savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2012 Pazar

Obama ve Siviller

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Kasım 2012

Obama’nın ikinci kez başkan seçilmesi, Amerika kadar Türkiye’de de heyecan yarattı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nı seçim üssü haline getirecek kadar kendini kaybetti bazıları. Televizyonda, sosyal medyada coşku dolu insanlar vardı.

Mitt Romney gibi aşırı dinci bir muhafazakarın yenilgisine karşı Amerikalıların sevincini anlamak olanaklı. Kürtaja, eşcinsellere, kadın haklarına karşı söylemleriyle dikkat çeken bir partinin, halkının yarısını Demokrat Parti’ye oy verdikleri için aşağılayan, zengin ve beyaz kesime hitap eden adayıydı Mitt Romney.

Fakat politikayla sadece kendi günlük hayatını etkileyen alanlar dışında da ilgilenen bilinçli kesimlerin Obama’dan rahatsız olduğu da bir gerçek. 2008’de Amerika’nın seçilen ilk siyah Başkanı olduğunda tüm dünyada büyük umutlar yaratan Obama’dan geriye ne kaldı? Verdiği sözlerin büyük kısmını yerine getiremedi. En büyük vaadi sağlık sigortasıydı; bir düzenleme yaptı ama Kongre’de zorlanınca çok büyük ödünler verdi.

Guantanamo’yu göreve geldikten sonra bir yıl içinde kapatacağını söyledi; oysa aradan geçen dört yıla karşın, hapishaneyi kapatmayı bırakın, koşulları daha da sertleştirerek, insanları hâlâ hücrelerde neden suçlandıklarını bilmeden, süresi belli olmayan bir tutukluluğa mahkum ediyor.

Bush döneminin sonunda patlayan ekonomik kriz konusunda da büyük hayal kırıklığı yarattı Obama. Halkın ödediği vergileri bankalara aktardı. Ekonomi toparlansın diye yaptı diyenler olsa da, halk işsizlikten kırılıp her şeyini kaybederken, banka yöneticilerinin cebine prim olarak giren milyonları, dönen üçkağıtları kimse açıklayamadı.

Irak Savaşı’na karşı çıkıp Ortadoğu’ya barış getireceği mesajlarını verdi. Irak’ta istediğini alan Amerika’nın askerlerini çekti ama Afganistan’daki savaşı büyüttü.

Bütün bunların arasında yaptığı en kötü şey, Amerikan savunma sisteminde “sivil” anlayışına getirdiği bakış açısı oldu. Obama yönetimi, insansız uçaklarla yürütülen gizli savaşlarda ölen siviller konusunda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları en aza indirmek için, “sivil” tanımına yeni boyutlar kazandırdı. 

ABD’nin elinde terörle mücadele için oluşturdukları bir ölüm listesi (kill list) var. Bu listede olan birisi yakalandığında yanında başka siviller varsa, bombardıman kararını doğrudan Obama veriyor. 2009’da verdiği emirle yerine getirilen ilk füze saldırısında ölen 44 sivilin arasında kadın ve çocuklar da vardı. Beyaz Saray, sivil ölümleri hakkında bilgisi olmasına karşın, saldırıları Afganistan, Pakistan, Yemen gibi ülkelerde devam ettiriyor. Eski çalışma arkadaşlarının söylediğine göre, Obama’nın bu tür hedefli saldırılara tutkusu tehlikeli boyutlarda...

Ana akım medyada yakın zamana kadar göz ardı edilen bu konu, mayıs ayında The New York Times’da da haber oldu. 2010’da istifa eden Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, Amerikan vatandaşlarının hayatına mal olmayan, düşük maliyetli bu saldırıların, sert mücadele tarzını ortaya koyduğu için, politik açıdan ülke içinde avantajlı görüldüğünü, sadece diğer ülkelerde eleştirildiğini söyledi.

Diyelim ki Blair’in dediği gibi, sivillerin öldürülmesi Amerikan halkının çoğunluğu açısından sorun yaratmıyor; ama acaba bizde Obama seçildi diye neredeyse kalkıp oynayacak olanları da mı rahatsız etmiyor? Dünyanın bir başka ülkesinde siviller bombardıman altında katledilince bu onları ilgilendirmiyor mu? Hani insan hakları evrenseldi?

Romney seçilseydi daha iyi olurdu demiyorum; ama imparator Obama yeniden seçildi diye, çokuluslu şirketlerin temsilcisi yine o oldu diye sevinecek kadar saf da değilim.

_

2 Eylül 2012 Pazar

Büyük Birader Vatandaşını İzliyor

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 2 Eylül 2012

“Kendi ülkemizi demokrasi olarak adlandırmamız, onun hep o şekilde kalacağı anlamına gelmiyor. Gerçek tehlike bu ve insanlar bu konuda hiçbir şey söylemeyebilir. Şu ana kadar da söylemedik.”

Bu sözlerin sahibi William Binney. Amerikan Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) tarihindeki en iyi matematikçilerden birisi. Kurumda 32 yıl boyunca şifre kırıcı olarak çalıştı, Sovyetler Birliği’ne karşı analizler yaptı. 2001’de 11 Eylül saldırılarının ardından, George W. Bush hükümetinin başlattığı Stellar Wind adlı gizli dinleme / izleme programından sonra Binney de NSA’den istifa etti.

Geçenlerde The New York Times’ın internet sitesinde ilginç bir video haber yayınlandı. Belgesel yapımcısı Laura Poitras, Binney’le Washington dışında, Maryland’de bir yerde buluşup konuşmuş. Binney’in anlattığına göre, kendisinin bir zamanlar dış düşmanlara yönelik olarak kurduğu sistem, 11 Eylül’den sonra doğrudan Amerikan vatandaşlarına karşı gizlice yürütülen bir programa dönüştürülmüş.

O dönemde başlatılan uygulama, geçen yıl Utah’ta temeli atılan bir merkezle son aşamasına geldi. Şu anda Bluffdale’de ülkenin en büyük veri toplama merkezi inşa ediliyor. Amerika’daki herkesin telefon konuşmalarını, bütün internet trafiğini ve özel yazışmalarını anında toplayıp depolayacak bir merkez bu. Dünyada 100 yıl boyunca gerçekleştirilen bütün elektronik iletişimi biriktirebilecek kapasiteye sahip bir sistemden söz ediliyor.

Açık ki, Amerika’da devletin “ülkeye yönelik terörist faaliyetleri önlemek” bahanesiyle giriştiği bu operasyon, anayasadaki bireyin özel yaşamının gizliliği ilkesine aykırı.

William Binney, ülkede yaşayan herkesin hayatının artık tümüyle adım adım izleneceği tehlikesini dile getirdiği için, 2007’de evi FBI tarafından basılmış. O anı, “Evime aniden dalıp kafama silah dayadıkları sırada duştan çıkıyordum. Gözümü korkutmak istediler ama başaramadılar” diye anlatıyor. FBI görevlileri suç oluşturan faaliyetleri anlatmasını istediklerinde, onlara George W. Bush, Dick Cheney, George Tenet ve Michael Hayden’ın destekledikleri soruşturma süreci ile Stellar Wind örneklerini vermiş.

Amerika’da gelecek aralık ayında NSA’in faaliyetlerini belirleyen Yabancı İstihbarat Denetimi Kanunu’nun ilgili maddelerinin yenilenmesi bekleniyor. Demokratik Partili iki senatör, özel hayatın korunması amacıyla, bu maddelerin yeniden gözden geçirilmesi için çalışıyor. Amerikan Sivil Haklar Birliği (ACLU) ve birçok sivil toplum örgütü de uygulamanın anayasaya aykırı olduğu iddiasında ısrarcı.

Konu, 29 Ekim’de Amerikan Yüksek Mahkemesi’nde görüşüldüğünde karar ne olur bilinmez ama kesin olan şu ki, Amerika, özellikle 2001’den bu yana adeta George Orwell’ın 1984 adlı romanını gerçek hayatta uygulamaya geçiriyor.

***

Olayın bir diğer ürkütücü yanı Laura Poitras ile ilgili. Irak Savaşı’nı konu alan belgesel çektiği için 2006’da şüpheliler listesine alınmış. Bugüne kadar Amerikan sınırında 40 kereden fazla didik didik aranmış. Geçen yıl New York JFK Havaalanı’nda sorgulanırken yaptığı çalışmalar sorulunca, anayasadan kaynaklanan konuşmama hakkını kullanacağını söylemiş. Görevlilerin buna yanıtı, “Sorularımızı yanıtlamazsanız, biz yanıtları elektronik cihazlarınızda buluruz" şeklinde olmuş.

Poitras’ın bu noktada şu cümlesinin altını çizmek gerek: “Çalışmalarımı güvencede tutmak için her önlemi alıyorum; ama eğer hedefseniz, NSA’in teknik olanaklarına karşı savunma yapmanın neredeyse olanaksız olduğunu da biliyorum.”

Bütün bunlar çok tanıdık geliyor değil mi?

-

12 Şubat 2012 Pazar

Amerika'nın Yeni Askeri Doktrini

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Şubat 2012

Dış politikayla ilgilenenler duymuştur; ABD Savunma Bakanı Leon E. Panetta, geçen hafta bir açıklama yaptı ve Afganistan’daki Amerikan güçlerinin planlanandan bir yıl önce, yani 2013 yılında geri çekileceğini duyurdu.

Bu açıklamanın şimdi yapılmasının elbette bir amacı var: Bu yılın sonunda gerçekleşecek başkanlık seçimi öncesinde Barack Obama’ya artı puan kazandırmak. Afganistan’a giden askerlerin eve dönmesi yönündeki beklenti gerçekleşmeyince, Amerikan halkında giderek büyüyen bir öfke doğdu.

Geçen yıl Irak’tan çekilen Amerika, Afganistan’dan da 10 bin kadar askerini geri çekmişti. Ancak medyaya “Amerika, Afganistan’dan 2013’te çekiliyor” başlığıyla yansıyan olayın perde arkası, pek de anlaşıldığı gibi değil.

Afganistan’da şu anda yaklaşık 90 bin adet Amerikan askeri var. 22 bin kadarı sonbaharda dönecek; kalan 68 bin askerin ne zaman döneceğine ilişkin bir takvim yok. Bilinen tek şey, hepsinin 2014’te çekilmiş olacağı. Panetta’nın söylediğine göre, muharip misyonun sona ermesinin ardından, asker sayısı daraltılsa da, Afganistan’da bir miktar Amerikan askeri “destekleyici ve eğitici güç” adı altında varlık gösterecek.

Panetta’nın söylediklerini Obama’nın ocak ayında savunma stratejileri konusunda yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekli. Şöyle diyor Obama:

“Avustralya’da açıkça belirttiğim gibi, Asya Pasifik’teki varlığımızı güçlendireceğiz, bütçe sınırlamaları bu kritik bölgeyi etkilemeyecek. NATO dahil olmak üzere, kritik ittifaklarımıza yatırım yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Ortadoğu’da tetikte olacağız. Irak ve Afganistan’daki savaşların ve büyük askeri kuvvetlerle gerçekleşen uzun dönemli ulus inşası sürecinin ilerisine bakıyoruz. Bu dönemde güvenliğimizi daha ufak konvansiyonel kara kuvvetleri ile sağlayacağız. Soğuk Savaş’ın eski sistemlerinden kurtulacağız ve böylece gelecekte ihtiyacımız olan kabiliyetlere, istihbarat, gözetim, keşif, karşı terörizm, kitle iletişim silahlarını önleme ve düşmanlarımızın girmemizi önlemeye çalıştığı bölgelerde operasyon düzenleme gibi yeteneklere yatırım yapacağız. Evet, ordumuz biraz daha daralacak; fakat bütün dünya bilmeli ki, Amerika, çevik, esnek silahlı güçlerle askeri üstünlüğünü koruyarak, her türlü olasılığa ve tehlikeye karşı hazır olacak.”

***

Obama’nın sözleri satır aralarında çok şey anlatıyor. “Düşmanların girmelerine engel olmaya çalıştığı bölgelerde operasyon yapma yeteneği kazanmak” ifadesi dikkat çekici. “Sakın ha Amerika’ya direnmeyin, başınıza Libya’da, Mısır’da olanlar gelir” demenin diplomatik bir yolu. Obama yönetiminin açıkladığı yeni askeri doktrinin temeli bu.

Amerika, askeri bütçede kısıtlamaya giderken, aslında insansız savaş uçaklarını ve özel kuvvetlere bağlı personel sayısını artırarak etkisini sürdürecek. Askeri harcamaları, her zaman kendisini takip eden 10 ülkenin askeri bütçelerinin toplamından daha fazla olacak.

Obama, “Soğuk Savaş döneminin sistemlerinden kurtulacağız” derken, eski büyük ordu yerine, her an her yerde özel operasyonlar yapabilecek özel birliklerden, bir tür kontrgerilladan söz ediyor aslında. Kendilerine doğrudan sorsanız bunu açıklıkla kabul etmeyebilirler ama Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı asker sayısı hızla artıyor ve Amerika dünyanın bütün köşelerine sızıyor.

Bu yılki başkanlık seçimlerini izlerken başkan adaylarının savunma politikalarına ayrıca dikkat etmeli. Obama kendisininkini koydu ortaya. Bakalım diğerleri seçilmek için maddi destek aldıkları savaş sanayisini besleyip, Amerikan emperyalizmini korumak adına nasıl bir yol öngörecek?

_

21 Ağustos 2011 Pazar

Sivilleri Öldürmek

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 21 Ağustos 2011

Bugünkü yazımın sorusu şu: “Sivilleri öldürmek haklı gösterilebilir mi?”

Bu sorunun yanıtını, insan aklı ile vicdanının diyaloğu verir. Bu diyaloğu etkileyen etkenler ve durumlar olabilir.

Kamuoyu araştırma şirketi Gallup, bu etkenler arasında dinin yerini, farklı dinlere göre bu sorunun yanıtının nasıl değiştiğini merak etmiş. Şirketin Birleşik Arap Emirlikleri’nde faaliyette bulunan kolu, Amerikalı Müslümanlar ile diğer inançlara mensup ya da inançsız Amerikalıların davranış ve düşünüş farklarını bulmak için bir araştırma yapmış.

Araştırmanın başlığı şu: “Examining U.S. Muslims’ Political, Social, and Spiritual Engagement 10 Years After September 11.”

Ben, 11 Eylül’den 10 yıl sonra Amerikalı Müslümanların siyasi, sosyal ve manevi konulardaki görüşlerini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmaya The Atlantic’te rastladım.

Dergi konuyla ilgili haberini, “Amerikalı Müslümanlar, sivillerin hedef yapılıp öldürülmesine Hıristiyan ve Musevi nüfusa göre daha karşı” başlığını öne çıkararak duyurmuş.

***

Gallup’un araştırmaya katılanlara yönelttiği soru şöyle: “Bazı insanlar askeri kuvvetlerin sivilleri hedef yapıp öldürmesinin bazen haklı olabileceğini düşünürken, bazıları ise bu tür bir şiddetin asla haklı olamayacağına inanıyor. Sizin düşünceniz ne?”

Sonuçlara baktığımızda şu oranları görüyoruz.
Müslüman Amerikalılar: % 78 Asla haklı olamaz / % 21 Bazen haklı olabilir
Protestanlar: % 38 Asla / % 58 Bazen
Katolikler: % 39 Asla / % 58 Bazen / % 2 Duruma Bağlı
Museviler: % 43 Asla / % 52 Bazen / % 3 Duruma bağlı
Mormonlar: % 33 Asla / % 64 Bazen / % 3 Duruma Bağlı
Ateist-Agnostik: % 56 Asla /% 43 Bazen

İlginç olduğu için bir kişinin ya da ufak bir grubun sivilleri öldürülmesi konusunda bulunan oranları da vereceğim.
Müslümanlar: % 89 Asla / % 11 Bazen
Protestanlar: % 71 Asla / % 26 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Katolikler: % 71 Asla / % 27 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Museviler: % 75 Asla / % 22 Bazen
Mormonlar: % 79 Asla / % 19 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Ateist-Agnostik: % 76 Asla / % 23 Bazen / % 1 Duruma bağlı

***

Araştırmanın bulduğu başka sonuçlar da var. Ancak haberi okuduğumda en çok dikkatimi çeken konu bu oldu. Demek ki, Amerikalıların çoğu askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesini onaylıyor. Sivillerin sivilleri öldürmesine onay verenler de azımsanmayacak kadar çok!

Şiddetin her türlüsüne karşı çıkan bir insan olarak bu oranların beni nasıl sarstığını tahmin edebilirsiniz. Şu anda altı ayrı ülkeyi bombalayan, dünyanın en büyük ordusuna sahip bir ülkenin vatandaşları bunlar. Ülkelerinin bombaladığı topraklardan biri de Somali. 3 ayda 5 yaşın altında 29 binden fazla çocuğun açlık nedeniyle yaşamını yitirdiği, son 60 yılın en büyük kuraklığıyla karşı karşıya kalan Somali!

Amerikan halkının Irak’ta yıllardır katledilen siviller karşısında isyan edip güçlü bir ses çıkarmamasının nedenini de açıklıyor bu oranlar. Sesini çıkaranlar elbette oldu ama onlara da ne dendi biliyor musunuz? Vatan haini.

Diğer taraftan, silahlı saldırganların üniversiteleri basıp toplu katliam yaptığı bir ülke Amerika... Ve o ülkenin halkı hâlâ şiddete bu ölçüde onay veriyor. “Onların kabul edilebilir bulduğu katliamlar bunlar değil” diyen çıkabilir.

Bir insanın doğrudan canına kastedildiğinde kendini savunma amacıyla neden olduğu şiddet olayları yaşanabilir. Sözü edilen bu değil. Burada asıl dehşet verici olan, Amerikan toplumunun askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesi konusundaki tavrı...

Şiddetin ve sivilleri öldürmenin bu düzeyde haklı görülebildiği bir dünyada barış hakim olabilir mi?

-

31 Temmuz 2011 Pazar

21. Yüzyıl Emperyalizmi

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 31 Temmuz 2011

Aynı anda altı ülke bombalanıyor.
Afganistan... Pakistan... Irak... Yemen... Somali... Libya...
Hepsi içinde yaşadığımız dönemde Amerika tarafından bombalanıyor.

İnsansız savaş uçaklarıyla yapıyorlar bunu. Basıyorlar düğmeye, havalanıyor uçaklar, bırakıyor bombaları belirlenen hedeflere ve işini bitirip dönüyor. Onlara göre temiz iş. Aldığı canları düşünerek depresyona girmiyor görevliler.

Göz görmeyince gönül katlanıyor mu bu tür öldürmeye?

Bana göreyse alçakça bir iş. Havalanan uçaklar sadece binaları vurmuyor; masum insanları da katlediyor. Daha geçen haftalarda gece geç saatlerde Somali’ye bir saldırı düzenledi Amerikan uçakları. Hedefleri, El Kaide ile bağlantılı olduğunu iddia ettikleri El Şebab örgütü üyeleriydi.

Saldırı sonunda iki üst düzey örgüt yöneticisini öldürdüler... Ve onlarla birlikte onlarca kişi de hayatını kaybetti.

Bir diğer haber de Afganistan’dan geldi aynı günlerde. Afganistan’ın doğusunda hedef alınan bir bölgede 8’i çocuk 2’si kadın 13 sivil katledildi. Aynı gün NATO güçleri tarafından yine Afganistan’da düzenlenen başka bir saldırıda ise 2 çocuk daha öldürüldü...

***

Benzeri örnekler adı geçen ülkelerin her birinde neredeyse her gün yaşanıyor. Gerçek şu ki, Amerika, insansız savaş uçaklarıyla Ortadoğu ve Afrika’da sivilleri vuruyor!

Bu şekilde insan haklarını hiçe sayarak yapılan saldırıları da bütün dünya sessizce izliyor. Amerika’nın kendince bahaneleri de yok değil; İslami terörle mücadele ettiklerini ve ulusal güvenliklerini sağlamaya çalıştıklarını söylüyorlar. Amerika’nın bir başka ülkeyi bombalaması için, o ülkenin El Kaide ile bir bağlantısının bulunduğuna inanması yeterli.

Saldırıları gerçekleştirdiği ülkelerin hepsinde de iç savaş sürüyor. Bu iç savaşlar Amerika’ya askeri müdahale için imkan tanıyor. Terörle mücadele adı altında bu ülkelere kolayca girip istediği yönlendirmeleri yapıyor ABD.

Geçtiğimiz günlerde The Nation dergisi, CIA’nin Somali’de kullandığı gizli tesisleri ortaya çıkardı. Dünya medyasında da yankı uyandıran habere göre, CIA, Mogadişu’da büyük koruma duvarlarının ardına gizlenmiş 10 kadar binadan oluşan kapalı bir komplekse sahip. Mogadişu havaalanının kenarında yer alan kompleksi Somalili askerler korusa da, girişleri Amerikalı askerler kontrol ediyor.

Neden böyle bir tesisi orada kurar CIA?
The Nation, “El Şebab örgütüne karşı gizli saldırılar düzenleyebilecek ve muharebe operasyonlarında hedef gözetebilecek yetenekte yerli bir saldırı gücü” oluşturulmaya çalışıldığını yazdı.

Demek ki, ülkedeki iç savaşı kullanan Amerika, kolaylıkla orada böyle bir örgütlenmeye gidebiliyor. Gerçi ABD istihbaratına yakın kaynaklar, bu iddiaları yalanladı ama kabullenmelerini de beklemiyordum doğrusu...

Amerika’nın başını çektiği devletlerin Libya’da da Kaddafi muhaliflerine para, silah vb. her türlü desteği verdiği biliniyor. Irak’ta yıllardır yaşananlar çok yazıldı, çizildi. Ülkedeki mezhep çatışmalarını körükleyerek iç savaşı kızdıran ve sonra da bu karışıklıktan faydalan hep Amerika’ydı.

İster istemez Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” teorisini bir kez daha anacağım. Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan siyasi karışıklıklar Amerika’nın işine gelmekte, bunları kullanıp ülkeleri bombalarken istediği sonuçları elde etmektedir.

Burada asıl amacın bu ülkelere demokrasi ihraç etmek olmadığı kesindir; amaç, bu bahanenin arkasına sığınıp dünyanın enerji ve maden kaynakları açısından zengin bölgelerinde egemenlik kurmaktır.

Emperyalizmin 21. yüzyıldaki yöntemi budur.

-

1 Ağustos 2010 Pazar

WikiLeaks Olayı 2

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 1 Ağustos 2010

Nisan ayında “Wikileaks Olayı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bugün ikincisini yazıyorum. Çünkü geçen pazar, dünya tarihinin en büyük askeri belge sızdırma olayı meydana geldi.

Olayı gerçekleştiren, New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Jay Rosen'in "ilk devletsiz haber örgütü" dediği WikiLeaks.

WikiLeaks, bu defa belgeleri “The Afgan War Diary” adı altında kendi sitesinde yayımlamadan önce, Amerika’da The New York Times’a, Almanya’da Der Spiegel’e ve İngiltere’de The Guardian’a vermiş. Anlaşılan, Afganistan’da süren savaştan en çok etkilenen üç ülkenin halkını harekete geçirmek istemiş.

Bu etkin yayın organları, geçen pazar akşamı belgeleri “Breaking News” anonsuyla duyurunca ortalık birbirine girdi.

Çünkü sızan belgeler, 2004-Aralık 2009 arasında Afganistan’da Amerikan güçlerinin çok sayıda sivili katlettiğini ve kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini ortaya koyuyor.

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın söylediği gibi, yayımlanan 92 bin gizli belge, şimdiye kadar, devam eden bir savaş hakkında ortaya çıkarılan en kapsamlı dosyayı oluşturuyor. Bunu Vietnam Savaşı sırasında 1971’de Daniel Ellsberg’in sızdırdığı belgelerle karşılaştıranlar var.

Ancak yaklaşık 10 bin sayfa olan o belgeler, 1968 yılına kadar gelen olayları kapsıyordu ve The New York Times tarafından yayımlandığında aradan üç yıl geçmişti. Yine de Amerikan halkının savaş konusunda nasıl aldatıldığını görmesini sağlamıştı.

WikiLeaks'in 200 bin sayfayı bulan belgeleri ise, Afganistan savaşıyla ilgili sarsıcı bilinmeyenleri açığa çıkarıyor. ABD ve NATO güçlerince rapor edilen 20 bin ölümün nasıl gerçekleştiğini, açıklanandan çok daha fazla sivilin öldürüldüğünü gösteriyor.

Örneğin, ABD'nin bir resmi raporunda, 2008’de Azizabad köyünde bir Taliban komutanının hedeflendiği operasyonda, 30 direnişçinin öldüğü bildirilmiş. Oysa gerçekte 60’ı çocuk ve kadın toplam 90 kişi ölmüş. Bunun gibi birçok ayrıntı var belgelerde. Bizzat cephede savaşan askerlerin telsizle verdiği istihbaratlar bunlar...

Şimdi Amerikan hükümeti, bu durumdan en az zararla sıyrılma arayışında. Bir yandan bu olayı ulusal güvenliği tehlikeye atacağı gerekçesiyle kınıyor, bir yandan da belgelerin Obama’nın Afganistan’daki asker sayısını artırma kararından önceki dönemi kapsadığını söylüyor.

Bir şekilde tepkiyi azaltmaya çalışıyorlar ama ben bunun çok kolay olacağını sanmıyorum...

Gizli belgelerin ortaya koyduğu bir diğer gerçekse, NATO’nun Pakistan ve İran’ın Taliban güçlerine destek verdiği yönündeki şüphesi...

Tabii Pakistan, bu iddiayı hemen yalanladı. Amerikan hükümeti de, “Pakistan doğru yolda ama içinde yer alan bazı unsurlar tehdit oluşturmaya devam ediyor” dedi.

Yeri gelmişken belirtmek gerek; WikiLeaks’in çalışmalarını, bizde Taraf’ın yayınlarıyla karşılaştırmaya çalışanlar var. Bu geçerli bir görüş değil. Çünkü WikiLeaks belgelerinin doğruluğu tartışılmıyor.

Bu kuruluş, kendisine ulaştırılan belgelerin kaynağını bilmese de, onların gerçek olduğundan emin olmak için yayımlamadan önce uzun bir inceleme yapıyor.

Bu olayda da, The New York Times, Der Spiegel ve The Guardian, aynı özeni gösterip belgeleri bir ay süreyle ayrıntısıyla kontrol ettikten sonra yayımlama kararı almışlar.

Ellsberg’in sızdırdığı “The Pentagon Papers”, Amerika’da Vietnam Savaşı’na karşı ayaklanmayı hızlandırmıştı. Bakalım WikiLeaks belgeleri Afganistan Savaşı’na nasıl etki edecek?

Senato Dış İlişkiler Komitesi Bşk. John Kerry, şimdiden ABD'nin Pakistan ve Afganistan politikalarına dair ciddi soruların gündeme geldiğini söyledi bile...

-

11 Temmuz 2010 Pazar

Savaş ve Kanlı Para

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 11 Temmuz 2010

Dünya medyasına yansıyan bilgilere göre, Afganistan’daki Amerikan birliklerinin komutanı Org. Stanley McChrystal’ın görevden alınmasına, Rolling Stone dergisinde çıkan bir yazı neden oldu.

“The Runaway General” başlıklı o uzun makalenin tümünü okudum. McChrystal’ın Obama yönetiminin önde gelen isimleriyle dalga geçen sözleri elbette hoş karşılanmadı. Obama da bekleneni yaptı ve komutanı istifa ettirip yerine onun amiri konumundaki çuvalcı general Petraeus’u getirdi.

Bu olayın arka planı, Amerika’nın Afganistan stratejisine ilişkin ipuçları veriyor.

1-Uzun dönemli kontrgerilla yöntemlerini savunan McChrystal’ın görevden alınması, bazılarınca Amerika'nın Afganistan'dan çekilmesinin önündeki önemli bir engelin kalkması olarak yorumlansa da, bu doğru değil. Çünkü onun görevini üstlenen Petraeus, kontrgerilla harekatının en ateşli savunucularından birisi.

2-Serbest gazetecilik yapan Michael Hastings’in kaleme aldığı yazı her ne kadar Obama yönetimini kızdırmış olsa da, McChrystal’ın yalnızca o yazı nedeniyle görevden alındığına inanmak zor.

Kanımca Obama yönetimi, bir süredir uygulamayı düşündüğü bu tasarruf için o yazıyı kullandı. Beyaz Saray’ın o kadar önemli bir görevde bulunan bir komutanın düşüncelerini onca zaman bilmemesi, duymaması olanaksız.

3-McChrystal’ın görevden alınmasına asıl neden, Amerika’da gelecek yıl yapılacak ara seçimlerden önce iç politikadaki hesaplar. Demokratlar, artık kendileri için ciddi bir dezavantaja dönüşen Afganistan savaşı konusunda tepkiyi azaltmaya çalışıyor.

Obama, “Afganistan’dan 2011’de çekileceğiz” noktasından, geçen yıl McChrystal’ın isteğiyle asker sayısını 100 bine çıkarma noktasına geldi. Artık Amerika’da ne askerler ne de siviller, bu savaşın kazanılabileceğine inanıyor...

Son Rasmussen Reports araştırmasına göre, Amerikan halkının yüzde 48’i artık bu savaşın kazanılmasından çok sona erdirilmesinin önemli olduğunu düşünüyor. 9 yıldır devam eden ve böylece Amerikan tarihindeki en uzun savaş haline gelen Afganistan savaşının, Obama’nın Vietnam’ı olacağını öngörenler hiç de az değil...

Obama, McChrystal’ı görevden alarak, içinden çıkılmaz bir bataklığa dönüşen savaşa karşı tepkiyi bir süreliğine de olsa bir komutana yönlendirmiş oldu. Genellikle kendisini eleştiren muhafazakar yazarların bile, bu olaydaki kararlı tavrı nedeniyle Obama’ya alkış tutması bunun bir göstergesi.

4-McChrystal’ın Amerika’da hoşnutsuzluk yaratmasının temel nedenlerinden birisi, Afgan sivillerin ölü sayısını azaltmak amacıyla Amerikan askerlerine getirdiği sınırlamalardı. Ateş edilmedikçe karşı tarafa ateş açmamak ya da çevrede siviller varsa bomba atmamak vb. Petraeus’un şimdiden bu sınırlamalarda gevşeme yaratıp çatışmaları daha da şiddetlendirdiği söyleniyor.

5-Geçenlerde The New York Times’ın kapak sayfasında, Afganistan’da çok geniş maden yatakları keşfedildiğine, hatta Pentagon’un raporlarına göre, petrole atıf yapılarak, ülkenin “lityumun Suudi Arabistan’ı” olacağına dair bir haber çıktı.

Laptop ve cep telefonu pillerinin temel elementi olan lityumun önemini anlatan uzun makalenin zamanlaması da garipti. Çünkü Afganistan’da maden yatakları bulunduğuna ilişkin haberler birkaç yıl önce basına yansımıştı.

Şimdi tekrar böyle bir haberi manşetlere çıkarmanın tek bir nedeni olabilir. Savaş karşısında sesini yükseltenlere, “Bakın biz Afganistan’da bir hiç uğruna savaşmıyoruz, orda büyük zenginlikler var” diyorlar...

Sonuçta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Obama’nın 2011’de Afganistan’dan asker çekmeye başlayacaklarına ilişkin vaadi gerçekleşmeyecek ve daha çok kan akacak...

-

25 Nisan 2010 Pazar

Gerçeğin sözcüsü olmak

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 25 Nisan 2010

İstanbul Film Festivali’nde çok güzel fimler izledim. Ama beni en çok düşündüreni, “The Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers” oldu.

Belgeselde esas olarak, Pentagon analisti Daniel Ellsberg’ün Vietnam Savaşı’nın yalanlara dayandığını ortaya koyan gizli belgeleri basına sızdırışı anlatılıyor. Yedi bin sayfalık belgelerin kopyalanışı ve yayınlanışı sırasındaki heyecan, doğrusu macera filmlerini aratmıyor.

Filmin en ilginç yanı, Ellsberg’ün savaş sürecinde geçirdiği dönüşüm: Başlangışta ateşli bir savaş taraftarıyken, gerçeklerle yüz yüze geldiğinde mimarı olduğu savaşı sona erdirmek için kendisini tehlikeye atıyor.

Kuzey Vietnam ile Amerikan güçleri arasında 1964’te yaşanan Tonkin Körfezi olayını dönemin Savunma Bakanı Robert McNamara’ya bildiren kişi Ellsberg...

Kuzey Vietnam torpido botlarının ABD savaş gemisine ateş açtığı söylenince, Başkan Lyndon Johnson’a Kongre'de savaş kararı alınmadan Vietnam'da askeri güç kullanma yetkisi veren kararname çıkıyor.

Böylece Ellsberg, savaşı genişletmek için kullanılan gerekçeyi bulan kişi oluyor. Oysa Tonkin Körfezi’ndeki saldırının yalan olduğu yıllar sonra ortaya çıkıyor...

Ellsberg, ilk başlarda savaş konusunda öyle heyecanlı ki, kalkıp Vietnam’a gidiyor. Orada iki yıl boyunca savaşın dehşetine tanık oluyor ve sonunda ABD’nin kazanamayacağı bu savaşı bitirmesini istiyor.

Vietnam’dan döndükten sonra ünlü RAND Corporation’da çalışmaya başlıyor. McNamara’nın o sırada Başkan olan Richard Nixon’dan gizli olarak verdiği bir emirle, 1945-67 yılları arasında Amerika-Vietnam ilişkilerini konu alan ayrıntılı bir rapor hazırlayan ekibin içinde yer alıyor.

Çok az sayıda insanın görebildiği raporda, savaşın kaybedileceği ve asker kaybının çok büyük sayılara ulaşacağı bildiriliyor. “The Pentagon Papers” adı verilen bu rapor, Ellsberg’ün ilk olarak The New York Times’a ve daha sonra parça parça toplam 17 gazeteye sızdırdığı belgelerden oluşuyor.

Raporun yayımlanışı, Nixon’ın istifasına yol açan Watergate skandalına ve savaşın bitmesine neden oluyor.

***

Daniel Ellsberg’ün hayatı, Amerikan tarihinin en çarpıcı öykülerinden birisi... O, kimilerine göre cesaretiyle savaşı sona erdiren bir kahraman; kimilerine göreyse, çalıştığı kuruma ihanet eden bir hain...

İnsan bu durumda şunu soruyor: Yalanlara dayanılarak suçsuz insanların katledildiğini görseydiniz, siz ne yapardınız? Suçlanıp yargılanacağınızı ve tamamen yalnız kalacağınızı bilmenize karşın, harekete geçer miydiniz?

Daniel Ellsberg, Vietnam’dan bu yana Amerika’da savaş karşıtı bütün gösterilerde yer aldı. Irak savaşı öncesinde de, işin içinde yeni bir “Tonkin Körfezi senaryosu” olabileceğini söyleyip uyardı.

Ama o sırada Pentagon’dan yeni bir Daniel Ellsberg çıkmadı... Kitle imha silahları yalanına dayanan savaşta milyonlarca insan katledildi...

***

Bana göre bu filmden çıkan en önemli mesaj şu sahnede yatıyor: Vietnam Savaşı öyle bir noktaya gelir ki, artık Nixon bile kazanamayacaklarını görür. Bir uçak yolculuğunda yanındakilere bu yönde sözler söyleyen Nixon, kendisine destek olarak, Vietnam’a gidip gelen Ellsberg’ün yazdığı raporu kanıt gösterir.

Uçaktan indiklerinde hemen Nixon’ın arkasında görünen Ellsberg, Başkan’ın kameralara şunu söylediğini duyar: “Bu savaşı kazanacağız.” Çünkü bir kez daha Başkan seçilmek isteyen Nixon’ın savaşa ihtiyacı vardır...

O gün aklından geçenleri şöyle ifade ediyor Ellsberg: “O anda bu tür yalanlar söyleyeceğim bir göreve gelmemek için dua ettim...”

Sonuçta gerçek, er ya da geç ortaya çıkıyor. Önemli olan, her zaman gerçeğin sözcüsü olmak...

-

18 Ocak 2010 Pazartesi

İslam paranoyası yine depreşti

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Ocak 2010

Yeni bir yıla girdiğimiz bugünlerde, Amerika’da Müslüman paranoyası yeniden depreşti. Aslında bu, 11 Eylül’den beri ülkedeki aşırı sağ kesimin aklından ve ruhundan çıkmış değildi. Ama toplumda yeniden başat rol oynaması için bir kıvılcım gerekiyordu. O da bulundu...

Noel günü Amsterdam’dan kalkıp Detroit’e gitmek üzere havalanan bir Amerikan uçağında terörist eylem girişimi meydana geldi. 23 yaşındaki bir Nijeryalı, uçağı havaya uçurmaya kalkınca ülke alarma geçti. Aşırı sağ, bu olayı kullanıp içinde biriken öfkeyi kusmakta gecikmedi.

Son haftalarda Amerikan medyasını izlediğinizde şu tür cümleler duyuyorsunuz:

“18-28 yaşları arasındaki Müslüman erkeklerin, strip search (yolcunun kıyafetlerini tamamen çıkararakya da X-ray makinelerinden geçirilerek yapılan tüm vücut taraması) yöntemiyle aranması gerekir.” (Emekli General Thomas McInerney)

“İslam bir din değil, ideolojidir.” (Emekli General Thomas McInerney)

“Adı Abdullah, Ahmet ya da Muhammet olanların ayrılıp incelenmesi için ayrı bir sıra olmalı.” (Radyo programcısı Mike Gallagher)

“Bu teröristlerin hepsi Müslüman. Bizim bugünkü ana düşmanımız da bu. O zaman neden insanları dinlerine göre ayrıştırıp izlemeyelim?” (Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Peter King)

Bütün bu garip düşünceleri savunanlara sormak lazım: Peki, o zaman havalanında insanlara hangi dinden olduklarını mı soracaksınız?

Ya İslam dinine mensup yüzbinlerce Amerikan vatandaşını ne yapacaksınız?

Müslümanlar doğrudan terörist muamelesi mi görecek?

Bu durum, Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı muameleyi hatırlatmıyor mu?

***

Ben bunları soruyorum ama sanırım Obama yönetiminde bu basit mantığı yürütecek kimse yok... Çünkü Detroit uçağındaki olaydan sonra, Amerika, 14 ülkelik bir liste yayımlayarak, bu ülkelerden gelen yolculara “potansiyel terörist muamelesi” yapan bir güvenlik uygulaması başlattı.

Listede yer alan ülkeler, Küba, İran, Sudan, Suriye, Afganistan, Cezayir, Irak, Lübnan, Libya, Suudi Arabistan ve Somali. Bu ülkelerden ABD’ye gidecek olanlar, bundan sonra, tüm vücut taraması dahil çeşitli aramalardan geçirilecek.

Kimileri, Amerika’nın terör saldırılarını önlemek için bu yöntemleri uygulamak zorunda olduğunu söylüyor. Onlara şunları soruyorum:

-Nijeryalı terörist, üzerindeki bomba düzeneğiyle nasıl bir dizi güvenlik kontrolünden geçip Detroit uçağına binebildi?

-Babasının haftalar önce Amerikalı yetkilileri uyarmasına karşın, bu kişi neden uçuş yasaklılar listesine konmadı?

-Vizesi neden iptal edilmedi?

Obama bile bu işte güvenlik açığı olduğunu itiraf etmek durumunda kaldı. 11 Eylül olayında da, inanılmaz güvenlik açıkları ortaya çıkmamış mıydı?

Görünen o ki, Obama yönetimi, bu duruma çare arayacağına, ayrımcılığı körükleyen uygulamalarla Bush’un izinden gidiyor.

***

Bütün bunların Obama’nın Batılı dostlarıyla İran’a karşı yeni yaptırımları konuştuğu, Hillary Clinton’ın Yemen’deki durumun küresel bir tehdit oluşturduğunu söylediği, Amerika’nın Afganistan’daki savaşı hızlandırdığı günlere denk gelmesi de oldukça ilginç...

Söyler misiniz bana, yaşlı, çocuk, bakkal, manav, öğretmen demeden bütün bir ulusu teröristlerle aynı kaba koymanın mantığı nedir? Ne gibi bir ortak noktaları olabilir bu insanların? Müslüman olmak mı?..

Terörle mücadelenin yolu, başka dinden olanlara peşinen terörist muamelesi yapmaktan mı geçiyor?

Elbette geçmiyor ve emperyalist devletler de bunu çok iyi biliyor. Ama onların bildiği bir şey daha var: Din ve ırk temelinde ayrışma, lanet olası savaşları sürdürmeye yarıyor...