdiği nokta belli... Ne yazık ki, Türkiye’de laik demokratik rejimin yaşamsal sorunlarla boğuştuğu günler yaşıyoruz...

Neler oluyor? Laiklik tartışmaya açılıyor; “pasif laiklik” adı altında bu kavramın içi boşaltılmaya çalışılıyor...

Yüksek siyaset, dincilik ve bölücülük sorunlarıyla uğraşırken, halk yoksulluk ve işsizlikle pençeleşiyor...

Avrupa Birliği projesi gerilerken, Başbakan, İran’da İslami bir marka ve model haline geliyor...

Amerika’yı mesken tutan cemaat lideri, uzaktan kumanda aletiyle, medyayı, yargıyı, eğitimi biçimlendiriyor...

Yargının tarafsızlığı iyice tartışmalı hale gelirken, muhalif yazarlar, gazeteciler, bilim adamları aylarca hapiste tutuluyor...

Küreselleşmenin yönlendirdiği dünya siyasetindeki yeri Amerika'nın Ortadoğu'daki kolu olarak belirlenen iktidar, emperyalizmin taleplerini yerine getirmek için seferber olurken, ülkenin komşuluk ilişkileri zedeleniyor...

YÖK güdümündeki üniversitelerde bilimsel özerklik yok olurken, dinci kadrolaşma tırmanıyor...

Kendisinden farklı olana tahammül edemeyen insanların tek sesli ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor Türkiye...

Toplum muhafazakarlaşıyor; kadınlar, gençler, eşcinseller ve farklı inançta olanlar için çember giderek daralıyor...

Ve bütün bunlar olurken, adaletsizliğe karşı derin bir sessizlik hüküm sürüyor... En korkutucu olanı da bu... Göz göre göre birileri, hukuk ilkelerini eğip bükerek sevmediklerini cezalandırıyor ya da eski hesapların rövanşını alıyor...

Bir kısım medya, gazetecilik etiğini ayaklar altına alıp linç kampanyaları sürdürüyor. Birisi işine geldiği için bir haberi ön plana çıkarırken, diğeri görmezden geliyor. Köşelerde süren savaşlar, halkı gazetelerden soğutuyor. Medya artık, gerçeğin aktarıldığı bir araç olmaktan çıkıp, saptırılmış bilgilerin üretildiği platforma dönüşüyor...

Böyle bir ortamda çevremdeki gençlere bakıyorum, tepkilerini ölçmeye çalışıyorum. Bütün bu olanları dert edinen fazla değil... Çoğu hâlâ bir şekilde bu ülkeden ayrılıp, kendine başka diyarlarda gelecek kurma sevdasında...

Eğitimsizlik ve ekonomik bağımlılık kadınları büyük ölçüde sindirmiş. Her dört kadından birisi koca dayağını haklı buluyor! Eğitimli ve aklı başında olanlar ise, erkek egemen kültürün baskısı altında var olma mücadelesi veriyor...

***

Bu tespitleri üzüntüyle yazıyorum... 71 yılda geleceğimiz yer bu muydu? Düz bir teknokrat mantığıyla, “Türkiye, dünyada en büyük 17. ekonomi. Şu kadar yol, bu kadar baraj yapıldı, hastaneler, okullar vs. açıldı,” diyebilirsiniz.

Ya eğitimde, sosyal paylaşımda, birlikte yaşama kültüründe, toplumsal katılımda, adalette nereye geldik?

Ben bu noktada özellikle şu soruya yanıt arıyorum: Atatürk, 1919’da iktidar yargı ilişkilerini açıklarken, “Her halde dünyada bir hak vardır. Ve o hak kuvvetin üstündedir,” demişti. Bu ilke, 2009 Türkiyesi’nde geçerli midir? Buna inanarak “Evet” yanıtı verebiliyor musunuz?

Bugün Atatürk’ü şükranla anarken vatandaşlara bunu soruyorum. Çünkü bir toplumun çağdaş uygarlık seviyesi, maddi gelişmenin yanı sıra ve hatta ondan önce, buna verilecek yanıtla belirlenir...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Gafletin Böylesi...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 9 Ağustos 2009

Bir süredir okuduğum “Muslim Women Reformers- Inspiring Voices Against Oppression” (Müslüman Kadın Reformcular- Zulme Karşı İlham Verici Sesler) adlı kitabı henüz bitirdim. Geçen ay Prometheus Books tarafından yayımlanan kitabın yazarı, Avustralyalı kadın psikiyatrist Ida Lichter.

Lichter, 513 sayfalık eserini, “Reform için savaşıp, Cihad’ın hedefi olarak yaşamını kaybeden Müslüman kadın kahramanlara” adamış. Çoğunluğu Müslüman coğrafyasında yaşayan bu kahramanların hikayelerini ülkelerine göre ele almış.

Bazı eksikleri olmakla birlikte, bana göre, okumaya değer bir çalışma yapmış Lichter...

Kitabı elime alır almaz, Türkiye ile ilgili yazılanlara baktım. Bu başlıkta sadece iki sivil toplum örgütünden söz ediliyor. Birisi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kurulan ilk kadın merkezi KA-MER; diğeri de, Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği KA-DER.

Türkiye’ye ayrılan sekiz sayfalık bölüm, Atatürk devrimleriyle Türk kadınına verilen haklarla başlıyor. Neler anlatılıyor?

1926’da Medeni Kanun’un kabulüyle çok eşlilik yasaklandı....

Eğitim, boşanma, miras gibi konularda kadınlara eşit haklar sağlandı...

Türk kadını, 1930’ların ortalarına kadar seçme ve seçilme hakkını kazandı...

17 Türk kadını ilk kez Meclis’e girdi...

Türkiye, 1934 yılında, dünyada bir kadının yüksek mahkemede göreve seçildiği ilk ülke oldu. (Kitapta adı verilmemiş ama biz burada analım; dünyada “ilk kadın Danıştay daire başkanı” olarak adını tarihe yazdıran kişi Firdevs Menteşe’ydi.)

Bütün bunlardan sonra Atatürk’ün şu sözüne yer verilmiş; “Siyasi ve sosyal hakların kadın tarafından kullanılmasının, insanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli olduğuna inanıyorum.

***

Fakat Türkiye ile ilgili sorun şu ki; yeni kurulan Cumhuriyet’te kadın hakları konusunda atılan o büyük adımlara karşın, bugün Türk kadını, sosyal ve siyasal alanda olması gereken yerin çok gerisindedir...

Ida Lichter, kitabında “1990’lardan bu yana Türkiye’nin İslami köktendinciliğin dirilişine tanık olduğunu; kadın hayatının (ve bedeninin), İslam’ı modernleştirme çabaları için bir sahne haline geldiğini,” yazmış.

Peki, ne oldu da “insanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli olan haklardan” vazgeçme gafletine düşüldü?

Nasıl oldu da Türkiye, 83 yıl önce Ortadoğu’da ve hatta dünyada kadın hakları konusunda önder bir ülkeyken, bugün döneminin çok gerisine düştü?

Geçmişte kadınların birçok alanda öncü olabildiği bir ülke, neden 2000’lerde kadın-erkek eşitliğinde Avrupa standartlarını yakalayamadı?

Zaman ilerledikçe gündeme gelen bu geriye gidişin sorumluları olmalıdır...

Kimlerdir onlar?

Kadının hayatını ve bedenini tahakküm altına alma gayretine düşenlerdir elbette...

2007’de hazırladıkları anayasa taslağında, kadınları “çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korumayı gerektiren kesimler” arasında sayanlardır...

“Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir” şeklindeki maddeyi kaşla göz arasında değiştirme hevesine kapılanlardır...

Kadına, “Meslek sahibi ol, ekonomik özgürlüğünü kazan,” demek yerine, durmadan en az üç çocuk doğurmasını öğütleyen siyasetçilerdir...

Kadın üzerinde egemenlik kurmak için dini siyasete alet edenlerdir...

Açıkça bir baskı aracı olan türbanı, çarşafı, “özgürlük” adına savunanlardır...

Mustafa Kemal Atatürk’ün açtığı uygarlık yolunu, laiklik ilkesinden verdikleri ödünlerle tıkayanlardır...

İnsanlığın mutluluğu ve saygınlığı açısından gerekli haklardan vazgeçenlerdir...

Bu, gafletin ta kendisidir...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir Afgan Kızın Yıkılan Rüyası...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Temmuz 2009

Aşağıdaki satırları, Afgan kadınlarının internette başlattığı bir İngilizce yazı projesine ait blogda okudum.

Freshta adlı Afgan kızı, doktor olma rüyasının nasıl yarıda kaldığını anlatmış. Duygularını öyle güzel yazıya dökmüş ki, bir kısmını kısaltarak aktarmak istiyorum.

Çocukken amcam gibi doktor olmak, onun gibi beyaz önlük giyip insanları muayene etmek isterdim. Ama bir gün bütün hayallerim yıkıldı. O gün, Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirdiği gündü...

8.sınıfta okuyordum. Yalnızca ağaçların bulunduğu, çimensiz ve susuz okul bahçesinde oynuyorduk. Toz toprak hiç umurumuzda değildi; düşüp toza bulansak da kalkıp üzerimizi silkeler, eğlenmeye devam ederdik.

Bir gün yine bahçede oyun oynarken, birden havada bir helikopter belirdi. ‘İçinde kim var?’diye sorduk birbirimize. ‘Belki önemli devlet görevlileridir,’ dedi sınıf arkadaşım Hila. Sonra bir grup öğretmenin Taliban ile konuştuklarını gördüm.

Ardından, okul müdürü aceleyle yanımıza geldi, ‘Herkes sınıfına girsin,’ diyerek öğrencileri toparlıyordu. Bütün öğretmenlerin, öğrencileri evlerine gitmeleri ve televizyondan yapılacak duyuruya kadar okula geri dönmemeleri konusunda uyarmasını istiyordu. Çünkü biliyordu ki, Taliban asla kızların eğitime devam etmesine izin vermeyecekti...

Biz okuldan ayrılırken, bahçedeki ağaçlar sanki ağlıyor, beş yıl boyunca bir daha okulumuzu, öğretmenlerimizi göremeyeceğimizi anlatırcasına yere doğru eğiliyordu.

Bütün ağaçlar, bize hoşça kal dercesine savruluyordu. Bir ağaçtan diğerine uçan kuşlar, ötüşüp duruyor, sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Belki de, Taliban’a karşı gelmemiz için bizi cesaretlendirmeye çalışıyorlardı. Ama ne yazık ki, onları anlayamadık...

Eve geldiğimde herkes üzgündü. ‘Ben bir öğretmenim, kendi kızımın cahil kalmasına dayanamam,’ diyen annem ağlıyordu. ‘Üzülme, eğitime evde devam ederiz,’ diye karşılık verdi babam...


Freshta, bu olaydan sonra eğitimine gerçekten evde devam etmiş. Ama bu eğitim, tıp fakültesine girmek için gerekli olan puanı tutturmasına yetmemiş... Afganistan’da Taliban rejimi altında yaşayan binlerce kız çocuğundan birisinin hikayesi bu...

***

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre, eğitim hakkı bir insanın en temel haklarındandır.

Öyleyse, İslam’ın kadın ve erkeğe adil davrandığını savunanların, Müslüman dünyasında neden kadınların bu temel haktan yoksun bırakılmaya çalışıldığını açıklamaları gerekir.

Bu adaletsizlik, neden özellikle İslam ülkelerinde bir sorun olarak karşımıza çıkıyor? Neden kadınlar üzerindeki baskı, İslam coğrafyasında yüzyıllardır bir türlü son bulmuyor?

Yanıtı ben vereyim: Devlet idaresinin din kurallarına göre şekillendiği, şeriatın geçerli olduğu ülkelerde kadın ikinci sınıf insan konumundadır.

1.5 milyarlık İslam coğrafyasında kadının kaderini değiştirebilen tek ülke vardır. O da laik Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Şu soruyu soranlar olabilir: Acaba bugün Anadolu’da kaç Freshta var?

Ne yazık ki, Türkiye’de de hâlâ karanlık beyinlerin karanlık görüşleriyle mücâdele devam ediyor. Cehalet ve yoksulluğun hüküm sürdüğü, tarikatların egemenliğindeki feodal ortamlardan beslenen o karanlık, insanı kul, kadını köle yerine koyuyor...

İşte Atatürk devrimleri, kul-köle sisteminin yerine laik bir demokrasiyi koymak için yapılmıştır. Bugün hâlâ eskiye özlem duyanlar vardır ama bu durum gerçeği değiştirmez.

O gerçek, laik Türkiye’de kadınların, er veya geç, kendilerine Atatürk devrimleri tarafından tanınan özgürlükleri kullanıp rüyalarını gerçekleştirecekleridir...

20 Nisan 2009 Pazartesi

Obama ve Laiklik

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Nisan 2009

Obama, Türkiye’de “laik demokrasi”den söz etti, ama bugünlerde Amerika’daki laikler Obama’dan rahatsız...

Bu rahatsızlık, ilk olarak, ocak ayındaki yemin töreni ile başladı. Evanjelik rahip Rick Warren’ın törende konuşma yapmak için davet edilmesi, liberalleri epeyce kızdırdı.

Obama’nın laik Amerikalılar üzerinde yarattığı hayal kırıklığı, sonraki günlerde daha da arttı. Bunun nedenlerini maddeler halinde sıralayalım...

1-Obama, Bush’un Beyaz Saray’a bağlı olarak oluşturduğu “İnanca Dayalı Girişim” (Faith-Based Initiative) ofisinin işlevine son vermedi. Aksine bu girişimi, danışma işlevi görecek 25 üyeli bir kurul şekline getirerek, daha da güçlendirdi.

Oysa, dini liderlere bireysel olarak, gayri resmi olarak danışan Bush bile, hükümete bağlı olarak çalışan, din adamlarından kurulu bir danışma kurulu oluşturmamıştı.

Aslında Obama, adaylık kampanyası sırasında bu konuda izleyeceği politikanın işaretlerini vermişti. Beyaz Saray’ın, laik ya da inanca dayalı olsun, toplumsal örgütlerle işbirliği yapmasının iyi bir fikir olduğunu; ama inanca dayalı girişimi Bush dönemindeki gibi partizanca kullanmayacaklarını belirtmişti. Yeni bir isimle, (İnanca Dayalı ve Komşuluk Ortaklığı Beyaz Saray Ofisi), işlevine devam edecek olan bu girişim, kendi yönetiminde kritik bir öneme sahip olacaktı...

Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ne (ACLU) göre, Beyaz Saray’a bağlı dini bir danışma kurulu oluşturulması, çeşitli tehlikeler yaratacak. Çünkü bu kurul, bütçeden sivil toplum örgütlerine dağıtılacak paraların belirlenmesinde ve tartışmalı toplumsal konularda ABD Başkanı’na tavsiyelerde bulunacak.

Americans United for Separation of Church and State’in (AU- Devlet ve din işlerinin ayrı tutulması için çalışan kuruluş) internet sitesine girer girmez karşınıza şu duyuru çıkıyor: “Sayın Başkan, İnanca Dayalı Girişim Programınızı Düzeltiniz!

Çünkü dinin, devlet nezdinde insanlara ayrıcalık tanımasından çekiniyorlar. Bu nedenle de, laiklik konusunda duyarlı herkesi, Obama yönetimine dilekçe göndermeye çağırıyorlar.

2-Laik Amerikalıların diğer bir sorunu, Obama ile birlikte Beyaz Saray tarafından başlatılan yeni bir gelenek...

Önceki başkanlardan farklı olarak, Obama’nın halka hitap ettiği her toplantı artık dua ile başlıyor... Üstelik rahiplerin yapacakları konuşmalar, önceden Beyaz Saray tarafından gözden geçirilerek onaylanıyor... Bu “uygunluk onayı” da, Beyaz Saray’ın bir şekilde dini konularda görüş belirtmesi anlamına geliyor.

Amerika’da başkanların görevi devralış törenlerinde ya da başkanların da katıldığı dini törenlerde din adamlarının konuşması, alışılmış bir durum. Fakat bunun siyasi toplantılarda da yapılması, yeni bir uygulama.

U.S. News & World Report’ta çıkan bir habere göre, Ronald Reagan döneminde bazı etkinliklerde yapıldığı oldu; fakat hiçbir zaman bir rutin haline gelmedi. Ayrıca o dönemde konuşmaların kopyası sonradan Beyaz Saray’a ulaştırıldı, önceden onay alınması için değil...

3-Obama, başkan olarak bir yenilik daha yaptı. Yahudi bayramı Passover’ı kutlamak için Beyaz Saray'da "Seder" denilen yemekli daveti veren ilk başkan oldu.

Anlaşılıyor ki, Obama bütün dinlere eşit durduğu mesajını vermeye çalışıyor. Fakat bu mesaj, Avrupa laikliğindeki şekliyle din ve devlet işlerinin net bir şekilde ayrılması anlamını taşımıyor...

Aksine, son günlerde Amerikalı laikler, Demokrat bir başkanın beklenmedik ölçüde dini Beyaz Saray’a soktuğunu düşünüyor. İnsanın sorası geliyor; acaba Obama’nın başlattığı bu uygulamaları, Bush başlatmış olsaydı neler olurdu?

13 Nisan 2009 Pazartesi

Sempatiklik Stratejisi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Nisan 2009

86 yaşındaki ünlü Amerikalı tarihçi/yazar Prof. Howard Zinn, kısa bir süre önce bir röportajda, “Obama’nın doğruları yapması için gösterilere, protestolara, mektuplara ihtiyaç var,” dedi.

Çünkü Zinn’e göre, Obama, sağlık, vergi gibi konularda halkın isteklerini yapmak için yeterince kararlı gözükmüyor. Ayrıca savaşı Irak’tan Afganistan’a kaydırarak, ABD’nin geleneksel militarist stratejisini sürdürüyor. Bu yüzden de, Roosevelt'in iktidara geldiğinde karşılaştığı türden bir uyarılmayı hak ediyor...

Zinn’in sözünü, Obama’ya, ben de Türkiye için uyarlayabilirim: Obama’nın Türkiye ile ilgili gerçekleri daha net ortaya koyabilmesi için daha fazla uyarılması gerek...

Karşı çıkanları duyar gibiyim... “Obama, Türkiye’ye verdiği önemi dünyaya ilan etti; AB üyeliği için güçlü bir destek verdi; laik demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden söz etti,” diyebilirler...

Bunlar doğru; ama Obama’nın bazı noktaların altını yeterince çizmediği de bir gerçek... Türkiye’nin bölgede önemli bir demokrasi olduğunu tekrarlayıp durdu, ama basın özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına ilişkin net bir mesaj vermedi...

Ülkeyi birbirine katan hukuk dışı soruşturma skandallarından, susturulmaya çalışılan gazetecilerden, medya üzerindeki büyük baskıdan, Türkiye’de demokrasinin nasıl çiğnendiğinden habersiz mi yoksa?

Elbette haberli... Ama iç politikada olduğu gibi dış politikada da pragmatik davranıp, sadece işine geleni öne çıkarıyor. Çünkü onun öncelikli sorunu, Türkiye’nin kusursuz bir demokrasi ile yönetilmesi değil; bölgede acilen çözülmesi gereken sorunları için daha fazla işbirliğinin peşinde...

Ayrıca Obama’nın konuşmasının, Bush’un 2004’te İstanbul’da yaptığı konuşmayla büyük oranda benzeştiği de dikkatlerden kaçmıyor. Amerikan başkanları öteden beri Türkiye’nin önemini söyleyip durmaz mı zaten?

Bush da, Avrupa Birliği’ne üyeliğimizi desteklemedi mi?

Bush da, Türkiye’nin demokrasisine ve Atatürk’e övgüler yağdırıp, bölge için modellik rolüne dikkat çekmedi mi?

O da, Türkiye’nin kültürler arasında köprü olduğunu söylemiş, hukuk düzeni ve insan haklarının önemine değinmişti...

Üstelik hatırlıyorum; Bush da Obama gibi, basketbolcu Mehmet Okur’dan söz edip onunla gurur duyduğunu belirtmişti...

Öyleyse, şimdi değişen nedir?

Obama yönetimi ile gelen en önemli değişiklik yöntemdir. Obama, Bush gibi “kimseye danışmadan” emirle yönetme yerine, karşısındakini dinleyerek “diyalogla” yönetecek...

Değişen bir nokta da, din vurgusunun azalması... Obama, Bush'un hatasını görmüş ve Türkiye’ye “ılımlı İslam”ı dayatmanın kendi çıkarına olmadığının farkına varmıştır.

Bush’un politikaları sonucunda, Türk halkının Amerika’ya bakışı, görülmedik ölçüde olumsuzlaştı. Oysa bölgede Irak, İran, Afganistan ve Suriye ile ilişkilerde Türkiye’den beklentileri var Obama’nın... Bu gezi de, bu taleplerin karşılığını alabilmek için izlenen “sempatiklik stratejisi”nin en önemli ayağıdır.

Başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden daha birkaç ay geçmesine karşın hemen Türkiye’ye gelmesinin, konuşmasına Türkçe kelimeler ve deyişler katmasının ardındaki neden de budur...

Peki, yöntem değişince sonuç değişir mi?

Bunu zaman gösterecek... Kapalı kapılar arkasında dile getirilen taleplerin ve bunlara karşılık verilen sözlerin neler olduğu ortaya çıkacak...

Ama bana öyle geliyor ki, Obama'nın başta sözde Ermeni soykırımı iddiası, Yukarı Karabağ ve Kürt sorunu olmak üzere, belli konularda daha fazla uyarılması gerek... Bir de, Mehmetçik’i aniden Afganistan’da Taliban’la savaşır bulmayalım da...

9 Mart 2009 Pazartesi

Kadınlar ve Laiklik

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/8 Mart 2009

Geçen ay gazetemizde, “Şeriatın Gölgesinde Kadın” başlıklı yazı dizim yayımlandı. Olumlu yorumların yanı sıra, birtakım hakaret mesajları da aldım. Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınların yaşam koşullarını nesnel bir şekilde aktarmaya çalışan bir yazı dizisine, bir Türk vatandaşı neden öfke duyar? Ve neden onu yazana küfreder?

Belki yazı dizisi, şeriat yasalarının ne kadar utanç verici olduğunu gösteriyordu ve bazıları da buna tepki duydu... Ama böylesine şiddetli bir tepki duymak için şeriat yanlısı olmak gerekmez mi? Yoksa Afganistan’daki Taliban’ın kadına yaptığı zulmün yazılmasına neden kızasınız ki?

Bu şeriat sevdalılarının asıl hazmedemediği olay, Türkiye’nin, İslam coğrafyasındaki diğer ülkelerden farklı olarak, laikliği Anayasa’ya değişmez bir madde olarak koymuş olmasıdır...

Dinciler rahatsız olsa da, Cumhuriyet’in kuruluşu ve Medeni Kanun’un kabulüyle haklarına kavuşan Türk kadını, laik bir ülkenin vatandaşıdır; yasaların şeriat hükümlerine uygunluğunun arandığı herhangi bir İslam ülkesinin değil!

Bugün şeriat altında yaşayan kadınların durumuna baktığımızda, vahim bir manzara ile karşılaşıyoruz. Tarih ilerledikçe kadınlar haklarının peşine daha çok düşüyor, ama buna karşılık gördükleri baskı da akıl almaz bir şekilde artıyor... Dinin siyasal alana taşınması, her geçen gün inanılmaz sonuçlara neden oluyor.

Örneğin, Irak’ta son aylarda yaşanan bir gelişme, dini referansların kadını nasıl ikinci sınıf vatandaş konumuna soktuğunu bir kez daha gösterdi. Irak Savaşı, ülkede altı yılın sonunda, geride yaklaşık 740 bin dul kadın bıraktı...

Herhangi bir gelirleri olmayan dul kadınların yaşamlarını devam ettirebilmesi, ciddi bir sorun... Bu sorunu aşmaları için önerilense, devletten yardım alabilmeleri için, Şii kültüründe tercih edilen “geçici evlilik” yöntemine başvurmak...

Bağdat Yeniden Yerleşim Komitesi Başkanı Mazin al -Shihan, bunun nedenini The New York Times’a şöyle açıklıyor: “Parayı dullara verirsek akıllıca harcayamazlar. Çünkü eğitimleri yok, bütçe yapmayı bilmezler. Ama onlara koca bulursak, başlarında kendisine ve çocuğuna bakacak birisi olur. Bizim geleneklerimiz ve yasalarımız da böyle der.

Yani dul kadın, devletten yardım alabilmek için, tanımadığı bir adamla, süresi belli olmayan (bu bir saat de olabiliyor, yıllarca da uzayabiliyor) geçici bir evlilik yapacak, o adamın belki de ikinci karısı olacak ve adam istediği zaman da hiçbir hak iddia edemeden boşanacak...

Tüm bunların nedeni de, kendi tercihi dışında eğitimsiz bırakılmış olması!

İslam devletlerindeki bu tür uygulamalara tanık oldukça, Atatürk devrimlerinin Türk kadını için önemini bir kez daha duyumsuyor insan... Türk kadınının bugüne kadar attığı her adımın arkasında, şeriatı kaldırıp laikliği getiren o devrimler var.

Elbette, Türk kadınlarının bugün içinde bulunduğu koşullar, ideal olmaktan uzaktır. Özellikle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan kadınların geleneklerin baskısı altında ezildiği bir gerçektir.

Erkek egemen kültürün dayatmaları, toplumun adeta ruhuna işlemiştir. Bu anlayışın yok edilmesi, kadınla erkeğin eşit koşullarda sosyal ve siyasal hayata katılımının sağlanması yolunda yapılması gereken çok iş var.

Fakat şu kesin ki; bu yol, Başbakan'ın yaptığı gibi kadınlara sürekli “üç çocuk doğurmalarını” öğütlemekten değil; Atatürk’ün açtığı aydınlanma yolunda eğitim vermekten geçiyor.

Dünya Kadınlar Günü’nde kız çocuğu olanlara söyleyeceğim tek bir şey var: Kızlarınızı okutun ve laikliğe sahip çıkın!

26 Ocak 2009 Pazartesi

2023?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Ocak 2009

2009, UNESCO ve Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Astronomi Yılı ilan edildi. Çünkü bu yıl, Galileo Galilei’nin teleskopla yaptığı ilk gökyüzü gözleminin 400. yıldönümü. Aynı zamanda, Evrim Teorisi’ni geliştiren Charles Darwin’in doğumunun da 200. yılı.

Her iki bilimadamı da, buluşlarıyla insanlığa büyük katkılar yaptı. Ama aynı anda da, bağnaz dincilerin hedefi haline geldi. Galilei, Tanrı'ya inansa da, dünyanın döndüğünü savunduğu için kilisenin düşmanlığını kazandı, kitabı yasaklandı, Engizisyon’da yargılanıp ev hapsine mahkum edildi...

Dünyanın döndüğünü savunmanın kilise karşıtlığı olarak değerlendirildiği günler artık geride kaldı; bugün kimse dünyanın yerinde sabit durduğunu savunmuyor. Hatta Vatikan, kilise tarafından yargılanan Galilei’den 366 yıl sonra özür bile diledi...

Bağnaz dincilerin tepkisine neden olanlardan birisi de Charles Darwin’di. Tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla birkaç ortak atadan evrildiğini savunduğu için kıyamet koptu. Sonunda İngiliz Anglikan Kilisesi, geçen yıl, Darwin’in ölümünden 126 yıl sonra, ünlü bilimadamından özür diledi. Onu yanlış anlayıp, yanlış tepki verdiklerini ve başkalarının da onu yanlış anlamasına neden olduklarını itiraf ettiler...

Galilei, kazığa geçirilip yakılmaktan kurtulmak için görüşlerini inkar etmek zorunda kalmıştı. Bir diğer İtalyan bilimadamı Giordano Bruno ise, dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Katolik Kilisesi’nin kararıyla yakılarak öldürüldü... O da Tanrı'yı reddetmiyordu oysa... Sadece Tanrı ile evrenin aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu söylüyordu...

Darwin ise, dini inancını “agnostik” (bilinemezci) olarak tanımlasa da, onun kaderi Bruno’nun ve Galilei’nin kaderinden farklıydı. Bunun nedeni, Bruno’nun yakıldığı 1600’den Darwin’in doğduğu 1809 yılına kadar olan dönemde, insanlığın Aydınlanma ekseninde kat ettiği yoldur. Rönesans’ın açtığı yolda ilerleyen toplumlarda zaman içinde din ve devlet işlerinin ayrılması noktasına gelinmiş, bilimsel özgürlükte mesafe alınmıştı.

***

Batı’nın, ortaçağın tutucu skolastik felsefesinden kurtulup Rönesans’ın özgürlük kavramından Aydınlanma’ya uzanması, tarihin en önemli süreçlerinden birisi. Acı gerçek şu ki; şeriatın hüküm sürdüğü Osmanlı, bu süreci fena halde ıskaladı...

Aydınlanma’nın yaşadığımız topraklara varışı, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla oldu. Batı’nın yüzyıllar önce ulaştığı Aydınlanma’yı Türk ulusuna yaşatan, dogmayı reddedip aklın egemenliğini savunan, emperyalizme karşı gelip ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesini hayata geçiren Atatürk’ün 2009’da hâlâ dincilerin hedefi olması, size anormal gelmiyor mu?

Türkiye, 21. yüzyılda dincilerin, tarikatçıların yürüttüğü karşı devrime sahne oluyor. Ne yazık ki, tarih kitapları ilerde 2009 Türkiyesi’ni anlatırken, mahalle baskısından, içki yasağından, tesettür salgınından söz ediyor olacak...

Eğer o kitaplar gerçeği yazarsa, yıllar sonra bunları okuyanlar hayrete düşecek... Onlar için herhalde inanılmaz olacak ama, laiklik karşıtı odak haline gelmiş, ABD, AB güdümlü bir iktidarın hukuku hiçe sayan icraatlarını okuyacaklar...

Atatürk Devrimi’nin Aydınlanma boyutunu değerlendirirken, insanın aklına şu soru geliyor:

Acaba belli kesimlerin Türkiye’deki Aydınlanma gerçeğini anlamaları için, kilise özürlerinde olduğu gibi en az 100 yıl geçmesi mi gerekiyor?

Eğer öyleyse, Cumhuriyet’in 100. yılının kutlanacağı 2023’te, tarih kitapları dincilerin böyle bir özründen de söz ediyor olur mu?

29 Aralık 2008 Pazartesi

2009 ve Türkiye

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Aralık 2008

Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Herkes gelecek günlerin daha iyi olmasını diliyor...

Olabilecek mi?

2008'de Ergenekon denilen garip davayla korku imparatorluğu kuruldu, hükümete muhalif kesimler sindirildi...
Ilımlı İslam destekçileri, doğrudan Atatürk’ü, TSK'yı ve laikliği hedef aldı...
Toplumdaki kamplaşma iyice derinleşti... Türkiye, önemli ölçüde muhafazakarlaştı...
Dış politikada teslimiyetçi anlayış hakim oldu...
Doğu'da terör hortladı...
Kendilerini "liberal" olarak adlandıran takım, yine IMF'nin eteğine yapışıp, bütün umudunu Obama'ya bağladı...
AB projesi bir kenara itildi...
Ekonomik kriz teğet geçmedi, çarpıp savurdu...
İşsizlik tırmandı...

Umudu kaybetmemek gerek tabii; ama, Türkiye’nin çok karışık ve kavgalı bir dönemden geçtiğini de düşünmeden edemiyor insan...

***

Böyle bir ortamda, 2009 yılı bütçe tasarısı, günlerdir TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Bütçe, hükümetlerin bir yıllık zaman içinde hangi hizmetlere ne kadar kaynak ayırmayı planladığını belirler. Hükümetin izleyeceği ekonomik politikalar kadar, sosyal politikaları da görmemize olanak verir. Bu nedenle çok önemlidir.

Öyleyse, şimdi gelin bu gözle bakalım 2009 bütçesine...

Bazı bakanlıkların gelecek yıl için öngörülen bütçeleri şöyle:

İçişleri Bakanlığı: 1 milyar 893 milyon 861 bin TL,
Çevre ve Orman Bakanlığı: 1 milyar 242 milyon 319 bin TL,
Ulaştırma Bakanlığı: 1 milyar 155 milyon 636 bin 740 TL,
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 1 milyar 5 milyon 896 bin TL,
Dışişleri Bakanlığı: 816 milyon 935 bin TL,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 709 milyon 448 bin TL,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 639 milyon 25 bin TL,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 467 milyon 411 bin TL.

Bütçesi bunların her birinden fazla olan kurum hangisi dersiniz? Tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığı... AKP, bu başkanlık için 2 milyar 454 milyon 275 bin TL bütçe ayırarak bir rekora imza attı.

Gazete haberlerine göre, son dört yılda Diyanet’in bütçesi yüzde 90 oranında artmış... Bu artışla da, birçok kurumu geride bırakıyor.

Örneğin, sosyal devlet anlayışının beş temel kurumuna bütçeden toplam olarak sadece 1.6 milyar TL pay veriliyor.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı'na 5 milyon 916 bin TL, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'ne 5 milyon 731 bin TL, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'ne 4 milyon 404 bin TL, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'ne 11 milyon 638 bin TL, SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne ise 1 milyar 577 milyon 898 bin TL...

Bu rakamlar gerçeği açıkça ortaya seriyor... Din işlerine ayrılan para, özürlüler, yardıma muhtaç insanlar ya da sokak çocuklarına ayrılan toplam ödenekten fazladır.

AKP'nin "sosyal devlet" anlayışı işte bu kadar... Seçimler yaklaştığı için oy karşılığında sadaka gibi kömür ve erzak dağıtılıyor, 80 binden fazla caminin olduğu ülkemizde yenileri yapılıyor, durmadan Kuran kursları açılıyor...

***

Bu arada TÜBİTAK'a ne kadar bütçe ayrılmış? Türkiye’de müsbet bilimlerde araştırmaları geliştirip desteklemekle görevli bu kurumun payı 1 milyar 127 milyon 85 bin TL...

Bunu geçmişle kıyaslayıp bir artış olduğunu söyleyebilirler ama yeterli midir? Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına GSYİH'dan ayırdığımız ödenek, Avrupa’nın çok gerisindedir....

Hükümetin Diyanet'in bütçesini rekor düzeyde artırmasında bir neden vardır elbette...

Kim bilir; belki de herkes gidip bilimin ve sosyal devletin ruhuna Fatiha okuyabilsin diye, her sokağa cami yapma gibi bir projeleri vardır... Laiklik karşıtı odak haline gelmiş bir partiden başka ne beklenir ki?

7 Aralık 2008 Pazar

İlkesizlik Siyaseti...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/7 Aralık 2008

Değişim”, yaşadığımız çağı anlatan sözcüklerden birisi. Obama, tüm seçim stratejisini bu vaat üzerine kurarak, Amerika’nın seçilmiş başkanı oldu. Irak Savaşı’na en başından beri karşı çıkmıştı ve bunu kendisini diğer adaylardan ayıran en belirgin farklardan biri olarak ortaya koydu.

Afganistan ve Irak savaşlarından bunalan Amerikan halkının, Obama’nın değişim umuduna kapılmasını kolaylaştıran önemli bir etkendi bu. Obama, rakibi Hillary Clinton’ı seçim süreci boyunca savaşa onay vermekle suçladı. Doğruydu; Clinton, Bush’un Irak’ı işgal planına "evet" oyu vermişti.

Ne var ki, Obama başkanlık seçiminden zaferle çıkınca iş değişti... Senatör Clinton, Obama tarafından dışişleri bakanlığına aday gösterildi...

Tuhaf doğrusu... Clinton değil miydi Obama’nın İran, Küba ve Kuzey Kore ile koşulsuz görüşme planına karşı çıkan? Clinton değil miydi Obama’nın deneyimsiz olduğunu söyleyerek, onun seçilmesi halinde Amerika'nın güvenlik içinde olamayacağını ima eden? Peki, Obama değil miydi bir insanın Beyaz Saray’da başkan eşi olarak yaşamış olmasının, dış politikada deneyimli olduğu anlamına gelmeyeceğini söyleyen?

Öyleyse, ne oldu da durum değişti? İşte bu noktada, kimileri, ideolojilerin buharlaştığı bir çağda, çözümün pragmatist politikalarda görüldüğünü söylüyor.

***

Kapitalizmin felsefi temellerinden doğan pragmatizm (yararcılık), bu kavramı geliştiren felsefecilerden William James’e göre, felsefe olmaktan çok bir metot, düşünceyi doğurduğu sonuca ve başarısına göre ölçen bir yöntemdir.

Burada pragmatizmi anlatacak değilim. Benim dikkat çekmek istediğim, bu kavramın siyasetteki çarpık kullanımı. Ne zaman bir politikacı, anlaşılmaz bir biçimde dönüşüp, eskiden savunduklarının tersini yapsa, derhal pragmatizme sığınarak tutarsızlığına geçerlilik kazandırmaya çalışıyor.

Elbette değişime karşı değiliz. İnsan, zamanla yanlışlarının farkına varıp değişebilir. Yerine göre pragmatist çözümlere de başvurulabilir. Ama bir politikacının varoluşunun temelini oluşturan ilkelerin tam tersi davranışlarda bulunuşu, ne değişim ile ne de pragmatizm ile açıklanabilir. Bu, olsa olsa fırsatçılıktır.

Obama’nın yaptığı da budur. Sihirli bir değnek birden Clinton'a dokunup onu dış politika uzmanı yapmış değildir. Obama, rakibini gelecek seçimde saf dışı bırakmak için kabineye alıyor. Savaş destekçisi Cumhuriyetçiler'e de yer verdiği ekibini bir Rakipler Takımı olarak kuruyor. Böylece şahinlerin övgüsünü kazanıyor ama kendisine değişim için oy verenleri hayal kırıklığına uğratıyor...

***

Fırsatçı siyasetin ilginç bir örneği ise, son günlerde ülkemizde yaşandı... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yerel seçimlere dört ay kala, aniden kara çarşaflı kadınlara partinin rozetini takarak şov yaptı. AKP’nin seçmen kitlesinden oy kapma amacıyla yapıldığı belli olan bu girişim, CHP için ciddi bir değişimdir.

CHP, Türk kadınının özgür, eşit ve çağdaş bir birey olarak sosyal hayata katılımını savunurken, bunun tam tersi bir dünya görüşünün temsilcilerini partisine çağırmıştır. “Başörtüsü ile sorunumuz yok; sorun, dini siyasallaştıran türban ve kara çarşafta,” noktasından, CHP rozetli kara çarşaflılara gelinmiştir. Bir de, “Laiklik anlayışımızda değişiklik yok; kara çarşaflıları aday yapacak değiliz,” şeklinde savunmalar var ki, tutarsızlığın bu kadarına pes...

Solun değerlerini savunup, hakça bir düzeni kurmak için politikalar üreteceklerine, hep yaptıkları gibi sağı taklit ederek oy toplamaya çalışıyorlar. Baykal ve ekibi bunu hep yapıyor... Bunun adı, ideolojisizlik ideolojisi ya da ilkesiz siyasettir...

2 Kasım 2008 Pazar

Bir Dönemin Sonu mu?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/2 Kasım 2008

Birkaç gün sonra bütün dünya, gelecek dört yıl boyunca Amerika’yı yönetecek yeni başkanın kim olduğunu öğrenmiş olacak. Kamuoyu araştırmalarına göre Obama önde. Belli ki, finansal krizle sarsılan Amerikan halkının tercihinde ekonomik endişeler oldukça etkili. Bir yandan da, Obama’ya karşı gelişen ırkçılık ve uydurma sosyalistlik tartışmaları gündemde...

McCain ile Obama arasında özellikle vergi, dış politika ve sosyal güvenlik gibi temel konulara bakış açılarında farklar var. Bugüne kadar bunların önemli bir bölümü medyaya yansıdı. Hatta gariptir; kendi ülkemizdeki politikacıların görüşlerinden çok onlarınkini bilir hale geldik.

Peki, hangi adayın kazanması Türkiye için daha iyi? “Amerika’nın temel politikaları değişmez. O nedenle fazla fark olmaz,” diyenler var... Bunda doğruluk payı vardır; ama şunu da görmek gerekir ki, Obama kazanır ve vaat ettiği gibi sekiz yıldır Beyaz Saray'da hüküm süren kovboy diplomasisini sona erdirirse, bu bütün dünya için olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Fakat yeni seçilecek başkanın hem Amerika’yı hem de dünyayı etkileyebilecek bir diğer özelliği var ki, bu yoğun gündemde pek de üzerinde durulmuyor. O da, Amerika’da giderek yükselen anti-entelektüel hareket karşısında alacağı duruştur...

Son günlerde bu hareketi inceleyen bir kitap okudum. Susan Jacoby, “The Age of American Unreason” (Amerikan Mantıksızlık Çağı) adlı mükemmel eserinde, Aydınlanma, laik gelenek ve bilim karşıtlığı olarak ortaya çıkan bu anlayışın Amerika’ya ve dünyaya nelere mal olduğunu anlatıyor.

Bush döneminde doruk noktasına varan “anti-entelektüelizm”, ticari medyanın pompaladığı popüler kültür aracılığıyla Amerika’ya hakim oldu. Bilimsel çalışmaları din karşıtı gibi gösteren, küresel ısınmayı yok sayan, evrim teorisine karşı çıkan, bilginin karşısına hurafeleri çıkaran bu görüş, her geçen gün daha da güç kazanıyor. Bunun sonuçlarını bu yazıda ayrıntılı olarak ele almak olanaklı değil, fakat birkaç örnek durumun vahametine dikkat çekebilir.

Amerikan Ulusal Bilim Kurumu'nun (NSF) yaptığı araştırmalara göre, Amerikalıların 2/3’sinden fazlası DNA’nın kalıtımın ana maddesi olduğunu bilmiyor... 5 kişiden 1’i hala güneşin dünyanın etrafında döndügüne inanıyor... 10 kişiden 9’u radyasyonun insan bedenine verebileceği zararların farkında değil... Ortalama eğitim alan bir Amerikalının günümüzdeki durumu böyle...

Akılcılık karşıtı olarak gelişen bu cahilliğin dünyaya faturası ise oldukça ağır oldu. Milyonlarca insan, yalanlara dayanarak ülke işgal eden politikacılara inandı... İşlenen insanlık suçlarını televizyondan seyreden yığınlar sessiz kaldı... "Neden?" diye sormadılar, sorgulamadılar...

Jacoby’ye göre, buradaki sorun sadece politikacıların yalan söylemiş olması değil; asıl sorun, insanların kamu görüşü oluşturabilmek için bilmesi gerekenleri öğrenmek adına hiçbir çaba harcamaması...

Bu duyarsızlığın gerisinde, medyanın eğlence ile bilgiyi karıştıran "infotainment" bombardımanının olduğu da çok açık... Halkının 2/3’sinin haritada Irak’ı bulamadığı, kongre üyelerinin birçoğunun Şii’nin Sünni’den farkını bilmediği bir toplum Amerika...

Reagan döneminden bu yana entelektüeli "elitist" göstermeye çalışan Amerikan dinci sağının geriletilmesi gerçekten önemli. Çünkü Bush'la iyice popülerleşen cehalet ve korku temelli bu ideolojinin yönettiği Mantıksızlık Çağı, adeta bir virüs gibi tüm dünyaya yayılıyor.

Bakalım bu çağın veda çanlarını yakında duyacak mıyız?

28 Ekim 2008 Salı

85

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ekim 2008

Başlıktaki sayı Türk insanına ne anlatıyor?
Sokaktaki insanlara sorsak ne derler?
Üç gün sonra Cumhuriyet’in ilanının 85. yılını kutlayacağımızı anımsar mı herkes?
Ya gençler? Onların bu konudaki tavrı nedir?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve devrimleri emanet ettiği gençler, Cumhuriyet’in 85. yılında gerçekten onu sahiplenme bilincine ulaşmış mıdır?

Bu soruya hiş tereddütsüz “evet” yanıtını vermek isterdim. Fakat ne yazık ki, 2008 Türkiyesi'nde Cumhuriyet'in ülkemize kazandırdıklarının bilincinde olmayanların sayısı giderek artıyor...

"Küreselleşen" dünyada Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin desteğini alabilmek için “Ilımlı İslam” modelinin denenmesinin yararlı olabileceğini düşünen gençler tanıyorum... Ya da aklı ve bilimi temel alan Nutuk’taki fikirleri savunmayı Kuran’a olan inançla eş tutup, ikisine olan bağlılığı da bağnazlık olarak değerlendiren gençlerle karşılaşıyorum... Üstelik bu gençler, ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş!

Cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye’de doğup büyüyen bu gençlerin, 29 Ekim 1923’ün anlamını kavrayamamış olması gerçekten üzücü.

Nedir Cumhuriyet’in anlamı?

Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan Antlaşması sayesinde bağımsızlığın kazanılmasıyla, yeni kurulan devletin idare şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür 29 Ekim. Bunun anlamı, artık egemenliğin kaynağının ulusa ait olduğudur. Cumhuriyet'in kabul edilişi, Osmanlı'daki padişahlık sisteminin fiilen ve hukuken sonlandırılmasıdır. Bunun gereği olarak da devamında şeriat hukuku yerine medeni hukuka geçiş mümkün olmuştur. Din ve devlet işleri ayrımı sağlandıktan sonra, kadın ve erkeğin yasalar önünde eşitliği düşüncesi Cumhuriyet'le doğdu. Bu nedenle Türkiye için en gurur verici gündür ve ülke varlığını sürdürdüğü sürece en güzel şekilde kutlanmalıdır.

Öyleyse, bu önemli günün 85. yıldönümünde hükümet cephesi neden sessiz?
Kutlu Doğum Haftası’nı aylar öncesinden yapılan hazırlıklarla günlerce kutlayanlar bugün neden suskun?
29 Ekim için neden büyük kutlama hazırlıkları yapılmıyor?

Nedeni belli...

Laiklik karşıtı odak olduğu ülkenin en yüksek mahkemesince tespit edilen bir parti yönetiyor bugün Türkiye’yi. Takiyyeci AKP’nin 2002’de iktidara geldiği günden bu yana uyguladığı politikalar, laik Cumhuriyet’le sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Cumhuriyet'in yerine Amerika patentli “Ilımlı İslam” modelinin geçirilmesi; dinin, devlet işlerinde başlıca referans olarak kullanılması hedeflenmektedir.

İktidar partisi, Cumhuriyet devrimlerinin bu topluma kazandırdıklarını bir bir geri alma çabasındadır. Örnek mi? Sosyal hayata katılan kadını çalışma yaşamından uzaklaştırma girişimleri... Belediyeler kanalıyla kamuya açık yerlerde uygulanan içki yasakları... “Ulemaya soralım” diyerek gönlünden geçeni dışa vuran bir Başbakan... Ülkenin en önemli kurumlarını yabancılara satma politikası... Yasa tasarılarını kendi halkından önce Avrupalılara anlatan bakanlar...

Bu tür örneklerin sonu yok. En acısı da, Cumhuriyet’in 85. yılında bu devletin kurucusu Atatürk’ün izinden gidip onun düşüncesini yaşatmak isteyenlere yapılan muameledir. 2008 Türkiyesi’nde Atatürkçüler, AKP medyasındaki İkinci Cumhuriyetçi ve dinci takım tarafından karalanıp susturulmaya çalışılmaktadır.

Bugün Türkiye’deki en önemli tehlike, emperyalizme koşulsuz bir teslimiyet yoluna sapmış olan iktidarın, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı aldığı tavırdır. Bu hükümet, Cumhuriyet rejiminden ve Atatürk devrimlerinden rahatsızdır. Sözde Ilımlı İslam modelini ülkemize yerleştirme hayalleri kurdukları bir gerçektir.

Bu durumda 29 Ekim 2008’de gençliğe sorulacak soru şudur: Anadolu insanının yaşamı pahasına emperyalizme karşı savaşarak kurduğu, egemenliği padişahtan alıp halka veren ve çağdaş yaşamı hedefleyen laik Cumhuriyet’i sahiplenecek misiniz?

14 Temmuz 2008 Pazartesi

Mutsuzluk...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/13 Temmuz 2008

Amerika’daki Michigan Üniversitesi ülkelerin mutluluk düzeyleri üzerine araştırma yapmış. Haber gazetelere de yansıdı. 97 ülkede yapılan araştırmaya göre, en mutlu ülke Danimarka iken, Türkiye ancak 60. sıraya yerleşmiş...

Aynı haberi okuyan bir Japon arkadaşım e-posta gönderdi: “Öylesine güzel bir ülkede yaşayanların mutsuz olması üzücü...” Kısa bir turistik ziyaret için ülkemize gelen bir yabancının gözüyle bakınca Türkiye adeta cennet gibi. Korumak için ne kadar özen gösterilmese de, doğal güzelliği hala büyüleyici. Tarih ve kültür iç içe. İnsanları sıcak kanlı. Ama gel gör ki, ülkemizin siyasetinde huzur ve barış ortamı yok...

Araştırmayı yürüten ekibin başındaki Prof. Ron Inglehart, mutluluk üzerindeki en önemli etkenleri, “insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşama özgürlüğüne sahip olmaları, sosyal eşitlik, zenginlik, barış ve huzur” olarak sıralamış.

Ülkemizin doğal güzelliklerine bakıp halkın mutsuzluğuna şaşıran arkadaşım bilmiyor ki, özellikle AKP iktidara geldiğinden bu yana bunların hiçbirisi ülkemizde yok... İnsanlar, Cumhuriyet rejimiyle elde ettikleri çağdaş ve laik yaşamı artık sürdüremeyecekleri endişesi içinde! Sosyal eşitlik çoktandır sizlere ömür! İşsizlikten kırılan yoksul halk kesimleri, karnını nasıl doyuracağını düşünmekten uyku uyuyamıyor! 18 YTL eğitim yardımı için insanlar Şanlıurfa’da birbirini eziyor...

Ama hükümetin hiç böyle dertleri yok... Hükümet, bu sorunlarla mücadele edeceği yerde, kendi özel gündemiyle meşgul... Aylardır türban için üniversite rektörleriyle, yargıyla kavga edip laikliği zayıflatmaya çalışırken, şimdi de darbe tartışmalarını alevlendirip korku imparatorluğunu kuruyor...

Kimi gazeteciler, son dönemde yaşananların bir ilk olmadığını yazıp, nededeyse olanları sıradanmış gibi göstermeye çalışıyor. Türkiye’de siyasal çekişmenin hep şiddetli olduğu doğrudur; ne yazık ki, demokrasi zaman zaman kesintiye de uğramıştır.

Fakat neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olanlar bile, kutuplaşmanın hiç bu kadar keskinleşmediğini, devletin saygın kurumlarının hiç böyle bir saldırıya uğramadığını söylüyor.

***

İnternette dolaşan bir mesaj var. AKP’nin açılımını “Atatürk’ten Kurtulma Partisi” diye yapmışlar... Şakası bile utanç verici... Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil mi Mustafa Kemal? Osmanlı’nın kullardan oluşan ümmet toplumunu ulus olma bilincine taşıyan, onun önderi olduğu devrim değil mi? Koskoca Müslüman coğrafyasında çağdaşlık seviyesine ulaşma hedefini koyan tek lider Atatürk değil mi? Emperyalizme karşı ulus iradesini egemen kılan o değil mi? Eğer bağımsız, demokratik, laik, uygar bir ülke olmaya itirazları yoksa, bu eşsiz lidere bunca nefret neden?

Bir türbanlı çıkıyor ekrana, Atatürk’ü değil Humeyni’yi sevdiğini söylüyor! Kul olmak için mi? İkinci sınıf vatandaş olmak için mi? Bir adamın dört karısından biri olmak için mi? Nedir bu din devletine duyulan özlem?

***

Türkiye, laik rejimine yönelik saldırıların yoğunlaştığı karanlık bir dönemden geçiyor.

Amerika'nın tasarladığı yeni dünya düzenine uymayan ama Türk halkının en güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, işbirlikçilerin desteğiyle yıpratılmaya çalışılıyor. Amaç, Ankara'yı emperyalizmin amaçlarına hizmet eder hale getirmek... Ortalık toz duman...

Yargı siyasallaştırılıyor. Herkes tedirgin...
Kararsızlar en büyük ikinci seçmen grubu olmuş. Umut verici alternatif bir muhalefet partisi yok...
Kimse bu çılgın gidişin nereye varacağını bilmiyor.
Böyle bir belirsizliğin içinde yaşayanlar nasıl mutlu olur ki?

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Din ve İnanç

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/6 Temmuz 2008

"Do You Believe?"

Bu kitap başlığı, New York’ta bir kitapçıda yeni satışa çıkan yayınlara bakarken dikkatimi çekmişti. İlginç olan, yalnızca okuyucuyu bir anda yakalayan "İnanıyor musunuz?" sorusu değil, aynı zamanda kitabın çarpıcı bir sadeliği yansıtan kapak tasarımıydı. Alt başlık ise, merakı iyice kamçılayacak cinsten: “Tanrı ve Din Üzerine Konuşmalar”.

Antonio Monda'nın yeni kitabından söz ediyorum. Monda, New York Üniversitesi’nin Tisch Güzel Sanatlar Okulu’na bağlı Kanbar Film ve Televizyon Enstitüsü’nde öğretim üyesi. Aynı zamanda ödüllü bir film yönetmeni. Aklına iyi bir fikir gelmiş, sanat ve edebiyat dünyasının tanınmış isimleriyle Tanrı ve din hakkında röportajlar yapıp kitaplaştırmış.

Bu isimler arasında, Paul Auster, Toni Morrison, Salman Rüşdi, Arthur Schlesinger Jr., Michael Cunningham gibi dünyaca ünlü yazarlar ve tarihçiler ile Martin Scorsese, Jane Fonda, Spike Lee, David Lynch gibi sinemacılar var.

Kitabı okurken, Monda’nın Katolik olduğunu anlıyoruz. Ama röportajları, herhangi bir görüşü dayatmadan, bu hassas konularda ufuk açıcı tartışmaların ortaya çıkmasını hedefleyerek yapmış. Konuştuğu kişilerin kimisi ateist, kimisi agnostik (bilinmezci), kimisi de inançlı ama organize dinlerle sorunu var.

Herkese genel olarak aynı soruları yöneltip, onların düşüncelerinin dayanaklarını bulmaya çalışmış Monda. Sorulardan birisi, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler romanından alıntılanan "Tanrı yoksa herşey mübahtır" görüşüne katılıp katılmadıkları. Yanıtı aranan esas konu ise, insanın içsel ahlak duygusunun Tanrı'ya olan inancına bağlı olup olmadığı...

Agnostik olduğunu açıklayan tarihçi Arthur Schlesinger Jr., bu yöndeki soruyu yanıtlarken, "İnsanoğlu medeni bir toplum yaratmak için yasalar ve kurallar koyabilmiştir. Tolerans göstermeye ve sevmeye muktedirdir," görüşünü dile getiriyor.
Kutsal bir güç olduğuna inanan ama hiçbir organize dine mensup olmayan David Lynch ise, iyiliğin ve kötülüğün kendi içimizde olduğunu düşünüyor.

Yönetmen Spike Lee, bir yanda elimizde öğretiler ve emirler varken, diğer yanda organize din ve onu temsil edenlerin olduğunu belirtiyor. Örnek olarak da, dini çatışmalar sırasında Tanrı adının suistimal edilişini, Pat Robertson adlı Protestan rahibin, Venezüella Devlet Başkanı Chavez’in katli yönünde çağrı yapışını hatırlatıyor.

Röportajlarda savunulan görüşler bazı noktalarda birbirinden o kadar farklı ki, inancın neden tamamen Tanrı ile birey arasında bir mesele olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Örneğin Michael Cunningham, Tanrı'yı siyah bir kadın olarak hayal ederken; oyun yazarı/şair Derek Walcott, ak sakallı yaşlı bir beyaz adam olarak düşünüyor. İnsanların hayaline müdahale edemeyeceğinize göre, onları kendi inançlarıyla baş başa bırakmak en doğrusu.

Din konusunda günümüzde yaşanan en önemli iki tehlikeyi, bana göre, Paul Auster ve Michael Cunningham ortaya koyuyor. Dinin köktendinci eğiliminden neden dehşete kapıldığını anlatırken şöyle diyor Auster: “Kesinlikçilik (absolutism) ile ilgili sorun, insanı gerçeği bulduğuna inanmaya yöneltmesidir. İşe bu varsayımdan başlarsanız, her türlü çarpıtmaya açık hale gelirsiniz ve görüşlerinizi paylaşmayanları insanlıktan çıkarırsınız.

Dinin siyasette kullanımı ile ilgili olarak Michael Cunningham’ın üzerine parmak bastığı sorun ise, Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor: "Ülkeleri din yönetmemeli. Dinlerde tek bir insan tipi, toplumlarda ise çeşitlilik vardır."

İşte tam da bu nedenle lailkliğe dört elle sarılmamız gerek...

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Dört Perdelik Bir Oyun

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008


1. Perde: Vatikan

Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.

Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.

Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.

Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.

Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.

Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.

***

2. Perde: Avrupa Birliği

Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.

Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.

Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.

Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.

***

3. Perde: Amerika

İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.

Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.

***

4. Perde: Türkiye

Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.

2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.

Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.

***

Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...

-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?

-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?

-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?

-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?

-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?

-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?