internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
internet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2011 Pazar

Dijital Gelecek

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Aralık 2011

2011’in son yazısı bu. Gelecek pazar, yeni bir yılın ilk gününe denk geliyor. 2012’ye girince ne değişecek? İnsanoğlunun zamanın akışını izleyebilmek için kendi yarattığı düzenekle birden her şey değişecek mi? Elbette hayır. Biten bir yıl, zamanın geçtiğini ve hiçbir şeyin düzelmediğini gören insanlığı biraz hareketlendirir mi? Belki...

Bireyler olarak özel hayatımızda olup biteni düzenlemeye çalışırken, toplumsal olayların gelişiminde ne derece rol alabiliyoruz? Yaşanan ekonomik, siyasal, sosyal ve teknolojik gelişmelerin hangisinde bireysel irademiz etkili? Yoksa sadece belli güç odaklarının yönlendirdiği dünyada olayların akışına kapılıp gidiyor muyuz?

***

Bu soruları sormama, Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma neden oldu. Üniversite bünyesindeki Annenberg İletişim ve Gazetecilik Okulu’na bağlı Dijital Gelecek Merkezi, çevrimiçi teknolojilerinin Amerika’daki etkisini araştırmış. Bulunan bazı ilginç sonuçları paylaşacağım.

1- Sosyal medyanın iletişimin geleceğini oluşturduğu bilinen bir gerçek; ama henüz kullanıcılar, bu yöntemle elde ettikleri bilgilerin önemli bir kısmına güven duymuyor.

2-5 yıl önce çok fazla sayıda e-posta alan insanların bıkkınlığını anlatan “E-Nuff Already” kavramının boyutu genişliyor. İnsanların iletişimi bugün eskiye göre çok daha gelişmiş durumda. Ama eskiden bilgisayarla gönderilen e-postalarla baş edemezken, şimdi yeni teknolojik aletler nedeniyle her an e-posta tacizine maruz kalıyoruz.

3-Masaüstü bilgisayar öldü; tablet PC’ler üç yıl içinde hakimiyeti tamamen ele geçirecek, diğerleri yok olacak.

4-Artık insanlar haftanın her günü 24 saat çalışır hale gelebilecek. 10 yıl önce bilgisayarların çalışanlar için hayat kurtarıcı olabileceğini düşünüyorduk ama gelişen teknoloji artık çalışanların her an ulaşılabilir olması sonucunu doğurdu. Bu nedenle işverenin, çalışanın çalışma şekli ve zamanı konusundaki beklentisi arttı.

5-Gazetelerin çoğu beş yıl içinde yok olacak. Ayakta kalanlar, sadece en büyük ve en küçükler olacak. Örneğin Amerika’da The New York Times, USA Today, The Washington Post ve The Wall Street Journal varlığını sürdürecek. Bunların dışında bir tek, yerel haftalık dergiler kalırken diğerleri direnemeyecek.

6-Her şey internet üzerinde yapılır hale gelince, kişisel gizlilik tamamen yok olacak. Davranışlarımız, inançlarımız, alışveriş tecihlerimiz vs. şirketler tarafından çevrimiçi izlenebilecek.

7-İnternet, Amerika’da iki seçim sonra politik atmosferi değiştiren ana unsurlardan birisi olacak. Şu anda politik kampanyalarda etkili bir araç ama giderek politikada daha büyük önem kazanacak.

8-Alışveriş tarzı, 5 yıl sonra bugünkünden çok farklı olacak; insanların mağazaya gidip ürünü bizzat alması şeklindeki geleneksel alışveriş yöntemi giderek azalacak.

9-Hayatımızı değiştirecek bir sonraki teknolojik gelişme şu anda hazırlık aşamasında ama bizler ne olduğunu bilmiyoruz. 5 yıl önce Facebook yeni doğmuştu; YouTube ve Twitter yoktu. 2011 yılında bunların hayatımızı bu kadar etkileyeceğini, 2006’da kim tahmin edebilirdi?

Ocak 2012’de ayrıntılı olarak yayınlanacak olan bu araştırmayı yürüten ekibin başında Dijital Gelecek Merkezi Direktörü Jeffrey I. Cole var. Onun söylediğine göre, teknolojinin hayatımızı her zamankinden daha derin şekilde etkilediği bir dönem yaşıyoruz.

Bilginin en büyük güç olduğu çağda, gelecek, bu araçları kontrol edebilenlerin elinde olacak.

Para bilgiyi satın alıyorsa, şirketlerin karşısında nasıl durulacak?

Halkın sesini duyuracak bağımsız haberin internetteki özgürlüğü nasıl korunacak?

İletişimciler için yeni yılın en önemli sorularından birisi budur.

-

2 Ekim 2011 Pazar

Müzik, Yazı ve İnternet

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 2 Ekim 2011

Müzikle siyasetin iç içe geçtiği yazıları çok seviyorum. Bugün bunlardan birisini yazma olanağını Babylon’daki “Midnight Express” konserler serisi sayesinde buldum.

İstanbul’un gözde canlı müzik mekanlarından Babylon’da bu sezon başlatılan bu kavram, Batı müziğinin aksine, ana akım medyada ve radyolarda pek de fazla yer bulamayan grupları, Batı’da çoğunlukla “dünyanın geri kalanı” diye adlandırılan bölgelerden müzisyenleri canlı dinleme olanağı verdi bize.

Bu çerçevede geçen hafta sonu Kuzey Afrika Sahra Çölü’nden gelen isyankar ruhlu Tuareg göçmenlerinden oluşan Tinariwen uğradı İstanbul’a. Babylon’un sahibi Pozitif şirketindeki arkadaşların önerisi üzerine, konser öncesinde kısa bir sunuş yaptım. Bu tür bir uygulamaya alışık olmayan konser dinleyicisi söylediklerime tam olarak kulak verdi mi emin değilim ama mesajımın özü şuydu:

Tinariwen, bir tür çöl blues’u yapıyor. Kullandıkları kimi aletler ve yerel kıyafetleri çok farklı bir kültürün yansıması ama söyledikleri insanlığın ortak meselesi. Tamaşek yerel dilindeki (Tuareglere özgü bir Berberi dili) şarkıları, çölde sürgün hayatı yaşayan Tuareg insanları hakkında ama aslında bağımsızlık için, ayakta kalmak için, kendi kültürlerini korumak için mücadele eden insanların derdini anlatıyorlar. Sahra Çölü’ndeki fakirliğin, işsizliğin ve toplumsal dışlanmanın müziği bu.

Tinariwen grubunun üyeleri, 1990’lı yıllarda Mali hükümetine karşı başlayan çok çetin bir isyana katıldılar. Ama artık sivil halka büyük kayıplar verdiren bu tür acımasız bir savaşın içinde yer almayacaklarını söylüyorlar; hoşgörünün geliştirilmesinden yanalar. Eminim buradaki herkes, dünyanın bugün en çok ihtiyaç duyduğu şeyin yani barışın sağlanmasından yana. Öyleyse toplumdan kimseyi dışlamayalım; ortak dilimiz barış ve müzik olsun!

***

Anonsumla birlikte sahneye çıkan Tinariwen grubu, ritmik ve hipnotize edici müziğiyle o akşam bize muhteşem saatler yaşattı. Konserin sonuna doğru Pozitif'ten Mekan Sorumlusu Gül Güngör’ün telefonuma gönderdiği mesaj ise, gerçek bir sürpriz oldu. “Grubun Türkçe bilen bir üyesi yazılarını okuyormuş. Seninle tanışmak istiyor” diyordu Gül ve şaka yapmıyordu. Sahra Çölü’nden gelen bir Tuareg benim yazılarımı okuyormuş!

Sahne arkasına geçip yerel kıyafetler içindeki Anwar’la tanıştığımda kendisinin grubun basın ve tercüme işlerinden sorumlu olduğunu öğrendim. Araya İngilizce sözcükler de karıştırdığı ve biraz zorlanarak konuştuğu Türkçesiyle, diplomasi ile ilgili bir kurumdaki görev nedeniyle, 1998’de Türkiye’ye gelip beş yıl kaldığını anlattı.

“Halkın konuştuğu dili öğrenmek istedim. Çünkü dillerini bilmediğinizde onları tam olarak tanıyamıyorsunuz” dedi. Türkiye’yi çok sevdiğini, buradaki dinleyicinin dünyanın başka yerlerindeki dinleyicilerden farklı olduğunu, insanların müziği yüreklerinde hissettiğini söyledi.

***

Uzun süredir beni hem bu kadar şaşırtıp hem de çok sevindiren bir olay olmamıştı. Yazılarımın Sahra Çölü’nden gelen bir insana ulaşmasının verdiği şaşkınlığı bir süre atamadım üzerimden. Benim açımdan mucizevi diye nitelendirilebilecek bu olay, aslında üç büyük insanlık buluşunun bir araya gelmesiyle ortaya çıktı: Müzik, yazı ve internet!

Müzik olmasa ben müzik yazıları yazmazdım; yazı olmasa müzik hakkındaki duygularımı sadece sözle ifade ediyor olurdum; internet olmasa yazılarım bu kadar geniş ölçekte aktarılıyor olamazdı.

Tinariwen konseri, benim için bambaşka bir anlam kazandı: Barış mesajı verdim, çok uzaklardan gelen bir eli sıktım. Müziğin gücü bu!

(Fotoğraflar bana aittir.)

_

2 Ocak 2011 Pazar

Dünyanın Bütün Emekçileri Birleşin!

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 2 Ocak 2011


Kimileri sanal dünyaya burun kıvırsa da ya da Diyanet İşleri Başkanı gibi sosyal medyayı "zehirli araçlar" olarak görse de, şu bir gerçek ki internet bütün yaşantımızı yeniden şekillendiriyor.

Ben, “Hayat sosyal medyada dönüyor” diyecek kadar ileri gitmesem de, akıllıca kullanıldığı takdirde, bu araçların çok yararlı olduğuna inananıyorum.

Kısa bir süre önce sinemalarda gösterilen Facebook filmini duymuşsunuzdur; üzerinde çok konuşuldu, çok yazıldı. Ben, bu popüler sosyal ağa üye değilim; ancak dünyanın her yerinden 500 milyondan fazla üyesi olduğunu biliyorum.

İnternet üzerinde arkadaşlıklar kurmak, çeşitli ilgi alanlarında bilgi ve görüş paylaşmak, çağımızın bir gerçeği. Bana göre, bu yeni sanal dünyayı küçümsemek yerine, insanlar arasında zaman ve mekan farklarını ortadan kaldıracak şekilde ortak bir amaç için kullanmak çok daha akıllıca...

***

Bunun en güzel örneğini anlatan bir habere geçenlerde yine sosyal medyada rastladım. Twitter’da takip ettiğim bir arkadaşım, Unionbook ile ilgili bir yazıya ait linki paylaşmış. Örsan Şenalp’in emekdunyasi.net’te çıkan “Bir sosyal ağ dünyanın bütün işçilerini birleştirebilir mi?” başlıklı yazısını ilgiyle okudum.

"Unionbook, Facebook’un sendikal versiyonu” diyor yazıda. Gerçekten de tamamen Facebook örnek alınarak başlatılmış bir proje bu. Farklı iş kollarından sendikalarla ilgili uzman, yönetici, akademisyen ve çalışanları buluşturan bir sosyal ağ olarak kurulmuş. Üye sayısı Facebook’a göre henüz çok az; şu anda 2700 civarında ama örgütlenme için şimdiden önemli bir umut vaat ediyor.

Kanada merkezli LabourStart ekibinin başlattığı bu projenin fikir babası, işçi hareketi ve internet kullanımı üzerine çeşitli kitapları da yayınlanan, sosyal demokrat görüşlü Eric Lee. Daha birkaç aylık bir geçmişi olmasına karşın Unionbook’un ilgi görmesinin en önemli nedeni, örgütlenme bakımından sendikalara hızlı ve kolay bir yol önermesi.

Hızlı ve kolay; çünkü Skype (internette ücretsiz ve kameralı telefon görüşmesine olanak sağlayan program) ve Facebook ile aynı anda kullanıldığında ve Google'ın çeviri sisteminden faydalanıldığında emekçiler için dev bir platform haline geliyor.

Şenalp’in yazısındaki şu satırların altını çizmek isterim:

Bu yeni teknolojiler iletişim, dayanışma, paylaşım, değiş tokuş gibi, işçi hareketinin yenilenmesi, sendikal yapıların dönüşümü ve demokratikleşmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yerine getirmenin ötesinde de bir potansiyel taşıyor. Bize göre artık, yarı sanal-yarı gerçek belki ama işçileri nerede olurlarsa olsunlar, milliyetleri ne olursa olsun birleştirebilecek ve doğrudan demokrasi ile işleyebilecek bir sendikal örgütlenmenin, en azından, düşlenebilmesi mümkün hale gelmiştir.


***

Unionbook’a girip şöyle bir göz attığınızda, Türkiye’den de çok sayıda üyesi olduğunu görüyorsunuz. Bu durum insanın aklına şu soruları getiriyor:

Acaba emekçi haklarını korumak için bir türlü bir araya gelemeyen sendikalar böyle bir yapıda buluşur mu?

Acaba işçiler arasındaki dayanışma bu yolla daha güçlü bir hale gelir mi?

Acaba gerçek anlamda sosyalist ve işlevsel bir Sosyalist Enternasyonel, Unionbook ile hayata geçirilebilir mi?

İnternetin bilinen kalıplaşmış kurumları, yapıları teker teker yerle bir ettiği yılları yaşıyoruz. New York Üniversitesi’nden Prof. Jay Rosen, WikiLeaks’i “dünyanın ilk devletsiz haber örgütü” diye niteliyor.

Facebook ülke olsa, bu üye sayısıyla Çin ve Hindistan’ın ardından dünyanın üçüncü ülkesi olurdu deniyor.

Öyleyse neden Unionbook dünyanın en büyük işçi sendikası olmasın?

-

12 Aralık 2010 Pazar

Halka Dönüş

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Aralık 2010

Soru: “Amerika’daki iki partili siyasi sistemin alternatifi nedir?

Yanıt: “Görebildiğim kadarıyla, tek umut verici alternatif internet.

Sorunun sahibi, İngiltere’de Channel 4 için yaptığı “Disinformation” adlı röportaj dizisiyle büyük ilgi çeken Richard Metzger. Yanıtı verense, yazar/felsefeci Robert Anton Wilson.

Ben bu soru-yanıtı, 2002’de New York’ta merakla alıp bir çırpıda okuduğum “Disinformation” adlı kitapta gördüm.

Yayınlandığında epey ses getiren bu kitaptaki röportajların hepsi ilginç; ama özellikle aklımda yer edenlerden birisi Wilson röportajı oldu.

İnternetin nasıl umut verici olabileceğini şöyle anlatıyor Wilson:

Bugün bütün banka, borsa işlerinizi internette yapabiliyorsunuz. Bunun gibi sonunda siyasi güç de, internetin açtığı yolu izleyip, tekrar halka dönecek. Temsili hükümet teorisi, son 200 yılın keşfidir. Hükümdarlığı babadan oğula kalıtım yoluyla elde edenlerin bir avuç eşkıya olduğu keşfedilince, ‘Öyleyse kendi eşkıyalarımızı kendimiz seçeriz, onlar da bizi temsil eder’ dediler. Fakat seçilenler bizi değil, seçilmelerini finanse edenleri temsil ediyor.

Eskiden bizi temsil edecek olanlara ihtiyaç olduğu düşünülürdü; çünkü hepimiz birden fikirlerimizi aktarmak için Washington’a gidemezdik. Ama internet üzerinde kendimizi temsil edebiliriz. Ben Senatör Dianne Feinstein’ın orada oturup beni temsil ettiğini iddia etmesindense, bilgisayarım aracılığıyla kendimi temsil etmeyi yeğlerim. O, beni ancak kaçışan bir ceylanı temsil eden aç bir aslan kadar temsil eder.


***

İnternetin gücünün nereye varabileceğini Wilson yaklaşık 10 yıl önce anlamış. Bugün hâlâ yaşanmakta olan dijital devrimi, sosyal medyayı küçümseyenler olduğunu gördükçe, aklıma onun sözleri geliyor.

Kanımca, son Wikileaks olayını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Koltukları işgal edenler, Wikileaks’in yayınladığı belgelerin resmi görüş olmadığını, ciddiye alınmaması gerektiğini söyleye dursun, bu olay internetin gücünü bir kez daha tartışılmaz biçimde kanıtladı.

Wikileaks’in gazetecilik açısından ortaya çıkardığı en çarpıcı nokta şudur: Geleneksel gazetecilikte gazetecilerin siyasi güç sahipleriyle yakın ilişkiler içinde olması her zaman önemsenir. Oysa siyasi gücün kirli çamaşırlarını ortaya döken Wikileaks için bunun tam tersi söz konusu...

Gerçekleri ortaya çıkarıp kamu hizmeti sunan gazeteciler, bu görevi yaparken kimi temsil eder? Aslında yanıtı açık bir sorudur bu. Bir iletişim fakültesi öğrencisine sorsanız, idealist bir yaklaşımla, “halk” yanıtını verir.

Ne yazık ki, ülkemizde son yıllarda yaşanan siyasi baskı, meslekte aşırı yozlaşmaya neden oldu. Bu yüzden, iktidarın çıkarlarını savunan “yandaş medya” görülmedik ölçüde yaygınlaştı ve sorunun yanıtı da “patron ve iktidar” olarak değişti.

Ama bu noktadan sonra, gazeteciler şunun farkına varmalıdır ki, internet hayatımızı kökünden değiştirecek yenilikleri getirdi. Eskisi gibi, sadece iktidarın ağzından çıkan lafları yazmakla gazetecilik yapmak olanaklı değildir.

Gerçekler, bugün geleneksel medya olmadan da ortaya çıkarılabilir. Duyarlı her yurttaş, yaşadıklarını, tanık olduğu olayları internette diğerleriyle paylaşıp kendisini temsil edebilir.

Wilson’ın siyaset için söylediklerinden esinlenirsek; insanlar kendi cam fanuslarında oturup iktidarın çıkarına yazıp çizenleri okumaktansa, geçer bilgisayarının başına kendi haberini kendisi yazar. Ancak gazecilerin görevi bitmez; yazılanların doğruluğunu araştırmak yine onlara ait olacaktır.

Demek ki, artık dalkavukluk tarihe gömülmeli; gazetecilik de siyaset de, yeniden halka, gücünü aldığı asıl kaynağa dönmeli.

_

9 Mayıs 2010 Pazar

Bir Medya Efsanesi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 9 Mayıs 2010

Bir süredir gündemde tutulan bir medya efsanesi var: Deniliyor ki; küreselleşen dünyada modern insanın yaşam tarzı ve alışkanlıkları değişti, artık eskisi gibi oturup uzun uzun okuyacak zamanı ve isteği yok. Bu nedenle, ayrıntılı haberlerin okunma şansı azdır; ancak kısa ve eğlendirici yazılarla okuyucunun ilgisi çekilebilir.

Bana göre bu görüş, hep söylenen ama doğruluğu bir türlü kanıtlanamayan şehir efsanelerini andırıyor.

Durmadan kendi hayatını, yediğini içtiğini yazıp işin kolayına kaçmayı tercih edenlerin savunduğu bir medya efsanesidir bu. Çıkış noktası da, araştırmacı gazeteciliği eski modaymış gibi gösterip önemsizleştirmeye çalışan bir anlayıştır...

“Nerden biliyorsun bunun medya efsanesi olduğunu?” derseniz, ona da yanıtım var. Dünyanın en büyük haber ajanslarından Reuters, geçen yıldan beri sürdürdüğü bir uygulamayla, araştırmacı gazeteciliği öne çıkaran haberlere imza atıyor.

Bunun sağlanması için, kurumsal gelişmelerden sorumlu bir editörlük görevi bile oluşturuldu. Ajansta bu görevi üstlenen Jim Impoco, Reuters’in böyle bir uygulamaya yönelmesinin nedeninin, bu tür haberlere gösterilen ilgi olduğunu söylüyor.

Reuters’in İnternet Haberleri Editörü Keith McCallister’ın verdiği bilgiye göreyse, araştırmacı gazetecilik haberleri, diğer makalelerin 10 katı okuyucu çekiyor. Mart ayında Amerika'da abonelerin en çok okuduğu 4 Reuters haberinin 3’ü, diğerlerine göre daha uzun olan araştırmacı gazetecilik makaleleri...

Şimdi bu yöndeki talebi karşılamak için, iki yeni editör daha alıyor Reuters. Birisi Londra’da, diğeri Singapur’da görev yapacak bu yeni editörler, Avrupa ve Asya’ya yönelik soruşturmacı haberlere yoğunlaşacak.

***

Diğer yandan, medya imparatoru Rupert Murdoch, bir süre önce News Corporation bünyesindeki gazete ve televizyonların internet sitelerini paralı yapacağını açıkladı.

İnternet ücretsiz haber siteleriyle dolup taşarken böyle bir uygulamanın başarılı olması için, elbette o sitelerin özel haberlerle ve ilgi çekici yazılarla talep yaratması gerek.

Kanımca bunun da yolu, sonunda yine araştırmacı gazeteciliğe çıkacak. Çünkü ses getiren habercilik, ancak ayrıntının peşine düşerek yapılıyor. Kimsenin görmediğini ya da perde arkasında kalanları bulmak için, emek, zaman ve para harcamak gerekiyor.

Geçen ay WikiLeaks.org’un yayınladığı video bu konuda çok önemli bir örnek oluşturdu. Irak’taki Amerikan askerlerinin sivillere açtığı ateş sonucu meydana gelen katliamı açıkça gösteren video, internette izlenme rekorları kırdı.

Oysa olay, yıllar önce yazılı basına yansımıştı. Fakat basının konuyu ayrıntısıyla inceleme gereği duymaması, çarpıcı gerçekleri gözden kaçırmasına neden oldu.

WikiLeaks olayından sonra, şimdi bütün dünyadaki medya uzmanları, araştırmacı gazeteciliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu ve bunun internette nasıl geliştirilebileceğini tartışıyor.

***

Yazının başındaki efsane meselesine gelirsek... Kim, size, insanların uzun, ayrıntılı soruşturmacı haberlere ilgi duymadığını söylüyorsa, doğru söylemiyor. Peki neden böyle söylüyorlar?

Araştırmacı gazetecilik hem pahalı olduğu, hem de birilerinin (çoğunlukla da siyasetçilerin) keyfini bozduğu için patronların; zor olduğu için de, köşesinde oturup sallamaya alışmış bazı gazetecilerin işine gelmiyor...

Evet, gerçekleri ortaya çıkarmak zaman alıcı ve masraflı; ama gazeteciliğin temel işlevi gerçekleri bulup yazmak değilse nedir?

-

14 Eylül 2009 Pazartesi

Dijital Çağda Ulema Gücü

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Eylül 2009

Son günlerde “iMuslims: Rewiring the House of Islam” (The University of North Carolina Press, 2009) adlı ilginç bir kitap okudum.

Siber dünyanın İslam’ın algılanma biçimi ve Müslüman toplumlar üzerindeki etkisini inceleyen kitabın yazarı, Wales Universitesi İslami Araştırmalar Bölüm Başkanı Gary R. Bunt.

İslam ve teknoloji ilişkisini ele alan çalışmalarıyla, bu alanda dünyada otorite olarak görülen bilim insanlarından birisi Bunt. 2003’te çıkan “Islam in the Digital Age” adlı kitabı, Türkçe’ye de çevrilmişti.

Bunt, İslam’ı farklı yorumlayan ama dijital dünyada bir araya gelenlerin oluşturduğu topluluğu, “Siber İslami Çevreler” olarak tanımlıyor.

Sosyal, dini, ya da politik amaçlarla bilgi alışverişinde bulunmak üzere siber dünyanın içinde aktif olarak yer alanları anlatmak için de, “iMuslim” şeklinde bir kavram geliştirmiş.

Siber İslami Çevre’nin son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmelere nasıl tepki verdiği, kitapta ayrıntısıyla ele alınıyor.

***

Benim kitapta en çok ilgimi çeken konu, dini otorite (ulema gücü) ve internet ilişkisinin anlatıldığı kısım...

Bunt’a göre, internetteki gelişmeler ile ulemanın geleneksel gücünün kırılışı arasında bağlantı var. Çünkü kendisini otorite olarak gören bir insanın içtihata dayalı kararlar önerme olanağı, 1990’larda göre bugün çok daha fazla.

Günümüzde artık herkes, duyurusunu internet üzerinden rahatlıkla yayabiliyor. Hükümetlerin onaylamadığı İslami reform çabalarının destekçileri, siber ortamda hazırda bekliyor.

İnternetin yayılmadığı dönemlerde, dini bilgilenme, şeyh, alim, evliya, pir ya da imam gibi dini otorite kabul edilip, toplumca saygı duyulan kişiler aracılığıyla oluyordu. Bu karşılıklı görüşme şeklinde olabileceği gibi, yazılı metinler de ihtiyacı karşılıyordu.

Oysa internet sayesinde farklı alternatifler gelişti; bugün insanlar internet üzerinden fetva alıp dua ediyor ya da hatim indiriyor.

Bunt, örnek olarak, Pakistan’da evli çiftlerin yaşadıkları sorunlara karşı bir din bilginini ziyaret edip yardım istediklerini anlatıyor. Bu durum eskiden yüz yüze gelmeyi gerektirirken, artık benzer bir diyalog internet üzerinde de yapılabiliyor.

Aynı şekilde, Pakistan’da uygulanan eski yöntemde, dini-politik lidere bağlılık yemini için toplantı düzenlenirken, aynı yemin artık online yapılabiliyor. Geleneksel yöntemler tamamen ortadan kalkmasa da, internet yeni seçeneklerin önünü açıyor.

Ve öyle görünüyor ki, ulemanın eski gücünü kaybetmesi kaçınılmaz...

***

Aslında internet, başta müzik ve habercilik alanında olmak üzere, birçok alanda otoriteyi ve eski güç sahiplerini yerinden etti.

Gary R. Bunt’a göre, Müslüman dünyasındaki en büyük etkisi de, ulemanın gücünün kırılması oldu.

Günümüzde bilgisayarın başına geçen bir insan, gidip birilerinden icazet almak yerine, her konuda farklı görüşlere ulaşma şansına sahip. Üstelik böylece, şeyhten imama, evliyadan pire değişebilen görüşleri sorgulama ve doğruyu araştırma olanağını yakalıyor.

Baskıcı toplumlarda internetin önünün tıkanmaya çalışılmasının önemli bir nedeni de bu... İnsanlara bilgiye ulaşma yolunda daha fazla inisiyatif kazandırdığı için, tutucu beyinleri rahatsız ediyor olsa gerek...

İşin en garip tarafı da, 21. yüzyılda hâlâ ulema-internet çekişmesinden söz ediyor olmak...

Dünya, çok yakında üç boyutlu internetle tanışacak. Bu durumda akıl, teknolojiye direnmek yerine, güvenilir bilgileri siber dünyada halka ulaştıranların kazanacağını söylüyor.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

İnternet Devrimi ve Medya

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 24 Mayıs 2009

Geçenlerde Times Online’da ilginç bir yazı okudum. İnternet devriminin, yazılı ve görsel medya üzerindeki etkilerini anlatan makaleyi, Stephen Armstrong yazmış.

Armstrong’un verdiği bilgiye göre, İngiltere’de geçen yıla kıyasla satışını arttıran sadece iki gazete var: Birisi fiyat düşüren The Daily Star, diğeri de The Sunday Times.

Amerika’daki durum daha da vahim... Okuyucular öyle büyük bir hızla internete geçiş yapıyor ki, kimi senatörler, devletin gazetelere yardım etmesi için yasa teklifleri veriyor...

Üstelik, zarara uğrayan yalnızca yazılı basın değil; televizyon kanalları da giderek izleyici kaybediyor. Çünkü artık internet üzerinde bedava video yayını yapan siteler var.

Bunların en ünlüsü, Fox ve NBC tarafından ortaklaşa kurulan video paylaşım sitesi Hulu.com. Siteye giriyorsunuz ve haberleri, popüler dizileri bedava izleyebiliyorsunuz. Bütün bunların ücreti ise, programların arasındaki reklamlardan sağlanıyor.

Hulu, televizyonlardan farklı olarak, istenilen saatte istenilen programı izleyebilme olanağı sunuyor. Şu anda sadece Amerika’da aktif olan site, yakında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde yayına başlama hazırlığı içinde.

TV yapımcısı Brian Elsley’in yeni bir teknolojik gelişme konusunda söyledikleri medya devleri için düşündürücü: “İzleyicileri televizyona çeken tek şey, çoğu kişinin internete bağlanmak için, ekranın arkasına hangi kabloyu sokacağını bilmemesi. Ama bu yıl çıkacak yeni televizyon setlerinde internet bağlantısı hazır kurulu olacak...

Bu durumda, çok sayıda insan, internetteki ücretsiz programları tercih edecek... HBO, CNN gibi kanalların sahibi olan rakip firma Time Warner ise, bunu önlemek için internet ücretini kullanım kapasitesine göre arttırmayı planlıyor. Bu girişim, Amerika’da tüketici örgütlerinin muhalefetiyle şimdilik rafa kalktı, ama tekrar gündeme geleceğine şüphe yok...

Yazılı basın için de benzer bir durum söz konusu. Dünyanın neresinde olursa olsun, haberlere, internet sayesinde anında ve ücretsiz olarak ulaşabilen bir insan, neden para ödeyerek gazete alsın?

Ben, blogların ya da haber sitelerinin gazeteler kadar doyurucu olmayacağı eleştirisine katılmıyorum. Bugün okuduğumuz gazetelerin önemli bir kısmı da, gerçekleri tarafsız ve adil bir şekilde aktarmıyor. Gerçeğe ulaşmak için nasıl yazılı basında iyi bir tarama yapmak gerekiyorsa, aynı durum internetteki kaynaklar için de geçerli. Değişen şey, haberlerin yer aldığı platformdur; kağıdın yerini siber dünya almıştır.

Artık kuşku yok ki, gazeteler, çok uzak olmayan bir gelecekte, temelde internet üzerinden yayın yapacak. Medyadaki kokuları herkesten önce alan Rupert Murdoch’un yaptığı planlar da, bunu ortaya koyuyor. Sahip olduğu gazetelerin internet sitelerinin, bir yıl içinde ücretli olacağını duyurdu Murdoch...

Ücret ödeyeceksem gazeteyi alırım,” diyenler çıkabilir. Fakat yazılı basının, internet yayıncılığının hızına erişmesini nasıl sağlayacaksınız?

Bana sorarsanız, ben de gazeteyi elime alıp okumayı seviyorum. Ama olacakları yadsımanın ve teknolojiye direnmenin de yarar getirmeyeceğini düşünüyorum.

Milyonlarca okuyucunun/izleyicinin dijital dünyada buluştuğu bir ortamda, reklam verenlerin de oraya yöneleceği açık... Öyleyse, haberlere ulaşacağımız platformun neresi olacağını tartışmanın pek anlamı yok. Bundan sonra haberleri internetten almaya herkesin alışması gerek.

Gazeteler de, artık bir gün öncesinin haberini vermek yerine, daha fazla araştırma ve yoruma yönelerek, gerçeklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Bu şekilde bir süre daha yaşayabilirler en azından...