Bill Clinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bill Clinton etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2012 Pazar

Orta Sınıfın Şampiyonu Kim?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 23 Eylül 2012

(Not: Aşağıdaki yazı, 6 Eylül'de Demokratik Parti Kurultayı'nın son gününde bir otel odasında gece saat 04.00'te yazılıp gönderilen ama gazetede ancak bugün yayımlanabilen bir yazıdır.)

Geçen hafta Kuzey Carolina’nın Charlotte kentinde Demokratik Parti Kurultayı’nı izledim. Dört gün boyunca delegelerle, parti yöneticileriyle ve Demokratik Parti ile ilgisi olmayan halktan insanlarla konuştum. Bill Clinton, Rahm Emanuel, Elizabeth Warren, Michelle Obama gibi Demokratların ileri gelenlerinin, birçok Senatör  ve Temsilciler Meclisi üyesinin yaptıkları konuşmalarda ortak bir nokta vardı. Hepsi Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Mitt Romney ile Obama politikaları arasındaki farkları ortaya koyup, çok kesin hatlarla ayrılan iki ayrı Amerika’dan söz ediyordu.

Bunlardan birisi, “ben kendi alacağımı aldım, kazanan her şeye sahip olur, sen kendi başınasın” şeklinde özetledikleri, devletin sosyal harcamalarının ortadan kaldırılıp, zenginlere vergi indirimleri yapılan Romney Amerikası. Diğeri de, güçlü bir ekonominin orta sınıfı güçlendirmekten geçtiğine inanan, devletin sosyal harcamalarının, özellikle eğitim, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası konularındaki desteğinin olabildiğince yüksek tutulduğu Obama Amerikası.

Konuşmasıyla kurultayda en büyük alkışı alanlardan Harvard Hukuk Profesörü Elizabeth Warren’ın Obama Amerikası’nı anlatırken verdiği örnek ilginçti: “Milyonerlerin de sekreterler gibi vergilerini tam ödeyecekleri bir ülke.”

Kurultayda akademisyenlerin ve siyasetçilerin söz ettiği soyut kavramların daha net açıklanabilmesi için akıllıca bir yol seçilmişti. Halkın içinden insanlar podyuma gelip, yaşadıkları deneyimleri herkesin anlayabileceği şekilde bizzat anlattılar.

Ancak sonuçta bu bir partinin seçim öncesinde kararsızları etkilemeyi umarak düzenlediği bir toplantı. Kürsüde dile getirilen her şey, bu amaca yönelik olarak kurgulanıyor. Acaba gerçekler orada anlatılanlar gibi miydi? Obama gerçekten orta sınıfın şampiyonu muydu?

Ben, Kuzey ve Güney Carolina Eyaletleri İşçi Koalisyonu’nun söylediklerine de baktım. Altını çizdiğim ifadeleri maddeler halinde belirteceğim.

* Hem Demokratik hem de Cumhuriyetçi Parti, yoksul emekçi kesimin haklarını korumak konusunda tamamen başarısızdır. Bize göre, şirketleşen bu partiler arasında biri diğerinden daha iyi değildir. (İki parti için kullanılan ortak isim “The Rebuplicrats”.)

* Her iki parti de Wall Street’ i kurtarmak için halkın parasını kullandı. Halkın % 99’u Wall Street’in kâr hırsı ve onun neden olduğu ekonomik kriz yüzünden aşırı derecede mağdur.

* Bu partiler, büyük çaplı işten çıkarmalar yaşanmasına karşın, yıpranan yolları, okulları, hastaneleri, parkları vs. onarmayı kapsayan, ülke çapında bir kamu iş programı başlatmıyor.

* İki parti de, milyonlarca vergi mükellefinin evine yasadışı ipotek getirip el koyarak “Amerikan Rüyası”nın sona ermesine neden olan ve küçük işletmelere kredi vermeyi reddeden bankaları kurtardı.

* Hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar, petrol avantajı sağlamak ve Amerikan dolarının piyasa hakimiyetini sürdürmek için Ortadoğu’da savaşları sürdürdü. Bunun için 4 trilyon dolar harcanırken Amerikan halkı giderek daha da fakirleşti.

* Bunlar ortadayken Kongre’nin çalışmalarına olan desteğin %10‘un altına inmesine şaşmamalı.

İşçi Koalisyonu haklı. Obama, Romney’nin politikalarına göre orta sınıfı biraz daha fazla önemsiyor görünebilir ya da öyle olabilir ama belli ki o sınıfın şampiyonu değil. Paranın politikayı parmağında oynattığı bir ülkede, Wall Street kodamanlarıyla dirsek temasını sürdürüp, bir yandan da yalnızca halkın çıkarlarını savunduğunu iddia etmek, tam bir oksimoron.

_

7 Eylül 2012 Cuma

Clinton'dan Romney'e Okkalı Yanıt

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Eylül 2012

Demokratik Parti, ABD Başkanlık seçimi için adayını Kuzey Carolina’da devam eden kurultayın ikinci gününde resmen ilan etti. ABD’nin 42. Başkanı Bill Clinton, çarşamba akşamı etkili bir konuşma yaparak Barack Obama’yı ikinci kez Başkanlığa aday gösterdi. Clinton, Obama’nın adaylığını, “Dışardan serin kanlı görünen ama içinden Amerika için tutuşan birini aday göstermek istiyorum. Buluşlar, yaratıcılık, eğitim ve işbirliği sayesinde yeni bir Amerikan rüyası kurabileceğimize inanan bir adam. Michelle Obama ile evlenme akıllığını gösteren bir adam. Barack Obama’nın Amerika’nın gelecek başkanı olmasını istiyorum ve onu Demokratik Parti’nin bayraktarı olarak gururla aday gösteriyorum” diyerek açıkladı.

Bill Clinton, ayakta alkışlarla karşılanan bu sözlerinden sonra, konuşmasının önemli bir bölümünü Obama’nın “güçlü bir orta sınıf yaratılması ve fırsat eşitliğine dayanan bir ekonominin sağlamlaştırılması için uyguladığı politikalara” ayırdı. “Ben ve benden önceki hiçbir Başkan verilen onca zararın tümünü 4 yılda gideremezdi” diyerek Obama’nın göreve ilk geldiğinde karşılaştığı yıkık ekonomiyi hatırlattı. Eski Başkan, rakamlara ve mantığa dayandırdığı konuşmasında, zenginleri kollayan Romney ile orta sınıfa destek verdiğini söylediği Obama’nın temsil ettiği iki ayrı Amerika’nın resmini çizdi.

Clinton, Obama’nın kendisine karşı başkanlık yarışına katılan Joe Biden’ı Başkan Yardımcısı seçtiğini, eşi Hillary Clinton’ı ise kabinesine aldığını anımsatarak, ABD Başkanı’nın işbirliğini siyasi rekabetin ve partizanlığın üzerinde tuttuğunu söyledi. Cumhuriyetçi kesimin Obama’ya karşı savunduğu tüm argümanları kanıtlarıyla tek tek çürüterek, siyasi konuşma dinamikleri açısından çok iyi kurgulanmış bir metinle, Obama’ya sağlam bir destek verdi.

Clinton’ın 50 dakikalık konuşmasını tamamlamasından sonra sahneye gelen Obama ile kucaklaşması, salondaki 20 bin kişinin “4 Yıl Daha!” sloganıyla karşılandı.

Aslında Bill Clinton ile Barack Obama arasındaki ilişkinin ilk başlarda fazla sıcak olmadığı ama zaman içinde giderek iki tarafın da çıkarları doğrultusunda zorunlu olarak geliştiği biliniyor. Bill Clinton, Obama’nın kendisini Amerika’nın Haiti’ye yardım çalışmaları için görevlendirmesi ve Hillary Clinton’ın hükümetteki konumu nedeniyle ABD Başkanı ile ilişkisini daha yakın tutarken, Obama ise, kasım ayında yapılacak seçimde kararsız beyazların, özellikle beyaz yakalı işçilerin oyunu alabilmek için, halk tarafından en çok sevilen başkanlardan birisi olan Bill Clinton’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.

Kurultayın ikinci günü genellikle ABD başkan yardımcılarına ayrılan ana konuşmanın Bill Clinton’a yaptırılması ve partinin adayını resmen onun açıklaması, Obama’nın bu desteğe verdiği önemi ortaya koyuyor. Araştırmalara göre, kararsız eyaletlerdeki seçmenlerin yüzde seksene yakını beyazlardan oluşuyor. Obama ırk konusunu vurgulamamaya özen gösterse de, Cumhuriyetçi aday Mitt Romney karşısında bu kesimde avantaj elde edebilmesi için, Clinton kartını tekrar kullanmaya gerek gördüğü anlaşılıyor.

Bill Clinton’dan hemen önce yaptığı konuşmayla Obama’yı “orta sınıfın şampiyonu” şeklinde yansıtan Elizabeth Warren da kurultayda öne çıkan isimlerdendi. Obama’nın yakın çalışma ekibi içinde yer alan Harvard Hukuk Profesörü, Massachusetts eyaletinde senatörlük için yarışıyor. Wall Street ve milyon dolarlık holdinglerin CEO’larına karşı oldukça sert çıkışları nedeniyle de bazılarınca aşırı liberal olarak değerlendiriliyor. Senato’ya giremese bile Warren’ın gelecek dönemde adının daha çok duyulacağı anlaşılıyor.

Bunun yanı sıra, Amerikan basınında çıkan bazı haberlere göre, Senatör John Kerry’nin kurultayın son gününde Obama’nın ulusal güvenlik politikalarını savunan bir konuşma yapması, Kerry’nin ilerde Hillary Clinton’ın yerine Dışişleri Bakanı olarak atanabileceği şeklinde yorumlanıyor.

KURULTAY SALONU DIŞINDA PROTESTO GÖSTERİLERİ

Charlotte’ta kapalı kapılar ardında kurultay sürerken bir yandan da sokaklarda çeşitli protesto gösterileri yapılıyor. Tea Party üyeleri kürtaj karşıtı pankartlarla Demokratların ahlaki ve aile değerlerini yıktığını savunuyor. Bu protestolar sırasında şu ana kadar önemli bir gerginlik yaşanmadı ama zaman zaman muhafazakarlarla “Beden benim! Kararı ben veririm” diyen Demokrat Partili kadınlar arasında çıkan tartışmalar, Türkiye’de olanları anımsatıyor. Bir taraftan da Wall Street”i İşgal eylemcileri “Demokratların Maskesini Düşürün”,“Demokratik Parti Kurultayı hiçbir şey ifade etmiyor” ve “Politikayı para yönetmesin” sloganlarıyla seslerini duyurmaya çalışıyor.

FIRTINA PLANLARI DEĞİŞTİRDİ

Charlotte’ta kötü hava koşulları ve beklenen fırtına yüzünden Obama’nın adaylığı kabul konuşması için düşünülen mekan değiştirildi. 74 bin kişilik Bank of America Stadyumu’nun üstü açık olduğu için, kurultayın son günü de kapalı salon Time Warner Cable Arena’ya alındı. Ancak bu mekanın 20 bin kişilik kapasiteye sahip olması, daha önce Obama’yı salonda dinlemek üzere akreditasyon kartı alan binlerce kişinin hayalini suya düşürdü.

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

5 Eylül 2012 Çarşamba

Obama'nın İkinci Sınavı

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 5 Eylül 2012

CHARLOTTE- Amerika’da Tampa, Florida’da yapılan Cumhuriyetçi Parti Kurultayı’ndan sonra bu hafta da Demokratik Parti Kurultayı siyasetin gündemini belirliyor. Kasım ayındaki başkanlık seçiminde Barack Obama’nın karşısına çıkacak olan Mitt Romney, geçen hafta Cumhuriyetçilerin resmi adayı olarak belirlenmişti. Obama da ABD Başkanı olarak katılacağı bu ilk kurultayda, bir kez daha Demokratların adayı ilan edilecek.

Toplantının gerçekleştirildiği Kuzey Carolina eyaletinin en büyük kenti Charlotte, 60 bin delegeyle birlikte, 35 bin konuğu ağırlarken, 160 otelde tek bir boş oda kalmadı. Amerikan medyasının yanı sıra dünya medyası da kurultaya büyük ilgi gösteriyor. Toplam 15 bin gazetecinin izlediği bu dev organizasyonda çalışan gönüllü sayısı ise 10 bin.

Kurultayın başlamasından önceki gün Amerika’da her yıl eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı (Labor Day) olunca, çeşitli işçi birliklerinin ülkedeki ekonomik ve sosyal duruma yönelik mesajları Charlotte sokaklarında ağırlıklı olarak yer aldı.

Herkes için iş, ev ve sağlık sigortası talepleri dile getirilirken, “Savaş çığırtkanlarına oy yok!” yazan pankartlar dikkat çekiciydi. Charlotte’un kent merkezinde yapılan festivale katılan delegelerin ve halkın Obama’dan en büyük beklentisi de bu yöndeydi.

İşçi Günü kutlamaları çerçevesinde gün boyu yapılan etkinliklere katılanlar arasında ünlü sanatçı ve müzisyenler de vardı. The Roots, John Legend gibi özel davetlilerin olduğu toplantılarda sahneye çıkanların dışında, Janelle Monae, James Taylor ve The Abiders adlı müzik grubuyla Jeff Bridges, halka açık konserler verdiler.

"OBAMA, YİNE ESKİ UMUDA BEL BAĞLADI"

4 Eylül’de Time Warner Cable Arena’da başlayan kurultaya, çok sayıda vali, senatör ve belediye başkanı katılıyor. 5 Eylül’de de aynı salonda devam eden toplantının konuşmacıları arasında Chicago Belediye Başkanı Rahm Emmanuel, John F. Kennedy’nin kızı Caroline Kennedy, Senatör John Kerry, Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi ve Bill Clinton gibi önde gelen Demokrat Partili siyasetçiler bulunuyor. Clinton’ın Obama'nın adaylığını resmen açıklayacağı konuşma, Charlotte’da büyük bir heyecan yaratınca, bu durum Cumhuriyetçi Parti’ye yakın olanlar tarafından “Obama, yine eski umuda bel bağladı” şeklinde yorumlandı. Bill Clinton, genellikle ABD Başkan Yardımcılarına ayrılan bir günde ana konuşmacı olarak delegelere seslenecek.

Barack Obama’nın 6 Eylül’de adaylığı kabul edeceği Bank of America stadyumu ise, Foo Fighters, Mary J. Blige, Earth, Wind & Fire’ın vereceği konserlerle tam bir şenliğe sahne olacak. Obama’nın yapacağı konuşmada, Mitt Romney’in geçen hafta kendisine yönelttiği eleştirilere yanıt vermesi bekleniyor. Ayrıca dış politika konusundaki eleştirileriyle Cumhuriyetçi Parti Kurultayı’nın en etkili konuşmasını yapan eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’a karşılık olarak söyleyecekleri de merak konusu.

Obama, 2008’de ilk kez ABD başkanlığına aday olduğunda, Bush dönemi sonrasında “Evet, Yapabiliriz” (Yes, We Can) sloganıyla Amerikan halkının sarsılan özgüvenini tamir edip umut aşılamıştı. Bu kurultayda dört yıl sonra verdiği sözlerin ne kadarını tutabildiğinin hesabını verirken, halkın bir kesiminde yarattığı hayal kırıklıklarıyla da yüzleşecek.

(Perşembe günü Charlotte'ta güçlü bir fırtına beklendiğinden kurultay, Bank of America yerine kapalı olması nedeniyle Time Warner Cable Arena'da gerçekleştirilecek.)

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

4 Eylül 2011 Pazar

Obama'nın Geleceği

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 4 Eylül 2011

Amerika’da gelecek yıl başkanlık seçimi var. 2008’de büyük umutlarla “kurtarıcı” olarak seçilen Obama, hem Amerika’da hem de dünyada hayal kırıklığı yarattı.

Ben, Obama'nın yıldızının parladığı kongreyi Türkiye'de ilk yazan ve yükselişine dikkat çeken yazarım. Ancak Amerika’da siyahi bir başkanın seçilmesini ne kadar önemsesem de, Obama’nın Amerikan politikalarında temel değişikliklere gidebileceğine hiç inanmadım; dolayısıyla büyük beklentilerim yoktu.

Üç yıldır devam eden Obama döneminin ABD iç politikası açısından elbette Bush döneminden farkları oldu. Fakat Obama, yapmak istediklerinin bir kısmını Kongre’deki Cumhuriyetçilerin direnişi yüzünden tam yapamadı.

Örneğin sosyal sağlık sigortasını düzenlemek istedi, önemli bir gelişme sağladı ama bütün vatandaşları kapsayan bir sigorta sistemini getiremedi.

Demokratlar Bush’un savaş politikalarını eleştirirken, kendileri iktidara gelince savaşı genişlettiler. Obama’nın farkı, Bush gibi tek başına hareket etmeyip, uluslararası toplumu da işin içine sokarak hareket etmesiydi. Ama Libya operasyonu için Kongre’den onay almadan emir verdi. Sonuçta o da, ağzından barış kelimesini hiç düşürmese de savaş dönemi Başkan’ı oldu.

Çünkü o da Wall Street ile göbek bağı bulunan bir partiye mensup. Korporatokrasinin (ticari şirketlerin açık ya da gizli şekilde devlet yönetimine hakim olduğu sistem) hüküm sürdüğü Amerika’da, sistemin baş aktörlerine karşı gelerek Başkan seçilmek olanaklı değil. Ayrıca Obama siyahi olduğu için farklı algılansa bile, o da ABD’de kurulu düzenin içinden çıkan seçkinlerden birisi.

Bütün bunlara Amerika’daki işsizlik sorununun tırmanması, bütçe açığının büyümesi, Amerika’nın kredi notunun tarihte ilk kez düşürülmesi de eklenince, halkın Obama’ya desteği giderek azaldı. Son kamuoyu araştırmalarına göre, bu oran % 40’a kadar düştü. Obama’nın başkanlığını beğenmeyenlerin oranı ise % 50’yi aştı.

Şimdi gelecek yılki seçimlerde neler olabileceği üzerine çeşitli tahminler yapılıyor. Demokratlar’ın adayı Obama olacağına göre, onun karşısına çıkacak Cumhuriyetçi adaylara bakmak gerek.

Şu ana kadar aday olan dört isim var: İşadamı ve eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Temsilciler Meclisi Üyesi Ron Paul, Teksas Valisi Rick Perry ve Çay Partisi Hareketi’nin kurucularından, Temsilciler Meclisi Üyesi Michele Bachmann. 2008’de John McCain’in Başkan Yardımcısı adayı olarak seçime katılan eski Alaska Valisi Sarah Palin’in de adı geçiyor ama henüz adaylığı netlik kazanmadı.

Bunların içinde muhafazakar görüşlere daha yakın olanı da var, bazı konularda Demokratlara yaklaşanı da. Ancak bu aşamada bu yazıyı ilgilendiren kısmı Obama karşısındaki güçleri.

Gallup’un 17-18 Ağustos’ta yaptığı araştırmaya göre, Obama ile Mitt Romney seçime girecek olursa, kayıtlı seçmenler arasında Obama % 46, Romney % 48 oy alıyor. Cumhuriyetçi Parti adayı Rick Perry olursa, Obama ile ikisi de % 47 alırken; Obama Ron Paul’ü 2 puan farkla, Michele Bachmann’ı 4 puan farkla geçiyor.

Görüldüğü gibi seçime bir yıl kala Obama’nın durumu parlak değil. Ancak buradan yola çıkarak seçimi kaybedeceğini söylemek de olanaklı değil. 1995’te olanı hatırlayalım. Kansas Senatörü Bob Dole, yine bir Gallup araştırmasında Bill Clinton karşısında % 48’e % 46 öndeydi. 1996’da Clinton, Bob Dole’a 8 puan fark atarak seçildi.

Ama bunun tersi bir durum da var. 1979’da Başkan Jimmy Carter, Kaliforniya Valisi Ronald Reagan’la % 45 oy oranıyla eşit görünüyordu. Sonunda Reagan, Carter’ı 10 puan farkla yendi. Bu olduğunda işsizlik yükselişteydi.

Belli ki Obama, gelecek bir yıl içinde en büyük mücadeleyi ekonomide verecek.

-

16 Ocak 2011 Pazar

Bulunmaz Hint kumaşı gibi politikacı

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 16 Ocak 2011

Barack Obama’nın yakın ekibi, Beyaz Saray’daki iki yılın sonunda birer birer dağılıyor. Obama’nın Başdanışmanı David Axelrod, baharda 2012’deki seçim kampanyasına odaklanmak üzere Washington’dan ayrılıp Chicago’ya gidiyor. Onun yerine seçim kampanyasının direktörü David Plouffe’nin geleceği söyleniyor.

Beyaz Saray Sözcüsü Robert Gibbs, şubat ayı başında görevini bırakacağını ve dışardan siyasi danışmanlığı sürdüreceğini açıkladı. Onun yerine de yardımcılarından Bill Burton veya Josh Earnest’ın ya da Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Sözcüsü Jay Carney’in getirileceği şeklinde söylentiler dolaşıyor.

Obama’nın en yakın çalışma grubundaki en büyük değişiklik ise, Beyaz Saray Genel Sekreterliği’ne yapılacak yeni atamayla yaşandı. Rahm Emanuel’in Chicago Belediye Başkanlığı’na aday olma kararı alıp ayrılmasından sonra, bu görevi geçici olarak Pete Rouse yürütüyordu.

Geçen perşembe günü, ABD Başkanı'nın Rouse’un yerine William Daley’i atadığı haberi geldi. Anlaşılıyor ki, Obama, kasım ayındaki Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçiler lehine değişen hava ve yaklaşan başkanlık seçimi nedeniyle ekibinde önemli değişiklikler yapma gereği duyuyor.

***

Bütün bu yeni isimler arasında en çok dikkati çeken elbette William Daley. Amerikan politikasını yakından izleyenler, Beyaz Saray’daki en etkili makamlardan birisine getirilen bu isme yabancı değil.

Bill Clinton döneminde Ekonomi Bakanı’ydı kendisi. Ayrıca küresel finans hizmetleri sunan JP Morgan Chase’in Orta Batı Amerika'dan Sorumlu Yöneticisi, Boeing Co., Abbott Laboratuvarı, Boston Properties gibi dev şirketlerin yönetim kurulu üyesi...

Obama’nın Daley’i bu göreve getirmesi, iş dünyası ve Cumhuriyetçi Parti ile ilişkileri göz önünde bulundurduğu şeklinde yorumlanabilir. Daley’in geçenlerde Obama’nın onayladığı vergi paketi için Cumhuriyetçi Parti’yle uzlaşma sağlanmasında rolü olduğu da biliniyor.

William Daley’in, önceki Genel Sekreter Rahm Emanuel’le en büyük ortak yanı, Demokrat Parti’nin merkezci hareketinde yer alması. The Nation’da çıkan bir habere göre, yeni genel sekreterin geçmişi bir Demokrat için pek parlak değil...

Neden? Çünkü iletişim devi SBC için lobi faaliyetlerinde bulundu; ilaç firması Merck’in yönetim kurulunda görev yaparken sağlık reformu paketi nedeniyle Obama yönetimini sola kaymakla eleştirdi. Amerikan Sendikal Hareketi AFL-CIO’nun Başkanı John Sweeney’e göre Daley, “çalışan kesimin tam karşı tarafında yer alıyor.”

***

Başından beri bütün politikasını iki parti arasında denge kurma yönünde geliştiren pragmatist bir başkan Obama. Bu şekilde Kongre’ye işlerlik kazandırabileceğini umuyor. Belki ilk başta, son yıllarda iki farklı kampa ayrılan bir ülkede böyle bir politika izlemek, en doğru yol gibi görünebilir.

Ancak Obama’nın başkanlıktaki iki yıllık performansına bakılırsa, bu yöntemle pek de kimseyi hoşnut edemediği ortada. Kongre seçimlerinin de ortaya çıkardığı gibi, Demokrat Partililer, Obama’yı karşı tarafa fazla ödün veren politikaları nedeniyle eleştiriyor; kendilerine önce “değişim” önerip, sonra hayal kırıklığı yaşattığını söylüyor. Cumhuriyetçiler ise, zaten ne yaparsa yapsın, ilk siyahi başkan Obama’yı yerden yere vurmakla meşgul...

Bu durumda bir politikacının vaat ettiği ideallere uygun politikalar üretmesi mi, yoksa karşıtlarını etkilemek için sürekli ödünler vermesi mi daha akıllıcadır?

Ben her zaman ilkinden yana oldum. Biliyorum bulunmaz Hint kumaşı gibi ama ben politikacının da olduğu gibi görünen ya da göründüğü gibi olanını seviyorum.

-

5 Eylül 2010 Pazar

Wyclef Jean ve Haiti

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Eylül 2010

Wyclef Jean’ı tanır mısınız?

Dünyanın en yoksul ülkelerinden Haiti’de doğmuş, küçük yaşlardan itibaren Amerika’da yetişmiş, 38 yaşında bir şarkıcı...

90’larda başarı kazanan The Fugees adlı hip-hop grubunun üyesi...

Bu ünlü müzisyen, bir süre önce, Haiti’de 28 Kasım’da yapılacak seçimlerde devlet başkanlığına adaylığını koydu. Ancak seçim komisyonu adaylık için gerekli şartları tam olarak taşımadığı gerekçesiyle adaylığı onaylamadı.

Ben, hep sanatçıların politikayla ilgilenmelerinden yana oldum. Çünkü ben de, Charles de Gaulle gibi politikanın politikacılara bırakılamayacak kadar ciddi bir iş olduğuna inanıyorum.

Ama Wyclef Jean, adaylık niyetini ilk açıkladığı günden bu yana bunun Haiti için çok kötü bir fikir olduğunu düşündüm. “Neden? O da sanatçı değil mi?” diye sorabilirsiniz. Öyle... Fakat Wyclef Jean’ı değersizleştiren nedenler var.

Kendisi, Haiti’nin seçimle gelen ilk devlet başkanı Jean-Bertrand Aristide’ye karşı 1991 ve 2004’te Amerika öncülüğünde yapılan darbeleri desteklemiş bir sanatçı...

Görevde olduğu süre içinde asgari ücreti yükselten ve halk arasında çok sevilen Aristide, kamu arazilerini yabancılara peşkeş çekmek isteyen güçlere savaş açmıştı.

Tabii bu durum, varlıklı elit kesimin ve başta Amerika olmak üzere ülkede çıkarları bulunan uluslararası güçlerin hiç hoşuna gitmedi. Sonuçta Aristide direnince, darbelerle görevden alınıp Güney Afrika’da yaşamak zorunda bırakıldı.

Bunlar olurken Wycelf Jean sustu. Susmakla da kalmadı; Aristide ve onun öncülüğünde kurulan Haiti’nin en büyük sol partisi Fanmi Lavalas’ın karşısında yer aldı.

Şimdi ise, ocak ayındaki depremde 300 bin kişinin hayatını kaybettiği, sokaklarında milyonlarca evsiz insanın yaşadığı, işsizlikten kırılan bir ülkede çıkmış halka “Korkmayın, ben popülist değilim kapitalistim” diyor...

Sanki halk, 200 yıldır yabancı devletler eliyle kendisini sömüren özel sektörün palazlanmasına ihtiyaç duyuyormuş gibi,,, Sanki halkın yiyecek, temiz su, ilaç, barınak gibi acil gereksinimlerini karşılayacak olan kapitalist sermayeymiş gibi...

Bush döneminde Wyclef’in amcası Haiti’nin Washington Büyükelçiliği’ne atanırken, kendisi de üst düzey Amerikalılarla dostluğu iyice geliştirdi.

Ama sadece Colin Powell, Bill Clinton gibi isimlerle yakınlaşmadı, Amerika’nın Aristide yerine getirdiği şimdiki Devlet Başkanı Rene Preval ile de çok samimi oldu. O kadar ki, Preval tarafından Haiti’nin İyi Niyet Elçisi olarak atandı.

Ne var ki Preval, yasal olarak iki dönemden fazla görev yapamıyor. Bu durumda Haiti üzerinde çeşitli hesapları olan yabancı devletlerin aklına devlet başkanlığı için Wyclef Jean geldi...

Büyük bir umutla devlet başkanlığına adaylığı açıklandı. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı ve adaylığı kabul edilmedi... Bakalım bu işin içinden nasıl çıkacak Amerika?

***

Wyclef Jean olayı bana bir kez daha şunu düşündürdü: Sanatçıdan sanatçıya fark var. Kimisi canı pahasına baskıya direnip halkının, ülkesinin çıkarlarını savunur; daima bilimin, sanatın aydınlatıcı ışığını yansıtır topluma.... Kimisi de kendi çıkarları için ya da korkusundan sırnaşır iktidara....

Diyeceğim o ki; her sanatçı aydın değildir. Çünkü gerçek bir aydın, çıkarı için kalemini, sanatını, kişiliğini asla satmaz, avanta için iktidara dalkavukluk yapmaz, ülkesinin değerleri yabancılara peşkeş çekilirken susmaz!

-

30 Mayıs 2010 Pazar

Suç ve video

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 30 Mayıs 2010

Yazının başlığı size Türkiye'de son haftalarda olanları hatırlatmış olabilir.

Ama ben bugün, kendisi suç olmadığı halde, videosu suç sayılan bir eylemden söz etmeyeceğim. Tam tersine; kendisi suç olduğu halde, videosu serbest bırakılan bir olayı anlatacağım.

Olay mekanı Amerika...

Toplumsal yaşamı düzenleyen kurallara bağlılık ne kadar katıysa, bireysel özgürlüklere yönelik korumanın da aynı derecede katı olduğu "Özgürlükler Ülkesi”...

Ancak bu ülkede bazen öyle durumlar oluyor ki, bireysel özgürlük kavramı konusunda kafalar fena halde karışıyor. Bunun en çarpıcı örneği, yakın zamanda yaşandı.

***

Önce, kendisini pit bull uzmanı olarak tanıtan Robert J. Stevens adlı film prodüktörü hakkında, köpek dövüşünü gösteren videoları sattığı gerekçesiyle dava açıldı. Dava sonucunda Stevens, 1999'dan bu yana geçerli olan yasaya göre, 37 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Ancak bir üst mahkemede buna itiraz edilince karar bozuldu. Sonunda konu, Yüksek Mahkeme'ye gitti. Mahkemenin 1'e karşı 8 oyla aldığı karara göre, 1999 yasası geçersiz kılındı. Böylece hayvanlara yapılan işkenceleri gösteren videoların satışı serbest bırakıldı...

1999'da Bill Clinton’ın imzaladığı yasa, temelde "crush video" ticaretini engellemek için çıkarılmıştı. Yani yüksek topuklu kadın ayakkabısıyla kedi, köpek, fare, hamster vb. hayvanları ezilirken gösterip sapıkça bir seksüel haz yaratmayı amaçlayan videolar...

Yüksek Mahkeme'nin Başsavcı John G. Roberts Jr. imzasıyla yayımladığı iptal kararı şu gerekçeye dayandırılıyor: 1999 yasası, Amerikan Anayasası’nın özgürlükleri düzenleyen “First Amendment” denilen maddesine aykırıdır, yasanın kapsamı fazla geniş tutulmuştur.

Amerikan hükümeti, "crush video"ların toplum açısından kayda değer bir önem taşımadığını; bu nedenle de korunması gereken özgürlükler kapsamına girmemesi gerektiğini savunuyor...

Başsavcı Roberts ise, hükümetin, bir mesajı içeriği nedeniyle yasaklama gücünün olmadığını, crush videolar için ayrı bir düzenleme yapılabileceğini söylüyor. Mahkeme’nin 1982’de yasakladığı çocuk pornosu videoları hatırlatıldığında ise, “O özel bir vaka; oradaki ticari pazar, özünde zulümle ilgili” diyor.

***

Ortada gerçekten akıl almaz bir gariplik var. Ülkede hayvanlara işkence yapılması suç. Ama bu işkenceleri gösteren videoların satışı yasal...

Bu durumda şunu sormak lazım: O zaman başka suçları gösteren videoları satmak da serbest midir? Örneğin insanlara yapılan işkenceleri gösteren videolar da serbestçe satılabilir mi?

Ben, Amerikan Yüksek Mahkemesi üyelerinin bu kararı alırken neden akıl tutulmasına yakalandıklarını biliyorum. Onlara göre, hayvanlar, bu dünyayı paylaştığımız canlılar değil; alınıp satılabilen birer eşya sadece!

Bu yüzden, hayvanların işkenceye, tecavüze maruz kalmalarını görmezden gelebiliyorlar... Ve bu işkence videolarının satışını insani özgürlük kapsamında değerlendiriyorlar.

Bu hastalıklı düşünceyi benim ne mantığım ne de ruhum kabul eder! Böyle özgürlük olmaz olsun!

"Amerika'dan bana ne" diyenler varsa, onlara da şunu hatırlatmak gerekir: İnternetin sınırları yok; o videoların paylaşım sitelerine düşüp dünyanın her yerine ulaşması an meselesidir...

Her şeyden önce de, böyle bir uygulama, hangi ülkede olursa olsun, insanlık adına utanç vericidir.

Bakalım, kendisini bu gezegenin tek sahibi sanan insanoğlunun zalimliği nereye kadar varacak?

-

23 Mayıs 2010 Pazar

Eşcinsel Başkan?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 23 Mayıs 2010

“Gay olduğunu açıklayan bir adayın başkanlığını destekler miydiniz?” Bu ilginç soru, geçen mart ayında Amerika’da yapılan bir kamuoyu araştırmasında soruldu.

60 Minutes / Vanity Fair tarafından gerçekleştirilen araştırma, Amerikan toplumunun birçok alanda olduğu gibi, bu konuda da ikiye bölündüğünü kanıtlıyor: Halkın % 50'si gay bir başkanı destekliyor; % 44’ü ise, böyle bir adaya karşı...

Aynı araştırmada bu soru, yüksek mahkeme yargıcı ve dışişleri bakanı için de sorulmuş. Yüksek mahkeme yargıcının gay olmasına karşı çıkanlar % 40’a inerken, destekleyenler % 55’e çıkmış. Gay bir dışişleri bakanının kabul edilebilirlik oranı % 56 olurken, karşı çıkanlarınki % 39’a düşmüş.

***

Obama’nın Yüksek Mahkeme’ye yeni atadığı Başsavcı Elena Kagan’ın her açıdan mikroskop altına alındığı son günlerde, bu sonuçlar daha da önem kazandı. Çünkü Amerikan medyasında bir süredir Kagan’ın lezbiyen olduğu yönünde haberler çıkıyor.

Demokratlar, bu haberleri muhafazakarların yaydığını; Kagan’ın Harvard’da dekanken, ordudaki “Don’t Ask, Don’t Tell” (DADT-Sorma, Söyleme) uygulamasına karşı çıktığını söylüyor.

Amerika'da ordu, eşcinsel olduğunu açıkça beyan edenlerin görev yapamadığı tek kurum. Bu uygulamaya göre, ordu, eşcinsellere ancak cinsel tercihlerini gizli tutmaları koşuluyla askerlik yaptırıyor.

Kagan, önceleri bunu ayrımcılık olarak değerlendirmiş ve öğrencileri orduya çekmek için gelen askeri yetkililerin kampüse girmesini yasaklamış. Fakat Bush döneminde, bu tarz tavır alan okullara federal paranın kesilmesi gündeme gelince de karşı kampanya başlatmış...

1993’te Bill Clinton döneminde değiştirilen askerlik yasasına dayanan DADT, askerlere cinsel tercihleri ile ilgili soru sorulmasını önlerken, aynı zamanda da, eşcinsellerin cinsel kimliklerinden açıkça söz etmelerini yasaklıyor.

Obama ise, eşcinsellerin cinsel tercihlerini gizlemeden orduya alınmalarına olanak sağlayacağına dair söz verdi. Ancak henüz sözlerini yasaya dönüştürmediğinden eski uygulama devam ediyor.

***

Amerika eşcinsel hakları konusunda Avrupa’yı daha geriden izlese de, bizim gibi ülkelerle kıyaslandığında çok daha ileri. Çünkü bu konu, orada, ırk, din, dil, etnik köken, cinsiyet ve cinsel tercih farkı gözetilmeden herkesin aynı hak ve özgürlüklere sahip olması için verilen bir mücadele alanı olarak görülüyor.

Acaba bizde bir araştırma yapılsa, halkın kaçta kaçı gay bir başbakanı destekler?

Acaba Cumhurbaşkanı eşcinsel birini Anayasa Mahkemesi üyeliğine atar mı?

Acaba bir gay belediye başkanı adayına yüzde kaç oy çıkar?

Sonuçta, eşcinselliğin büyük bir kesim tarafından utanılacak bir suçmuş gibi gösterilmeye çalışıldığı bir ülke burası... Bazılarının, Kadın ve Aileden Sorumlu Bakan gibi, tıbben doğru olmasa da, “Eşcinsellik hastalıktır” dediği garip bir yer burası...

Ahlakın sınırlarının cinsel tercihlerle, yatak odası dedikodularıyla belirlendiği bir toplum burası...

Çalanın çırpanın yükseldiği, yolsuzluk yapıp halkın parasını yiyenin hesap vermeden gezebildiği bir yer burası...

Çocuk tecavüzlerinin aile arasında saklanıp üzerinin örtüldüğü; ama toz kondurulmaz ahlakın eşcinsellere yapılan baskılarla korunmaya çalışıldığı ülke burası...

Merak ediyorum; acaba bu ülkede, "Bir insanın bir işe uygun niteliklere sahip olup olmamasının cinsel tercihle ne ilgisi var?" diye soran kaç kişi var?

-

31 Ocak 2010 Pazar

Emperyalizmin Haiti felaketi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 31 Ocak 2010

2010, insan doğasına olan inancımı sarsan olaylarla devam ediyor. Haiti’deki depremden sonra yaşananlar ise, bu sarsıntıyı doruk noktasına çıkardı. Ölü sayısının yüz bini bulduğu söylenen bir yerde, toplu mezarlığın ortasında, aç, susuz günlerdir sokakta yatıyor Haiti halkı...

Zaten borç batağı içinde kıvranan yoksul bir ülkeyi silindir gibi ezip geçen deprem, sonuçta doğal bir felaket. Ancak Haiti’nin koşullarını yakından incelerseniz, bir bakıma da hiç doğal değil...

Depremin yarattığı yıkım, ülkedeki aşırı yoksulluğun etkisiyle çok daha büyük boyutlara ulaştı. Şimdi Batı medyasındaki yorumcular, Haiti’deki evlerin yüzde 60’ının uygun olmayan zeminler üzerine inşa edildiğini, bu nedenle zararın çok olduğunu tekrarlayıp duruyor.

Bu doğru; ama evlerin o zeminlere yapılmasını kim sağladı?

***

Emperyalist ülkeler, neoliberal politikaları dayatıp, ormanlık alanları yok etmeseydi, zarar bu kadar olur muydu? Sömürgeci devletler, rant için ülkedeki zenginleri kışkırtan politikalar izlemeseydi Haiti bu kadar geri kalır mıydı?

Amerika, Castro’ya karşı antikomünist güç dengesini gözetip, Haiti’de diktatör Duvalier ailesine destek vermeseydi, ülke bugün bu durumda mı olurdu?

Bebe Doc Duvalier, 1970 ve 80’lerde Haiti’yi Amerikan sermayesinin sömürüsüne açmasaydı, toprakları yağmalanan çiftçiler iş bulmak umuduyla başkent Port-au-Prince’e akın eder miydi? Nüfusu 1950’lerde 50 bin olan bir kent, bugün 2 milyon insanın yaşadığı bir kent olur muydu?

1980’lerde halk tarafından toprak reformu yapması umuduyla Cumhurbaşkanı seçilen Jean-Bertrand Aristide, 1991’de Amerikan destekli bir darbe ile görevden alınmasaydı, Haiti toprakları rahatça yabancı sermayeye peşkeş çekilir miydi?

Amerika, Aristide hükümetini dize getirmek için ambargo başlatmasaydı, Haiti halkı bu kadar yoksul olur muydu?

1994’te Bill Clinton adaya asker gönderdiğinde, göreve iade edilen Aristide, neoliberal planları uygulamaya razı olmasaydı, Haiti bugünkü kadar geri kalır mıydı?

Amerikan hükümeti, 2004’te Haiti’nin yönetici seçkinleriyle işbirliği yapıp, Aristide hükümetini deviren ölüm timlerine arka çıkmasa, Birleşmiş Milletler ülkeye asker yığabilir miydi?

Yığılan o güçler, yoksulluğu ve yolsuzluğu gidermeye çalışacak yerde, orman yağmasının, yolsuzluğun önünü daha da açmasaydı, ülkenin altını üstüne getiren doğal felaketlerin etkisi bu kadar aşırı olabilir miydi?

Neoliberal politikaları uygulamak üzere başa getirilen Gerard Latortue hükümeti, ambargo sonrasında ülkeye giren milyarlarca doları şahsi hesaplara aktarabilir miydi?

***

2006’da Cumhurbaşkanı seçilen ve Amerikan planlarını uygulamaya devam eden Rene Preval, görünürde iktidarını sürdürürken, emperyalizm Haiti’yi sömürmeye devam ediyor.

Şimdi de Obama hükümeti, deprem bahanesiyle adaya asker yığıyor. Haiti’ye deprem nedeniyle 100 milyon dolar yardım yapılacağı sözünü vermiş Obama...

Eğer gerçekten yardım etmek istese, ülkeye verdikleri bunca zararı da düşünerek, tüm borçlarını silmesi gerekir. Ama silmez... Çünkü Haiti, hâlâ Inter-American bankasına yüklü miktarlarda borç ödüyor.

Amerika, bildiğiniz gibi, bankaları kurtarmak için insanların harcanmasıyla ünlü. Kapitalizmin altın kurallarının başkandan başkana değişmediği bir ülke, kendi halkı için yapmadığını Haiti halkı için yapar mı?

Bakın Amerika'da aşırı sağın önde gelen figürlerinden Pat Robertson ne diyor? Haiti halkı, 200 yıl önce Fransız sömürgecilere isyan edip özgürlüğünü kazandığı için cezalandırılmış....

Sözün bittiği noktadır bu...

16 Şubat 2009 Pazartesi

Tek Kollu Kahraman...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/15 Şubat 2009

Yazının başlığına bakarak kimden söz ettiğimi tahmin edebilirsiniz. Diyebilirsiniz ki; yazının konusu, karate filmlerinin ünlü oyuncusu Jimmy Wang Yu’dur. “Tek Kollu Kahramanın Oğlu” adlı yapımla tanınan bu film yıldızının Türkiye’de de büyük bir hayran kitlesi var.

70’li yıllarda tüm Asya’da efsaneleşen Wang Yu'nun özelliği, kötü adamları tek koluyla salladığı kılıçla yenmesiydi. Ama 80’lerde Jackie Chan’in ortaya çıkışıyla ikinci planda kaldı ve küçük rollerde oynadıktan sonra da, film dünyasından yavaş yavaş çekildi.

İşin gerçeği, Wang Yu, kendisine ün getiren film sahnelerini, Uzakdoğu dövüş sanatındaki ustalığına değil, film çekim tekniklerine ve kurguya borçluydu.

Son günlerde Davos’ta yaşananlardan sonra yaşananlar, bana bu Wang Yu filmlerini hatırlattı. Ama bu yazının asıl konusu, o filmler değil, bunun çağrışım yaptığı başka bir Tek Kollu Kahraman; yani Başbakan Erdoğan...

Davos Zirvesi'nin üzerinden bir süre geçince olay yatışır gibi oldu, ama ben bu çağrışımı okuyucularla paylaşmak istedim.

***

Başbakan, panel moderatörüne öfkelenip salonu terk etti ya, birden kahraman oldu... Yandaş medya da kendisine “Davos Fatihi” unvanını yakıştırdı...

Acaba bu “kahramanlık” gösterisi, Erdoğan’ın gücünden mi kaynaklanıyor? Yoksa o da bir Tek Kollu Kahraman mı?

Bugün Erdoğan’ı “Ortadoğu’nun yeni lideri” ilân edenlerin görmediği gerçek şu: Başbakan’ın kullanabileceği iki kolu yok... Onun sağ kolu, Amerika tarafından sımsıkı tutulup, özgürce hareket edemez hale getirildi...

Daha Başbakan olmadan Bush tarafından Beyaz Saray’a kabul edilen, sonrasında da Ortadoğu’yu allak bullak eden BOP’un eşbaşkanı yapılan o değil mi? Ekonomiyi kurtarmak için IMF ile pazarlık yapan onun hükümeti değil mi?

Bu durumdaki bir kişinin, “Diplomatik davranmasam başka bir şey yapardım,” diyerek dayak atabileceğini ima etmesi, olsa olsa havaya tek koluyla yumruklar savurmasıdır. Sağ kolu serbest kalmadığı sürece de, o yumruklar, ne Amerika’ya ne İsrail’e isabet eder, ne de İsrail-Filistin sorununu çözer... Bu yüzden de, diplomaside ustalığı olmayanlar, ancak kurgulanmış şovlarla göz boyar...

Ayrıca Erdoğan'ın söylediğine göre, öfkesi moderatöredir, başka kimseye değil... İyi ama moderatöre yöneltilen tepki, haklı da olsa, koskoca Ortadoğu’ya lider olmak için yeterli mi?

***

Kesin olan şu ki; zaman bu olayın yansımalarını ortaya çıkaracaktır...

Bu arada şu bilgileri de not etmekte yarar var: Bugün Beyaz Saray Genel Sekreteri olan kişi, İsrail basınının “Beyaz Saray’daki adamımız!” diye tanımladığı Rahm Emanuel...

Obama yönetimi tarafından İsrail-Filistin anlaşmazlığı konusunda özel temsilci olarak atanan George Mitchell, Bipartisan Policy Center’ın (Partiler arası Politika Merkezi) dört kurucusundan birisi...

İran’a askeri müdahaleyi öngören bu gruba dahil olanlardan birisi de, yakında İran özel temsilciliğine atanacağı söylenen, Siyonizm savunucusu Dennis Ross...

Bush’un babası ve Bill Clinton döneminde Ortadoğu’da diplomat olarak görev yapan Ross, İsrail destekli Washington Institute for Near East Policy (WINEP) adlı düşünce kuruluşunun üyesi. Bu kuruluş, İsrail’in Amerika’daki lobi kurumu American Israel Public Affairs Committee ile resmi bağlantısını kabul etmese de, lobinin ana unsurları arasında yer alıyor...

Bütün bu neoconlarla dolu Beyaz Saray, Hamas yanlısı görünen Erdoğan’ın kolunu serbest bırakıp Ortadoğu’ya lider olmasına göz yumar mı? Diyelim ki yumdu; bütün Ortadoğu Arap olmayan birini lider kabul eder mi? Diyelim ki etti; Erdoğan'da bu liderlik yeteneği var mı?

22 Eylül 2008 Pazartesi

İki Belirleyici Soru...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/21 Eylül 2008

Brooklyn’de bir otobüs. Siyahi bir kadın oğluyla konuşuyor. Başkan adaylarından hangisini destekleyeceğine karar veremediğini söylüyor 20’li yaşlarındaki genç.

“Nasıl olur?!” diye tepki veriyor annesi.

“Bilmiyorum... Hangisinin ülke için daha iyi olacağını düşünüyorum...”

“Durum o kadar açık ki, bu söylediğin anlamsız! Barack Obama ülkemizin tüm dünyada yerle bir olan imajını düzeltecek. McCain, Bush’un politikalarının devamını savunuyor. Çok mu memnunsun bugünkü durumdan?”

“Hayır ama sence Obama’nın kazanma şansı ne?...”

“Obama siyah ırktan diye mi bunu söylüyorsun? Oğlum bana bak, şu anda tarih yazılıyor! Obama ilk siyah başkan adayı oldu... Onu desteklemek bizim görevimiz!”

***



Manhattan’da bir metro treni. İstasyonun birinde kapılar açılınca içeriye hızla bir adam giriyor. Elindeki bildirileri yolculara dağıtan orta yaşlı siyahi adam, neredeyse yüzünün tümünü örten rastalı saçlarının ardından bağırıyor:

“Bayanlar baylar, lütfen bir iki dakika bana kulak verin! Benim adım Michael ve bu ülkenin birliği için çalışıyorum. Kapı kapı, tren tren dolaşıp vatandaşlarımıza önümüzdeki tehlikeyi anlatmak istiyorum. Bu ülkedeki bölünmüşlüğe son vermek için Obama'nın seçilmesi lazım. O nedenle yapmamız gereken, onun kampanyasında çalışabilecek insanlar arasında bir iletişim ağı kurmak. Ben bunu sağlamakla görevliyim. Lütfen elimdeki listeye adınızı ve telefon numaralarınızı yazdırın. Ülkeniz için bunu yapın!”

İspanyol asıllı bir Amerikalı hemen ayağa kalkıp Michael’ın yanına gidiyor ve adını listeye yazdırıyor. İkisi de öyle heyecanlı ki, bir anda sarmaş dolaş oluyorlar.

***

Harlem'de Bill Clinton'ın ofisinin olduğu binanın önü. Tarih 11 Eylül. Büyük bir kalabalık toplanmış, Clinton'ı ziyaret eden Obama'nın binadan çıkışını bekliyor. Her yer Gizli Servis görevlileri ile çevrilmiş. Bir siyahi genç, yanındaki beyaz kadına kime oy vereceğini soruyor. Sertlik yanlısı McCain’in seçilmesi durumunda, hem Amerika’nın hem de dünyanın bugünkünden daha ciddi bir kaosa sürükleneceğini söyleyen kadın, "Obama, bir ülkede işlerin iyi gidip gitmediğini kadınlara yapılan muamele belirler diyor. Oyum tabii ki ona," diyor, “Hem Obama kazanırsa müthiş olmaz mı? Düşünsene siyah bir başkan!"

O sırada binadan birlikte çıkan Clinton ve Obama bekleyenleri selamlarken, herkes birlikte Obama'nın "Evet, Yapabiliriz" sloganını atıyor.

***



Bütün bu günlük hayattan yansımalar da gösteriyor ki, Amerika, ırkçılığın sorgulandığı bir başkanlık seçimine sahne oluyor. New York’ta mağazaların ve restoranların vitrinlerinde “Evet, Senatör Obama. Yeniden İnanmaya Hazırız” yazan pankartlar asılı. Ama oy kullanma kabinine girip kendi vicdanıyla başbaşa kalan seçmenin ne yapacağını tam olarak bilme olanağı yok. Üstelik Amerika’nın her yeri New York kadar Demokrat eğilimli değil.

Fakat şunu söylemek mümkün; Bush döneminin yarattığı 8 yıllık yıpratıcı bölünmenin ardından seçmenlerin aklında yatan belirleyici iki soru var: 1. Gerçek Birleştirici McCain mi, Obama mı? Bu önemli, çünkü Amerikan halkı keskin siyasi bölünmeden gerçekten bezmiş. 2. Bir siyah başkan seçilebilir mi?

Bunları düşünürken aklıma ünlü İngiliz müzisyen Morrissey’in “America Is Not the World” adlı şarkısı geliyor. Kadın, gay ya da siyah ırktan birisi başkan seçilemediği sürece, hiçbir şeyin onu Amerika’nın özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olduğuna inandıramayacağını söyler o şarkıda Morrissey...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Seçim Taktiği Savaşlar...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/17 Ağustos 2008

Yazıya, Amerika’da dinci sağın propaganda aracı Fox News'un "Hannity & Colmes" adlı programında, sunucu Alan Colmes (AC) ve konuğu Dick Morris (DM) arasında geçen söyleşiden bazı bölümlere yer vererek başlıyorum.

***

DM: Obama seçimi kazanırsa, tabii İsrail'de iktidar partisinin liderinin kim olacağına bağlı olarak da, yemin töreninden önce İran’a saldırı olabilir. Eğer McCain kazanırsa, biraz daha zaman verilebilir. Asıl çarpıcı olan, Obama ve McCain’in başa baş gitmesi durumunda, eğer İsrail'de de sertlik yanlısı aday kongreyi almışsa, benim tahminim McCain’in kazanması için seçimden önce İran’a saldırır.

AC: Ve siz bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorsunuz?

DM: Evet... Kesinlikle!

AC: McCain’in seçilmesini sağlamak için yapılmasını mı veya İran’a saldırıyı mı iyi bir fikir olarak görüyorsunuz?

DM: Her ikisi de. Suudiler, Iraklılar ve Kuveytliler, İsrail saldırısına şükranlarını sunmak için partiler verecektir. Kamuoyunda kınasalar da aslında buna bayılacaklardır...

Kamuoyu yoklamaları McCain’in kazanacağını gösterirse, İsrail, seçimin ya da yemin töreninin sonrasına kadar saldırmayabilir. Çünkü McCain’in doğru kararı vereceğine dair tam bir güven içindeler. Fakat kamuoyu yoklamaları Obama’nın kazanacağını gösterirse, yemin töreninden önce saldıracaklar. Çünkü Obama’nın Irak hava sahasının kullanılmasına izin vereceği konusunda güven duymuyorlar...

Şu anda İran’da ve özellikle İsrail’de yanıtı aranan en önemli soru, Obama’nın İran’a saldırmak için Irak’ın kullanılmasına izin verip vermeyeceği. İsrailli politikacılar arasında hakim olan görüş vermeyeceği yönünde...

AC: Irak bağımsız bir devlet değil mi? Irak Başbakanı da kendi topraklarının ve hava sahasının İran’a saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı.

DM: İkna edilebileceklerini düşünüyorum.

***

İnanması güç ama Amerikan televizyonlarında bu tür görüşler dile getiriliyor.. Dick Morris’i dinlerken bir an kendinizi film izliyor sanabilirsiniz. Çünkü gerçekten dehşet verici konuşmalar yapıyor. Açıkça ABD başkanlık seçiminin sonucuna etki edebilmek için savaşın kullanılmasını destekliyor... Savaşın bir seçim taktiği olduğunu hiç çekinmeden anlatıyor...

Tabii bunları okuduktan sonra bu savaş tamtamları çalanın kim olduğunu merak edebilirsiniz. Ben söyleyeyim... Dick Morris, gazeteci, yazar, siyasi yorumcu ve danışman olarak çalışıyor. Bill Clinton ile Arkansas Valiliği döneminde yakınlık kurdu. İlk Clinton yönetiminde danışmanlık yaptı ve 1996 seçim kampanyasını yönetti. Clinton’ı Demokrat ve Cumhuriyetçi politikaları karıştırıp orta yol izlemeye yönelten kişi olarak tanınıyor.

1996'da bir hayat kadını ile ilişkisinin açığa çıkması ve o kadına hava atmak için Başkan Clinton'la yaptığı konuşmaları dinlettiğinin belirlenmesi üzerine istifa etti. Son yılllarda da Clinton'lara karşı çıkışlarıyla gündeme geldi. Ailesinin bir tarafı Musevi, bir taratı Katolik. Şu anda New York Post gazetesinde köşe yazıları yazıyor ve Fox News’da yorumculuk yapıyor.

***

Dick Morris, İran’a saldırıyı Obama ile McCain'in oylarını gösteren kamuoyu araştırmalarına bağlıyor. Demek ki, Ortadoğu’nun kaderi o araştırmaları yapacak olan şirketlerin elinde...

Ona göre her üç durumda da İran bombalanacak. 1. Obama kazanacak gibiyse, yemin edip başkanlık görevini devralmadan önce; 2. McCain kazanacak gibiyse, biraz daha sonra; 3. İki adayın oyları çok yakınsa, McCain kazansın diye seçimden hemen önce...

Ve bunun adı da demokrasi... İnanırsanız...

3 Nisan 2007 Salı

Amerika'nın 44. Başkanı Kim Olabilir? (II. Bölüm)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Strateji Eki/ 2 Nisan 2007 Yıl:3 Sayı:144

Geçen hafta bu konuyu ele aldığımız ilk yazıda, Amerika’da 4 Kasım 2008 tarihinde yapılacak Başkanlık seçimine katılacak adaylardan öne çıkanları tanıtmış ve seçilebilirliği etkileyecek temek faktörleri sıralamaya başlamıştık. Birinci bölümde, A) Karakter, B) Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi C) Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü olarak belirlenen bu faktörlere, yazının bugünkü ikinci bölümünde devam ediyoruz.

D- Irk ya da Etnik Köke

Seçmenlerin partilerden daha çok adaylara göre oy kullandığı iki partili Amerikan sisteminde, oyların, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasında birbirine çok yakın bir oranda dağıldığı göze alınırsa, “kararsız kalan seçmeni de yakalayabilecek ve toplumun geneline hitap edebilecek aday” faktörü çok önem kazanıyor.

Bu faktör, her iki partiyi de en çok düşündüren konu. Demokratlar geçen yıl Kongre seçimlerinde yakaladıkları rüzgarı arkalarına alıp, Bush sonrası dönemde Beyaz Saray’ı da ele geçirmek istiyorlar. Bu nedenle, “Amerikan halkı tarafından seçilebilirliği en yüksek olanı” kendi başkan adayları olarak belirlemeleri gerekiyor. USA Today-Gallup tarafından 2-4 Mart tarihleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, Demokratlar arasında Hillary Clinton % 36, Barack Obama % 22, Al Gore % 18 (aday olmayacağını açıklamasına karşın Demokratlar arasında popülerliğini koruyor), John Edwards % 9, Joseph Biden % 3 (Delaware Senatörü-Demokrat), Wesley Clark % 2 (henüz aday değil), Bill Richardson ise % 1 oranında tercih
ediliyor. Bu sıralama karşısında sorulan soru şu: Amerikan halkı bir kadını ya da siyah ırktan bir politikacıyı başkan seçmeye hazır mı? Hillary Clinton ya da Barack Obama önseçimleri kazanıp Demokrat Parti adayı olarak seçime girerse, buna Amerikan halkının tepkisi nasıl olur?

Bir Afrikalı-Amerikalı ya da Hispanik Amerikan Başkanı Olabilir mi?

Cumhuriyet gazetesinin 1 Ağustos 2004 tarihli sayısında çıkan yazımda şu satırlar yer alıyordu: “Kör bir iyimserlikten ya da hakkında konuşmazsak işsizliğin yok olup gideceğini, sağlık sorunlarının kendi kendine çözüleceğini sanan bir boş vermişlikten bahsetmiyorum. Daha temel bir şeyden söz ediyorum. Bu, ateşin etrafında oturup özgürlük şarkıları söyleyen kölelerin umudu; uzak kıyılara kaçan göçmenlerin umudu; Mekong Deltası’nda devriye gezen genç askerlerin umudu; bir işçinin zorluklara göğüs geren oğlunun umudu; Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli çelimsiz çocuğun umudu! Bu umudun azmi!”

Bu sözlerin sahibi, 26-29 Temmuz 2004 tarihlerinde Boston’da yapılan Demokrat Parti Kurultayı’nda muhteşem bir konuşma yapan Barack Obama’ydı. Son derece etkileyici üslubuyla, ben dahil salonda bulunan binlerce kişiyi ayağa kaldıran Obama, tartışmasız kurultayın yıldızıydı. Dört gün süren kurultay boyunca, Bill Clinton, James Carter, Hillary Clinton, Al Gore, John Kerry, John Edwards, Nancy Pelosi ve Wesley Clark başta olmak üzere Demokratların önde gelen birçok ismi konuşmuştu ama en büyük alkışı Barack Obama almıştı. Öyle ki, bugün 45 yaşında olan bu genç politikacı, aynı yıl yapılan seçimlerde, Illinois eyaletinden Senato’ya seçilmeyi başardı. Bu, Amerikan tarihinde daha önce yalnızca 4 kez yaşanmış ender bir durumdu. Obama şu anda, Amerikan Senatosu’nda görev yapan tek Afrikalı-Amerikalı senatör.

“Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli bu çocuk”, 10 Şubat 2007’de Washington’da başkanlık seçimi için yarışacağını duyurdu. Açıklamayı yaptığı nokta, 1858’de Abraham Lincoln’ün köleliğe karşı savaşını başlattığı ünlü konuşmasını yaptığı yerdi.

Obama’yı 2004’te medyada adeta bir rock yıldızı haline getiren şey, o günlerde Amerikan halkının gerçekten ihtiyaç duyduğu “yeniliği” yansıtması ve parti tabanında heyecan yaratmasıydı. Nitekim, bugünkü stratejisini de aynı temele oturtuyor ve “Artık değişim vakti” diyor. Gençliği ve deneyimsizliği kimilerince eleştirilse de, “Washington’a özgü yöntemleri öğrenecek kadar zamanım olmadı belki ama Washington’un değişmesi gerektiğini anlayacak kadar bulundum orada” diye yanıt veriyor. Afrikalı-Amerikalılar arasında yüksek bir popülariteye sahip olan Obama, aynı zamanda bu kesimin hayallerindeki imajı da destekliyor. “Bizden birisinin başkan olduğu gün, çocuklarımıza bu ülke özgürdür” diyebileceğiz şeklinde konuşanların sayısı az değil. “Rosa Parks, zamanında otobüsteki koltuğundan kalmadığı için bugün Obama aday olabiliyor” diyorlar. Yani Barack Obama’nın adaylığı, Amerika’daki siyah ırkın gösterdiği gelişmenin kanıtı olarak görülüyor. Nitekim, Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice da, bu görüşe destek verip, onu politikacı olarak beğendiğini söylüyor. Fakat asıl soru şu: Amerikan halkı, siyah ırktan Kenyalı bir baba ile Kansaslı beyaz bir annenin Barack Hussein Obama adlı oğlunu gerçekten başkan seçer mi? Orta-Batı’daki muhafazakar beyaz Amerikalılar böyle bir adaya oy verir mi? Herkesi düşündüren soru bu. Obama ise, insanların sağlık, eğitim, iş, terörizm konusundaki endişelerine yanıt verdiği sürece, ırk konusunun belirleyici olmayacağına inanıyor.

Bana kalırsa, Barack Obama’nın seçimlerde büyük rol oynayacak siyah nüfusun oylarını garanti göremeyeceğini de göz önünde tutmak gerekir. Bu kesimin ağırlıklı bir şekilde Demokrat adaylara oy verdiği bir gerçek. 2004 seçimlerinde, John Kerry siyah nüfusun oylarının % 89’unu almıştı. Fakat sorun şu ki, siyahlar arasında Obama’yı “yeterince siyah” bulmayanlar da var. Annesi beyaz olduğundan değil, yıllar içinde bu grupla olan bağlarını güçlendirmediğini düşünüyorlar. Bu nedenle de, bu yönde düşünenler sadece siyah olduğu için onu değil, Hillary Clinton’ı tercih ediyorlar. Ne de olsa Hillary Clinton, eşinin başkanlığı sırasında bu kesimle iyi ilişkiler geliştirmeyi ihmal etmemişti. Bill Clinton’a olan bağlılıkları aynen eşine de yansır mı, bunun da değerlendirmesini iyi yapmak gerekir.

2008 başkanlık seçiminin en renkli simalarından bir diğeri de, 59 yaşındaki New Mexico Valisi Bill Richardson. Amerika’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki eski büyükelçilerinden olan Richardson, Bill Clinton’ın başkanlığı sırasında Enerji Bakanlığı da yaptı. Bill Richardson seçilirse, ilk Hispanik kökenli Amerikan Başkanı olacak. Enerji bağımlılığını azaltma, iş olanakları yaratma ve okulları daha iyileştirme konularına önem vereceğini bildiren Richardson, merkezci politikalarının Amerikan seçmenlerinden oy alacağını savunuyor. Fakat Richarson’ın Demokrat Parti kongrelerinde Hillary Clinton ve Obama karşısında fazla şansı bulunmuyor ve bu nedenle medya kendisine fazla yer vermiyor.

E- Irak Savaşı Konusunda Aldıkları Tutumlar

1- 2002 Yılında Irak’a Asker Gönderilmesi İçin Kongre’de Yapılan Oylama

Amerika’da siyasi arenaya Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki büyük partinin tamamen egemen olması nedeniyle, seçimlerde oylar da genellikle birbirine oldukça yakın bir oranda ikiye bölünüyor. Geçtiğimiz yıl yapılan Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgi almasının temel nedenlerinden birisi, Irak Savaşı ve terörle mücadelede hükümetin izlediği politikaların halktan onay görmemesi olarak ortaya çıkmıştı.

Irak’ta şiddetin her gün yüzlerce can aldığı ve hala herhangi bir çıkış stratejisinin geliştirilemediği bir ortamda, bu konunun 2008 başkanlık seçimlerine de damgasını vuracağı anlaşılıyor.

Başkanlık yarışı için adaylıklarını açıklayanlar arasında, Irak’a askeri güç gönderilmesi için 2002 yılında Amerikan Kongresi’nde yapılan oylamaya karşı o dönemde olumsuz tavır almış olan sadece birkaç isim var. Ve bu politikacılar, işgalin, başından beri büyük bir hata olduğunu ve olumlu oy kullanarak Bush’un politikasına o gün destek vermiş olanların bugün gelinen durumdan sorumlu olduklarını sürekli olarak hatırlatıyorlar. Aslında, her iki partinin de adayları arasında oylamada karşı yönde oy kullanan tek kişi Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Dennis Kucinich. Fakat Kucinich’in partinin başkan adaylığını kazanmasına pek ihtimal verilmiyor. Irak’ın işgaline en başından beri karşı çıkan bir diğer aday ise, o dönemde Kongre üyesi olmadığı için oylamaya katılamayan Barack Obama. Obama, seçim kampanyasını başlattığından bu yana, özellikle bu oylama konusunda rakipleri Clinton ve Edwards’ın üzerine gidiyor. Sonunda Edwards, 2002’de hata yaptığını ve asla Irak’a asker göndermeye onay vermemesi gerektiğini kabul ederek özür diledi. Aynı şeyi yapması konusunda baskılarla karşılaşan Hillary Clinton ise, bugün bildiklerini o gün bilseydi onay vermeyeceğini, o dönemde sadece Birleşmiş Milletler’in araştırma yapması için olumlu yönde oy kullandığını, fakat Bush’un onlar işlerini tamamlamadan aceleyle savaşı başlattığını söyleyerek özür dilemeyi reddetti.

2- Irak’ta Asker Sayısını Artırma ve Tamamen Çekilme Sorununa Yaklaşım

Diğer yandan, Bush’un Irak’taki asker sayısını çoğaltma önerisine hep birlikte karşı
çıkan Demokrat Parti adayları, Irak’tan çekilmenin nasıl olacağı konusunda anlaşmazlık içinde. Edwards, 18 ay içinde çekilmeyi ve Kongre’nin Irak için verdiği ödenekte sınırlama yapılmasını önerirken, Obama çekilmenin 2007’de başlaması ve 2008 Mart ayına kadar tamamlanması gerektiğini söylüyor. Irak’taki savaşın yeni başkanın göreve başlama tarihinden önce bitmesi gerektiğini bildiren Clinton ise, çekilme konusunda belirli bir başlayış ve bitiş tarihi vermiyor. Önerisindeki bu belirsizlik nedeniyle de, özellikle Obama tarafından eleştiriliyor. Bu tartışmalar yaşanırken, geçtiğimiz günlerde Demokratlar, Bush üzerinde baskı kurmak amacıyla Kongre’ye yasa teklifi vererek, Irak’taki Amerikan askerlerinin 2008 yılında, en geç eylül ayı başına kadar, çekilmelerini istedi.

Cumhuriyetçi Parti’de ise durum daha farklı. Amerika’nın Irak’ta yaşadığı başarısızlıktan kendilerini soyutlamaya çalışan Cumhuriyetçi adaylar, 2002’deki Kongre oylamasındaki tavırlarını sürdürerek, Irak’ın işgalini hala savunsalar da, daha çok savaşın idare edilmesindeki yöntemler ve bundan sonrasında alınacak kararlarda farklılaşıyorlar. Irak Savaşı’nı başından beri destekleyen John McCain, Bush’un asker sayısını artırma planının da en kuvvetli destekçilerinden. Buna karşın, şubat ayında Senato’da asker sayısı konusunda yapılan oylamalara katılmayarak tepki çekti. Cumhuriyetçi adaylardan Sam Brownback ise, sorumluluğun yavaş yavaş Iraklılara bırakılmasını öneriyor. Öte yandan, Başkan Bush ve generallerin istediği desteğin kendilerine verilmesi gerektiğine inanan Giuliani, Irak’tan kısa dönemde çekilmenin büyük hata olacağı inancında.

Bu farklı tutumlar, değişen öneriler ve karşılıklı suçlamalar ışığında, Irak konusunun önümüzdeki günlerde giderek gerginleşmesi beklenen seçim sürecinde daha fazla konuşulacağı açık. İşgale en başından beri karşı çıkan iki aday, onay verenleri suçlarken; onlarsa, ya Hillary Clinton’ın yaptığı gibi Bush’u suçlayarak, ya da John McCain’in yaptığı gibi, Rumsfeld’i “Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en kötü savunma bakanlarından biri” olarak niteleyerek kendilerini aklamaya çalışacaklar.

F- Cinsiyet: Artı mı, Eksi mi?

New York Senatörü Hillary Clinton, şu anda Demokrat Parti’deki en güçlü aday konumunda. Amerikan halkının hala unutamadığı eski Başkan Bill Clinton’ın zeki, esprili ve hırslı eşi, eğer seçilirse Amerika’nın ilk kadın başkanı olacak. Kuşkusuz ki, Hillary Clinton’ın en büyük şansı Bill Clinton. Fakat endişe duyulan husus, ona duyulan sevginin ne kadarının eşine oy olarak dönüşeceği. Bu endişenin temelinde, muhafazakar Amerikalıların henüz bir kadını ülkeye başkan olarak seçmeye hazır olmadığı gerçeği de yatıyor.

Öte yandan, Amerika’daki seçmenlerin çoğunluğunun kadın olduğu düşünülecek olursa, Hillary Clinton’ın avantajlı olduğu söylenebilir. “Eşit işe eşit ücret” sloganını her fırsatta dile getiren Clinton, önde gelen kadın kuruluşlarının desteğini almış durumda. Ayrıca, Bill Clinton döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Madeleine Albright ta kendisine tam destek veriyor.

Görüldüğü gibi, cinsiyet konusundaki artıların mı yoksa eksilerin mi üstün geleceğini bu aşamada tam olarak tahmin etmek zor.

***
Bütün bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirirsek, bu erken aşamada adayların seçilebilirliği konusunda neler söylenebilir? Bu soruya, daha önce sözünü ettiğim Time dergisi araştırmasının bulgularından yararlanarak bir yanıt vermek mümkün.

1-Hillary Clinton’ı tanıyan seçmenlerin % 58’i onun hakkında olumlu düşünürken, % 41’i olumsuz düşünüyor. Hillary Clinton’da +17 olarak belirlenen bu oran, diğer adaylarda onların lehine çok daha fazla: Obama’da +47, Giuliani’de +68, John McCain’de +45.

2- Araştırmaya gore, seçim eğer bugün (yani araştırmanın yapıldığı Ocak 2007’de) yapılmış olsaydı, her iki partiden de en büyük desteği % 56 ile Giuliani alıyor. Onu % 51 ile Hillary Clinton, % 50 ile John McCain ve yine % 50 ile Barack Obama izliyor.
Seçim kampanyasının ilerleyen günlerinde, adayların rakiplerini yıpratmak üzere, karşılıklı olumsuz propaganda yöntemlerine başvurması muhtemeldir. Nitekim, seçim süreci başladığından bu yana, Obama’yı zor duruma sokabilecek haberlerin medyada sık sık yer aldığı görülüyor. Senatör olduktan sonra bazı hisse senetleri aldığı ve bu senetlerin ait olduğu şirketlerin yararına Senato’da yasa çalışmalarına ön ayak olduğu, beyaz ırktan atalarının köle sahibi olduğu, Harvard Hukuk Fakültesi’nde okuduğu günlerden kalan otopark cezasını aday olduktan sonra ödediği yazılıyor gazetelerde. Genç senatör, hisse senetlerinin kendisinin bilgisi dışında yatırımcısı tarafından alındığını ve bunu öğrenir öğrenmez senetleri sattığını bildirse de, önümüzdeki günlerde bu tür haberlerin medyada artması beklenebilir.

Bakalım 2008 Kasım ayına kadar hangi aday kampanyası için en çok parayı toplayıp, halk tarafından “en çok yemeğe davet edilmek istenen politikacı” olmayı başaracak? O da ne demeyin? Amerikan başkanlık seçimleri için yapılan kamuoyu araştırmalarının kilit sorularından birisidir bu. Halk kimi en çok yemek masasında konuk olarak görmek istiyorsa, en popüler olan o demektir.