1 Temmuz 2016 Cuma

HAYVAN HAKLARI VE SİYASET

1.7.2016

Hayvan hakları alanında Türkiye’de ve dünyada yaşanan gelişmeleri yakından izleyenlerin fark edebileceği gibi, son yıllarda bu mücadelenin siyasete dikkat çekici yansımaları oluyor. Küresel ısınma nedeniyle artan çevre sorunları ve bilimsel araştırmaların kanıtladığı gerçeklere bağlı olarak ortaya çıkan sağlık endişeleri, hayvan yemenin zararlarını kaçınılmaz olarak gündeme getiriyor. Elbette bunlar istediğimiz hızda sonuç vermiyor; insanlığın var oluşundan bu yana uygulanan geleneklerin kırılması ne yazık ki bir anda olmuyor. Kimileri gerçekleri inkâr ederken, kimileri de umursamamayı tercih ediyor...

Fakat karnistlerin gerçeklere karşı gösterdiği bu direnç, bir şeylerin değişmeye başladığını görmemize de engel değil. Bir şeyler değişiyor ama hayvan haklarından söz edebilmek için olanları doğru çerçeveye oturtmak zorundayız. Çevre ve sağlık endişelerinin altını çizmek, hayvan hakları mücadelesinde yardımcı bir unsur olarak yararlı ve gerekli. Vegan olmanın insan bedeninde ve ruhunda yarattığı faydalardan söz ederken, doğaya katkılarını da anlatmalıyız. Bu ikisi birbirini desteklerken, veganizmin dayandığı felsefeyi de güçlendirir.

Bununla birlikte, hayvan hakları mücadelesinin sadece insan ve doğa değil, temel olarak hayvan odaklı bir çerçevede sürdürülmesi son derece önemli. Aynı gezegeni paylaştığımız duyarlı canlıların içinde bulunduğu dehşet verici koşullar ve yaşadıkları zulüm son bulmalı. Çünkü hayvan hakları mücadelesi, öncelikle bir toplumsal adalet mücadelesidir! Her toplumsal adalet mücadelesinde olduğu gibi, etkili bir şekilde savunularak hızlı sonuçlar alınabilmesi için de örgütlenmeye ihtiyacı vardır. Bu örgütlenmenin günümüzde başarıyla gerçekleştirilebildiğini söylemenin olanaklı olduğunu düşünmüyorum. Var olan örgütlerin büyük bir kısmı hayvan refahına odaklandığından, birincil hak olan yaşam hakkı ön plana çıkmıyor. Bunu aşmak için bu sosyal adalet mücadelesini siyasetin temel konusu olarak savunacak siyasal partiler işlev görebilir.

***

Buna karşılık hayvan haklarını savunmanın en iyi yolunun veganlığı anlatıp özendirmek olduğunu, bir örgüte gerek kalmadığını düşünenler de mevcut. Ben her ikisinin aynı anda yapılabileceğini, birinin diğerini engellemediği görüşündeyim. Vegan yaşam tarzı her platformda anlatılmaya devam edilirken, bir yandan da siyaset arenasında hayvanların yaşam hakkını savunan bir siyasi parti kurulabilir. Çünkü amaç, hayvan köleliğini sona erdirmekse bunu sadece insanların vicdanının sesinin değişmesi ümidine bırakma lüksümüz yoktur; toplumları yöneten yaptırım gücüne sahip yasalar olduğuna göre, hayvan haklarını koruyan yasaların çıkmasını sağlamalıyız. Bu nedenle hayvan haklarını savunan partilerin ilgili komisyonlarda temsili şarttır.

Nitekim dünyada bunun örnekleri ortaya çıkmaya başladı. Amerika’da bu yıl yapılan başkanlık seçimlerinde İnsani Parti ilk kez bir aday çıkardı. Her ne kadar medya Cumhuriyetçi ve Demokratik Parti adaylarına odaklansa da, üçüncü bir başkan adayı seçimde yarışıyor. Kendisi 18 yıldır vegan yaşam tarzını sürdüren Clifton Roberts, “Her yıl işkence edilip öldürülen 70 milyar insan olmayan hayvanın sesiyim. Sessizlerin sesi olmak için Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığına adayım,” diyerek yarışa katıldı. (Kendisiyle yaptığım röportajın tümü: http://www.veganlogic.net/2016/02/amerika-baskanlik-yarisinda-bir-vegan.html)

Clifton Roberts’a her sektörde hayvanları sömüren kapitalist sistemde hayvan köleliğini, hayvan zulmünü ve katlini sonlandırma doğrultusundaki planları nasıl yaşama geçireceklerini sorduğumda şu yanıtı verdi: 

Hükümetin yargı teşkilatı, yerel ya da federal, var olan yasaları yorumluyor. Yapmamız gereken, yasaları değiştirmek ve anayasal değişiklikler yapmak ki, mahkemeler bu yeni yasaları yorumlayabilsin. Bizim stratejimiz, Kongre'ye yetenekli adayları seçmek; böylece devrimci yasa ve değişiklik önerileri sunulabilir ve oylanabilir. Bugün gördüğümüz gibi yasa taslakları ve anayasal değişiklikler konusunda öneri eksiği yok. Sadece Kongre ve diğer yetkili kurullarda bu tür önerileri sunacak dostlarımız yok. Sık sık vatandaşların Kongre'deki temsilcilerine çıkar sağlamamaları konusunda mektup yazdığını duyuyoruz. Eğer Kongre'de, Beyaz Saray'da İnsani Parti temcilsici olursa, hayvanların iyiliğini yürekten isteyen yurttaşlarımızın sesinin duyulacağına inanabilirsiniz.

***

Türkiye’de de aynı hedef belirlenirse, hayvan haklarını TBMM gündemine taşıyarak, gerekli yasaların çıkarılması sağlanabilir. Gerçekçi olursak, sistemin dönüşümü elbette bugünden yarına bir anda gerçekleşmeyecek; tüm diğer sosyal adalet mücadeleleri gibi bu da uzun soluklu bir mücadele. Ancak şu bir gerçek ki, modern toplumda yasalar ihmal edilemeyecek kadar önemli ve güçlüdür. 

Ülkemizde de hayvan haklarını savunmak üzere yola çıkan bir parti bu yıl kuruldu. Bunu duyan birçok kişinin “Seçim kazanabileceğini mi sanıyor bu parti?” diyerek bu gelişmeye baştan olumsuz yaklaşabileceğini tahmin etmek zor değil. Oysa muhalefette de olsanız, siyasi organlarda temsiliniz sağlanırsa, sesinizi duyurma şansınız artar. TBMM’de gerçek anlamda hayvan haklarını gündeme getirecek temsilcilere ihtiyacımız var ve bunu yapmanın tek yolu siyasi partilerden geçiyor. 

Mevcut sistemde siyasi partilerin işlevsizliğine bakarak umutsuzluğa kapılanlar da olabilir ve bunu anlamak zor değil. Ben de uzun bir süredir Meclis'in devre dışı kaldığını söyleyenlerdenim. Şu anda herhangi bir demokratik mücadelenin TBMM aracılığıyla sürdürülüp belli bir noktaya varılması olanaklı görülmüyor. O nedenle bu yazıda yazdıklarım muhtemelen ilerki dönemlerde belki daha normal bir parlamenter sistem sürdürüldüğünde anlam kazanacak.

Siyasi parti derken bir hususa da açıklık getirmek gerekli. Sadece koltuğunu korumak, kişisel çıkarının peşinde koşmak, para ve güç için siyaseti kullanmak gibi amaçlarla hareket edenlerin yer alacağı bir yapılanma, doğal olarak baştan kaybeder. Hayvan hakları hareketi, tüm dünyada kendi kendine yapçı etikle örgütlenen lidersiz bir hareket. Bunu bozarak sadece liderin kişiliğinde hayat bulan bir örgüt değildir ihtiyacımız olan. Aksine, tabandan gelen gücü siyasi organlara yansıtacak bir kolektif anlayış benimsenmeli, asıl amacın hayvanların temel haklarını elde etmek olduğu hiç akıldan çıkarılmamalıdır. 

Eğer bu yapılabilirse, TBMM’de Çevre Komisyonu’ndan ayrı olarak özel bir Hayvan Hakları Komisyonu kurulması sağlanabilir ve nicedir yenilenmesi gereken Hayvan Hakları Kanunu daha iyi bir niteliğe kavuşturulabilir. Bu komisyonlardaki temsilciler aracılığıyla okullarda öğrencilere vegan menü sunulması için girişimlerde bulunulabilir; hayvanlara zulmedenler yakın takibe alınarak ortaya konulan raporlarla cezalandırılmaları, hapis cezası almaları sağlanabilir. Hayvan haklarına odaklanan bir siyasi parti, bunlara benzer birçok alanda etkili olabilir. 

Sonuçta unutulmamali ki, hiçbir devrim örgütsüz gerçekleşmez. Hem veganlığı anlatıp özendirelim, hem de siyaset sahnesinde hayvanları savunan bir parti ile sesimizi daha gür duyurmak için hazırlık yapalım!


10 Mart 2016 Perşembe

HAYVAN HAKLARI VE VEGANİZM AÇISINDAN 2015

10.3.2016

TÜRKİYE’DE HAYVAN HAKLARI

Hukuksal Gelişmeler

2015, hayvan hakları konusunda önemli gelişmelerin yaşandığı bir yıl oldu. Geriye dönüp baktığımda özellikle hukuki alanda görülen ilerlemelerin altını çizmek isterim. Çünkü insanın hayvana karşı işlediği suçlar yasalardaki cezai hükümlerde karşılığını bulmadığında, toplum tarafından gösterilen tepkiler, o suçları engellemek için yeterli olmuyor.

Hırsızlığı engellemek istiyorsanız, buna yasayla caydırıcı bir ceza vermek zorundasınız. Hırsızlığı bir kabahat diye nitelendirip sembolik bir para cezasına bağlarsanız, o suç azalmaz. Bu basit örneği Türkiye’de hayvan hakları alanındaki durumu açıklamak açısından verdim. Çünkü ne yazık ki, insan dışındaki her şeyi “eşya” olarak kabul eden hukuk sistemimizde yer alan 5199 Sayılı Hayvan Hakları Kanunu’na göre hayvan da insana ait mal varlığı kapsamında değerlendirilir. Bir hayvana yapılan saldırı, sahibinin mal varlığına zarar geldiği için cezalandırılır ama o hayvan sahipsiz bir sokak hayvanıysa ya da doğal ortamında yaşamını sürdüren vahşi bir hayvansa o zaman bu suç, Ceza Kanunu kapsamında değil, Kabahatler Kanunu kapsamında değerlendiriliyor. Bunun sonucunda da hayvana işkence etmek, zehirlemek, tecavüz etmek hukuken suç olarak görülmüyor. Türkiye’de gün geçmiyor ki, bir hayvanın canice öldürüldüğü haberi medyaya yansımasın!

Hayvan Katledene İlk Kez Hapis Cezası

Türkiye’de 2015’te “İletki Kedi” davasında sevindirici bir gelişme oldu. Eskişehir’de bir kafeden aldığı kediyi katleden ve vahşet görüntülerini sosyal medyada paylaşan öğrenci, 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hakimin “en üst hadden vicdanıma dayanarak karar verdim,” dediği davada, ülkemizde ilk kez bir hayvan hakları ihlali hapis cezası aldı ve hiçbir erteleme uygulanmadı. Bu elbette bir ilk olması açısından çok önemli ama şunun altını çizmek gerekir ki, bu katliamı yapan öğrenci, “haklı bir nedeni olmaksızın sahipli hayvanı öldürme” suçundan hüküm giydi ve bu nedenle dava açılabildi. Sahibi olmayan bir kediye aynı vahşeti uygulasaydı, o zaman bu suçtan dava açılamayacak ve Kabahatler Kanunu’na göre para cezası verilebilecekti. Hayvan Hakları Yasası’nda değiştirilmesi gereken en önemli konu budur. Hayvanın hukukta bir mal değil duyarlı bir canlı olarak görülmesi sağlanmalı ve onlara yönelik zulmün idari para cezası ile geçiştirilmesinin önlenmesi için mutlaka Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmesi şarttır. Caydırıcılık açısından bunu yapmak elzemdir.

İhaleyle Hayvan Cinayeti Satan Bakanlık!

Geçenlerde Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun Hayvan Hakları Yasası’nda bahsettiğim bu yönde düzenlemeler yapılabileceğinden söz eden açıklamalarını okudum. Konuşmasının bir yerinde, “Bakanlık, yabani ya da evcil ayrımı yapmaksızın bütün hayvanların yaşama haklarının korunması için çalışmaktadır,” demiş. Ne gariptir ki, aynı Bakanlık ihale ile hayvan cinayeti satıyor! Çeşitli yaban hayvanlarının avlanmasının yolu “av turizmi” adı altında ihale ile açılırken; 10 bin lira veren ayı, 6 bin lira veren kızıl geyik, ceylan ve çengel boynuzlu dağ keçilerini vurabiliyor!

Bu durumda yaban hayatını kendi elleriyle para için yok eden kurumu yöneten Bakan’ın “yabani ya da evcil ayrımı yapmaksızın bütün hayvanların yaşam hakkından” söz eden açıklamasını nasıl değerlendirmeliyiz? Şüphesiz ki, av turizmi, söylediğinin tam tersi bir yaklaşımla yabani hayatı öldürmektedir ve o yüzden de bu dehşet verici ihaleler bir an önce durdurulmalıdır!

Türkiye’de 2015 boyunca toplu halde zehirlenen sokak köpekleri ile ilgili haberleri okuduk. Bu vahşetlerin ardında sorumlu olarak çeşitli il ve ilçe belediyelerinin olduğunun ortaya çıkması da, ülkenin utanç haznesine yazıldı. Bazı belediyelerin hayvan barınaklarından gelen ürpertici fotoğraflar; özellikle Sarıyer Belediyesi Hayvan Barınağı’ndaki sağlıklı ve hasta hayvanların bir arada tutulduğu inanılmaz kötü ortam, hasta hayvanların bakımsızlığı ve pislik, hayvan hakları savunucularını haklı olarak isyan ettirdi.

Bunlar gösteriyor ki, devlet bir yandan vatandaşın hayvan haklarına saygılı olmasını sağlayacak hukuki düzenlemeleri ivedilikle yaparken; aynı anda da kendi kurumlarının hayvanlarla ilgili birimlerinin bu haklara uymasını sağlamak zorundadır. 21. yüzyılda hayvan hakları açısından kabul edilmesi mümkün olmayan bu içler açısı görüntüler düzeltimelidir!

Katır Katliamı! 

2015’te hayvan hakları ihlalleri denince aklımda yer eden imajlardan birisi, Şırnak’ın Uludere ilçesi sınırında sınır ticaretinde kullanılan katırlara ait... Sürekli vahşet haberlerinin geldiği bir coğrafyada yaşam hakları hiçe sayılarak başlarına bombalar yağdırılan, üzerlerine kurşun sıkılan katırlar öldüğünde sadece “zayiat” olarak tanımlanırken, doğdukları anda “mal” olarak görüldüklerinin de bir teyidiydi. Askerler tarafından katledilen katırların karlar içinde yatan cansız bedenleri, ölümün sıradanlaştırıldığı bir ülkede insanın hayvan üzerindeki tahakkümünün de net bir resmiydi.

Kısırkaya Toplama Kampı Mevzuata Aykırı Bulundu

Hayvan hakları savunucuları, 2015’te İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kısırkaya’da inşa edilen 20 bin hayvan kapasiteli barınak projesinin, gerçekte bir tecrit ve imha merkezi olduğunu ısrarlı bir şekilde protesto edip sonunda galip gelmeyi başardı. İBB’nin projenin iptal edilmesi için gelen talebi reddetmesi, mahkeme tarafından hukuka aykırı bulundu. Mahkeme, Kısırkaya barınağının mevzuat hükümlerine açıkça aykırı olduğunu karara bağlayınca, İBB Kısırkaya davasını kaybetti. Kent hayvanlarını tecrite uğratıp soykırımına yol açacak bu projenin iptali, hayvan hakları alanında yılın önemli kazançlarından birisi oldu.

Bitmiş Kozmetik Ürünlerde Hayvan Deneyi Yasağı

Türkiye’de umut verici bir diğer gelişme ise, hayvan deneyleri alanında gerçekleşti. Kozmetik yönetmeliğine hayvanları da koruyan bir madde eklenerek, piyasaya sürülmüş (bitmiş) ürünlerinin hayvanlar üzerinde denenmesi yasaklandı. Bu olumlu bir adım olsa da, deneylerin tümüyle yasaklanıp, yaşanan teknolojik ve bilimsel ilerlemeler doğrultusunda bulunan yeni yöntemlere geçilmesi gerekir.

Eğitimde Vicdani Ret Kampanyası

Bu ay İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’nde yapılan bir protesto, hayvan deneyleri konusunda yeni bir kampanyanın da doğuşuna yol açtı. Bir grup vegan aktivist, fakültedeki hayvan kesim dersine girerek “ders materyali” diye görülen koyunların kesilmesini önlemeye çalışınca tartışma yaşandı. Hayvanları yaşatmak yerine onların nasıl kesileceğini öğreten veterinerlik fakültelerinin bu uygulaması, Türkiye’de hayvan özgürlüğü konusunda çalışmalar yapan sekiz sivil toplum örgütünün Eğitimde Vicdani Ret Kampanyası başlatmasına neden oldu. Veterinerlik fakültelerinde “hayvan kesim dersi” adı altında gerçekleştirilen vahşete katılmayı reddetmek, birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de öğrencinin hakkı olmalıdır. Çünkü orada söz konusu olan hayvan sağlığı değil, bir tür kasaplık! Deney için hayvan öldürmek yerine başka yöntemler bulunabilir; mesela başka ülkelerdeki gibi insanların doğal yolla kaybettikleri hayvanları gömmek yerine üniversitelere verdiği bir sistem kurulabilir. Üstelik insanlarda görülen rahatsızlıkların sadece yüzde 1,16’sı hayvanlarda görülüyor ve testlerin sadece yüzde 5 ila 25’i insana uygun sonuçlar veriyor. Türkiye’de bu köhnemiş yöntemin yerine yeni uygulamaları kabul eden üniversiteler de var. Mesela Aksaray Üniversitesi, 2012 yılında senato kararı ile, üniversitenin ilgili birimlerinde eğitim-öğretim amacıyla yapılan ölü veya canlı hayvan diseksiyonu yerine alternatif yöntemlerin kullanılmasını hayata geçirdi. Diğer üniversiteler de yeni gelişmeleri izleyip bu cinayetlere son vermeli!

Devam Eden Fayton Zulmü!

Türkiye’de hayvan haklarını değerlendirirken, bugüne kadar birçok protesto eylemi yapılsa da bir türlü kullanımdan kaldırılmayan faytonların zulmünden söz etmek gerekir. Adalar’da, İzmir’de, Antalya’da ve başka yerlerde fayton atlarına uygulanan işkence ne yazık ki devam ediyor. Halkın önemli bir kesiminin de tepki gösterdiği bu konuda bugüne kadar belgeseller çekildi, TV programları yapıldı, yazılar yazıldı ama nafile. Adalar örneğinde konu ile ilgili olarak ben de şahsen Adalar Belediyesi, Büyükşehir Belediyesi ve Ulaşım Koordinasyon Merkezi (UKOME) nezdinde girişimlerde bulundum, şikayet dilekçeleri verdim fakat sonuç alamadım.

Her kurum sorumluluk konusunda topu birbirine atarken, eziyet çeken atlar birer birer ölmeye devam ediyor. Yazın kızgın güneş altında saatlerce aç susuz, dinlendirilmeden koşturulan hayvanlara açıkça zulmediliyor. Nefesi yetmeyen atlar yere düşüyor, sahibinin tekmeleri sonucunda tekrar ayağa kaldırılıyor ve “nostalji” düşkünü insanlara hizmet veriliyor...

Yüzyıllar öncesine ait bu aracı günümüzde sürdürmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur! Adalar’a benzinli araba sokulsun demiyoruz ama aynı fayton görünümünde olan ve güneş ya da elektrik enerjisiyle çalışan araçlar kullanılabilir. Yetkililer aralarında görüşüp bu çağdışı atlı faytonları kullanımdan kaldırmalıdır. Bu, açıkça hayvan zulmüdür! Çözümü bu kadar basit olan bir sorun hâlâ bu kadar acıya neden oluyorsa, orada yönetim duyarsızlığı ya da bazı kesimlerin kirli çıkarları söz konusudur!

TÜRKİYE’DE VEGANLIK

“Hayvan hakkı veganizmdir!” sloganı, temel bir gerçeği ortaya koyar. Çünkü her şeyden önce birincil hak yaşam hakkıdır. Hayvanların canının alınmasına ve onlara zulmedilmesine tümüyle hayır diyerek hayvan özgürlüğünü savunanlar ise veganlardır. Türkiye’de vegan hareketi, son birkaç yılda hissedilir şekilde ivme kazandı. Bu ivme, Amerika, Avrupa ya da İsrail düzeyinde değil elbette ama artık veganlık ana akım medyada kendine daha çok yer buluyor, büyük şehirlerde yeni vegan kafeler/restoranlar açılıyor, veganlık üzerine Türkçe yayın literatürü yavaş yavaş gelişiyor, marketlerdeki vegan ürünlerin sayısı artıyor; örneğin döner cenneti diye bilinen ülkemizde artık vegan döner, vegan köfte var, vegan şinitzel, vegan peynir satılıyor. Herhangi bir konuda değişim gerçekleştirmek istiyorsanız, eskinin yerine yeni alternatifler önermek zorundasınız ve bu ürünlerin çoğalması, vegan kültürün yayılması açısından son derece önemli. Bana yansıdığı için biliyorum; üniversite öğrencileri arasında vegan yaşam tarzına ilgi duyanlar giderek artıyor. Bu ilgi, değişimi gençler başlatacağı için ümitlenmeme neden oluyor.

Türkiye’de veganlık konusunda çalışmalar yapan ayrı gruplar var. Tek bir büyük grup olarak bir araya gelinmesi elbette daha etkili olur ama bazı nüanslar ve çalışma yöntemleri açısından farklı görüşlerin varlığı da bir gerçek. Ama bu bir sorun değil. Ben veganizm alanında yapılan her çalışmayı, hizmeti çok değerli görüyorum. Ayrıca her vegan bireyin çevresine iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Paylaşılan her görüş bir mesajdır ve daha önce de söylediğim gibi devrim, özgürlük mesajını yaymakla başlar. Hayvan özgürlüğünü anlatan fikirlerin kulaktan kulağa yayılışı, meydanlarda yapılan protestolar ve bilinçlendirme faaliyetleri, hepsi bir birikim yaratıyor.

Üniversitelerde Vegan Menü

Bu yıl Koç Üniversitesi’nde bir Vegan Haftası gerçekleştirildi ve çeşitli konuşmacılar konunun farklı yönlerini anlattı. Benim de Etik Veganizm üzerine bir konuşma yaptığım etkinlik ve farklı illerdeki üniversitelerde okuyan öğrencilerden aldığım e-postalar, şimdilik sayıları çok olmasa da, üniversitelerde bir vegan kültürünün yeşerdiğini gösteriyor. Bu kültürün daha da genişlemesi için yapılması gereken ilk şey, kantinlerde vegan menünün de ulaşılabilir olmasını sağlamak. Bu konuda örgütlü ve toplu bir girişimde bulunulması açısından Vegan ve Vejetaryen Derneği’nin rektörlüklere yazı gönderip talepte bulunması fayda sağlayabilir. Her ne kadar öğrenciler imza toplayıp ilgili görevlilerle temas etseler de, bu yöntem meselenin halledilmesi için çoğunlukla yeterli olmuyor ve bu durum vegan öğrenciler için bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Farklı düşüncelere açık olması gereken üniversitelerin, duyarlı canlıları yemeyi ve sömürmeyi reddeden bir felsefeye de saygı duymasını beklemek lüks değildir.

Vegan Tutsak Osman Evcan’ın Mücadelesi

Hapishane koşullarında bile vegan yaşamı sürdürmek için takdir edilecek bir azimle mücadele eden Osman Evcan, bu yıl da yine açlık grevi yapmak zorunda kaldı. Hapishane yönetiminin daha önce kabul ettiği koşullardan geri adım atması nedeniyle 39 gün boyunca açlık grevi yapan Evcan, çeşitli dernek yöneticileri ile milletvekillerinin savcı ve hapishane yönetimiyle görüşmesi sonucunda, vegan yiyeceğe ulaşımının önündeki engellerin tekrar kaldırılmasını sağladı. Her kurum, ister barınak olsun ister yurt ya da hapishane olsun, kendisine teslim edilen insan ve hayvanlara eziyet etmeden onların yaşamlarını sürdürmelerini sağlamakla yükümlüdür. Felsefi / politik nedenlerle hayvan ve hayvansal ürün yemeyi reddeden bir tutsağın yaşamını sürdürmesi için gereken yiyeceklere ulaşmasının engellenmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Her mahkum, açlık grevi yapmasına gerek kalmadan bu hakka baştan sahip olmalıdır!

DÜNYADA HAYVAN HAKLARI

Hukuksal Gelişmeler

2015’te Türkiye’de hayvan hakları alanında bunlar olurken dünyada neler yaşandı? En önemli gelişmelerden birisi, çeşitli ülkeler tarafından hayvanların “duyarlı canlı” statüsünün kabul edilmesiydi. 2012’de Cambridge Bilinç Deklarasyonu ile tartışmasız şekilde bilimsel olarak da ortaya konulan bu durumu yasa ile kabul eden ülkelerden birisi Yeni Zelanda oldu. Bu yıl çıkan “Hayvan Refahı Yasası”na göre sadece şempanze, orangutan ya da yunus balıklarının değil, tüm hayvanların insanlar gibi duyguları olan, acıyı ve üzüntüyü yaşayabilen duyarlı canlılar olduğu yasa ile vurgulandı. Bunun en yalın anlamı, hayvanların değişen toplumsal statüsünün insanların gözünde değiştiğidir.

Aynı gelişme, Quebec’te de yaşandı ve kabul edilen yasaya göre hayvanların artık “mal” değil, biyolojik ihtiyaçları olan “duyarlı canlı” olduğu açıklandı. Evcilleştirilmiş hayvanlarla birlikte, çiftlik hayvanları ve yabani hayvanları da kapsayan yasaya göre, hayvanlara eziyet edenlere 250 bin dolara kadar para ve hapis cezası verilecek. Hayvanların “eşya” değil yaşayan “duyarlı canlı” olduğunu kabul etmek, Fransız parlamentosunun 200 yılını aldı ama sonunda bu yıl onlar da Napolyon döneminden kalma 1804 tarihli yasayı değiştirerek hayvanların yeni toplumsal statüsünü kabul etti.

Şempanzeler için “habeas corpus” kararı

2015’te hayvanların toplumsal statüsü konusunda bir New York mahkemesinde görülen davada dünyada bir ilk yaşandı ve yargıç iki şempanzeyi yasal kişilik saydı. Hayvanların insan olmayan duyarlı kişiler olarak tanınması için mücadele eden The Nonhuman Rights Project adlı örgüt, Stony Brook Üniversitesi’nde deney için tutsak edilen iki şempanzenin bir hayvan çiftliğine transfer edilerek özgürlüklerinin verilmesi için dava açtı. Yargıcın şempanzeler için “habeas corpus” kararı vermesi yani şempanzelerin bir gününü mahkemede geçirmesini talep etmesi, tarihte bir ilk oldu. Bu kararıyla şempanzelerin de birer yasal kişilik olduğunu kabul eden yargıç, daha sonraki duruşmada şempanzelerin yasalar tarafından hâlâ “mal” olarak görüldüğünü, bir gün yasal haklarına kavuşabileceklerini ama mahkemelerin bu tür değişiklikleri hızlı benimseyemediğini belirtti.  Dava kazanılmasa bile habeas corpus kararı, hayvanların meta olmadığı yönündeki argümanı, gelecekteki mücadele için tartışmasız bir şekilde güçlendirdi.

Hayvan tutsaklığına karşı kararlar arttı

Buenos Aires’te bir hayvanat bahçesinde 20 yıldır tutsak edilen Sandra adlı orangutanın hikayesi de hayvanların toplumsal statüsü açısından son derece önemli bir sonuca yol açtı. Sandra’nın serbest bırakılması için mücadele eden hayvan hakları savunucuları, Arjantin’de ilk defa bir yargıcın Sandra’nın temel haklara sahip olduğu ve tutsak edilemeyeceğine karar vermesi sonucunda zafer elde ettiler. Şüphesiz bu, binlerce davada örnek teşkil edecek.

“Hayvanlar doğaya aittir, tutsak edilemez” sloganı, 2015’e damgasını vuran sloganlardan biriydi gerçekten. Amerika’da yıllardır orkaları sömürerek gerçekleştirdiği şovları sonlandırması için yoğun bir şekilde protesto edilen Seaworld, satış rakamlarında % 84 azalma olunca, şovu bitirip koruma amaçlı bir bilgilendirici etkinlik yapacağını duyurdu. Hawai, egzotik hayvanların sirkte kullanılmasını yasaklayan ilk eyalet oldu. Ancak devlete ait hayvanat bahçeleri, ticari TV ve film çekimlerini bunun dışında tutan yasa, büyük bir eksiklik içeriyor. Hollanda da sirklere yeni düzenleme getiren ülkelerden biriydi. Aslan, ayı, fil ve zürafa gibi vahşi hayvanların sirklerde kullanılması yasaklandı.

Bütün bu örneklerin gösterdiği gibi, hayvanların insan eğlencesi için sömürülmesine, esir edilerek zulmedilmesine karşı tüm dünyada artık daha güçlü bir ses çıkıyor diyebiliriz. Bu tür örneklerin gelecek dönemde diğer ülkelere de örnek oluşturacağından eminim.

Aslan Cecil Olayı

2015’te hayvan hakları denilince akla ilk gelen olaylardan birisi, Zimbabwe Ulusal Parkı’nın ünlü aslanı Cecil’in Amerikalı bir turist tarafından avlanarak öldürülmesi. Olay ortaya çıkar çıkmaz, tüm dünyada büyük bir tepkiye yol açtı. 13 yaşındaki aslanı öldüren diş doktoru Walter James Palmer, özür mektubu yayınlayıp “Yerel profesyonel rehberlerimin yasal av bilgisine güvenmiştim," diyerek yargılanmadan işine geri dönerken, rehberlerinden birisi suçlu bulundu. Avlanma gibi ilkel bir geleneğin hâlâ var olabilmesi ve “spor” diye adlandırılabilmesi yeterince anormal değilmiş gibi, Palmer’a tepki gösterenlerin çoğu da günlük yaşantılarında endüstriyel hayvan katliamına destek verenlerden oluşuyordu. “Aslan Cecil’i afiyetle yenen bir kuzudan ayıran neydi?” Bir aslanın canının alınması her ülkeden insanda bu kadar büyük öfke yaratabiliyorsa, neden bir kuzu ya da domuzun vahşice katli böylesine genel kabul görüyor? Aslan Cecil’in öldürülmesine elbette ben de herkes kadar üzüldüm ama bir etik vegan olarak bu soruları da sormam gerekir.

Walter James Palmer, elini kolunu sallaya sallaya gezinmeye devam etse de, Aslan Cecil olayının bazı somut sonuçları oldu. Amerika Balık ve Vahşi Yaşam Dairesi, Nesli Tükenen Türler Yasası’na göre, Orta ve Batı Afrika’daki aslanların soyu tükenenler arasına dahil edildiğini ve sınırlı durumlar dışında kafa, kuyruk ve derilerinin ithal edilmesinin yasaklandığını duyurdu. Bu karar, avcılar tarafından katledilen aslan sayısını düşürecektir kuşkusuz ama yine burada sormak zorunda olduğumuz soru şu: İnsanoğlu, korkakça eline silah alıp zevk için hayvan öldürmeyi bu yüzyılda neden tümüyle yasaklamıyor? Amerika neden av yoluyla elde edilen bütün hayvan başlarının ülkeye ithalini durdurmuyor da “bazı sınırlı durumlar”dan söz ediyor? Hiç kuşkusuz ki, insanoğlu duyarlı canlıların yaşam hakkını tanımadığı sürece cinayetlere bir kılıf bulunacaktır.

Nitekim Çin’de onbinlerce köpeğin kaltedildiği korkunç festivale isyan ederken, her gün mezabahalarda milyonlarca ineğin öldürülmesine sessiz kalmak da aynı tutarsızlığın sonucudur. Herkes, kendi kültürünü gerekçe göstererek hayvan öldürmeyi savunduğu sürece bu tür hayvan katliamlarının sona ermesi zor. Ancak bazen Nepal’de olduğu gibi duyarlı insanların önderliğinde değişim de gerçekleşebiliyor.

Gadhimai’de Artık Hayvan Katliamı Yapılmayacak!

2015’te hayvan hakları savunucularını sevindiren bir gelişme Nepal’de yaşandı. Çağlardan beri gelenek adı altında Gadhimai Festivali’nde sürdürülen dünyanın en büyük hayvan kurban etme bayramı, Gadhimai Temple Ortaklığı’nın aldığı kararla son buldu. Yapılan resmi açıklamada hayvan kurban etmeye son verildiği, 300 yıldır her beş yılda bir gerçekleştirilen festivalin 2019’da “yaşamın kutlaması” şeklinde gerçekleştirileceği ve artık değişim zamanının geldiği vurgulandı. Tapınağın Sekreteri Motilal Prasad, “Hayvanların bize çok benzediğinin farkına vardım. Bizimle aynı organları var ve aynı bizim çektiğimiz acıları çekiyorlar” diyerek hayvan katliamının durdurulmasının ardındaki nedenin etik olduğunu da vurguladı. Hayvan hakları örgütlerinin yıllardır yoğun bir çaba göstererek elde ettiği bu başarı, umut ve azimle değişimin sağlanabileceğine dair inancımızı güçlendirdi. Darısı Türkiye’nin başına diyeceğim ama sanatçı Leman Sam Kurban Bayramı sırasında attığı bir tweet’te hayvan katliamına karşı duygularını dile getirdiği için hapis istemiyle hâlâ yargılanıyor... 

Hayvan Hakları Savunucuları Terörist Değildir!

Bu yıl Amerika’da yaşanan bir olay, hayvan hakları eylemcilerini terörist olarak değerlendiren yasanın yeniden gündeme gelmesine neden oldu. 2006’da ilaç, kürk ve tarım endüstrilerinin yoğun lobi baskısı altında George W. Bush’un imzaladığı Ticari Hayvan Teşebbüsleri Terörizm Yasası ‘na göre (The Animal Enterprise Terrorism Act -AETA) bir ticari hayvan teşebbüsünün malına zarar veren ve bu eylemi telefon ya da interneti kullanarak yayan herkes, olayda şiddet olmasa da terörizm ile suçlanabiliyor. Orta Amerika’daki bir kürk fabrikasına girip 2000 kadar vizon ve tilkiyi kurtararak duvara “Özgürlük Sevgidir” yazan  Kevin Johnson ve Tyler Lang adlı iki genç de, bu suçla yargılandı. Aynı sekilde 6000 vizonu özgürleştiren Joseph Brian Buddenberg ve Nicole Juanita Kissane de, FBI ajanları tarafından yakalanarak terörizm ile suçlandı.

Açıkça görüldüğü gibi, yasalarında hayvanları “mal”, şirketleri insan gibi bir “birey” olarak gören Amerika, bu örnekte de gerçekte duyarlı birer canlı olan hayvanların yerine yine malı koruyor ve şiddet uygulamadan duyarlı canlıları kurtaran aktivistlere terörist diyor! Bu anlayış değişmediği ve hayvanların yaşam hakkı kabul edilmediği sürece bunun gibi saçmalıkların devam etmesi kaçınılmaz görünüyor.

Tam bu noktada Hayvan Kurtuluş Cephesi ALF’nin eylemlerinin önemine de değinmek isterim. Bu eylemler, çeşitli tesis ve fabrikalarda esir edilip sömürülen, işkence edilen hayvanların kurtarılması açısından son derece önemli. Tahakküme son vermek için yola çıkan ALF; hiyerarşik olmayan bir yapı içinde örgütlü. 2015’te de dünyanın farklı kentlerinde özgürlüğüne kavuşturdukları hayvanlarla hepimize umut verdiler!

DÜNYADA VEGANLIK

2015, dünyada veganlığın en çok konuşulup merak edildiği yıl oldu. Sadece beslenme bakımından değil, hayvan hakları açısından da vegan kavramı çok sık gündeme geldi. Çevresel faktörler, iklim değişikliği, toprak kaybı ve California’daki susuzluğun çok ciddi boyutlara ulaşması, gözleri küresel iklim değişikliğine çevirdi. Bunun sonucu olarak da, dünyada en çok sera gazı salımından sorumlu olan endüstriyel hayvancılık mikroskop altına alındı. Her ne kadar iklim değişikliği üzerine kitap yazan Naomi Klein gibi gazeteciler dile getirmekten çekinse de, bu gerçek, Birleşmiş Milletler’in açıkladığı raporla da belgelenmişti. Paris İklim Değişikliği Zirvesi’nde hayvancılığın doğaya verdiği zarar istenilen ölçüde dile getirilmedi ama yapılan protestolarda bu net olarak vurgulandı.

İşlenmiş et ve kanser ilişkisi

Dünya Sağlık Örgütü’nün bir rapor yayınlayıp işlenmiş eti 1 numaralı kanser yapıcılar listesine eklemesi, kanser ile et arasındaki bilinen ilişkiye yeni ve güçlü bir kanıt oluşturdu. Bu bilimsel açıklamalar, ülkemizde şu ana kadar belirgin bir sonuç yaratmadı ama dünyada etkili yankıları oldu.

Vegan ürün seçenekleri, 2015’te giderek piyasada daha fazla yer almaya başladı. Hiçbir hayvan dokusu içermeyen bitkisel bazlı et dokusu geliştirilirken, yine bitki bazlı vegan yumurta üretildi. Artık “Vegan olamam; çünkü peynirsiz, sütsüz, yumurtasız yapamam,” diyenlerin artık hiçbir gerekçesi kalmadı. Teknolojik ilerlemenin gelecek yıllarda yeni alternatifler yaratmaya devam edeceğini görmek için dahi olmak gerekmiyor. Bill Gates, Biz Stone gibi iş adamları ve Silikon Vadisi’ndeki yatırımcıların da geleceğin vegan olduğunu, insanlığın üzerinde yaşadığı gezegeni korumak için bu yönde bir değişime zorunlu olduğunu söylemeleri ve yatırımlarını bu projelere yapmaları boşuna değil.

Vegan Mayonezin Hukuk Savaşı

Elbette hayvansal ürün üreten firma sahipleri de direnecek bu gelişime ama ben dünyanın bugün içinde bulunduğu durumu bir bütün olarak değerlendirdiğimde, bu değişimi durdurmanın olanaklı olmadığını düşünüyorum. Buna verilebilecek iyi bir örnek mayonez konusunda yaşandı. Hampton Creek firması, “Just Mayo” adını verdiği yumurtasız bir mayonez üretip piyasaya sürünce Unilever firması tarafından yanıltıcı etiket suçlamasıyla dava edildi; içinde yumurta olmadığı için ürüne mayonez denemezmiş... Asıl mesele, yumurtasız mayonezin çok daha ucuza mal olması ve fiyatları düşürmesi. Daha sonra işin içine Amerikan Yumurta Konseyi de girince işler iyice karıştı. Konsey Başkanı’nın gönderdiği e-postalar yoluyla Whole Foods’un Just Mayo satmasını engellemeye çalıştığı belgelendi ve sonunda Başkan istifa etmek zorunda kaldı.

Sonuçta insanların ve hayvanların yararına olanı değil, belli endüstrilerin çıkarına olanı korumak için örgütlenen kapitalist sistem, ortaya çıkan gerçeklerden rahatsız oluyor. Et, süt ve yumurta endüstrilerinin kodamanları, yeni sağlıklı seçeneklerin piyasaya girmesinden hiç hoşlanmıyor. Bu durum, yiyecekle de sınırlı kalmıyor. Hayvanları sömüren her endüstri için geçerli. Ancak Bilgi Çağı’nda, teknolojinin büyük bir hızla geliştiği bir dönemde, eski sömürü düzenini sürdürmek artık eskisi kadar kolay olmayacak! Hayvancılık endüstrisinin çevreye ve insana verdiği zarar farklı yönleriyle açığa çıkarılırken, hayvan sömürüsünün etik sorgulaması da daha fazla duyarlı insan tarafından yapılacak.

Hem dünya hem de Türkiye ölçeğinde hayvan hakları ve veganizm konusunda atılması gereken çok adım var. Hayvan hakları, 21. yüzyılın en önemli sosyal adalet mücadelesi ve bu mücadele gelecek yıllarda yoğunlaşarak devam edecek. Bunu sürdürürken, hiç yılmadan hayvanların yaşam hakkını her koşulda savunmaya ve vegan yaşamın kazanımlarını çevremizle paylaşmaya devam edeceğiz.

(2015 yılında hayvan hakları ve veganizm alanında yaşanan gelişmeleri değerlendiren makalem, ilk olarak Dag Medya'da yayınlandı. http://dagmedya.net/2015/12/28/zulal-kalkandelen-hayvan-haklari-ve-veganizm-acisindan-2015-yilini-yazdi)