dinci sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dinci sağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2012 Salı

Sol Haber Portalı ile "İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri" adlı kitabım hakkında yaptığımız söyleşi

7 Şubat 2012

Gerek görsel gerekse yazılı medyada uzun yıllar çalışmış, şu anda da Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazılarına devam eden Zülal Kalkandelen ile son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine konuştuk.

Gazeteci/Yazar Zülal Kalkandelen, uzun yıllardır gerek görsel gerekse yazılı medyada faaliyet gösteren bir isim. Bundan önce yayınlanmış 3 kitabı bulunuyor. Kalkandelen ile Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan 4. ve son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine sohbet ettik.


soL: Uzun yıllardır medyada televizyon programı yapımcılığı, gazetecilik, köşe yazarlığı gibi çeşitli alanlarda çalışıyorsunuz. İlk olarak sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Zülal Kalkandelen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı Mülkiye'de Siyaset Bilimi bölümünde yaptım. Cumhuriyet gazetesinde pazar günleri “Dünyalı Yazılar” başlıklı köşemde genellikle siyaset ve daha çok Amerika odaklı yazılar yazıyorum. Onun dışında müzik yazılarım da aynı gazetenin kültür sayfasında yayınlanıyor. Siyaset dışında müzik, en heyecan duyduğum alan. Uzun yıllardır müzik yazılarımı topladığım aktif bir blogum var. Yayınevlerine dışarıdan çeviriler de yaptım ama son yıllarda çeviriden çok editörlük üzerinde yoğunlaştım. Bu son çıkanla birlikte yayımlanmış 4 kitabım var.

Bunların öncesinde daha çok görsel medyada çalıştım, NTV, Kanal E, CNBC-e bünyesinde programlar yaptım. Görsel medya dönemi benim açımdan oldukça ders verici oldu. Medyada dönen ilişkilerin perde arkasını görme fırsatım oldu. Pek de bana göre değildi açıkçası; çünkü hep birilerine yaranmanız gerekiyor ve ne yaparsanız yapın birinin adamı olmadığınız sürece her zaman tehlikedesiniz. Nitekim öyle de oldu; işten çıkartıldım. O dönem çok sayıda insan işini kaybettiği için, en azından 1 yıl boyunca kimsenin medyada iş bulma şansı yoktu. Bir süre yurtdışında yaşamak hep istediğim bir şeydi. O sırada ABD’ye gittim ve uzun süre New York'ta yaşadım. O yıllar benim açımdan çok verimliydi, ilk 3 kitabımı o dönemde yazdım. 11 Eylül'den sonra Cumhuriyet’e New York yazıları yazmaya başladım. Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti kongrelerini gazete adına izledim. Aynı dönemde bazı dergilere New York'tan haber yazıyor, röportajlar yapıyordum. Giderek yurtdışında kalma sürecim uzadı ve bana iyi bir ders, önemli bir hayat deneyimi oldu. Çünkü ABD’yi yaşayarak tanımak, Türkiye’ye dışarıdan bakmak insanın ufkunu açıyor.

“İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” isimli yeni kitabınız Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı, bu sizin 4. kitabınız. Yeni diyorum ama aslında yüksek lisans teziniz ve üzerinden epey zaman geçmiş bir çalışma. Buna rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmediğini de görüyoruz. Neden bunca yıl sonra bu çalışmayı kitap haline getirmeyi düşündünüz?

Sizin de söylediğiniz gibi güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. İlk başta yayımlamayı düşünerek yapmamıştım bu çalışmayı, ancak yıllar içinde üzerinden geçtim, eklemeler çıkarmalar yaptım ve sonunda baktım ki aslında tartışmalar bugün de aynı eksende dönüyor. Doğrusu üç kitap yayınladıktan sonra biraz kırgınlığım da vardı yayın dünyasına ama sonunda çevremdeki insanların teşvik etmesiyle de kitap haline getirmeye karar verdim.

Kitabınız çıktıktan sonra bir sitem yazısı da yazdınız aslında...

Sitemim de var evet. Yani “yazsam ne olacak ki, zaten arada kaynayacak” gibi bir düşünceye saplandığımı belirtmem gerek. Hâlâ da o konuda aynı düşünüyorum. Ancak çevremdekilerin desteği herhalde biraz cesaret verdi.

İkinci Cumhuriyet tartışması yeni değil aslında. Ancak bugün İkinci Cumhuriyet'in tartışılmaktan ziyade uygulandığına şahit oluyoruz.

Tabii, son aşamasına geldi belki de. Ben hep söylüyorum, Türkiye'de karşı devrim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren başladı. Bunca yıldır çeşitli şekillerde de aralıksız devam etti. Ancak belki de ilk kez, son 10 yıldır diyelim, iktidar partisi tarafından bu yolda bu kadar radikal kararlar alındığını görüyoruz.

Kitabınızda Küçükömer’in tezlerini inceleyerek cevaplar üretiyorsunuz. Aslında birçoğu bugün sosyalist hareket tarafından ciddiye alınır olmaktan çıkmış tezlerin asıl tehlikeli yanının, bugün kendine 2. Cumhuriyetçi diyen kesimde bıraktığı etkinin, onlara verdiği ilham olduğu söylenebilir mi?

Evet, Küçükömer’i asıl 2. Cumhuriyetçiler kullanıyor. Bu tezler yıllardır onlara ilham verir duruma gelmiş. Siz sosyalist değil diyorsunuz, ama aslında 2. Cumhuriyetçiler kendilerini solda görüyor, kavramlar çok karışmış durumda. "Liberal" solcular AKP’yi destekliyor ve bunu mantıklı buluyorlar. Küçükömer onlara çanak içinde bir görüşler bütünü sunmuş, içinden seçip seçip kullanıyorlar.

Peki, Küçükömer’in tezleri ile liberal 2. Cumhuriyetçilerin söylemleri arasındaki en önemli örtüşmeler hangi başlıklarda?

Bu tezleri burada bütünüyle ayrıntılı konuşmamıza olanak yok ama şöyle söylemek lazım; Küçükömer bütün felsefesini, Osmanlı’dan beri süregeldiğini iddia ettiği, asker-sivil bürokrat kesime karşı olmak üzerine kuruyor. Buradan hareketle de Batıcı-laik kesim ile Doğucu-İslamcı ayrımına gidiyor, şablonunu da bunun üzerine yerleştirip tüm Osmanlı-Türkiye tarihini ona göre değerlendiriyor. Çözümlemelerinde Marksist bakış açısını da kullanıyor ama asıl değerlendirme kıstasları şöyle: Özetle diyor ki; bu Batıcı-laik bürokratlar halkı temsil etmediklerinden halkın sorunlarını çözemezler. "Sağ" dediği bu grup, çıkarı için iktidarı elinde tutmasa, mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak bir oluşum olacak.

Bunların karşısına yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı grubu koyuyor ve bunların halk cephesine dayandığını söylüyor, bu gruba da "sol" diyor. Bu noktada 2. Cumhuriyetçilerin asker ve sivil bürokrasiye karşı tavırları Küçükömer'in çizgisiyle örtüşüyor. 1923'te kurulan Cumhuriyet'i, üretim güçlerinde ve ilişkilerinde değişme yaratmadığını söyleyerek eleştirir Küçükömer. Cumhuriyet'in kazanımlarına karşı olmak noktasında tamamen hemfikirler. Yapılan devrimlerin tabandan gelen bir isteği yansıtmadığını, yukardan dayatıldığını söyleyerek karşı çıkarlar. Küçükömer de mesela laikliğin "kültür mirasının toptan reddi ile küçük burjuva ideolojisi aracılığıyla" yaratıldığını savunur. Ona göre Doğucu-İslamcı grup halka dayanmaktadır ve o halkın genetiğinde muhafazakarlık vardır. Hem Küçükömer'in hem de 2. Cumhuriyetçilerin göremediği en önemli şey, 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'le bu topraklara yüzyıllarca sonra gelen Aydınlanma. Onun farkına varamayacak kadar taraflı bir yaklaşımları var. Bütün bu noktalarda önemli örtüşmeler göze çarpıyor.

Küçükömer ve 2. Cumhuriyetçilerin lafzi düzeyde oldukça benzer söylemleri olmasına rağmen, nihai bir toplum projesi açısından amaçladıklarının oldukça faklı oldukları ortada. Küçükömer’in tezleri, katılalım veya katılmayalım, sosyalist hareketin nasıl gelişebileceği kaygısıyla öne sürülmüş tezlerdi, İkinci Cumhuriyetçilerin ise böyle bir dertlerinin olmadığı açık… Siz bu aradaki farka dair ne düşünüyorsunuz, nerede ayrışıyorlar?

Küçükömer bir bilim adamı olarak yaklaşmış olaylara ve kendi görüşleri doğrultusunda bir inceleme yapmış. Bana göre yanlışları olduğu gibi doğru tespitleri de var. Ancak bazı yerlerde son derece isabetsiz çıkarsamalarda bulunduğu için yanlış sonuçlara varıyor. Örneğin Küçükömer antiemperyalist ve kapitalizme karşı. Ancak olaya şematik bakarak; “asker-sivil bürokratların yaptığı işler kapitalizmin normal gelişim sürecini, üretim güçlerinin gelişimini de engellemiştir. Kurtuluş Şavaşı emperyalist değildir. Türkiye hiçbir zaman Batılılaşamayacak" sonucuna varıyor. Ona göre bu durum “batıdaki gibi sınıfların oluşmasına da engel olmuştur."

Fakat 2. Cumhuriyetçiler daha yüzeysel ve anakronik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar olaylara. Ne sosyalist ne de antiemperyalist hiçbir çıkış duymuyoruz onlardan. Aksine küreselleşmeyle, kapitalizmle barışık bir söylem kullanıyorlar. En önemli ayrım burada. 2. Cumhuriyetçilik düşüncesi, küresel kapitalist hareketle uyumlu, onun uydusu olmayı içine sindirmiş.

2. Cumhuriyetçiliğin fikir babalarından sayılan Mehmet Altan, malum son günlerde pek dertli. Pazar günü de Ruşen Çakır’a röportaj vermiş. Altan röportajda “AKP’nin 2. Cumhuriyeti hayata geçirmekte olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “2. Cumhuriyet dediğimiz şey, halka ayar vermeyecek ve hukuka göre hareket eden bir devlet ile birbirine ayar vermeyecek temel hak ve özgürlüklere saygılı bireylerden oluşan bir toplumdur. Bugün yapılansa, ‘sistemi nasılsa ele geçirdik o yüzden eski sistem devam etsin’ anlayışıdır” Buradan bakınca iktidar olma sürecinde AKP’ye desteğini esirgemeyen bu isimlerin içine düştüğü bugünkü durumu ve eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet Altan, bugüne kadar AKP’ye hep destek verdi, ancak işini kaybedince o da, tüm liberallerin yaptığı gibi başladı gazetelere beyanatlar vermeye... Ancak sizin de sorunuzda söylediğiniz gibi açmazları ortada tabii. Bir kere en baştaki çelişkileri, dini temel referans olarak kullanan bir partinin Türkiye’ye özgürlük getireceğine inanmaları oldu. Oysa bunun dünyada örneği bulunmuyor. Önceleri AB’ye girilmesi için gereken adımları attığı bahanesiyle desteklediler AKP’yi, sonra malum süreçler yaşandı. Mehmet Altan bu desteği yakın zamana kadar sürdüren isimlerden birisi. Ama bu zamana kadar Türkiye'de her şey yolunda mıydı ki sustu? Türkiye’de hukukun üstünlüğü mü vardı, adalet mi vardı? Neden bu zamana kadar eleştirmedi? Neden iş çığırından çıkıp, Amerika'da Avrupa'da gazeteler Türkiye'deki hukuk dışı uygulamaları yazana kadar bekledi? Burada yaşıyor, görmüyor muydu hukukun, özgürlüklerin, hakların yıllardır nasıl katledildiğini?

Bu eleştiriler sizce samimi ve kalıcı mı, yoksa AKP’nin küçük bir jest yapması ile tekrar eski iktidar aşığı rollerine döneceklerini düşünüyor musunuz?

Bence kişiye göre değişebilir bu durum. Bu saatten sonra ne yaparlar bilemiyorum. Sözleri ve hareketleri birbirini tutmadığı için öngörüde de bulunamıyorum açıkçası. Tabii onlar açısından bu noktadan sonra ciddi bir tavır değişikliği de çok kolay değil. Düşünsenize bunca zaman sonra “biz yanlış yapmışız...” demelerinin pek olanaklı olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla durdukları yerde durmaya devam edeceklerdir. En iyi ihtimalle susarlar. Belki Mehmet Altan gibi arada işini kaybeden olursa patlayanlar çıkabilir.

Kitaba dönersek; Cumhuriyet devrimlerinin bir ilerleme olduğu muhakkak. Ancak o zamanki Kemalist kadroların sermaye ile aralarına mesafe koymadığı oranda, sermayenin güncel olarak aldığı yönelim itibariyle, Cumhuriyet’in bugünkü gibi bir geriye dönüş hamlesiyle karşılaşma olasılığını bünyesinde barındırdığı söylenebilir. Tıpkı Cumhuriyet kadrolarının örnek aldığı Fransız Devrimi'nde olduğu gibi... Kitapta bu kısma hiç değinilmemiş. Bu konuda ne demek istersiniz?

Ben hiç yanlış yapılmamıştır noktasında değilim; elbette aksayan yönler de olmuştur ve sonuçta Kemalist devrim sosyalist bir devrim değildir. Devrimin üretim güçlerinin siyaset sahnesinde etkinleştirilmesi bakımından yetersiz kaldığı, üretim ilişkilerinin sınıflar bazında daha sağlıklı ilerlemesini sağlayamadığı doğrudur. Mesela büyümeye rağmen kişi başına düşen gelir artmış değildir ve bazen kendi içinde çelişen işler yapılmak zorunda da kalınmıştır. Ama devrim koşulları içinde, yeni bir ulus devlet yaratma sürecinde, o zamanki iç ve dış koşullar da düşünüldüğünde, yapılabilen en rasyonel iş yapılmıştır diye düşünüyorum. Aslında Atatürk’ün o zamanki kararlarına bakarsanız, son derece pragmatist bir uygulamalar bütünüdür. Sermaye ile mesafe diyorsunuz ama zaten sermaye birikimi yoktu ki o yıllarda. Devletin tam bağımsız olması için önce ekonomik bağımsızlığını sağlaması şart. Savaştan yeni çıkmış, sanayisi gelişmemiş, yoksul bir ülkede devlet eliyle özel sektör yaratılmaya çalışılmış. Kendine özgü koşulları olan, Batı'nın geçirdiği devrimleri geçirmemiş, Sanayi Devrimi'ni yaşamamış bir toplum sonuçta. Uygulamalar ve sonuçları da farklı.

Uzun yıllardır medyada çalışan biri olarak siz bile kitabınızı yeterince duyuramamaktan şikâyetçisiniz. Tepkinizi “Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok” diyerek dile getiriyorsunuz. soL yazarı Kaan Arslanoğlu da yeni kitabı ile ilgili yazarken bu noktaya dikkat çekmiş, sizinle benzer eleştirileri dile getirmişti. Bu konuda ne söylemek istersiniz, sizce tüm güçlüklerine rağmen, bu “gizli” sansür duvarı nasıl aşılabilir?

Ben o yazımı yazdıktan sonra benim gibi düşünen, hisseden yazarlardan çok sayıda ileti aldım. Aslında o yazıyı sadece kişisel bir kaygıyla yazmadım, konuyu benim gibi olanların adına da dile getirmek istedim. Çünkü çok sayıda insan yazıyor, çiziyor fakat kitapları hiç gündeme gelmiyor. Holding medyası denen bir güç var, onlar kendi içlerinde birbirlerini destekliyorlar. Bizim gibi onun dışında kalan insanlar bir türlü göz önüne gelemiyor. Bu durumun bir isyanıydı aslında o yazım. Ne yapmak gerektiğini de çok bilmiyorum açıkçası, o yazıyı o nedenle yazdım ve içtenlikle insanlara sordum ne yapmak gerekir diye...

Çünkü görsel ve yazılı medyada bir hâkimiyet var, hep aynı isimler gündemde, onların kitapları ön planda, herkes onların kitapları hakkında yazıyor, sayfa sayfa röportajları çıkıyor. Bunun yanında cemaat denen bir gerçek var, onlara yakın bir ismin kitabı çıkıyor, herkes onu alıyor, onu okuyor. Hak etmedikleri ölçüde ilgi görüyor ve en önemlisi daha etkili oluyorlar. Tek taraflı görüşler hakim oluyor toplumda. Bu duvarın nasıl aşılabileceğini ben de bilmiyorum. Ama benim o yazımdaki sitemim, daha çok kitapta savunduğum fikirlere yakın olabileceğini düşündüklerimeydi...

Günümüzde, eskiye kıyasla hukuki olarak sansür getirme uygulaması azaldıysa da, belki daha tehlikeli olan medyanın otosansürü söz konusu. Bu durum kendini “ilgi sansürü” olarak gösteriyor. Ve demin bahsettiğiniz çemberin dışında kalan kişilerin çalışmaları görmezden gelinerek başka türlü bir sansür uygulamasına gidiliyor, ne dersiniz?


Çok gündemde olduğunu düşündüğüm konular için, verimli tartışmalara vesile olması amacıyla yazmıştım bu kitabımı. Açıkçası ülkenin siyasi tarihinde bu kadar tartışılan ve gündemdeki bir konu olduğu için, olumlu ya da olumsuz anlamda bir eleştiri olur diye beklemiştim ancak kimse bir şey demeyince ona şaşırdım. Odatv o yazımı almış kullanmış, herhalde oradan görenler çok oldu. Bir ara kitabımı kitapçılarda bulmak da zordu, büyük kitapçıların raflarına dahi giremiyor kitabınız...

Bu görmezden gelme son dönemde yeni bir yöntem olarak uygulanıyor. Eskiden olumsuz da olsa farklı düşünceler hakkında yazılabiliyordu. Artık ondan vazgeçtiler, hiçbir şey yazmıyorlar, tamamen yok sayıyorlar.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir 2. Cumhuriyetçiler ve "liberal" sol, kapitalizmin küreselleşmesi sürecinde “ulus devletler yok oluyor” diye bir söylemi dile getiriyor. Bu noktada, yukarıda 2. Cumhuriyetçilerin çelişkilerinden bahsettik, önemli bir ek daha yapmak istiyorum.

Küreselleşme, ABD sermayesinin önündeki tüm engeller ortadan kalksın, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda bu sermayeye hareket imkanı sağlasın diye ortaya atıldı. Bunun karşısında yerel çıkarı savunan herkese de “ulusalcı” damgası yapıştırılarak, hepsine birden faşizan bir anlam yüklendi. "Ulusal" olanın karşısında kalanlar da özgürlük savunucusu "liberal sol" olarak lanse edildi. Oysa ben onların tamamen uluslararası sermayenin çıkarlarını savunduklarına inanıyorum. Küresel sermaye bu propaganda eşliğinde mikro milliyetçilikleri körükleyerek olabildiğince küçük devletler yaratma gayretine girişti; çünkü devletler küçüldükçe uluslararası sermaye karşısında direnme güçleri düşecektir. İşte siz buna itiraz ettiğinizde, söylemlerinizin şovenlikle hiçbir alakası olmasa da, sosyalist de olsanız, sadece içinde yaşadığınız ülkenin çıkarlarını savunduğunuz için, ırkçı veya faşist damgası yiyebiliyorsunuz. Bu, emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni taktiği...

Bu noktada kilit kavram emperyalizm ve ona karşı aldığınız tavır değil mi?

Evet, emperyalizm karşıtlığını ağzına almayan solcu olamaz. Ama bugün hiçbir şekilde emperyalizme direnmeyen, aksine onunla bütünleşmeyi düstur edinmiş insanlar kendilerine solcu diyorlar. İşte Küçükömer’in sol-sağ meselesi gibi burada da kavramlar birbirine geçirilmiş durumda. Solculuk adına AKP’yi destekliyorlar, özgürlük savunuculuğu adına gericiliğe prim veriyorlar, ülkede ne varsa satılıp uluslararası sermayeye pazarlanmasını alkışlıyorlar. Bugün gelinen nokta maalesef bu. Bundan sonra nasıl gidecek hep birlikte göreceğiz...

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/zulal-kalkandelenle-idris-kucukomerin-tezleri-ve-ikinci-cumhuriyetciligin

22 Ağustos 2010 Pazar

Suçlu fanatizmdir!

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 22 Ağustos 2010

11 Eylül terör saldırılarının 9. yıldönümüne üç hafta kala Amerika’da ciddi bir tartışma yaşanıyor. Çünkü Ground Zero'ya (Sıfır Noktası-saldırıdan önce İkiz Kuleler'in yer aldığı bölge) iki blok uzaklıktaki bir alanda cami yapılması gündemde...

The Cordoba Initiative adlı kuruluş, bir süre önce o bölgede bir İslami kültür merkezi inşa etmek için girişimde bulundu. Anlaşıldığı üzere, Park51 adını alacak bu merkezin içinde caminin yanı sıra, saldırılarda ölenler için yapılacak bir anıt da bulunacak. Yetkililere göre amaç, “ılımlı Müslümanlar için bir eğitim ve kültür merkezi yapmak.”

Kent yönetimi konuyu dini özgürlük ve özel mülk edinme hakkı çerçevesinde değerlendirip merkezin yapımına destek verince olanlar oldu. İlk önce dinci sağ kanattan müthiş ırkçı tepkiler yağdı. Bunun 11 Eylül’de ölenlere hakaret olduğu, “İslam’ın fethettiği topraklarda cami yapıldığı” söylendi.

Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelenlerinden Sarah Palin, Twitter sayfasından şu yorumda bulundu: “Bu, gereksiz bir provokasyondur; kalbe inen hançerdir.

Medyada ise, birçok Amerikalı’nın “düşmanın bu merkezi sembolik bir zafer olarak göreceği” endişesini taşıdığı yönünde haberler çıktı.

Tabii bu durumla en çok dalga geçen, yine The Daily Show'un sunucusu Jon Stewart oldu. Şovunda, "Cami yapmak için Ground Zero'dan kaç blok ara verilirse uygun olur?" diye sordu. Ardından ekrana ünlü TV şahsiyetlerinin yanıtları geldi: 5, 10, 15...

***

Ama bütün tepkiler arasında bir tanesi var ki, gelmiş geçmiş en büyük provokasyonlar tarihine geçecek türden...

Fox News’daki “Red Eye” programının sunucusu Greg Gutfeld, yapılacak caminin yanına bir gay barı açacağını duyurdu. Gece ve gündüz sürekli açık kalacak bu bar, sadece Batılı erkeklere değil, Müslüman gaylere de hizmet verecekmiş...

Gutfeld, blogunda şöyle yazıyor:

Müslüman yatırımcılar, Ground Zero'nun yanında cami yapma fikrinin, Müslümanlarla diğer inançlara mensup olanların ilişkilerini güçlendirme amacını taşıdığını söylüyor. Ben, bir Amerikalı olarak, onların cami yapma hakları olduğuna inanıyorum. Sonuçta arsayı alıp yasalara göre davranıyorlar. Onları kim durdurabilir ki? Benim de, toplumsal yakınlık sağlamak için aynı şekilde davranmaya karar vermemin nedeni bu. Bildiğiniz gibi, Müslümanlık eşcinselliğe hoş bakmıyor. İslam dünyasındaki eşcinsel düşmanlığını azaltmak amacıyla barı açıyorum.

***

Ortalık bu kadar hassas bir konuda böyle karışınca, bir politikacı ne yapar? Bazıları Sarah Palin gibi bu durumdan faydalanmak için kışkırtıcı açıklamalarla ateşin üzerine benzin döker.

Bazısı da, ABD’nin ünlü Yahudi örgütü Anti-Defamation League (İftira Karşıtı Birlik) gibi, “Bu haklarla değil, neyin hakça olduğuyla ilgili” diyerek tartışmayı kızıştırır.

Kimisi de Obama gibi önce “Müslümanlar da, bu ülkede yaşayan herkes gibi, dinlerini özgürce yaşama hakkına sahiptir" diyerek ortalığı yatıştırmaya çalışır; sonra da tepkiler üzerine, "Yer seçiminin doğru olduğunu söylemedim" der.

***

11 Eylül’ü New York’ta bizzat yaşamış biri olarak halkın o olayla ilgili duygularını çok iyi biliyorum. Hangi ülkenin vatandaşı olduğunuz önemli değil; insanlıktan nasibini almış herkes, o vahşeti nefretle kınar. Aradan geçen zamana karşın, Amerikan halkının bu konuda hâlâ çok hassas olması da doğal...

Ancak hatalı olan şu: 11 Eylül saldırıları, Müslüman dünyayla Batı arasında savaş başlatmak için birilerince planlandı. Bu vahim saldırının suçu, topluca bir dine inananlara yüklenilemez...

Suçlu, bu katliamı gerçekleştirenlerdir. Suçlu fanatizmdir!

-

18 Ocak 2010 Pazartesi

İslam paranoyası yine depreşti

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Ocak 2010

Yeni bir yıla girdiğimiz bugünlerde, Amerika’da Müslüman paranoyası yeniden depreşti. Aslında bu, 11 Eylül’den beri ülkedeki aşırı sağ kesimin aklından ve ruhundan çıkmış değildi. Ama toplumda yeniden başat rol oynaması için bir kıvılcım gerekiyordu. O da bulundu...

Noel günü Amsterdam’dan kalkıp Detroit’e gitmek üzere havalanan bir Amerikan uçağında terörist eylem girişimi meydana geldi. 23 yaşındaki bir Nijeryalı, uçağı havaya uçurmaya kalkınca ülke alarma geçti. Aşırı sağ, bu olayı kullanıp içinde biriken öfkeyi kusmakta gecikmedi.

Son haftalarda Amerikan medyasını izlediğinizde şu tür cümleler duyuyorsunuz:

18-28 yaşları arasındaki Müslüman erkeklerin, strip search (yolcunun kıyafetlerini tamamen çıkararakya da X-ray makinelerinden geçirilerek yapılan tüm vücut taraması) yöntemiyle aranması gerekir.” (Emekli General Thomas McInerney)

İslam bir din değil, ideolojidir.” (Emekli General Thomas McInerney)

Adı Abdullah, Ahmet ya da Muhammet olanların ayrılıp incelenmesi için ayrı bir sıra olmalı.” (Radyo programcısı Mike Gallagher)

“Bu teröristlerin hepsi Müslüman. Bizim bugünkü ana düşmanımız da bu. O zaman neden insanları dinlerine göre ayrıştırıp izlemeyelim?” (Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Peter King)

Bütün bu garip düşünceleri savunanlara sormak lazım: Peki, o zaman havalanında insanlara hangi dinden olduklarını mı soracaksınız?

Ya İslam dinine mensup yüzbinlerce Amerikan vatandaşını ne yapacaksınız?

Müslümanlar doğrudan terörist muamelesi mi görecek?

Bu durum, Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı muameleyi hatırlatmıyor mu?

***

Ben bunları soruyorum ama sanırım Obama yönetiminde bu basit mantığı yürütecek kimse yok... Çünkü Detroit uçağındaki olaydan sonra, Amerika, 14 ülkelik bir liste yayımlayarak, bu ülkelerden gelen yolculara “potansiyel terörist muamelesi” yapan bir güvenlik uygulaması başlattı.

Listede yer alan ülkeler, Küba, İran, Sudan, Suriye, Afganistan, Cezayir, Irak, Lübnan, Libya, Suudi Arabistan ve Somali. Bu ülkelerden ABD’ye gidecek olanlar, bundan sonra, tüm vücut taraması dahil çeşitli aramalardan geçirilecek.

Kimileri, Amerika’nın terör saldırılarını önlemek için bu yöntemleri uygulamak zorunda olduğunu söylüyor. Onlara şunları soruyorum:

-Nijeryalı terörist, üzerindeki bomba düzeneğiyle nasıl bir dizi güvenlik kontrolünden geçip Detroit uçağına binebildi?

-Babasının haftalar önce Amerikalı yetkilileri uyarmasına karşın, bu kişi neden uçuş yasaklılar listesine konmadı?

-Vizesi neden iptal edilmedi?

Obama bile bu işte güvenlik açığı olduğunu itiraf etmek durumunda kaldı. 11 Eylül olayında da, inanılmaz güvenlik açıkları ortaya çıkmamış mıydı?

Görünen o ki, Obama yönetimi, bu duruma çare arayacağına, ayrımcılığı körükleyen uygulamalarla Bush’un izinden gidiyor.

***

Bütün bunların Obama’nın Batılı dostlarıyla İran’a karşı yeni yaptırımları konuştuğu, Hillary Clinton’ın Yemen’deki durumun küresel bir tehdit oluşturduğunu söylediği, Amerika’nın Afganistan’daki savaşı hızlandırdığı günlere denk gelmesi de oldukça ilginç...

Söyler misiniz bana, yaşlı, çocuk, bakkal, manav, öğretmen demeden bütün bir ulusu teröristlerle aynı kaba koymanın mantığı nedir? Ne gibi bir ortak noktaları olabilir bu insanların? Müslüman olmak mı?..

Terörle mücadelenin yolu, başka dinden olanlara peşinen terörist muamelesi yapmaktan mı geçiyor?

Elbette geçmiyor ve emperyalist devletler de bunu çok iyi biliyor. Ama onların bildiği bir şey daha var: Din ve ırk temelinde ayrışma, lanet olası savaşları sürdürmeye yarıyor...

2 Şubat 2009 Pazartesi

Bu Böyle Gitmez...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/1 Şubat 2009

Hiçbir şey değişmedi ve her şey değişti...

David Bowie, “Sunday” adlı şarkısında böyle der... Gerçekten de çoğu durumda değişimi başlatan, hiçbir şeyin değişmemesidir. Aynı Amerika’da olduğu gibi...

Amerika’yı yönetenler, onca uyarıya karşın, son sekiz yıldır bildiğini okudu. Kendilerini “dünya imparatorluğu” fikrine o kadar kaptırdılar ki, ne Birleşmiş Milletler’i dinlediler ne de kendi halklarının isyanını...

Amerikan tarihinin en kötü Başkan’ı olarak görülen George W. Bush’un o karanlık döneminde bu ülkede yaşamak son derece depresif bir deneyimdi. Ben, bu deneyimi bizzat yaşadığım için, toplumda giderek artan değişim beklentisinin de tanığı oldum.

Bush yönetimi, demokrasiye bağlı, hukukun üstünlüğüne inanan Amerikalılar için utanç vericiydi. Toplumun ortak aklını ve vicdanını yitirmeye başladığı bu dönemde, bir ulus adeta topluca intihar ediyordu...

Irak’ta yalanlara dayanarak yapılan işgal ve sonrasındaki insanlık dramı, bu durumu somut bir biçimde gözler önüne serdi. Bir milyondan fazla Iraklı sivil yaşamını kaybetti bu faciada... Dört binden fazla Amerikan askeri de öldü...

Peki, uydurma bir gerekçe ile işgale kalkışan ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan Bush yönetimi, halkı bu duruma karşı nasıl duyarsızlaştırdı?

Neocon’ların baş yardımcısı elbette medyaydı... İzledikleri stratejiyi, gazete ve televizyonların taraflı yayınlarıyla kamuoyuna yutturdular. Medyada o dönemde yapılan savaş yanlısı yayınlar, iletişim öğrencilerine mesleki yüzkarası olarak okutulacak cinsten...

Irak işgalinin başladığı günlerde, Amerika’da dinci sağın yayın organlarını özellikle izleyip, bir yalanın nasıl gerçekmiş gibi gösterildiğini aşama aşama gördüm. Aynen Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in taktikleri uygulanıyordu. Halk, Irak’ta kitle imha silahları olduğuna inandırılmış, işgale karşı tepki kırılmıştı...

Ama bu durum, sonunda tersine döndü... Mesleğine ihanet etmeyen gazeteciler, hiç yılmadan gerçekleri haykırıp seslerini halka duyurdular. Amerikan toplumu artık yalanları yutmuyordu.

Önceleri, “Başkan neden yalan söylesin ki?” diye saf saf soran Amerikalılar, artık Bush’u protesto eylemlerinde “yalancı” diye bağırıyordu. O yalancı, Beyaz Saray’dan ayrıldığı gün, Pinokyo burunlu Bush heykellerine kendi halkı tarafından ayakkabı fırlatıldığını gördü...

***

Amerika’daki değişim sürecinden alınacak dersler var. Türkiye’de de Ergenekon denilen dava nedeniyle, her gün hukuka aykırı uygulamalar görülüyor. Dalgalar halinde gelen gözaltılar, yer altından çıkan silahlar, yasadışı telefon dinlemeleri derken, insanlarda tam bir paranoya başladı...

Toplumda belli bir saygınlığı olanların adı, suç çeteleriyle birlikte anılıp kirletilmeye çalışılıyor. İftiranın, yalan haberin bini bir para... Türkiye’de şu anda sürmekte olan dış destekli cadı avının en önemli platformu ise, ne yazık ki medya...

Yaşanan hukuk skandallarının baş savunucusu da, yandaş medyadaki “gazeteci” görünümlü tetikçiler... Bu tipler, kimin göz altına alınacağını bile önceden bilip köşelerine sızdırıyor, yargı bağımsızlığını savunurken hukuk dışı uygulamaları görmezden geliyor.

Sadece soruşturmayı yürütenlerin bilmesi gereken bilgileri yalan yanlış yorumlarla halka yutturmaya çalışanlarla dolu gazete köşeleri... Fakat Goebbels’in kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğinin Amerika’da nasıl bir sonuca yol açtığını hep birlikte izledik...

Yalanlarla bir yere kadar varırsınız ama gerçekler elbet bir gün ortaya çıkar. Hiçbir şeyin değişmediği yerde gün gelir çok şey değişir...

2 Kasım 2008 Pazar

Bir Dönemin Sonu mu?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/2 Kasım 2008

Birkaç gün sonra bütün dünya, gelecek dört yıl boyunca Amerika’yı yönetecek yeni başkanın kim olduğunu öğrenmiş olacak. Kamuoyu araştırmalarına göre Obama önde. Belli ki, finansal krizle sarsılan Amerikan halkının tercihinde ekonomik endişeler oldukça etkili. Bir yandan da, Obama’ya karşı gelişen ırkçılık ve uydurma sosyalistlik tartışmaları gündemde...

McCain ile Obama arasında özellikle vergi, dış politika ve sosyal güvenlik gibi temel konulara bakış açılarında farklar var. Bugüne kadar bunların önemli bir bölümü medyaya yansıdı. Hatta gariptir; kendi ülkemizdeki politikacıların görüşlerinden çok onlarınkini bilir hale geldik.

Peki, hangi adayın kazanması Türkiye için daha iyi? “Amerika’nın temel politikaları değişmez. O nedenle fazla fark olmaz,” diyenler var... Bunda doğruluk payı vardır; ama şunu da görmek gerekir ki, Obama kazanır ve vaat ettiği gibi sekiz yıldır Beyaz Saray'da hüküm süren kovboy diplomasisini sona erdirirse, bu bütün dünya için olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Fakat yeni seçilecek başkanın hem Amerika’yı hem de dünyayı etkileyebilecek bir diğer özelliği var ki, bu yoğun gündemde pek de üzerinde durulmuyor. O da, Amerika’da giderek yükselen anti-entelektüel hareket karşısında alacağı duruştur...

Son günlerde bu hareketi inceleyen bir kitap okudum. Susan Jacoby, “The Age of American Unreason” (Amerikan Mantıksızlık Çağı) adlı mükemmel eserinde, Aydınlanma, laik gelenek ve bilim karşıtlığı olarak ortaya çıkan bu anlayışın Amerika’ya ve dünyaya nelere mal olduğunu anlatıyor.

Bush döneminde doruk noktasına varan “anti-entelektüelizm”, ticari medyanın pompaladığı popüler kültür aracılığıyla Amerika’ya hakim oldu. Bilimsel çalışmaları din karşıtı gibi gösteren, küresel ısınmayı yok sayan, evrim teorisine karşı çıkan, bilginin karşısına hurafeleri çıkaran bu görüş, her geçen gün daha da güç kazanıyor. Bunun sonuçlarını bu yazıda ayrıntılı olarak ele almak olanaklı değil, fakat birkaç örnek durumun vahametine dikkat çekebilir.

Amerikan Ulusal Bilim Kurumu'nun (NSF) yaptığı araştırmalara göre, Amerikalıların 2/3’sinden fazlası DNA’nın kalıtımın ana maddesi olduğunu bilmiyor... 5 kişiden 1’i hala güneşin dünyanın etrafında döndügüne inanıyor... 10 kişiden 9’u radyasyonun insan bedenine verebileceği zararların farkında değil... Ortalama eğitim alan bir Amerikalının günümüzdeki durumu böyle...

Akılcılık karşıtı olarak gelişen bu cahilliğin dünyaya faturası ise oldukça ağır oldu. Milyonlarca insan, yalanlara dayanarak ülke işgal eden politikacılara inandı... İşlenen insanlık suçlarını televizyondan seyreden yığınlar sessiz kaldı... "Neden?" diye sormadılar, sorgulamadılar...

Jacoby’ye göre, buradaki sorun sadece politikacıların yalan söylemiş olması değil; asıl sorun, insanların kamu görüşü oluşturabilmek için bilmesi gerekenleri öğrenmek adına hiçbir çaba harcamaması...

Bu duyarsızlığın gerisinde, medyanın eğlence ile bilgiyi karıştıran "infotainment" bombardımanının olduğu da çok açık... Halkının 2/3’sinin haritada Irak’ı bulamadığı, kongre üyelerinin birçoğunun Şii’nin Sünni’den farkını bilmediği bir toplum Amerika...

Reagan döneminden bu yana entelektüeli "elitist" göstermeye çalışan Amerikan dinci sağının geriletilmesi gerçekten önemli. Çünkü Bush'la iyice popülerleşen cehalet ve korku temelli bu ideolojinin yönettiği Mantıksızlık Çağı, adeta bir virüs gibi tüm dünyaya yayılıyor.

Bakalım bu çağın veda çanlarını yakında duyacak mıyız?

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Akla İhanet...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/3 Ağustos 2008

Amerika garip bir ülke...

Bir bakıyorsunuz, en ileri teknoloji, en gelişmiş bilimsel araştırmalar oradan çıkıyor. Ama bir de bakıyorsunuz, çağın gerisindeki anlayışlar yine orada hortlamış.

Aslında ülkenin siyasal açıdan ikiye bölünmüşlüğünün bir göstergesi bu... Louisiana’da son günlerde yaşanan bir gelişme de, bunu açıkça ortaya koyuyor.

Olay şu: Louisiana Eyalet Meclisi’ne yeni bir Bilim Eğitim Yasası teklifi verildi. Yapılan gizli oylama sonucunda teklif, 3 ret oyuna karşılık 94 kabul oyuyla yasalaştı.

Yasaya göre, eyalet içinde görev yapan öğretmenlerin derslerde Darwin’in evrim teorisine alternatif olarak bilim dışı teorileri de öğretmelerine izin veriliyor. Bunların başında da ID (Intelligent Design-Akıllı Tasarım) adı verilen ünlü teori geliyor.

Bilindiği gibi, evrim teorisine göre canlılar doğal seçilimin ve mutasyonun ürünüdür. Oysa buna karşı ortaya atılan ID teorisi, hayatın, olağanüstü bir gücün varlığı olmadan açıklanmak için fazla karışık olduğunu ve bu nedenle kökeninde “tasarlayıcı bir akıl” bulunduğunu iddia ediyor.

Bugün Amerika’da, nasıl Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında kıyasıya bir çekişme varsa, bu konuda da taban tabana zıt iki görüşü savunanlar şiddetli bir tartışmanın içinde. Söz konusu yasanın taraflarına bakınca durum daha iyi anlaşılıyor.

Evrim teorisi, küresel ısınma ve hücre klonlama gibi konuların bilimselliğini tartışmaya açan yasanın destekleyicileri arasında, dini liderler, kilise görevlileri, okula gönderilmeyip evde eğitim verilen gençler var... Karşıtları da, Louisiana Devlet Üniversitesi profesörleri, eyaletteki eğitimcilerin oluşturduğu birlik ve devlet ile kilise işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini savunanlar...

Ne garip değil mi? Sanki ülkemizi çağrıştırıyor...

Söz konusu yasa en büyük desteğini ise, Louisiana Valisi Piyush “Bobby” Jindal'dan alıyor. Hink kökenli genç vali Jindal, bir yandan da, Cumhuriyetçi John McCain’in kasım ayındaki başkanlık seçimini kazanması için elinden geleni yapıyor...

***

Amerika’da evrim teorisine karşı yürütülen kampanya, elbette Lousiana ile sınırlı değil; bütün ülkede devam ediyor. Örneğin, Kentucky'deki Yaratılış Müzesi’nde insanlarla dinozorların aynı dönemde yaşadığını gösteren heykeller yer alıyor.

Oysa bilimsel çalışmalara göre, insanoğlunun ilk atası sayılabilecek hominidlerin izi 7 milyon yıl önceye kadar uzanıyor. Dinozorlar ise 65 milyon yıl önce yok oldu! Öyleyse nasıl oluyor da, dinozorlarla insanlar aynı dönemde var oluyor? Biz bu soruyu soruyoruz ama ne çare... Anlaşılan milyonlarca dolar harcanarak yürütülen dini kampanyalar amacına eriyor. Çünkü yapılan araştırmalar, bu ülkede halkın yarıya yakın bir kesiminin bu saçmalıklara inandığını gösteriyor...

***

Kanımca, dincilerin dayattığı görüşlerin ikiyüzlülüğünü sergilemenin en etkili yolu, onlara kendi temel referanslarını hatırlatmak.

Bu yaklaşımı izlersek, Amerika’daki dinci sağa, neden “insan hayatının kutsallığı” gerekçesiyle kürtaja karşı çıkarken diğer yandan savaşı desteklediklerini; neden başka ülkelerin suçsuz sivil halklarının üzerine bombalar yağdırılmasına karşı gelmediklerini sormamız gerek.

Aynı bizdeki dincilere de, neden Kuran’da açıkça yasaklandığı halde faizi savunduklarını, ama dinen zorunluluk bulunmayan türbanı ölüm kalım meselesi haline getirdiklerini sormamız gerektiği gibi...

Bunu yapmazsak akla ihanet etmiş oluruz...