7 Kasım 2017 Salı

MARX GÜNÜMÜZDE YAŞASA VEGAN OLUR MUYDU?

13.9.2017

ULUSLARARASI HAYVAN HAKLARI KONFERANSI'NDAN İZLENİMLER


7-10 Eylül tarihlerinde Lüksemburg’da yedinci kez gecekleştirilen Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’na (IARC), bu yıl ben de Sivil Düşün AB Programı’nın desteğiyle katıldım. Aktivist ve gazeteci kimliğimle yer aldığım konferans, hayvan özgürlükçülerinin arasında kendimi daha güvende hissetmemi sağlamasının yanı sıra, dünyada hayvan hakları alanındaki yaklaşımları daha net görmeme neden oldu. 

Böyle geniş çaplı bir organizasyonun yapılmasını sağlayan 6 ana sponsor var: ALPA (Lüksemburg Hayvan Hakları Derneği), ARIWA (Animal Rights Watch - Almanya merkezli aktivist grup ), Bite Back (Belçika merkezli hayvan hakları örgütü), VegFund (Veganlığın yayılması için eğitim odaklı çalışmalar yapan Amerika merkezli STK), A Well-Fed World (Dünyada açlıkla mücadele, insanların iyi beslenmesi ve hayvanların korunması için çalışan Amerika merkezli STK), die tierbefreier e.V. (Hayvan haklarını savunmak için doğrudan eylemler gerçekleştiren Almanya merkezli aktivist grup). Bunun dışında vegan üretim yapan 8 adet yeme/içme ve ürün sponsoru katkı sağlıyor.

TÜRKİYE İLGİ ODAĞI OLDU


Lüksemburg’un yaklaşık 33.000 nüfuslu ikinci büyük kenti Esch-sur-Alzette’de, ironik bir şekilde 19. yüzyıldan kalma bir mezbahada yapılan konferansa katılanlar, ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerindendi ama Amerika, Brezilya, Ermenistan, Türkiye gibi farklı bölgelerden katılımcılar da vardı. Vize alamayan Pakistan ve Kenya aktivistleri gelemeyince, konferansta ana ilgi odağı Türkiye oldu. 

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Başkanı Fatma Biltekin ve HAKİM Koordinatörü Burak Özgüner, çocuklara yönelik yaptıkları çalışmayı “Genç insanlara ulaşmak” başlıklı bir kampanya tartışmasında anlattılar. “Türkiye’de Hayvan Haklarının Durumu” konulu ülke sunumuna, onların isteğiyle ben de katıldım. Sunum için bize verilen zaman 15-20 dakika ile sınırlıydı ama HAKİM’in hazırladığı hayvan hakları ihlalleri görselleri, Türkiye’nin siyasi durumuyla ilişkili olarak aktarılınca büyük ilgi gördü. Taksim’de katledilen Kınalı, sokak hayvanlarına uygulanan şiddetin artışı, hayvanları korumayan “Hayvan Koruma Yasası”, hepsine değinildi. 

Ben yaptığım kısa konuşmada, insan haklarını rafa kaldıran bir ülkede hayvan haklarını savunmanın zorluğundan söz ettim. Siyasi iktidar ve yasal durumdan kaynaklanan sorunların yanı sıra, Türkiye’de hayvan haklarını savunanların “hayvan haklarının ne olduğuna dair” ortak bir anlayışa sahip olmamalarının ve sürekli hayvan refahcılığına odaklanılmasının temel sorun olduğunu söyledim. Hayvan hakları aktivistleri ve dernekleri arasındaki işbirliğini geliştirerek, yaşam hakkı odaklı bir mücadelenin güçlendirilmesi gerektiğini ve ne olursa olsun yılmayacağımızı da ekledim. 

Sunumdan sonra konferans boyunca bize gösterilen ilginin dozu, kuşkusuz Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda yarattığı endişe verice görüntü ile ilgiliydi. Hatta, “Sizi takdir ediyoruz, Biz sizinki gibi bir ülkede yaşasak, hayvan hakları mücadelemizi sürdüremez ve bırakırdık,” diyenler oldu. Oysa insan hakları ve hayvan hakları mücadeleleri, ancak bütüncül bir yaklaşımla verilebilir; hayvan özgürlükçüsü birini diğerinden ayrı tutmaz.

KONFERANSTA ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YAKLAŞIM


Çeşitli atölyelerin ve panellerin düzenlendiği konferansta hayvan hakları alanında ün kazanmış isimler de konuşma yaptı. İnsan olmayan hayvanların yasal statüsü ve birey olma hakkı konusunda çok başarılı çalışmalar yapan avukat, Nonhuman Rights Project’in kurucusu Steven Wise’ın ufuk açıcı konuşmasını bu alanda çalışan tüm avukatların dinlemesini isterdim. 

Karnizm kuramına dair “Neden Köpekleri Seviyoruz, Domuzları Yiyoruz ve İnekleri Giyiyoruz” adlı kitabıyla tanınan sosyal psikolog Melanie Joy ise, bu kez veganlar, vejetaryenler ve et yiyenler arasındaki iletişimin geliştirilmesi üzerine yazdığı yeni kitabını tanıtan bir konuşma yaptı. Kendi uzmanlık alanı olduğu için, “karşınızdakini anlamaya çalışın, sabırlı olun” tavsiyesini teorik bir anlatımla aktardı. Joy’un konuşması, konferans boyunca karşımıza çıkan iki farklı yaklaşımdan birini temsil ediyordu. Ben, hayvan haklarını bir toplumsal adalet mücadelesi olarak gördügüm için, “sadece ikna ile olmaz, sokağa çıkın, eylem yapın, hayvan kurtarın” diyen diğer yaklaşımın tarafındayım. 

Aynı durum, her yıl milyonlarca hayvanın katledilmesine yol açan hayvan deneyleri konusunda da oldu. Brezilya’da Santa Catarina Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Paula Brügger, bilimsel verileri kullanarak toplumu hayvan deneylerinin işe yaramadığı ve alternatif yöntemlerin kullanılabileceği konusunda ikna etmeyi önerdi. 90‘lardan bu yana İngiltere’deki hayvan hakları hareketinin içinde yer alan, London Action Resources Centre’ın kurucusu Jimmy Lester ise, ALF eylemlerinin hayvanların hayatını kurtarmada ne kadar etkili olduğunu anlattı. Kanımca etkiyi artırmak için iki yöntemin aynı anda yürütülmesi gerekli.

MARX, BUGÜN YAŞASAYDI VEGAN OLUR MUYDU?


Dinlediğim ilginç konuşmalardan bir diğeri de, Basel Üniversitesi’nde sosyal teori dalında doktora öğrencisi olan Tobias Rein’a aitti. Karl Marx’ın felsefesini etik ve hayvan hakları açısından eleştirdiği sözlerinin benzerlerini Can Başkent ile yazdığımız “Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi” adlı kitapta sol siyaset için biz de söylemiştik. Solun sadece insan odaklı çözüm önerileri, 21. yüzyıl dünyasında yeterli değil; diğer duyarlı canlıları sömürmeyi sürdürürken sadece insanı kapsayan özgürlük, eşitlik mesajları verildiğinde tutarsız oluyor. Rein’a konuşmasından sonra Kulturfabrik’te rastlayınca espri ile karışık, “Marx günümüzde yaşasaydı vegan olur muydu?” diye sordum. “Hayır, olmazdı; çünkü o insanların mutluluğuna odaklı olduğu için bunu yine onların hakkı olarak görürdü. Ama tabii tam olarak bilemeyiz,” dedi gülerek...

EKSİLER VE ARTILAR


Konferansta dikkatimi çeken bir eksiği de belirtmem gerekli. Lüksemburg’a gitmeden önce programa baktığımda heyecan verici konuşma ve panellerin daha çok olacağını düşünmüştüm. Fakat konuşmacıların çoğu, hayvan hakları ve veganizm alanında teorik bilgileri vermekle yetindi. Oysa katılımcıların çoğu, zaten bu konularda gerekli kişisel gelişimini gerkçekleştirmiş deneyimli aktivistlerdi. O nedenle kampanyaların gerçekleştirilmesi ve taban örgütlenmeleri hakkında pratik bilgiler içeren sunumlar yapılsaydı, çok daha faydalı olabilirdi. 

Yine de Lüksemburg’daki konferans, birçok farklı ülkeden aktivistlerle tanışıp iletişim ağı kurmak ve görüş alışverişinde bulunmak için çok işlevsel bir platform işlevi görüyor. Önümüzdeki yıllarda katılmayı düşünüyorsanız, Kulturfabrik’e ücretsiz otobüslerle ulaşım sağlanan bir kampta kalabilir ya da trenle 23 dakika uzaklıktaki Lüksemburg kentinde bir otelde konaklayabilirsiniz. Ayrıca etkinlik alanında her gün uygun fiyata kahvaltı yapıp, öğlen ve akşam yemeklerini yiyebilir; bir gece ücretsiz verilen konsere katılabilir ve çeşitli hayvan hakları belgesellerini izleyebilirsiniz. Ama en önemlisi, zulümsüz bir dünya için mücadele eden, bu ideale gönül vermiş hayvan hakları aktivistleriyle bir arada olmanın huzurunu yaşayabilirsiniz! Orada geçirdiğim dört gün boyunca duyduğum huzur hissini daha önce hiç duymadım. 

7-10 Eylül tarihlerinde Lüksemburg’da yedinci kez gecekleştirilen Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’na (IARC), bu yıl ben de Sivil Düşün AB Programı’nın desteğiyle katıldım. Aktivist ve gazeteci kimliğimle yer aldığım konferans, hayvan özgürlükçülerinin arasında kendimi daha güvende hissetmedim!

(Bu yazı ilk olarak Journo haber sitesinde yayınlandı. https://journo.com.tr/marx-vegan-olur-muydu)

(Fotoğraflar bana aittir.)











14 Mayıs 2017 Pazar

IRKÇI DUVARLARI SANATLA AŞMALI

14.5.2017

(Bu yazı ilk olarak Kültür Servisi'nde yayınlandı. http://kulturservisi.com/p/irkci-duvarlari-sanatla-asmali)

Kültür ve sanat dünyamız, uzun zamandır Türkiye’deki siyasi iktidarın politikaları neticesinde büyük sarsıntı içinde. Kabuk değiştirip iyice kuraklaşan Beyoğlu, betona boğulmuş görüntüsüne ek olarak yamalı sokakları ve AVM’leriyle artık utanç verici bir çirkinlik içinde... Canlı performans mekanları birbiri ardına kapanırken, buna terör saldırıları da eklenince yabancı sanatçılar Türkiye’ye gelmekten çekiniyor. Bu durum, geçen yıl 68 kuşağının sembol  müzisyenlerinden Joan Baez’in “Onca savaş bölgesine, diktatörlükler altında yönetilen ülkeye, iç kargaşaların olduğu ülkeye gittim ancak Türkiye'de bugün gördüğüm kadar büyük ve öngörülemez tehlikeyi başka bir yerde gördüğümden emin değilim,” diyerek İzmir konserini iptal ettiği günden beri değişmedi.

Gerçi o tarihten sonra ülkemize gelen yabancı sanatçılar oldu ama bir hesap yapılsa etkinlik iptalleri daha çoktur sanırım. En son geçen hafta Apocalyptica, terör nedeniyle ekipten bazı kişilerin Türkiye’ye seyahat konusunda endişeleri olduğunu belirterek İstanbul’a gelmekten vazgeçti.

Terör korkusu yüzünden ülkemizdeki etkinliklerini iptal eden sanatçıların yerine kendimizi koyarak düşünürsek, söyleyecek fazla bir şey yok. Sonuçta can tehlikesi varsa gelmiyor diye öfkelenmek ne derece haklı? Joan Baez’in açıklaması, zaten çok zor günler yaşayan bir toplumun moralini dibe vurdurduğu için eleştirilebilir. Onun konumundaki bir sanatçı, gelmiyorsa bile bunu daha dengeli bir dille açıklamalı; moral verici, cesaretlendirici olmalıydı. 

Dikkat çeken bir husus da, terör gerekçesiyle Türkiye’ye gelmeyen sanatçıların terör saldırılarının yaşandığı diğer Avrupa ülkelerine gitmeyi sürdürmesi... Buradaki ortamı daha tehlikeli bulmaları, kendilerini daha güvensiz hissetmeleriyle açıklanabilir belki ve doğrusu onu da anlamak çok zor değil. 

Politikacılar yüzünden sanatseverleri mahrum etmek?

Bu yazının konusu, aslında terör yüzünden meydana gelen iptaller değil. Buraya kadar söz ettiklerim, uzun bir giriş oldu sadece. Yazı fikrini veren asıl olay, dün medyaya yansıdı. Kültür Servisi’nde okuduğum bir haber, Pera Müzesi’ndeki “Balkanlardan Gelen Soğuk Hava” sergisinde eseri yer alan Ulay’ın İstanbul’a gelmeyeceğini bildiriyordu. Pera Müzesi’nin resmi hesaplarından yapılan açıklamaya göre Alman sanatçı, “son dönemde Türkiye ile Avrupa arasında diplomatik açıdan yaşanan sıkıntılı atmosferden duyduğu kişisel endişe” sebebiyle konuşmasını iptal etmiş.

Yazının girişinde anlattığım gibi, terör nedeniyle gelmeyenleri anlayabiliyorum ama Ulay’ın gerekçesini irdelemek isterim. Çünkü bana göre, sanatçı, devletlerin her yaptığından halkların sorumlu olmadığını bilip halkların yanında yer almalı. Amaç tepki göstermekse -ki herkes istediği konuda tepki göstermekte özgürdür; o zaman buraya gelip konuşmasında bu konuya da değinse daha anlamlı bir tavır olmaz mıydı? 

Ulay, büyük ihtimalle Avrupa ile yaşanan kriz nedeniyle burada kendisine yönelebilecek olumsuz bir tepkiden kaygılanarak Türkiye seyahatini iptal etti. Fakat yeri gelmişken ondan bağımsız olarak bu yazıda günümüzde savunulan bir anlayışa da değinmek isterim. Devletlerin geçmişte yaptıklarından ya da günümüzdeki politikalarından dolayı halklar adeta tek bir varlık gibi sorumlu tutuluyor. Bu bakış açısının doğru olduğunu düşünmüyorum. Ancak vatandaşların istisnasız iktidarın politikasını onaylaması durumunda savunulabilir bir argüman bu. Aksi halde bir insan, kendi tercihi dışında içine doğduğu ülkede devletin yaptıklarını onaylamıyorsa, onu o devletle özdeşleştirmek hiç mantıklı değil. Ben bu özdeşleştirmeyi reddediyorum. 

Ulay, Türkiye’ye gelmeyerek sonuçta sanatseverleri konuşmasından mahrum etmiş oldu. Bu kararı, sanatı önemsemeyen bir iktidarın hiç umurunda olmazken; muhtemelen kendisiyle aynı sanat dilini konuşan insanları üzdü. Yaşanan diplomatik skandal, ne Ulay’ın ne de sanatseverlerin suçu. Devletleri yöneten siyasetçilerin iç politikadaki kimi hesaplar için tırmandırdığı kriz nedeniyle halklar arasına set çekilmesi, hatalı bir davranış. Aksine Ulay’ın devletlerin dikmeye çalıştığı ırkçı duvarları aşıp İstanbul’a gelmesi ve kültürler arası uzlaşmayı konuşmasıyla da desteklemesi daha yapıcı olurdu. 


Çünkü barışı kuracak en etkili ortak dil sanat!

3 Mayıs 2017 Çarşamba

DİDİM VEGFEST'TEKİ KONUŞMAM

3.5.2017

Geçen hafta sonu Didim'de gerçekleştirilen Türkiye'nin ilk vegan festivali Vegfest kapsamında ben de 'Veganizm, Hayvan Hakları ve Hayvan Özgürlüğü' konulu bir konuşma yaptım. Tamamı 30 dakika kadardı sanıyorum; Şükran Boz, şu ana kadar bulabildiğimiz 21 dakikalık en uzun versiyonu kaydedip Youtube'a yüklemiş. Kendisine teşekkür ediyorum.


15 Nisan 2017 Cumartesi

HAYVAN HAKLARI İZLEME KOMİTESİ 2016 HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ RAPORU BASIN TOPLANTISI

15.4.2017

Hayvan Hakları İzleme Komitesi'nin (HAKİM) 2016 Hayvan Hakları İhlalleri Raporu, 14.4.2017 tarihinde İstanbul'da açıklandı. Basın toplantısında yaptığım konuşmanın videosu aşağıda.


25 Mart 2017 Cumartesi

KADINI SÖMÜREN GERİCİLİĞE HAYIR!

25.3.2017


(Bu yazı ilk olarak Bayan Yanı dergisinin 8 Mart 2017'de Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yayınladığı özel sayısında yayınlandı.)

İnsanoğlu Ay’a ayak basalı 48 yıl oluyor; yaklaşık 7 yıl sonra Mars’a ilk insanın gönderilmesi planlanıyor. İnsandaki kas sistemine bağlanan modüler protez kollar ve görme engellilere umut olan biyonik gözler geliştirildi. İnsanlık, teknoloji alanında hayalleri zorlayan devrimlere imza atmaya devam ediyor. 

Fakat ne acıdır ki, bilim ve teknoloji alanında böylesine büyük başarılar elde edilen bu çağda, insanoğlu kadın-erkek eşitsizliği sorununa hâlâ çözüm getiremedi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, günümüzün Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilân edildi.

1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemli. Çünkü çok açıktır ki, Atatürk’ün dediği gibi, “İnsan topluluğu, kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kâbil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” 

Araştırmalar gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler ağırlıklı olarak, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda. Bu tabloda Türkiye’nin durumu nasıl dersiniz? Dünya Ekonomik Forumu’nun 2016 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre, değerlendirilen 144 ülke arasında ülkemiz 130. sırada! Kadınların eğitim oranı ile 2015 yılı raporunda küresel çapta 105. sırada bulunan Türkiye, 2016’da 109. sıraya gerilerken; kadınların siyasete katılımı kategorisinde de 105. sıradan 113. sıraya geriledi. 

Cumhuriyet’in ilânıyla birçok Avrupa ülkesinden önce kadına seçme ve seçilme hakkının verildiği bir ülkede bu boyuttaki bir gerileme, ancak kadınlara yönelik sistematik bir baskının sonucudur. 

Her 4 saatte 1 kadının tecavüze uğradığı, tecavüzcü sapıklar ve katillerin cezasız salıverildiği, geçen yıl 261 kadının erkekler tarafından katledildiği bir ülkede, kadınlar en temel haklarından yani yaşam haklarından yoksun demektir! 

Bu ortamda Cumhuriyet’in kadın hakları ve statüsü konusunda gerçekleştirdiği devrimlere sahip çıkmak şarttır. Bununla yetinmeyip daha ileri adımlar atmak için tek yumruk halinde ortak mücadele vermek zorunludur. 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde mesajımız şudur: 

Kadını aşağılayan, metalaştıran ve sömüren cinsiyetçi görüşe HAYIR!

Kadını eve hapsedip boyunduruk altına almak isteyen gericiliğe HAYIR! 

14 Mart 2017 Salı

“HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ BAŞVURULARIMIZ DEVLET KURUMLARINCA GEÇİŞTİRİLİYOR”

14.3.2017

(Bu röportaj, ilk olarak Dağ Medya'da yayınmanmıştır. https://dagmedya.net/2017/01/30/hayvan-haklari-ihlalleri-konusundaki-basvurularimiz-ilgili-devlet-kurumlarinca-gecistiriliyor)

Ülkemizde her gün artarak tanık olduğumuz toplumsal şiddetten en çok zarar gören kesim, bu gezegeni paylaştığımız diğer duyarlı canlılar, hayvan dostlarımız. Ben dostlarımız diyorum ama pek çok insan hayvanları küçümsenip aşağılanacak, şiddet uygulanacak birer ‘meta’ olarak görülüyor. Hayvanları koruma çabasını bağımsız ya da örgütlü olarak sürdüren insanların varlığı, ne yazık ki bu şiddet vakalarının önüne geçemiyor. 

Uzun yıllardır hayvan hakları alanında mücadele veren Burak Özgüner, aynı zamanda (HAKİM) Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü olarak görev yapıyor. Kendisiyle hayvan hakları alanındaki sorunları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Oldukça ayrıntılı ve önemli tespitleri var. Bu alanda çalışan herkesin okumasını ve ilgili kurumlarla paylaşmasını dilerim. Çünkü sorunları tam olarak tespit etmediğimiz sürece, bizler olduğumuz yerde dönmeye devam ederken hayvanlar acı çekiyor... Bizim başarısızlığımız, onların hayatına mal oluyor... Artık acilen harekete geçme vaktidir!

“HAYVANA YÖNELİK SUÇLAR CEZASIZLIKLA SONUÇLANDIĞI VE PARA CEZASI İLE GEÇİŞTİRİLDİĞİ İÇİN SİSTEMATİK ŞİDDET ARTIYOR”


Hayvan Hakları İzleme Komitesi olarak hayvan hakları ihlallerini izliyorsunuz. Temmuz 2016'da açıkladığınız raporda da manzara tüyler ürperticiydi. Sadece beş ay içinde 8 milyon yaşam hakkı ihlali, 144 işkence vakası, 1 cinsel şiddet vakası yaşandığını ortaya koyuyordu. Ülkemizde yaşanan hayvan şiddetine dair son durumu genel olarak anlatır mısınız?

Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet her daim mevcuttu. Hayvanların hapsedildiği, sömürüldüğü tesislerde bu şiddet rutin ve sistematik durumda, tıpkı tüm dünyada olduğu gibi. Ama Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar, idarî para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için bu rutin ve sistematik şiddetin boyutları daha da artabiliyor. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor. Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor. Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.

Biz 2016 boyunca, tür ayırt etmeksizin hayvan hakları ihlâllerini izledik, raporladık. Raporlarımızda yaşam hakkı gasbı, işkence, beden dokunulmazlığının ihlâli, ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet verme, zorunlu göce tâbi tutma, özgürlüğü kısıtlama, cinsel şiddet gibi vakalara yer verdik. Sadece TÜİK’in istatistikî verilerini, yazılı ve görsel basına, sosyal medyaya yansıyan vakaları raporlayabildik ve raporlarımızda sınıflandırdığımız vakalara dair istatistikî verilere “EN AZ” şeklinde yer verdik. Çünkü raporlarımıza yansıyan bu veriler, sistematik bir şekilde hayvanlara yönelik işlenen suçların, hak ihlâllerinin çok küçük bir kısmı.

Türkiye’de ise sosyal medyaya yansıyan, basında yer bulan hayvan hakları ihlâlleri daha çok sokak hayvanlarına yönelik olanlardan ibaret. Kent hayvanlarına yönelik olan hak ihlâlleri de yeterince sansasyonel veya  kamuoyu tepkisini yeterince çekmiş ya da sosyal medyada gündem konusu olmuş ise basında yer bulabiliyor. 

Mevcut 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun ihlâlleri önleyemediği açık...

Hayvanları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte ve bu Kanuna göre hayvanların zehirlenmesi ya da öldürülmesi, cinsel şiddete maruz bırakılması yasak. Yıllardır yürürlükte olan mevzuatın varlığı ise, bu suçları engelleyemedi. Tüm ülkede yaptırımla sonuçlanan vaka sayısı da oldukça az. Türkiye’nin dört bir yanında kent hayvanları zehirlenerek katlediliyor; farklı türlerden hayvan her gün tecavüze uğruyor. Failler bulunamadığı için başlatılan idarî soruşturmalar genelde sonuçsuz kalıyor; failler bulunduğu takdirde ise oldukça yetersiz idarî para cezaları ile bu suçların üstü kapatılıyor. 

En göz önünde gerçekleşen, kent hayvanlarına yönelik bu hak ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması konusunda ciddi sıkıntılar yaşanırken, mezbahalar; deney laboratuvarları; hayvanat bahçeleri; hayvanlı sirkler; yunus parkları; akvaryumlar; süt çiftlikleri; kürk çiftlikleri; barınaklar; deniz canlıları üretim çiftlikleri; petshop ve evcil hayvan üretim çiftlikleri; avlaklar; yaban hayvanı üretim çiftlikleri; “kurtarma ve rehabilitasyon” merkezleri; veteriner klinikleri, poliklinikleri ve hastaneleri vb. tesis ve alanlarda, kapalı kapılar ardında ne gibi hak ihlâlleri yaşandığını bilmek, bunları raporlamak imkânsız durumda. Buralarda, zulmün sistematik bir şekilde yaşandığını biliyoruz, tanıklıklarımız da var. Ancak bu tesislerde yaşanılanlar, “ticarî sır” gibi tanımlarla devletin koruma zırhı kapsamında olduğu için bu hak ihlâlleri için yaptırım talep etmek bir yana, bu ihlâller teşhir bile edilemiyor. Buralarda yaşanılanların, hepsi birer özgürlüğü kısıtlama, yaşam hakkı gasbı ve işkence vakası. Tüm bunları düşününce, raporlarımızdaki istatistikî veriler de anlamını yitiriyor.

Raporları medya dışında ilgili kuruluşlara gönderiyor musunuz? Bugüne kadar raporlara dair size ulaşan bir devlet yetkilisi oldu mu? Ortak bir çalışma önerildi mi?

2016’nın ilk iki ayında yaşanan hak ihlâllerini içeren raporumuzu, hayvan hakları ihlâllerine yaptırım uygulamak ile görevli ve yetkili kurumlara ilettik ancak hiçbir olumlu geri bildirim alamadık. İlgili bakanlıklardan randevu taleplerimiz oldu, bu randevu taleplerimiz de olumlu olarak sonuçlanmadı. Rutin basın toplantılarımızın amacı, raporlarımızı sadece medya ile paylaşmak değildi; raporladığımız hak ihlâllerini aynı zamanda kamuoyu ile de paylaştık. Raporlarımızın tamamı, açık bir şekilde www.hayvanhaklari-izleme.org adresindeki web sitemizde mevcut. Yakın zamanda 2016 yılına ait bir yıllık hayvan hakları izleme raporumuzu da basın ve kamuoyu ile paylaşacağız ve bu raporu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na göndererek, raporlarımıza yansıyan hayvan hakları ihlâllerinin hangilerinin yaptırımla sonuçlandığını soracağız. 

Bir yıl boyunca, çeşitli hayvan hakları ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması, farklı konularda idarî ve adlî soruşturmaların başlatılması için birçok girişimde bulunduk. Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleşen birçok hayvan hakları ihlâlinin aydınlatılması, faillerin bulunması, açıldığı iddia edilen soruşturmaların akıbetini öğrenmek için çeşitli başvurularda bulunduk. Üzülerek söylüyorum ki birçok başvurumuz, ilgili kurumlar (valilikler, il/ilçe şube müdürlükleri, kaymakamlıklar, belediyeler, bakanlıklar) tarafından geçiştirildi. Birçok başvurumuza cevap dahi alamadık. 

“YASAL SÜRECİN BAŞLATILMASI İÇİN PROFESYONEL BİR YAPILANMAYA İHTİYAÇ VAR, GÖNÜLLÜ ÇABA İLE YÜRÜMÜYOR”


Bu işleyişin etkin bir hale getirilmesi için ne yapılması gerek?

Biz başvurularımıza cevap alabilmek, sorularımızın eksiksiz bir şekilde cevaplandırılmasını sağlamak için birçok kez itirazlarda bulunduk. Başvuru yapmak yeterli olmuyor, başvurunuzu takip etmezseniz cevap bile alamıyorsunuz. Yasal süre içerisinde cevap alamamanız durumunda, yine yasal süre içerisinde üst kurula, merciye itiraz etmeniz gerekiyor ve bunların hepsi çok meşakkâtli süreçler. Tüm bu başvuruların gerektiği gibi yapılması, takip edilmesi, zamanında itiraz süreçlerinin işletilmesi, itiraz yolu ile sonuç alınamaması durumunda yasal süreçlerin başlatılması için bir sekreteryaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. 

Ülkenin dört bir yanından, yağmur gibi ihbar, hayvan hakları ihlâli bildirimi yağarken, bunların tümünün gerektiği gibi işleme konulması ve takip edilmesinin, gönüllü bir çaba ile yürütülemeyecek olduğunu birebir deneyimledik. Bahsettiğimiz tüm bu süreçlerin gerektiği gibi işletilmesi için ciddi bir mesaiye ihtiyaç duyuluyor ve ne yazık ki böylesine ciddi ve profesyonel bir çalışma yürüten bir yapılanma ve örgütlülük Türkiye’de mevcut değil. Böyle bir yapılanma ve örgütlenme Türkiye’de olmadığı için, haberdar olunan hak ihlâllerinin yaptırımla karşılık bulması için sarfedilen çabaların çoğu da maalesef sonuçsuz kalıyor. Sürekli eleştirdiğimiz, hayvanların en temel haklarını yok sayan mevcut mevzuatın uygulanması bile imkânsız hâle geliyor. Netice: Cezasızlık karşısında, yaşanan hak ihlâlleri artarak devam ediyor, hakları sistematik olarak gasp edilen hayvanların sorunları çözümsüz kalıyor.

“TOPLUMSAL ŞİDDET KONUSUNDA CİDDİ BİR FARKINDALIK ÇALIŞMASI YÜRÜTÜLMELİ”


Hayvanların korumasız bir şekilde sokaklarda yaşamaya çalıştığı Türkiye'de bu tür şiddetin önüne geçilmesi için kamusal ve özel alanda yapılması gerekenler neler? 

Her şeyden öte, uzun vadeye yayılması gereken, çok ciddi bir toplumsal farkındalık, bilinç yükseltme çalışmasının yürütülmesi gerekiyor. Toplum hayvanlara karşı önyargısından, nefretinden kurtulamadığı sürece, Türkiye’de dünyaya örnek olacak bir yasama çalışması da yapılsa ve TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girse, sonuç değişmeyecek. Toplumsal şiddet, linç, nefret konusunda öznel bir ayrımcılık yapılmamalı. “Bugün hayvana yapan, yarın insana yapar” gibi bir argümanın sahiplenilmesini ben doğru bulmuyorum. Özellikle son yıllarda toplumsal şiddet çok yüksek bir oranda artış göstermiş durumda ve Türkiye’deki, şiddet sarmalının içine hapsedilmiş toplum yapısı değişmediği sürece bu cinnet hâlinden uzaklaşmak mümkün değil. 

Toplumsal şiddetin, linç kültürünün çok yönlü ele alınması, nefret suçlarının tamamına yönelik tedbir uygulamalarının hayata geçirilmesi gerekiyor. Toplumsal şiddetin kısa vadede önlenmesi, geçmişi toplumsal travmalarla dolu olan bir ülkede tabii ki mümkün değil. Bunun için coğrafyamızda, türler arasında hiçbir ayrım yapmadan tüm acılarla yüzleşmek gerekiyor. Burada, kendisini “muhalif” diye tanımlayan ve “ötekileştirme” kelimesini ağzından düşürmeyen kesimlerin ilk önce kendi yaşam biçimlerini, attığı adımları sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Kendisini “özgürlükçü” olarak tanımlayan kesimler, bireyler, sadece kendi mensup olduğu gruba özgürlük istiyorsa, burada çok aleni bir ikiyüzlülükten bahsedebiliriz. Türkiye’de durum maalesef böyle ve bu tutum nedeniyle hayvanların hakları sürekli ve sürekli olarak öteleniyor, arka plana atılıyor. Bu tavırdan uzaklaşılması gerekiyor öncelikle, herkes için özgürlük, adalet, eşitlik arayışına girmeliyiz. Bu arayışın içine hayvanlar ısrarla dâhil edilmiyorsa, başka bir grup da başka bir grubun özgürlüğünü kısıtlama hakkını kendinde görebilir ve hakların teslimi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanır ki yaşanıyor da. Türkiye’deki durum da tam anlamıyla bence bu. Toplumsal mücadeleler, istisnasız herkes için, topyekûn özgürlük hattına çekilmediği sürece insanlar da insanların haricindeki canlılar da gün yüzü görmeyecek tüm dünyada. Kısacası Türkiye’deki toplumsal mücadele kulvarlarında artık bir kırılma yaşanması gerektiğini düşünüyorum, böyle bir “seferberlik” oluşmadığı takdirde içinde yaşadığımız cinnet toplumu herkesi yutacak zamanla. 

Hukuksal alanda önerileniz neler?

Kanunî düzenlemelere bakacak olduğumuzda, uzun yıllardır hayvanları ilgilendiren mevzuatın iyileştirilmesi için girişimlerde bulunuyoruz. Tüm dünyada, devletler, hayvanların sahip olduğu hakları teslim etmemek için var gücüyle direniyor. Türkiye’de de biz hayvan hakları savunucularını tatmin eden bir tane bile yasama çalışması yok. Gerek parlamentoda gerekse bürokratlar ile yaptığımız tüm görüşmelerde, en başta hayvanların haklarının teslim edilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Devletin tavır ve tutumu ve bu tutumu kapsamında ürettiği “devlet sırrı”, “ticarî sır”, “ülke menfaati” gibi tanımlamalar, hayvanların haklarının teslimi konusunda büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Zaman zaman bürokrat ve parlamenterlerle masaya oturmak zorunda kalıyoruz ancak bunu hayvanlar adına “pazarlık” yürütmek amacı ile yapmıyoruz. Onların haklarının mümkün olduğunca gözetilmesi için oturduğumuz masalarda, etkili bir muhalefet yürütmeye çabalıyoruz. 

HAYVANLARIN LEHİNEYMİŞ GİBİ GÖRÜNEN AMA GERÇEKTE DEVLETİN HAYVAN HAKLARINI GASP ETMESİNİ KOLAYLAŞTIRAN YASALAR...


İstediğimiz kadar etkin bir muhalefet yürütelim, bu çabalarımız çoğu zaman mevcut mevzuatın iyileştirilmesi konusunda bile yetersiz kalıyor. Devletin bu denli güçlü direnci ve çeşitli sebeplerle hayvanlara karşı önyargılı bir algıya sahip toplumun devlete olan desteği karşısında, hayvanlar adına tatmin edici bir sonuç alınması da mümkün olamıyor. Hayvanları ilgilendiren mevzuatın yapım süreci aşamasında, hayvan hakları örgütlerinin görüşleri çoğu zaman alınmıyor, görüş alma süreçleri işletilse bile bunlar daha çok “göstermelik” oluyor. Bizlerin ciddi bir gönüllü mesai harcayarak hazırladığı, hayvanların lehine birçok tespit, görüş ve öneriyi içeren dosyalarımız okunmadan arşiv raflarına kaldırılıyor. Sonuç olarak da hayvanların aleyhinde, sadece başlık olarak hayvanların lehineymiş gibi gözüken, ancak özünde insan menfaatini koruyan, devletin hayvanların haklarını gasp etmesini kolaylaştıran yasalar yürürlüğe giriyor ve hayvanların haklarını savunmak daha da imkânsız hâle geliyor.

Bürokratların, kolluk kuvvetlerinin, savcı ve hâkimlerin hayvanlara yönelik algısının değişmesi gerekiyor. Tüm bu bahsettiğim devlet memurlarının zihniyeti değişmediği sürece hayvanlar lehine bir değişimden de bahsetmek mümkün olmayacak. Toplumun egemen kesimleri arasından gelen bu kişiler, mevcut mevzuatı bile uygulamamak için direniyor. Birçok hayvanı mağdur eden bir uygulama ya da idarî işlemle ilgili görüşmek istediğiniz bürokratın sizi alaya alması; hayvanlara yönelik bir suçun engellenmesi için başvurduğunuz ve mevzuata bile vâkıf olmayan polis memurunun, gerektiği gibi işlem yapmaması; bu ülkenin yasalarını hukukî dayanak alarak suç duyurusunu teslim ettiğiniz savcının yasal süreci gerektiği gibi işletmemesi; binbir zorlukla açılan kamu davasına bakan hâkimin etkin bir şekilde yargılama yapmaması, verdiğiniz hak mücadelesine en baştan ket vuruyor. Türkiye gibi, cezalandırma üzerinden toplumun şekillendiği ülkelerde, bu koşullarda hak mücadelesi vermek de oldukça zorlaşıyor. Kamu otoriteleri, kolluk kuvvetleri, yasama, yürütme ve yargının bu tutumu, haklara sahip olan tüm bireyler için verilen hak mücadelelerine dair devlet yaklaşımını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım terk edilmediği sürece işimiz çok zor.

Örneğin, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi ile ilgili olarak, sokak hayvanlarının toplatılması ile ilgili Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan görüş yazısı talep ettim. Aylar önce talep ettiğim bu görüş yazısı için defalarca yazışma yaptım. Dilekçe hakkı ile ilgili mevzuat ortada, buna rağmen Bakanlık, vermek zorunda olduğu görüş yazısını ve uygulamakla yükümlü olduğu bu Kanun ile ilgili görüşlerini bir sivil toplum örgütü ile ısrarla paylaşmamakta neden ısrar eder? Bir görüş yazısını alabilmek için aylarca uğraşmak, işi yokuşa sürmek değil de nedir? Tüm itiraz yolları tükendiği için, konuyu TBMM Dilekçe Komisyonu’na taşıdık ve görüş yazısını Bakanlıktan almak için aylardır süren bekleyişimiz devam ediyor.

HAYVAN HAKLARI MÜCADELESİ İÇİN ÖNERİLER 


Önerilerimi özetlersem;

  • Hayvanların hukukî/yasal statüsü tanımlanmalı, Anayasa’da hayvanlar, hakları olan ve hissedebilir bireyler olarak tanımlanmalı. Doğa ve hayvan hakları için devlete koruma zorunluluğu, yükümlülüğü getirilmeli; bu yükümlülük Anayasa’da net ve kesin bir şekilde ifade edilmeli.
  • İmkânsız gibi gözükse de istisnasız tüm hayvanların yaşam hakları mevzuat ile garanti altına alınmalı; hayvanlara “mal” olarak muamele edilmesine son verilmeli.
  • Ceza mevzuatı, hayvanlara karşı suç işleyen kişilerin etkin bir şekilde cezalandırılması için düzenlenmeli. Yasalar nezdinde hayvanlar için “sahipli”, “sahipsiz” ayrımına son verilmeli. İşkence, cinsel şiddet, cinayet gibi haksız fiiller, insan-insan olmayan hayvan ayrımı yapılmadan, etkin bir şekilde yargılama yapılarak cezaî müeyyide ile sonuçlanmalı.
  • Nefret suçlarını önlemeye yönelik mevzuata ve yasama çalışmalarına, hayvanlar da özne olarak dâhil edilmeli.
  • Çeşitli hurafelerden, geleneklerden, dinî olduğu öne sürülen bilgilerden kaynaklı toplumda oluşan ve hayvanlara yaşamı zindan eden önyargılara, toplumsal pratiklere son verilmesi geçmişte yaşanan tüm acılarla yüzleşilmeli, bu önyargıların bertaraf edilmesi için çok yönlü bir analiz sürecinin ardından hak ve özgürlüklerin önemsendiği bir toplumsal dönüşüm süreci içine girilmeli.
  • Hayvanlara seyirlik eğlence malzemesi, meta muamelesi yapılan yerler, tesisler, buralarda hapsedilen tüm hayvanların yaşam hakları güvence altına alınarak kapatılmalı, yenilerinin açılmaması için kanunî düzenlemeye gidilmeli. Bu yapılmadığı sürece, hayvanlar “tüketilebilir” olarak değerlendirilmeye devam edilecek.
  • Tüm karar alma süreçleri, yasama çalışmaları konusunda hayvanların da hakları, yaşamsal ihtiyaçları gözetilmeli. Örneğin şehir planlamasında kent hayvanlarının varlığı, yüzyıllardır süregelen ortak yaşama bilinci hesaba katılmalı.
  • Fikir ve görüş ayrılıkları çok normal ancak hak mücadelesi veren hayvan örgütleri, hayvanlar aleyhindeki söylem ve eylemler karşısında güç birliği, stratejik ortaklıklar kurmalı.
  • Hak mücadelesi veren ve gerçekten hayvanların menfaatini gözetmek için faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin bilgi ve belgeye erişimi, davalara katılımı, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol oynamaları sağlanmalı. 
  • Topluma yön veren, gündemin nabzını belirleyen parlamentoda hayvanların, çeşitli insan gruplarının aşağılanması, bu şekilde nefret kusulması önlenmeli. Bu tedbir, TBMM İç Tüzüğü’nde “siyasî ahlâk” olarak tanımlanmalı. Nefreti, şiddeti benimseyen ve toplumsal şiddeti, nefret suçlarını körükleyen parlamenterlere kısıtlama kararları, yaptırımlar uygulanmalı.
  • Devlet kurumları, şeffaf ve hesap verebilir olmalı. Aldıkları kararlarla, tesis ettikleri idarî işlemlerle mağduriyete sebep olan, hesap veremeyen, etik ilkelerden uzaklaşan kamu görevlileri âdil bir şekilde yargılanarak cezalandırılmalı, devlet tarafından korunmamalı.

“TÜRKİYE’DEKİ KURULUŞLARIN ÇOĞU HAYVAN REFAHI ÇİZGİSİNDE KALMIŞ DURUMDA”


Hayvan hakları alanında çalışan örgüt ve derneklerin eksikleri var mı sizce?

Türkiye’de hayvanlar ile ilgili çalışan yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve oluşum var. Sayıları yüzlerle ifade edilen bu oluşumların belki sadece beş tanesi hayvan hakları için çalışıyor diyebiliriz. Çoğu hayvanlara merhamet gösterilmesi gerekliliği üzerinden söylem ve eylem üretiyor. Haklara sahip olan hayvanların, kimsenin ya da bir grubun merhametine ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Aciziyet, merhamet, sevgi, şefkat gibi kavramlarla hayvanların, öznel olarak haklar bağlamından kopartıldığını düşünüyorum. Türkiye’deki kuruluşların çoğu hayvan refahı çizgisinde kalmış durumda. Hayvanların sömürülmesine karşı çıkmayıp sömürü ve zulmün “insanî” koşullarda sürdürülmesini talep etmek, hayvanların haklarını ortadan kaldırıyor. Esaret, işkence, hak gasbının olduğu ya da bunlara karşı çıkılmadığı takdirde herhangi bir haktan da bahsetmek mümkün değil. 

Çok değerli çalışmaları ve hayvanlar için gerçekten anlamlı girişimleri bulunanları tenzih ederek söylüyorum; hayvanlarla ilgilenen gönüllülerin, derneklerin birçoğunun hayvan hakları hareketinin itibarını da zedelediğini düşünüyorum. Hayvan haklarını ilgilendiren sayısız toplantıya katılmışımdır bugüne kadar. Devlet organlarının, bürokratların da katıldığı toplantılarda, dernek yöneticileri arasında karşılıklı diyaloğun olamadığına, iletişimsizliğin had safhada olduğuna defalarca tanıklık ettim. Karşılıklı hakaretleşmeler, ardı arkası gelmeyen ithamlar devlet nezdinde, hareketin itibarını da yerle bir ediyor. Tüm bunlardan bağımsız olarak, hayvanların menfaati için çok belli olan konularda dahi bir fikir birliğinden bahsetmek de mümkün değil. Farklı sebepler, kişisel husumetler, anlaşmazlıklar nedeniyle, hayvan yaşamına kast eden herhangi bir uygulama ya da politika karşısında bile yıllardır stratejik olarak bir güç birliği oluşturulamaması hayvanlara ve hayvan hakları hareketine büyük zararlar verdi. Çünkü hayvanların bizlerden başka kimsesi yok, karşımızda ise imkânları, propaganda araçları oldukça güçlü olan, toplumun egemen kesimlerini arkasına almış devlet var. Hayvanlar için faaliyet gösterdiğini iddia eden ve sayıları yüzlerle ifade edilen organizasyonların varlığı, işte bu gerçeklik karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor.

“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMAK YA DA İDARİ SORUŞTURMA TALEP ETMEK HİÇBİR SORUNU ÇÖZMÜYOR”


Hayvan hakları örgütlerinin çalışma yöntemlerinde de sorunlar olduğu görüşündeyim...

Örgüt ve oluşumların çoğu, hak mücadelesinden oldukça uzak bir şekilde faaliyet gösteriyor. Hayvan haklarını ilgilendiren, görülmekte olan dava sayısı, şu anda Türkiye’de beşi bile geçmez. Örgütler, nasıl kitle ve medya iletişimi yapılacağından, kampanya yürütüleceğinden, idarî ve adlî başvuru yapılacağından, hangi konuda hangi kuruma ne şekilde itiraz edileceğinden bihaber durumda. Suç duyurusunda bulunmak ya da idarî soruşturma talep etmek ile hiçbir sorun çözülmüyor, yıllardır bunu deneyimledik. Bir suç duyurusu hakkında verilen savcılık kararına itiraz edilmediği ya da davadaki mahkeme kararı temyiz edilmediğinde; bilgi ve belge talepleri karşılanmadığında üst kurullara itiraz yolları denenmediğinde atılan tüm adımlar sonuçsuz kalıyor. Boşa harcadığımız bu zaman ve enerjimizin de hayvanlara hiçbir yararı olmuyor maalesef. Bu çok içler acısı bir durum... Adına sivil toplum örgütü diyen kuruluşların, birçok yönden kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. 

Öte yandan, Türkiye’de hayvan hakları hareketi yeni yeni yeşeriyor, hayvanlar için çaba gösteren oluşumların sayısı da artıyor. Bu doğru orantılı artış ile toplumda da özellikle sokak hayvanlarına yönelik bir duyarlılık oluşmaya başladı ancak bu duyarlılık bazen hayvanlar açısından tehlike oluşturabiliyor. Hayvan davranışları, yaşamı, ihtiyaçları konusunda bilinçsiz olan bu “duyarlı kitle”, hayvanlar açısından yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor. Neredeyse tamamı hayvanlara düşman uygulamalarla gündeme gelen belediyelerin, hayvanseverlerce farklı şekillerde desteklenmesi, hayvan konusunda tutumu, tavrı belli olan belediyeler üzerinde barınak/bakımevi kurmaları yönünde baskı kurulması, sistematik kısırlaştırmanın hayvanlara yönelik bir “soykırım” hâline dönüşmesi ya da yağmurlu bir günde acınarak eve alınan bir hayvanın mahallesinden oldukça uzakta olan sokaklara vurdumduymazca “saçılması”, yuvalandırma yapıp bunun takibinin bile yapılmaması hayvanlar açısından olumlu bir gelişme ne yazık ki olamıyor. Hayvanseverin de hayvan korumacının da hayvanların hakları için mücadele vermek isteyen aktivistlerin de bilinçlenmesi gerekiyor. Attığımız adım, bulunduğumuz girişim hayvanın hayatını negatif etkileyecek ise hayvanlara hiç elimizi sürmememiz gerektiğini düşünüyorum.

HAYVAN HAKLARINI SAVUNDUĞUNU İDDİA EDENLERİN TUTARSIZLIĞI...


Bir anımı anlatarak bitireyim: 24. yasama döneminde TBMM Çevre Komisyonu görüşülmekte olan ve komisyon görüşmesinin hemen ardından TBMM Genel Kurulu gündemine alınan Hayvanları Koruma Kanunu’nun değişikliğini öngören yasa tasarısı ve teklifi görüşmeleri sırasında, birçok örgüt komisyonda düşüncelerini ifade etti, görüş ve önerilerini komisyona bildirdi. Yanılmıyorsam ilk toplantıydı; komisyon toplantısına öğle yemeği nedeniyle ara verildi ve milletvekilleri ile TBMM’nin yemek salonuna indik. Sadece benim, önüme gelen tabakları geri çevirdiğimi hatırlıyorum, diğer hayvan örgütlerinin temsilcileri, daha birkaç dakika önce haklarını savunmak için cansiparane mücadele ettiğimiz hayvanların bir zamanlar uzuvları olan ceset parçalarını çatal bıçakları ile parçalayarak tüketmekte hiçbir sakınca görmemişti. 


Kimsenin özel yaşamına karışmak gibi bir niyetim yok ancak bir mücadele veriyorsak ve verdiğimiz mücadele, savunmasız, kendisini ifade edemeyen bireyler için ise, biraz tutarlılık gerektirdiğini düşünüyorum. Hayvan koruma ya da hayvan refahını savunan derneklere bu konuda bir eleştiri getirmiyorum ancak hayvan haklarını savunduğunu iddia eden kuruluşların üyelerinin en azından kendi içinde tutarlı olması gerektiğini düşünüyorum ki verdiğimiz mücadele samimi bir çizgide yürüsün, farklı kesimler tarafından önemsensin. Hayvanların sistematik bir şekilde sömürülmesine karşı çıkmıyorsak, hakları için mücadele verdiğimizi iddia ettiğimiz hayvanlara karşı asgarî yükümlülüklerimizi bile yerine getirmiyorsak o mücadele itibarsızlaştırılmaya mahkûmdur ve bu açıdan değerlendirdiğimde hareketin birçok kesim tarafından ne denli itibarsızlaştırıldığını da üzülerek görüyorum.

TOPLUMSAL ŞİDDETİN EN ZAYIF HALKASI: HAYVANLAR

14.3.2017


(Bu yazı ilk olarak Journo haber sitesinde yayınlandı. https://journo.com.tr/toplumsal-siddetin-en-zayif-halkasi-hayvanlar)

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) tarafından geçen yıl açıklanan rapora göre, Türkiye’de yalnızca beş ay içinde hayvanlara yönelik en az 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 144 işkence, 155 terk etme ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Son aylarda medyaya yansıyan olayları düşünürsek, hayvanlara uygulanan şiddet artıyor mu? Hayvan hakları ihlâllerinde hukuki durum nedir? Hayvan hakları aktivistleri ne diyor? 

Kırıkkale’de Hüseyin Kâhya Parkı’nda zehirlenen güvercinler, Antalya’da yakılarak katledilen ve tecavüz edilen kediler, Isparta’da kulakları kesilen köpek… Sokak hayvanlarına şiddet uygulanmakla kalmıyor, zulüm görüntüleri sosyal medyada da paylaşılıp yayılıyor. Öte yandan, hayvanseverlere yönelik şiddet de giderek artıyor. Konuyla ilgili uzmanların ve aktivistlerin görüşleri doğrultusunda hayvan şiddetinin boyutlarını, hukuki, siyasi ve toplumsal durumu irdeledik.

‘Hayvana şiddette artış var’

Ardı ardına medyaya yansıyan hayvan hakları ihlalleri akıllara, “Hayvanlara yönelik şiddet giderek artıyor mu, yoksa sosyal medya nedeniyle daha çok mu haberdar oluyoruz” sorusunu getiriyor. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu’ndan Avukat Hülya Yalçın, özellikle genç kesimde hayvan şiddetine yönelim konusunda artış olduğu kanaatinde:
“16, 17, 18 yaşlarındakiler çeteleşip, toplum içinde gördükleri şiddeti uygulayabilecekleri en masum ve güçlerinin yeteceği en mağdur canlıya yöneltiyorlar. Bu nedenle artış var. Maalesef kadınlar da bu şiddete dahil. Bu yüzden çok üzgünüm. Toplumsal şiddetin ilk sarmalı, en zayıf halkası hayvanlardır ve hayvanlara uygulanan şiddeti engellemeden başta türlü şiddetlerle mücadele etmenin çok da yararlı olacağını düşünmüyorum. Hayvanlara yapılan işkence ve ihlâller, hayvan hakları savunucularının tepkisine neden olduğu için görünür hale geldi.”

‘Yakında en zor yaşam şartları hayvanlara düşecek’

Sosyal medyanın her anlamda her yerde görünürlüğü arttırdığını düşünen ‘Bombalara Karşı Sofralar’ ekibinden, vegan hayvan hakları aktivisti Olcay Gazabi ise hayvana yönelik şiddetin ‘iktidar hissetme hırsı’ndan kaynaklandığını savunuyor:
“Son dönemde toplumun genel ruh haline bakacak olursak, şiddete olan eğilim oldukça yüksek. İnsanların içinde öldürmeye, işkence etmeye, kendini sakatlamaya ya da kendini öldürmeye yönelik eğilimler vardır. Bunlar ruhen çürüyen kişilerdeki eğilimler ve belirtilerdir. Her manada çürüyen, her geçen gün içinde yaşanması daha zor bir toplum oluyoruz ve ben hayvana yönelik şiddetin arttığına inanıyorum. Kedi evlerine yapılan saldırıları düşünün, köpekler için yapılan yuvaları kırıp yakarak sıcağında içen tipleri düşünün. Kendi minicik zevkleri ya da değersiz tatminleri için bunu yapıyorlar. Bu minik iktidar hissetme hırsları yüzünden her alanda şiddet artıyor. Kurumlardan tutun ailelere, insanlardan çocuklara ve hayvanlara, çocuklardan hayvanlara… Girdap gibi ve hızla büyüyen bir şiddet sarmalına hep beraber göz göre göre çekiliyoruz ve korkarım yakın gelecekte en zor yaşam şartları her zaman olduğu gibi hayvanlara düşecek. İster şehirde ister vahşi ortamda yaşayan hayvan olsun…”
Hayvan hakları aktivisti Metin Kılıç, hayvana uygulanan şiddetin daha görünür olmasında teknolojinin etkilerine işaret ederek, “Özellikle büyükşehirlerde, her yerde sokak ve caddelerde kameraların olması ve medyanın eskiye göre çok ilerlemesinden olacak ki bu kadar fazla şiddet görüntüsü gün yüzüne çıkıyor” diyor.

Beş ayda en az 8 milyon hak ihlâli

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) tarafından geçen yıl açıklanan rapora göre, Türkiye’de yalnızca beş ay içinde hayvanlara yönelik en az 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 144 işkence vakası, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin her daim mevcut olduğunu belirten HAKİM Koordinatörü Burak Özgüner, “Sosyal medyaya yansıyan, basında yer bulan hayvan hakları ihlâlleri daha çok sokak hayvanlarına yönelik olanlardan ibaret. Kent hayvanlarına yönelik olan hak ihlâlleri de yeterince sansasyonel veya kamuoyu tepkisini yeterince çekmiş ya da sosyal medyada gündem konusu olmuş ise basında yer bulabiliyor” diyor. 

Para cezasının hiçbir yaptırımı yok’

Nasıl bir suçun önlenmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyorsa, hayvan hakları ihlâlleri için de aynı şey geçerli. Bu durum akla konu ile ilgili yasaları getiriyor.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte ve buna göre hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek, cinsel ilişkide bulunmak ve işkence yapmak yasak. Ancak yasa bunları madde olarak saymasına karşın, suçları engellemede yetersiz olması nedeniyle uzun zamandır hayvan hakları savunucularının hedefinde. En büyük tepkiye neden olan hususlardan birisi, hayvana şiddet ve tecavüz vakalarının Kabahatler Kanunu kapsamında değerlendirilmesi ve bu nedenle sadece caydırıcılığı olmayan para cezalarının gündeme gelmesi.
5199 sayılı yasada değişikliklerin yapılması için TBMM’de çalışmalara katılan Hülya Yalçın, hayvana şiddetin cezalandırılması konusunda yasadaki temel sorunu şöyle aktarıyor:
“Ancak sahipli bir hayvansa, Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında hayvanın sahibi dava açılabiliyor, önce sahibini tashik etmek gerekiyor. Bu maddenin uygulanabilmesi için hayvanın sahipli olması ve sahibinin hayvana verilen zarar nedeniyle şikayetçi olması gerekiyor. Sahipli bir hayvan zarar görmüşse ama sahibi dava açmıyorsa, sahibi olmayan kişi tarafından hayvan adına dava açılmasının yolu zaten kapalı. Mesela sizin kedinize üçüncü bir kişi zarar verse, siz dava açmıyorsanız TCK’ya göre, benim dava açma hakkım yok, yani husumet ehliyetim yok. Sahipsiz hayvanlar için ise idari para cezası söz konusu. İdari para cezasının caydırıcı olduğunu düşünmüyoruz. Sadece göstermelik birkaç bin liralık ceza veriliyor. Belki ödeniyor belki ödenmiyor. Onu da tek tek takip etmemiz imkânsız. Halbuki hayvana verilen zarar evrenseldir diye düşünüp kim, ne şekilde, hangi hayvana zarar verirse versin, dava açabilme ehliyetimiz olmalı.” 

‘Sahipli, sahipsiz ayrımına son verilmeli’

Hayvanı ‘mal’ olarak değerlendiren yasalardaki ‘sahipli, sahipsiz’ ayrımına, HAKİM’den BurakÖzgüner de dikkati çekiyor. Özgüner, Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçların, idarî para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için rutin ve sistematik şiddetin boyutlarının arttığı görüşünde:
“Ceza mevzuatı, hayvanlara karşı suç işleyen kişilerin etkin bir şekilde cezalandırılması için düzenlenmeli. Yasalar nezdinde hayvanlar için ‘sahipli’, ‘sahipsiz’ ayrımına son verilmeli. İşkence, cinsel şiddet, cinayet gibi haksız fiiller, insan-insan olmayan hayvan ayrımı yapılmadan, etkin bir şekilde yargılama yapılarak cezaî müeyyide ile sonuçlanmalı. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor. Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor. Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.”

‘Hayvan Hakları Yasası TCK kapsamına alınmalı’

Vegan aktivist Metin Kılıç da, Hayvan Hakları Yasası’ndaki ihlâllerin mutlaka TCK kapsamına alınması gerektiğini belirterek, “Böylece bizim gibi hak savunucularının işleri az da olsa kolaylaşır. Ama tabii ki bu yasayı TCK’ya da alsak öyle hemen hiçbir işimiz kendiliğinden düzelmeyecek; yani demek istediğim, hep birlikte sürekli eylem, söylem ve hareket içinde olmalıyız” diyor.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanları korumada yetersiz kalıyor. Yasalardan kaynaklanan engeller apaçık ortadayken hayvan hakları savunucuları yıllardır kurdukları örgütlerle veya bireysel olarak mücadelelerini sürdürüyor. Ancak örgütlenme eksikliği ve birbirinden kopuk çalışma sorunu nedeniyle etkili eylemlerin gerçekleştirilebildiğini söylemek olanaksız.
Türkiye’de hayvanlar ile ilgili çalışan yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve oluşum olduğunu belirtenBurak Özgüner, gerçek bir hayvan hakları mücadelesinin neden yapılamadığına dair fikirlerini paylaşıyor: 
“Sayıları yüzlerle ifade edilen bu oluşumların belki sadece beş tanesi hayvan hakları için çalışıyor diyebiliriz. Çoğu hayvanlara merhamet gösterilmesi gerekliliği üzerinden söylem ve eylem üretiyor. Haklara sahip olan hayvanların, kimsenin ya da bir grubun merhametine ihtiyacı olduğunu; aciziyet, merhamet, sevgi, şefkat gibi kavramlarla hayvanların, öznel olarak haklar bağlamından kopartıldığını düşünüyorum. Türkiye’deki kuruluşların çoğu hayvan refahı çizgisinde kalmış durumda. Hayvanların sömürülmesine karşı çıkmayıp sömürü ve zulmün ‘insanî’ koşullarda sürdürülmesini talep etmek, hayvanların haklarını ortadan kaldırıyor. Esaret, işkence, hak gaspının olduğu ya da bunlara karşı çıkılmadığı takdirde herhangi bir haktan da bahsetmek mümkün değil. Hayvanların menfaati için çok belli olan konularda dahi bir fikir birliğinden bahsetmek de mümkün değil. Farklı sebepler, kişisel husumetler, anlaşmazlıklar nedeniyle, hayvan yaşamına kast eden herhangi bir uygulama ya da politika karşısında bile yıllardır stratejik olarak bir güç birliği oluşturulamaması, hayvanlara ve hayvan hakları hareketine büyük zararlar verdi. Çünkü hayvanların bizlerden başka kimsesi yok, karşımızda ise imkânları, propaganda araçları oldukça güçlü olan, toplumun egemen kesimlerini arkasına almış devlet var. Hayvanlar için faaliyet gösterdiğini iddia eden ve sayıları yüzlerle ifade edilen organizasyonların varlığı, işte bu gerçeklik karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor.”

‘Suç duyurusu ile sorun çözülmüyor’

Burak Özgüner, şu anda Türkiye’de hayvan hakları ile ilgili görülen dava sayısının oldukça az olduğunu vurgulayarak, bu durumun nedenlerini şöyle sıralıyor:
“Örgütler, nasıl kitle ve medya iletişimi yapılacağından, kampanya yürütüleceğinden, idarî ve adlî başvuru yapılacağından, hangi konuda hangi kuruma ne şekilde itiraz edileceğinden bihaber durumda. Suç duyurusunda bulunmak ya da idarî soruşturma talep etmek ile hiçbir sorun çözülmüyor, yıllardır bunu deneyimledik. Bir suç duyurusu hakkında verilen savcılık kararına itiraz edilmediği ya da davadaki mahkeme kararı temyiz edilmediğinde; bilgi ve belge talepleri karşılanmadığında üst kurullara itiraz yolları denenmediğinde atılan tüm adımlar sonuçsuz kalıyor. Boşa harcadığımız bu zaman ve enerjimizin de hayvanlara hiçbir yararı olmuyor maalesef. Bu çok içler acısı bir durum…”
Avukat Hülya Yalçın ise hayvan haklarını savunan örgüt ve oluşumların bünyesine bir hukukçu bulundurması gerektiğini belirterek, “Birkaç tane kedi ya da köpek beslemek, hayvan barınaklarında fotoğraf çektirmek, bir dernek için asla yeterli olmamalı. Bunlar sadece garnitür olabilir. Bir derneğin ya da böyle bir oluşumun görevi, gerçek bir hukuk ve toplumsal mücadele vermek” diye konuşuyor.

‘Sadece kedi ya da köpek değil…’

Hayvan haklarını savunma mücadelesine katılmak isteyen bir aktivist olduğunuzu düşünün. Bu ortamda ne yapacaksınız? Dışarıdan bakıldığında gerçekten çok rahatsız edici bir durum söz konusu. Aynı amaç için çalıştıklarını söyleyen insanlar bir türlü bir araya gelemiyor. Sonunda birçok kişi, Olcay Gazabi gibi bireysel mücadeleye yöneliyor:
“Dernekler içinde güvenilir olanlarını seçmeli ve desteklemeliyiz. Belediyelerden ödenek almak için hayvan katliamcısı belediye başkanlarına ‘hayvansever belediye başkanı’ plaketi verenleri desteklememeliyiz. Var olan derneklerde de hayvanlar için daha geniş kapsamlı çalışacak kimseleri desteklemeliyiz; sadece kedi ya da köpek değil, tüm hayvanlara yönelik çalışacak kişileri…”

‘Hayvanlara Özgürlük Partisi’ sponsor arıyor

Hayvan hakları alanında faaliyet gösteren örgütlerin dağınıklığı ve meselenin özüne değinmeden çalışmalarını ‘hayvan refahı’ ile sınırlamalar karşısında bir açmaz yaşanıyor. Hayvan hakları, 21. yüzyılın toplumsal adalet mücadelelerinden biri olduğuna göre, siyasetten ayrı düşünülemez. Yakın dönemde İspanya, Tayvan gibi ülkelerde hayvan hakları partileri kuruldu. Türkiye’de de bu konuda bir çalışma yapılıyor. 
Hayvanlara Özgürlük Partisi’ni kurma girişimlerini sürdüren Metin Kılıç, “Bazı vegandaşlarımla birlikte Hayvanlara Özgürlük Partisi girişiminde bulundum. Geçen yıl bu girişimi duyurduktan sonra ülkenin her tarafından çok olumlu tepkiler aldık ve hatta duyan birçok kişi partiye üye olmak istediğini bize bildiriyor ancak resmi hazırlıkları bitiremedik; çünkü parti kuruluşuna ayıracak paramız yok ve bunun için sponsor da bulamadık. Ama ilk fırsatta partimizi kuracağız” diyor.

‘Duyarlı kitle’ yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor

Burak Özgüner, Türkiye’de hayvan hakları hareketinin yeni yeni yeşerdiğini, hayvanlar için çaba gösteren oluşumların sayısının arttığını belirtiyor:
“Özellikle sokak hayvanlarına yönelik olarak bir duyarlılık oluşmaya başladı ancak bu duyarlılık bazen hayvanlar açısından tehlike oluşturabiliyor. Hayvan davranışları, yaşamı, ihtiyaçları konusunda bilinçsiz olan bu ‘duyarlı kitle’, hayvanlar açısından yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor. Neredeyse tamamı hayvanlara düşman uygulamalarla gündeme gelen belediyelerin, hayvanseverlerce farklı şekillerde desteklenmesi; hayvan konusunda tutumu, tavrı belli olan belediyeler üzerinde barınak/bakımevi kurmaları yönünde baskı kurulması; sistematik kısırlaştırmanın hayvanlara yönelik bir ‘soykırım’ hâline dönüşmesi ya da yağmurlu bir günde acınarak eve alınan bir hayvanın mahallesinden oldukça uzakta olan sokaklara vurdumduymazca ‘saçılması’, yuvalandırma yapıp bunun takibinin bile yapılmaması, hayvanlar açısından ne yazık ki olumlu bir gelişme olamıyor. Hayvanseverin de hayvan korumacının da hayvanların hakları için mücadele vermek isteyen aktivistlerin de bilinçlenmesi gerekiyor.”
Toplumun tüm kesimleriyle, hayvanlara yönelik şiddetin karşısında hep birlikte durmadıkça bu sorunun katlanarak artacağı ortada. Hayvanların sapkın eğilimli kişilerin oyuncağı haline gelmesini önlemek için ilk aşamada gerekli yasal düzenlemelerin yapılması zorunlu. Örgütlü mücadelenin başarı şansı çok daha yüksek olduğundan, gerçek anlamda hayvan hakları mücadelesi veren herkesin işbirliğine gitmesi de elzem.

13 Mart 2017 Pazartesi

HABERE DAİR - CNN TÜRK

13.3.2017

2013 yılında Kurban Bayramı sırasında CNN Türk'te yayınlanan Habere Dair programında Rıdvan Akar'ın konuğu olmuş ve etik veganizmi anlatmıştım.

TÜRKİYE'DE ÇEVRE İÇİN ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYAN 19 KADIN

13.3.2017

Türkiye'nin ilk yeşil rehberi ve sürdürülebilir yaşam platformu Yeşilist, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle "Türkiye'de Çevre İçin Elini Taşın Altına Koyan 19 Kadın" başlıklı bir liste yapmış ve bana da yer vermiş.



http://www.yesilist.com/cevre-icin-emek-veren-19-kadin


GÜNDEME DAİR - ÇAPUL TV

13.3.2016

Geçen yıl Çapul TV'de Şule Uslutekin'in Gündeme Dair adlı programına konuk olarak medya, gazetecilik, veganizm, hayvan hakları, müzik, yazarlık ve ülke gündemine dair bir söyleşiye katıldım.

KIZLI OĞLANLI FELSEFE: VEGANİZM

13.3.2017

Geçen yıl Çapul TV'de Güneş Çelikkol'un hazırladığı Kızlı Oğlanlı Felsefe adlı programda Veganizm konulu bir söyleşiye katılmıştım. Kaydı Youtube üzerinden izleyebilirsiniz.

KOÇ ÜNİVERSİTESİ - ETİK VEGANİZM SÖYLEŞİSİ

13.3.2017

2015'te Koç Üniversitesi Vegan Haftası etkinliği kapsamında verdiğim Etik Veganizm konulu konferansın ses kaydı.

HAYVAN GAZETESİ - FEMİNİZM VE VEGANİZM İLİŞKİSİ

13.3.2017

Geçtiğimiz hafta Dünya Emekçi Kadınlar Günü tüm dünyada yürüyüşlerle ve çeşitli etkinliklerle kutlandı. Türkiye'de bağımsız yayıncılığın önderlerinden Medyascope TV'de yayınlanan Hayvan Gazetesi adlı programın konusu da Feminizm ve Veganizm arasındaki ilişkiydi. Bu konuda bir söyleşi gerçekleştirdik.

Programın kaydını Youtube üzerinden izleyebilirsiniz.


7 Ocak 2017 Cumartesi

2016 HAYVAN HAKLARI VE VEGANİZM RAPORU

7.12.2016
 
Dünyanın neredeyse hemen her köşesinde 2016’nın berbat bir yıl olduğuna dair genel bir kanı var. Ben yaşananlarla rakamların bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Ancak ilerde 2016’yı hatırladığımda aklıma bolca kötü olay geleceği kesin. Hayvan hakları ve veganizm açısından yılı değerlendirirsek, önemli olayların olduğu bir yıldı ama hayvanlar adına belli kazanımlar elde edilse de bunlar daha çok hayvan refahı kapsamındaydı. İnsan olmayan hayvanların yaşam ve özgürlük haklarını savunmaya yönelik, köleliğini sona erdirmeyi amaçlayan bazı davalarda olumlu sonuçlar elde edildi fakat yasal süreçteki ilerleme yine çok yavaştı. Dünyada özellikle gelişmiş ülkelerde veganlık giderek daha fazla ilgi görmeye başladı. Yapılan araştırmaların sonuçları, teknolojik gelişmeler ve çevre konusunda uluslararası kuruluşlar tarafından verilen alarmın insanları gıda politikaları konusunda daha çok düşünmeye ittiği bir süreç başladı.

Türkiye’de hayvan hakları alanında ne yazık ki önemli gelişmeler kaydedilemedi. Ülkenin içinde bulunduğu siyasi kargaşa, kamuoyunun konuya duyarsızlığı ve hayvanlara yardım için çalışan örgütlerin dağınık ve etkisiz olmasından kaynaklanan sorunlar yüzünden hayvan hakları alanında ilerleme sağlamak son derece güç. Yıl boyunca insanların hayvanlara yaptığı zulmün, katledilen hayvanların haberlerini okudu insanlar. Hayvan Hakları Yasası’nda yapılması gereken düzenlemelerin sürekli ötelenmesi sonucunda, hayvanlar gaddar insanların işkence oyuncağı haline geldi. Bu durumun bir an önce sonlandırılması için hayvanlara karşı işlenen suçların Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılarak Ceza Kanunu’da dahil edilmesi gerekiyor. Aksi halde yaşanan vahşetlerin sonu gelmeyecek.

Türkiye’de en azından İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük illerde, veganlık giderek daha fazla bilinir olmaya ve vegan mekanların sayısı artmaya başlarken, üniversite öğrencileri arasında bu konuya daha fazla ilgi gösterilir oldu. Ancak veganlık konusunda son dönemde dikkatimi çeken bir durumu da burada paylaşmak isterim. Bunu Dünya Vegan Günü kutlaması kapsamındaki konuşmamda da belirttim. Veganlığı sadece bir beslenme şekli ya da detoks gibi göstermeye çalışan bir anlayış var. Veganlık, her şeyden önce hayvan köleliğine karşı olmanın yarattığı bir felsefe ile ortaya çıkmıştır; insan odaklı bir düşünce değildir. Vegan olduğunuz için daha iyi ve sağlıklı beslenirsiniz ve çevre için yararlı bir hayat sürmeye başlarsınız ama çıkış noktası bu değildir; hayvan haklarından soyutlanmış bir veganizmin içi boşalır. Bugün çoğu vegan sosyal medyada sadece yemek fotoğrafı paylaşıyor. Ama konu hayvan haklarına gelince pek fazla ses çıkmıyor ya da çıkarsa da genel kabul görecek sınırlar içinde sokak hayvanlarını korumaya yönelik olarak çıkıyor. Sokak hayvanlarını, kedi ve köpekleri savunmak da elbette gerekli ama vegan hayvanlar arasında ayrım yapmaz. Bir ineğin hakkını korumayacaksak veganlığı, belli bir çerçeve içine hapsederek gerçek anlamından soyutlamış oluruz.

Şimdi sırasıyla dünya ölçeğinde ve Türkiye’de olanları aktarmaya çalışacağım.

DÜNYADA HAYVAN HAKLARI

Hayvan köleliği ve insan olmayan hayvanların doğal hakları

Arjantin’de Mendoza Hayvanat Bahçesi’ndeki kafesin soğuk taşlarında tek başına yatan şempanze Cecilia için mahkeme tarihi bir karar verdi. Yargıç Maria Alejandra Mauricio, Cecilia’nın bir eşya olmadığını, insan dışı haklar tanınan canlı bir varlık olduğunu söyleyerek, Cecilia’nın derhal o kafesten çıkarılarak Brezilya’da kendi cinsleriyle birlikte yaşayacağı bir hayvan barınağına (The Great Ape Project) gönderilmesi emrini verdi. Bu çığır açan karar, insan olmayan hayvanların da hakları bulunuduğuna dair argümanı güçlendirdi. Yargıç Mauricio, kararında “Medeni Kanun’daki sivil haklardan değil, türlerin kendi sahip oldukları haklardan, yani doğal ortamında gelişip yaşama hakkından söz ettiklerini” belirtti.

Cecilia’yı tek başına kafese kapatan Mendoza Hayvanat Bahçesi, bu yıl bir diğer korkunç haberle daha gündeme geldi. 30 yıldır esir tutulan ve bu yüzden “dünyanın en üzgün hayvanı” olarak anılan kutup ayısı Arturo, son 23 yılını sıcaklığı 40 dereceye kadar ulaşan bir alanda geçirdiği yine bu hayvanat bahçesinde öldü. Dört sene önce tek arkadaşı kutup ayısı Pelusa’yı kanserden kaybeden Arturo, hayvan hakları aktivistlerinin tüm çabalarına karşın yüksek sıcaklık ve yalnızlığın etkisiyle gücünü yitirip hayatını betondan bir alanda tamamladı.

 

“Dünyanın en mutsuz kutup ayısı” diye anılan bir diğer türdeşi Pizza ise, Çin’deki bir alışveriş merkezinde yer alan bir akvaryumun içinde benzer bir durumda yaşadığı için dünya gündemindeydi. Animal Asia’nın Pizza’nın Guangzhou’daki bir camekanın içindeki çaresizliğini ve sinirden delirmek üzere olduğunu gösteren videoyu yayınlamasıyla, hayvan hakları örgütleri harekete geçti. Yapılan protestolar sonucunda akvaryumun sahipleri, Pizza’nın oradan çıkarılarak doğum yeri Tianjin’deki hayvanat bahçesine geçici olarak gönderileceğini ve bu arada alışveriş merkezinde bazı düzenlemeler yapılacağını açıkladılar. Hayvan hakları aktivistleri, yapılacak hiçbir düzenlemenin bir alışveriş merkezini bir kutup ayısı için uygun hale getiremeyeceğini söyleyerek, merkezin kapatılması için protestolara devam ediyor. Animal Asia ise, Pizza’nın İngiltere’de Yorkshire Wildlife Park’a yerleştirilerek diğer ayılarla birlikte yaşamasının sağlanmasını istiyor.

 

2 yaşından beri Tokyo’daki Inokashira Park’ta tek başına yaşayan dünyanın en yalnız fili Hanako da 69 yaşında öldü. 1949 yılında Tayland hükümeti tarafından Japonya’ya hediye edilen Hanako, Tokyo’ya geldiğinden beri hiçbir fil ile karşılaşmamış. Elephant Freedom Fighters adına 470 bin imza toplanıp Hanako’nun beton hapishanesinden çıkarılarak Tayland’da bir barınağa gönderilmesi istense de, Friends of Asian Elephants en azından diğer hayvanlarla bir araya gelmesinin ve bir parça yeşillik görmesinin sağlanmasını talep etse de, bunların hiçbirisi yapılmadı ve bir gün Hanako, hayvanat bahçesinin betonunda ölü bulundu. Tayland Büyükelçiliği olay üzerine üzüntülerini açıklayarak, “Hanako Tayland’ın Japonya’ya iyi dilek elçisiydi,” dedi. Ama çocuk kitaplarına ve çizgi filmlere ilham veren bu file verilen değer bu kadardı…

Hayvanat bahçelerinin sadece hayvan ölümlerine yol açan birer hapishane olduğunu kanıtlayan bir diğer olay, Cincinnati’de yaşandı. 3 yaşındaki bir çocuğun Harambe adlı gorillanın bulunduğu alana aniden düşmesi sonucunda hayvanat bahçesi görevlileri hayvanı silahla ateş ederek öldürdü. Olay üzerine başlayan tartışmada gerekli önlemleri almadıkları için hayvanat bahçesi görevlileri ve çocuğun ailesi suçlanırken, soyu tükenme tehlikesi içinde olan bir gorilla daha kurban oldu.

2016 Olimpiyat Oyunları’nda jaguar katliamı

Brezilya’da Olimpiyat meşalesinin taşındığı törende kullanılan dişi jaguar Juma, terbiyecinin elinde kaçınca vurularak öldürüldü. Hayvana dört sakinleştirici atılmasına rağmen, bir asker silahıyla jaguara ateş etti. Barış ve birliğin simgesi olan Olimpiyat meşalesinin zincirlenmiş bir hayvanla birlikte sergilenmesi gibi bir tezatın yanı sıra, o güne kadar Amazon’daki bir hayvanat bahçesinde esir tutulan Juma’nın dışarı çıkarıldığı ilk anda katledilmesi de Olimpiyat tarihine bir kara leke olarak geçti.

Rio’daki Olimpiyat Oyunları’nın vahşiliği bununla da sınırlı değildi. Batı’dan gelen misafirlerini etkilemek için kendilerince sokakları “temizleme” çabasına giren yetkililer, hem evsiz insanları hem de sokak köpeklerini yok etti. Çok sayıda sokak hayvanının öldürüldüğüne dair haberler yayıldı medyaya. 2008’de Çin Olimpiyat Oyunları sırasında da benzer katliamlar yaşanmıştı.


Ölüm yolundaki domuzlara su veren vegan aktivist suçlu bulundu

Anita Krajnc adlı vegan aktivist, Toronto’da aşırı sıcak bir günde mezbahaya götürülmek için kamyona istiflenen domuzlara kafes aralıklarından su verdiği için yargılanarak suçlu bulundu. Toronto Pig Save adlı hayvan hakları örgütünün kurucularından birisi olan Krajnc, Queen’s Üniversitesi’nde akademisyen ve yazar. Mezbahaya götürülen domuzlar sıcak kafesin içinde perişan göründüğü için onlara su verdiğini söyleyen Krajnc, kendisine bunu durdurmasını söyleyen kamyon şoförüne, “İncil’de susayana su ver yazar” demiş; aldığı yanıt ise, “Domuzlar insan değil” olmuş. Olay polise yansıyınca Krajnc hakkında dava açıldı ve uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı. Dava sonucunda suçlu bulunan Krajnc’a hapis cezası verildi ve bu 5000 dolarlık para cezasına çevrildi. Sonuçta Kanada, susayan hayvanlara su vermenin “suç” olarak görülebileceğini dünyaya ilan etmiş oldu…

Kürk fabrikasından 2000 vizonu kurtaran aktivistler hapse mahkum oldu

Üç yıl önce Illinois’de iki aktivist, Kevin Johnson ve Tyler Lang, bir kürk fabrikasına gece yarısı girip 2000 vizonu serbest bırakmış ve duvara “Liberation Is Love” yazmıştı. Her ikisi de kürk fabrikasına zarar verdikleri gerekçesiyle suçlu bulunarak hapis cezası aldı. Amerikan yasaları, hayvanların yaşam hakkını değil, iş sahibinin çıkarlarını koruduğu için bu tür eylemler yapanları terörist olarak değerlendiriyor; hatta FBI’a göre terörist listesinde IŞİD’den bile önce 1 numarada hayvan hakları aktivistleri yer alıyor… Ne gariptir ki bu yıl medyaya yansıyan bir habere göre, FBI artık hayvanlara karşı işlenen suçları aynı cinayet suçları gibi takibe alacağını, çünkü hayvanlara zulmedenlerin büyük olasılıkla insanlara da zarar vermeye eğilimli olduğunun tespit edildildiğini belirtti. Demek ki, birisi bir hayvana kötü muamele ettiğinde ya da zulmettiğinde suç oluyor ama bir işadamı hayvanları önce esir edip, sonra binbir zulümle derilerini soyarak kürk yaparak satarsa o korunuyor. Gel de anla bu mantığı…

Almanya’da mahkemeden erkek civcivlerin öldürülmesine onay

Erkek civcivler yumurta üretemediğinden ve et verecek kadar büyüyemediklerinden, beslenmeleri hayvancılık endüstrisinde ekonomik bulunmuyor. Bu yüzden yeni doğan civcivler makinelerde topluca canlı canlı ezilerek katlediliyor. Yeşiller Partisi, bu vahşi işlemin yasaklanması için parlamentoya bir önerge sundu fakat öneri mart ayında reddedildi. Bunun üzerine açılan davada mahkeme tavuk yetiştirme işinin, erkek civcivleri beslemeyi gerektirmediğini belirterek, bu vahşetin devamı yönünde karar verdi. Sonuçta ortaya çıkan şu ki; Almanya’nın Hayvan Koruma Yasası, ekonomik bir gerekçe söz konusuysa hayvanların öldürülmesine yasal olanak tanıyor…


İspanya ve Meksika’nın boğa güreşi utancı devam ediyor

Madrid yakınlarında Valmojado’da düzenlenen bir festival sırasında annesinden yeni ayrılan bir buzağı, boğa güreşinde acımasızca kışkırtılıp kılıçlandı ve sonunda öldürüldü. Yapılan işkencenin videoları ortaya çıkınca İspanya’da büyük tepki gördü. Kanlar içinde kalan yavru hayvan, matadorlar için herhangi bir tehlike yaratmasa da “eğlence” adına katledilirken, bu vahşeti alkışlayan insanlar, izlemeleri için yanlarında çocuklarını da getirmişlerdi…
 


30 yıl sonra ilk kez bir matador boğa güreşinde hayatını kaybetti. 29 yaşındaki Victor Barrio, televizyondan canlı yayınlanan boğa güreşi sırasında boğa tarafından boynuzlanarak öldü. Bunun ardından İspanyol geleneğine uyularak o boğanın annesi de öldürüldü. Hayvan hakları aktivistleri olayı protesto ederken, bu vahşeti “gelenek” diyerek savunanlar yine vardı.

Bu olayların sonucunda eylül ayında binlerce hayvan hakları aktivisti Madrid sokaklarında eylem yaptı. Boğa güreşinin yasaklanmasını isteyen aktivistler, bunun İspanya için utanç olduğunu söyleyen pankartlar taşıdı. Ocak ayında Ipsos Mori tarafından yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre, İspanya’da yetişkin nüfusun sadece % 19’u bu barbar olayı desteklerken, % 58’i karşı olduğunu belirtiyor.

Meksika’da şubat ayında Revolution Monument’ta yapılan ve çok sayıda aktivistin katıldığı protesto eylemi de oldukça ses getirdi. AnimaNaturalis adlı hayvan hakları örgütüne mensup aktivistler, boğa güreşinin yasaklanmasını talep etti.
 

Zürafaların soyu tükeniyor!

Fillerden sonra bu yıl zürafaların da soyunun tükenmekte olduğu açıklandı. Dünyanın en uzun boylu memelisinin sayısının son 30 yılda yüzde 40 azaldığı ortaya çıktı. 1985’te sayıları 155 bin civarında olan zürafaların sayısı 2015’te 97 bine kadar düşmüş durumda. Bu durum üzerine, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN), zürafaları risk altında türleri sıraladığı kırmızı listeye aldı. Çevreciler zürafa sayısındaki bu düşüşün tamamen insan kaynaklı olduğunu; yaşam alanlarının daralmasının, Afrika’daki bölgesel çatışmaların ve yasadışı avlanmanın zürafalar için başlıca tehditleri oluşturduğunu bildiriyor.

Çitaların soyu tükeniyor!


BBC Türkçe’nin bildirdiğine göre yeni yapılan bir araştırma, dünyanın en hızlı kara hayvanı olan çitanın nüfusunun hızla azaldığını ortaya koydu. Araştırmaya göre, dünyanın en hızlı memelisinden dünyada sadece 7100 adet kaldı. Asya’daki çitalar neredeyse tamamen yok olurken İran’da yalnızca 50 çita yaşıyor. Çita nüfusunun tehlikede olmasının nedeni, çitaların vahşi hayatın korunduğu koruma alanlarından çıkarak, insanlarla daha fazla karşılaşmaları. İnsan, karşısına çıkan her hayvanı yok ediyor.


Norveç ülkedeki kurtların 2/3’ünü katledecek

İnsanların yok etmeye karar verdiği bir diğer tür ise kurtlar oldu. Norveç hükümeti, ülkedeki kurt nüfusunun 2/3’ünü yok etmeye karar verdiğini açıkladı. Norveç ormanlarında 68 adet kurt kalmış durumda ama bu plan uygulamaya konulursa 47’si katledilecek. Norveç hükümeti, kurtların koyun sürülerine saldırdığını söyleyerek planını savunsa da çevreciler kurtların verdiği zararın çok az olduğunu ve hükümetin aldığı bu kararın ülkede avcılığa duyulan ilgi ile bağlantısı olduğunu söylüyor. Geçen yıl 16 kurdun öldürülmesi için 11 bin avcının başvuruda bulunduğunu düşünürsek durum ortada.

Japonya’daki son kürk fabrikası da kapandı

Japonya’da geride kalan son kürk fabrikası da kapanınca bu ülkedeki kürk endüstrisi tarihe karıştı. Vizon, rakun ve kunduz gibi hayvanlar bölgede doğal olarak bulunmadığından, biyoçeşitliliğe tehdit olarak görülüyor. Niigata’daki Otsuka vizon kürkü fabrikası, bu nedenle uzun zamandır Japonya’da yasaları çiğniyor ve uyarı alıyordu. Ayrıca Japon Hayvan Hakları Merkezi de hayvan hakları yasalarını çiğnediği için fabrikayı defalarca uyarmıştı. Sonunda fabrika sahibi, kürke düşen ilgiyi de göz önünde bulundurarak tesisi kapatma kararı aldı. Bu sonuçta hayvan hakları rol oynamadı ama alınan karar hayvanların lehine oldu.
 

Hayvan hakları partileri politikada etkin olmaya başladı

Tayvan’ın ilk hayvan hakları partisi Taiwan Animal Protection Party, ağustos ayında Taipei’de kuruldu. Monklar, politikacılar ve işadamlarının da katıldığı törende, Budist gruplar hayvanlara adadıkları bir gösteri yaptı. Partinin kurucularından Hua Pei-chun, amaçlarını, hayvan refahı alanında bilinç geliştirmek, çiftlik hayvanlarının içinde bulunduğu koşulları iyileştirmek, insani kesimi savunmak, 2017’de uygulamaya girecek olan ve ötanazinin kaldırılacağı döneme hazırlık yapmak için belediyelere yardım etmek olarak açıkladı. 300 dolayında üyeyle işe başlayan partiyi, bu hedefleri göz önünde bulundurunca, hayvan hakları partisi değil, hayvan refahı partisi olarak değerlendirmek gerekiyor.

Amerika’da 2009’da kurulan İnsani Parti bu yıl ilk kez başkanlık seçimine bir aday gösterdi. “Her yıl işkence edilip öldürülen 70 milyar insan olmayan hayvanın sesiyim. Sessizlerin sesi olmak için ABD Başkanlığı’na adayım,” diyen Clifton Roberts, her hayvanın mutlu olma hakkına sahip bir birey olduğunu savunuyor ve 18 yıldır vegan. Kendisiyle adaylığını koyduktan sonra ben de özel bir röportaj yaptım ama Clinton ve Trump gibi iki berbat adaya odaklanan Amerikan ana akım medyası Clifton Roberts adını pek anmadı. Yine de bir ilki başlatması ve veganların sesini de duyurması açısından önemli bir gelişmeydi. (http://www.veganlogic.net/2016/02/amerika-baskanlik-yarisinda-bir-vegan.html)
 
 
 
Bunun yanı sıra, Amerika’da Green Party de ilk kez hayvan hakları komitesi kurdu. Hayvan hakları ile çevre arasında bağlantıları kuracak olan bu komitenin hayvan hakları alanındaki sorunları ulusal politika sahnesine taşıyacağı belirtiliyor. Bu komite aracılığıyla partinin adayları sorunlar ve yasal durum hakkıda bilgilendirilecek. Partinin 2016 başkanlık seçiminde adayı olan Jill Stein da, kampanyası sırasında “Green New Deal” önerisinden yana olduklarını açıklarken, besleyici bitki bazlı gıdaları destekleyen yerel, sürdürülebilir, ve organik besin sisteminden yana olduklarını söyledi.

Amerika’da Hillary Clinton ve Bernie Sanders, kampanyaları sırasında konuşma yaparken hayvan hakları aktivistleri de kürsüye gelerek eylem yaptı. Sanders, California’da konuşurken barikatları aşıp podyuma gelen beş aktivist, güvenlik görevlilerince apar topar dışarı atılsa da, verdikleri mesaj duyuldu. Direct Action Everywhere adlı örgüte mensup aktivistler, Sanders’ın kampanyasını ayrımcılık ve eşitsizliğe karşı kurguladığını ve fabrika çiftçiliğine karşı olduğunu söylediğini ama gerçekte ülkedeki tüm çifliklerin fabrika çiftçiliği yaptığını ve hayvan haklarını kabul etmeden ilerici olunamayacağını söylediler. Aynı grup, Hillary Clinton’ın ağustos ayındaki konuşmaları sırasında aynı hafta içinde iki kere protesto eylemi gerçekleştirdi. Yaptıkları açıklamada, Clinton’ı hayvanlara uygulanan işkencelere karşı durmaya çağırmak ve Costco gibi hayvanları sömüren şirketlerden maddi yardım almama konusunda uyarmak istediklerini belirttiler.
 
 

İspanya’nın ilk hayvan hakları partisi PACMA, ülkede bu yıl yapılan genel seçimlerde 285.000 oy alarak rekora imza attı. Boğa güreşinin yasaklanmasını savunan parti, bu tavrıyla büyük ilgi topladı. Ancak İspanya yasalarına göre bu sayıda oy, partinin parlamentoya girmesine yetmedi. Parti temsilcileri, daha önce parlamento dışında kalan hiçbir partinin bu kadar çok bu sayıda oy almadığını; bu durumun diğer partilerin temsilcileri üzerinde hayvan hakları konusunda baskı yaratacağını açıkladı.

Artık Amerikan laboratuvarlarında şempanze yok

Amerika Balık ve Vahşi  Yaşam Enstitüsü’nün 2015 yazında araştırmalarda kullanılan şempanzeleri soyu tükenen hayvanlar kategorisine almasından sonra, bu yıl artık Amerika’daki laboratuvarlarda hiç şempanze kalmadığı açıklandı. Deneylerde kullanılan şempanzeler Lousiana’daki Chimp Haven’a aktarılacak; fakat 25 şempanze için yer bulunduğu, 50 şempanze yer bulmanın yıllar alabileceği bildiriliyor.



Hollanda hükümeti tüm hayvan testlerini yasaklamayı planlıyor

Hollanda hükümeti, 2025 yılına kadar hayvanlar üzerinde farklı amaçlarla yapılan testleri kaldırmayı planladığını duyurdu. Bu gerçekleşirse, Hollanda dünyada hayvan testlerini tümüyle kaldıran ilk ülke olacak.

Amerika’da hayvan testleri sınırlandı

Obama, vegan senatör Cory Booker’ın teklifi ile yeni bir yasa imzalayarak hayvan testlerini sınırladı ve yeni alternatif yöntemlerin bulunması koşulunu getirdi. Yasaya göre, hayvan testine alternatif yöntem mevcut ise onun kullanılması zorunlu hale geldi.

İngiltere ve Fransa’da büyük hayvan hakları eylemleri gerçekleşti

2000 kadar aktivist, ekim ayında Londra sokaklarında yürüyerek hayvan haklarını gündeme taşıdı. Haziran ayında ise Paris’te 2500 kişi hayvan hakları için yürüdü.
 


Angora için tavşanlara uygulanan vahşet ortaya serildi

Fransa’da hayvan hakları için çalışan One Voice adlı yardım kuruluşu, altı ay boyunca altı farklı tavşan fabrikasında yapılan gizli çekimleri yayınladığında tanık olunan vahşet, dünya çapında büyük tepki gördü. Ardından başlatılan kampanya ile angora tavşanlarının yetiştirilmesi ve kürkünün tekstilde kullanılmasının yasaklanması istendi.

Avustralya’da yün kesicilerine ilk kez ceza verildi

PETA’nın ortaya çıkardığı zulüm videosu sonucunda, hayvanlara işkence eden altı yün kesici suçlu bulundu, beş kişinin de gelecek yıl yargılanacağı bildirildi.

Armani’de artık kürk yok

Ünlü lüks İtalyan giyim markası Armani, sonbahar/kış koleksiyonundan başlayarak artık kürk kullanmayacağını duyurdu. Müşterilerinden sürdürülebilir ve etik moda anlayışı doğrultusunda gelen taleplere yanıt verdiğini söyleyen Giorgio Armani, teknolojik gelişmelerin gereksiz uygulamaların sonlandırılması için yeni alternatifler sunduğunu ve Armani olarak doğayı ve hayvanları koruyan yöntemleri benimseyeceklerini belirtti. Tabii bunun tam anlamıyla yerine getirilmesi için kürkle hiçbir farkı olmayan deriyi de aynı şekilde koleksiyonlarından çıkarmaları gerekiyor.

Ünlü markalar hayvan tüyünü koleksiyonlarından çıkarıyor

Kaz tüyü ve kuş tüyü endüstrilerinde hayvanlara yapılan işkenceleri ortaya çıkaran PETA videosundan sonra, Topshop, Burton, Whistles, Oasis gibi büyük markalarında aralarında olduğu firmalar, bu materyali koleksiyonlarında kullanmama kararını açıkladı. Yüksek teknoloji ürünü, çevre ve hayvan dostu, anti-alerjik ve sıcak tutan vegan alternatifler de mevcut olduğuna göre artık insanlar kuşları rahat bırakır umarım!

İngiltere’de yeni 5 pound’luk banknota hayvansal yağ katıldı

İngiltere’de üretilen ilk polimer banknotların yapımında kullanılan yağın hayvanlardan elde edildiğinin ortaya çıkması, ülkedeki vegan nüfusu öfkeye boğdu. Bunun durdurulması için açılan imza kampanyasında kısa sürede 120 binin üzerinde imza toplanarak İngiltere Merkez Bankası’na iletildi. Banka yetkilileri yaptıkları açıklamada, plastik banknotlarda hayvansal yağ kullanımına alternatif yöntem arayacaklarını ve tepki gösterenlere saygı duyduklarını söyledi.

Hayvanlı sirkler birçok ülkede yasaklanıyor

2016 boyunca hayvanlı sirkler birçok kentte ve ülkede yasaklandı. Varşova ve Dublin’in yanı sıra İran’da da artık vahşi hayvanların çalıştırıldığı sirkler yasak.

SeaWorld orka yetiştirme programını durdurdu

Uzun zamandır hayvan hakları aktivistleri tarafından yoğun şekilde protesto edilen SeaWorld, sonunda orkaları avlayıp hapsettiği programı iptal ettiğini duyurdu. Abu Dabi’de yeni bir SeaWorld açılacak ama orada ancak sanal gerçeklik yöntemini ve 3 boyutlu görselleri kullanabilecekler.

Hayvan dostu müzisyen Prince yaşama veda etti

Efsane müzisyen Prince, 21 Nisan’da Minneapolis’te ölü bulundu. Aldığı yüksek orandaki ilaçlar nedeniyle hayatını yitiren Prince, gerçek bir hayvan dostuydu ve vegandı. 

Prince, PETA’nın 20. kuruluş yılında yardım amaçlı olarak “Animal Kingdom”ı kaydedip bu örgüte adamıştı. PETA, bu pro-vegan şarkıyı, Prince’in ölümünden sonra, 58. yaşgününe denk gelen 7 Haziran’da ücretsiz olarak yeniden yayınladı.


Milyonlarca insan fabrikalarda hayvanlara uygulanan yasal vahşetten habersiz

Hayvan hakları ve veganizm konusundaki kampanyaları ile tanınan yardım kuruluşu Viva!’nın İngiltere’de yaptığı bir araştırma, insanların yedikleri gıdaların nasıl üretildiğine dair fikirleri olmadığını ortaya koydu. Araştırmaya katılan 10 kişiden 6’sı ineklerin süt vermek için gebe kalması gerektiğini bilmediğini söyledi. Yüzde 83’ü et, süt ve yumurtanın çiftliklerden çıkıp tabağa gelene kadar nasıl bir süreçten geçirildiğine dair bazı bilgileri olduğunu belirtse de, inek, tavuk ve domuzların bunun için nasıl bir zulme maruz kaldığını bilmediğini söyledi. Yumurta çiftliklerinde ekonomik değeri görülmediğinden 1-2 günlük erkek civcivlerin katledilmesi yaygın bir uygulamayken, araştırmaya katılanların 2/3’ü bunun farkında olmadığını açıkladı; yüzde 69’u da bunun yasaklanması gerektiğini belirtti.

Araştırmaya katılanların yarıya yakını, İngiltere’de çiftlik hayvanlarına fabrikalarda uygulanan yasal yöntemleri öğrendikten sonra, et, yumurta ve sütü azaltmayı düşündüğünü söylerken, yüzde 16’lık bir kesim et ve sütü tamamen bırakacağını açıkladı.

TripAdvisor hayvan zulmü içeren turistik etkinliklere bilet satmayacak

Dünyanın en büyük seyahat sitesi, ekim ayında yaptığı açıklama ile, hayvanları eğlence amaçlı kullanıp zorla insanlarla temas kurdurulan etkinliklere bilet satmayacağını duyurdu. Bu karar, vahşi hayvanların doğalarından alınıp kafese kapatıldıklarında ya da bir eylemi yapmaya zorlandıklarında çektikleri acıların geniş bir kesim tarafından farkına varıldığını gösteriyor.

Arjantin tazı yarışlarını yasakladı

Ülke çapında geçerli olan yasa ile tazıların acımasızca para için yarıştırılmasına son verildi. Yarışamayacak duruma gelen hayvanların öldürülmesi de böylece engellenmiş olacak.

Kore’nin en büyük köpek eti pazarı kapandı

Her yıl yaklaşık 80 bin köpeğin katledildiği marketin kapanacağı duyuruldu. Kore’de bu yıl ilk kez bir vegan festivalinin düzenlenmiş olması da, olumlu bir gelişme.

DÜNYADA VEGANİZM

Oxford Üniversitesi: Vegan beslenme 2050’ye kadar 8 milyon insanın hayatını kurtarabilir, küresel ısınma tehlikesini durdurabilir 

Proceedings of National Academy of Sciences’da yayınlanan makale, dünyanın bütün büyük bölgelerinde bitkisel bazlı beslenmeye geçilmesi durumunda bunun hem sağlık hem de çevre konularında yaratabileceği etkileri hesaplayan ilk çalışma oldu. Dr. Marco Springmann (Oxford Martin Programme on the Future of Food) başkanlığında yürütülen çalışmada, 4 ayrı beslenme şekline ait senaryolar oluşturuldu; bunlardan ikisi vejetaryen ve diğeri de vegan beslenme modeliydi. Ortaya çıkan sonuçlara göre, vejetaryen beslenmede 2050 yılına kadar 7.3 milyon insanın ölümü önlenirken, vegan beslenmede bu 8.1 milyona çıktı.

Küresel ısınmaya konusundaki etkileri ise şöyle oldu: Vejetaryen beslenmede gıda nedenli sera gazı salımı % 63 azalırken, bu oran vegan beslenme sonucunda % 70’e çıkıyor. Bütün bu bulgular gösteriyor ki, bitki bazlı beslenme insanlar, toplum, hayvanlar ve gezegen için en iyi sonuçları veriyor.

Mayo Clinic: Evet, et öldürüyor!

Arizona’daki Mayo Clinic’te çalışan doktorların yaptığı araştırmaya dayanan “Is Meat Killing Us?” başlıklı rapor, bu soruya tartışmasız “Evet” yanıtını verdi. Geçen yıl Dünya Sağlık Örgütü’nün de açıkladığı gibi, özellikle işlenmiş kırmızı etin asbestos ile aynı oranda kanserojen etkisi bulunuyor. Yayınlanan raporda ayrıca etin kalp rahatsızlıklarını artırdığı da teyit edildi. “Yapılan daha ufak çaplı araştırmalarda, vegan beslenmenin sağlıkla ilgili birçok parametreyi olumlu yönde etkilediği, kalp hastalıklarını önlediği, beden kitle endeksini ve kan basıncını düşürdüğü, diabet riskini azalttığı da ortaya konmuştur,” ifadesi yer aldı.

Vegan beslenme prostat kanserini % 35 azaltıyor

California’daki Loma Linda Üniversitesi, 26 binden fazla erkek üzerinde beslenme tipinin prostat kanserini nasıl etkilediğine dair araştırma yaptı. Et yiyenler ve veganlar olarak ayrılan gruptakilerden alınan sonuçlara göre, vegan beslenme prostat kanserini yüzde 35 oranında azaltıyor.  Dünya Kanser Araştırma Vakfı’nın desteklediği araştırmanın başındaki Prof. Gary Fraser, “Bu yeni araştırma, vegan beslenmenin prostat kanserini azaltmadaki rolüne dair yeni bir önemli bulgu,” diyerek prostat kanserinin ortaya çıkmasını hangi yaşam tarzının engelleyebileceğine dair daha ileri çalışmaların yapılması gerektiğini söyledi.

Veganlar daha uzun yaşıyor

Massachusetts General Hospital’daki bilim insanlarının 130 binden fazla insan üzerinde yaptıkları araştırma, veganların yaşam ömrünün daha uzun olduğunu gösterdi. JAMA International Medicine Journal’da yayınlanan rapora göre, bitkisel bazlı proteindeki her yüzde 3’lük artış, ölüm riskini yüzde 10 azaltıyor; bu oran kalp rahatsızlığı riski söz konusu olduğunda yüzde 12’ye çıkıyor. Hayvansal proteindeki yüzde 10’luk artış ise, tüm nedenlerden dolayı yaşanan ölüm oranını yüzde 2 artırıyor; kalp rahatsızlığı söz konusu ise bu oran yüzde 8’e yükseliyor.

Britanya’da veganların sayısı son 10 yılda % 360 arttı

The Vegan Society ve Vegan Life dergisinin yaptığı araştırmaya göre, Britanya’da veganlık son 10 yılda çok büyük bir ivme kazandı. Ülkede şu anda yaşları 15-34 arasında değişen, etik ya da diğer nedenlerle veganlığı seçen yarım milyondan fazla insan yaşıyor.

Avrupa Parlamentosu’nda bitki bazlı beslenmeye geçilmesi için çağrı

24 Avrupa Parlamentosu üyesi, Avrupa Komisyonu’na 5 sayfalık bir mektup yazarak, çevrenin korunması için hayvancılık endüstrisinde kısıtlama yapılarak bitki bazlı beslenmeye geçilmesini istedi. Mektupta, en azından 2030 yılına kadar iklim değişikliği ile ilgili hedeflere ulaşılabilmesi için % 30’luk bir sınırlamanın gerekli olduğu, bu sayede et ve süt endüstrisinin neden olduğu kronik sağlık sorunlarında da azalma kaydedilebileceği belirtildi.

Laboratuvarda üretilen etsiz burger “Impossible Burger” satışta

Bill Gates’in de yatırım yaptığı Impossible Burger, ilk olarak New York’ta ve sonra Los Angeles’ta üç restoranda menüye girdi. Görüntüsü ve tadıyla klasik hamburgerdeki etten ayırt edilemeyen Impossible Burger’in bu girişimiyle vejetaryen ve veganlardan daha çok et yiyenleri hedeflediği bildiriliyor. 12 ile 19 dolar arasında değişen fiyatlarla menülere giren Impossible Burger’in farkı, içinde buğday proteini, patates ve hindistancevizi yağı dışında, “leghemoglobin” adlı proteini bulundurması. (Baklagillerin kök düğümcüklerinden elde edilen, yapı ve işlev bakımından hemoglobine benzeyen, oksijeni bakteroitlere taşıyan, kırmızı bir pigment.) Impossible Burger’deki köftenin ete çok benzemesinin nedeni bu madde. Vejetaryen ve vegan olmayan birçok kişi, bu yeni ürünü denediğinde etten ayırt edemediğini belirtti.
 

İsviçre ordusu vegan askerin orduya katılmasına izin verdi

İsviçre’de zorunlu olan askerlik için başvuruda bulunan Antoni Da Campo, gerekli bütün sağlık ve fiziksel testleri geçse de, hayvansal ürün yemeyi ve giymeyi reddettiği için ordu tarafından kabul edilmemişti. İsviçre Hayvan Hakları Derneği PEA üyesi olan genç, kendi botlarının parasını ödemeyi önerdi ama ordu geri adım atmadı. Bu durum, Da Campo’nun devlet memuru da olamayacağı anlamına geliyordu; ayrıca askerlik zorunlu olduğundan ceza alması da söz konusuydu. Bunun üzerine Lozan’da mahkemeye başvuran genç davayı kaybetti ama yılmayıp bir üst federal mahmekeye taşıdı. Da Campo, “bütün fiziksel testleri geçmesine karşın sadece felsefi düşüncelerinden dolayı kendisine yapılanın ayrımcılık olduğunu” savununca, mahkeme tarafların konuyu aralarında çözmelerini istedi. Bunun üzerine geri adım atan ordu, vegan genci kabul ettiğini söyledi. Da Campo, botlarını kendisinin alabileceğini ve yemek için de ufak bir miktar ek para harcamasının gerekebileceğini söyledi.

Torino Belediye Başkanı kenti İtalya’nın ilk “vegan” kenti yapmaya niyetli

Belediye Başkanı Chiara Appendino, beş yıllık programını açıklarken, kentte tüketilen hayvansal ürünleri azaltmayı amaçladıklarını belirterek, “Vegan ve vejetaryen beslenmeyi desteklemek, çevreyi, halkımızın sağlığını ve hayvanlarımızı korumak açısından zorunludur,” dedi.

Dünyanın ilk vegan dostu kenti Barselona

ERC (Katalanya Cumhuriyetçi Solu) partisinin desteklediği talebi kabul eden belediye meclisi, vegan beslenme tarzının ve Meat Free Mondays hareketinin kentte teşvik edileceğini, dijital ve basılı olarak vejetaryen kent rehberi basılacağını, halkın ve turistlerin vegan alışverişlerine yardım etmek için bir App yayınlanacağını, Birleşmiş Milletler’in tavsiyesi doğrultusunda daha az et ve hayvansal ürün tüketilmesi için çaba harcanacağını teyit etti.

Tiflis’te vegan kafeye etle saldırı!

Gürcistan’ın başkenti Tiflis’teki bir vegan kafeye aşırı milliyetçi olduğu söylenen kişiler tarafından sosis ve ızgara etlerle saldırı düzenlendi. Kiwi kafenin sahipleri, Facebook’ta paylaştıkları bir mesajda, neo-Nazi olarak tanımladıkları bir grubun bir gece kafeye gelip kendilerine ve müşterilere sosis ve et fırlattığını yazdı.

Kafenin sahipleri, “Bu zararsız bir şaka değil, bir korkutma girişimiydi. Bizim ve müşterilerimizin yaşam biçimi, görünüşümüz, düşüncelerimiz, LGBTI haklarını desteklememiz ve et yemediğimiz gerçeği bazılarını rahatsız ediyor,” diyerek durumun ciddiyetini dile getirdi.

Vegan çiftin bebeğinin velayeti alındı

İtalya’nın Milano kentinde vegan bir çiftin bebeği yetersiz beslenme ve kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye kaldırılınca, mahkeme çocuğun velayetini ailesinin elinden aldı. Hindistanlı baba ile İtalyan annenin, vegan diyetiyle beslendiği oğullarına da bu diyeti uyguladığı belirtildi. Bu konu hem dünyada hem de Türkiye’de hararetli tartışmalara yol açtı. Kimi uzmanlar doğrudan vegan beslenmeyi neden olarak görürken, bazıları da hangi tür beslenme tarzı olursa olsun iyi ve dengeli bir beslenme yoksa, bu tür sorunların yine meydana gelebileceğini belirterek, vegan diyetin sorumlu tutulamayacağını belirtti. Ayrıca doğuştan gelen bazı genetik bazı sorunlar da olabileceğinin altı çizildi. Bütün bu tartışmaların arasında şunu sormak gerekli: Dünyanın hemen hemen tüm uzmanları tarafından ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından kanser, kalp-damar hastalıkları, diabet ve obezite ile doğrudan ilişkilendirilen etin ve hayvansal ürünleri yiyerek kaç çocuk hastalanıp ölüyor acaba? Aksine bütün işlenmiş kırmızı et, salam, sucuk, sosis gibi insan sağlığı için en tehlikeli olan ürünlerin reklamlarında çocuklar kullanılıyor. Bunları sorgulamayanlar acaba konu veganlık olunca neden bu kadar öfkeleniyor? Bunlar sorgulanmazken tek bir aşırı örnekle durumun açıklanmaya çalışılması doğru sonuçlar vermez. İtalyan ailenin tartışmasız suçlu olduğu nokta, çocuklarının kalp rahatsızlığı için ameliyat edilmesi gerektiği halde buna karşı çıkıp tedaviyi reddetmeleri. Bu durum aşırı bir durumdur ve doğrudan veganlığı yargılamak için iyi bir örnek teşkil etmez. Bu olayın ardından İtalya’da merkez sağ partisi Forza Italia milletvekili Elvira Savino’nun çocuklarını vegan yetiştiren ailelerin cezalandırılmasına dair bir yasa önerisini gündeme getirmesi ise akıl dışıdır.

TÜRKİYE’DE HAYVAN HAKLARI

Vegan tutsak Osman Evcan davayı kazandı

Vegan tutsak Osman Evcan, daha önce 2015 yılında Kocaeli 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kendi mücadelesi sonucunda elde ettiği vegan beslenme hakkı cezaevi yönetimi tarafından keyfi şekilde engellendiğini ifade ederek açlık grevi yapmış ve 40. günün sonunda taleplerinin kabul edilmesiyle grevi bırakmıştı. Ancak Evcan nakledildiği Silivri 6 No’lu L Tipi Cezaevi’nde de benzer sorunlar yaşayınca, Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Başvuru dilekçesinde vegan olduğunu belirten Osman Evcan, “Cezaevi yönetimi, protein ihtiyacımı karşılayacak sebzeler vermeyerek işkence ve kötü muamele yasağını, vejetaryen olup olmadığımın tespiti için devlet hastanesine göndererek de din ve vicdan hürriyeti ile ayrımcılık yasağını ihlal ediyor,” dedi. Yüksek Mahkeme, Osman Evcan’ın başvurusunu “kısmen kabul edilebilir” buldu. Kararda, Evcan’ın vegan olup olmadığının tespiti için devlet hastanesine gönderilmesinin Anayasa’da yer alan “maddi ve manevi varlığın korunması hakkı”nı ihlal olduğu ifade edildi. Devletin Evcan’a 3000 TL tazminat ödemesini de kararlaştıran mahkeme, ihlalin ortadan kaldırılması için kararın birer örneğini Adalet Bakanlığı ile Silivri Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine hükmetti.

Ancak bugüne kadar söz konusu tazminat Osman Evcan’a ödenmedi. Bunun üzerine kazandığı tazminatın ödenmediğine dair kısa bir süre önce tekrar başvuru yapıldı.

Kısırkaya Kampı nedeniyle İBB protesto edildi

Hayvan hakları savunucuları, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Saraçhane’de bulunan binasının önünde gerçekleşen protesto eyleminde rehabilitasyon merkezini ve belediyenin hayvanlara yönelik politikalarını protesto etti. Eylemde bir araya gelen 300’e yakın kişi, Kısırkaya barınağında kısırlaştırılan 20 bin sokak köpeğinin kaçının hayatta olduğunu sordu.



5 aylık hayvan hakları ihlalleri raporu açıklandı

Sivil Düşün AB Programı desteği ile Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği’nin (HAGİD) yürütücülüğünde Hayvan Hakları İzleme Merkezi (HAKİM), mart ve ağustos ayları arasındaki hayvan hakları ihlâllerini raporladı. Beş aylık hayvan hakları ihlâlleri raporu, 22 Eylül’de düzenlenen bir basın toplantısı ile açıklandı. Basın toplasına CHP İstanbul Milletvekili ve PM Üyesi Sezgin Tanrıkulu, 24. dönem İstanbul Milletvekili Melda Onur ve Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu (HAYKONFED) İstanbul Temsilcisi Barış Şengün katıldı. Rapora göre 5 ayda hayvanlara yönelik toplamda 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 1444 işkence vakası, 2769 özgürlüğü kısıtlama vakası, 112 beden dokunulmazlığını ihlâl, 161 cana kasıt vakası, 40 bin 155 zorunlu göçe tâbi tutma, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Hayvan hakları savunucuları yetkilileri bu ihlallere karşı yaptırım uygulanması çağrısı yaptı.
 

Hayvanlara Özgürlük Partisi kuruluyor

Türkiye’nin ilk hayvan merkezci bir bakış açısına sahip partisi Hayvanlara Özgürlük Partisi’nin (HÖP) kurulacağı açıklandı. Kurucuları arasında başta Metin Kılıç başta olmak üzere vegan aktivistlerin yer aldığı partinin hayvan hakları ve özgürlüğü meselesini mücadelesinin merkezine alacağı belirtiliyor.  Bu konuda yazdığım yazı ve konuşmalarda da söylediğim gibi, içinde yaşadığımız dünyada toplumlar yasalarla yönetiliyor. Hayvan hakları alanında gelişme kaydetmek için o yasaların yapımına müdahil olmanın yolu TBMM’de hayvanların sesini duyurmaktan geçiyor. Elbette vegan olunmasını teşvik edip anlatacağız ama yasal süreçte etkin olmak için siyasette de var olmak gerekiyor. Sonuçta insanların vicdanları aynı hızda ve aynı şekilde etkilenmiyor. Herkesin vegan olmasını bekleme ve stratejiyi sadece buna bağlama lüksü yoktur. Bu arada yasalarla hayvanların içinde bulunduğu koşulları değiştirmenin koşulları zorlanmalıdır. Parti olarak Meclis’e girmek zaman alacaktır tabii ama bu işe bir yerden başlamak gerektiği de aşikar. Böyle bir oluşum tüm kişisel hırslardan ve egolardan arındırılabildiği takdirde başarı kazanabilir. Hayvan hareketinde kimse kendisi için mücadele etmiyor. Bu unutulmamalı.

Bodrum’da boğa güreşi rezaleti!

Hayvan dövüştürmek, uluslararası sözleşmelerle suç sayılan bir zulüm olsa da, bu zulmü “gelenek” savunanlar, bu kez Bodrum’da boğa güreştirdi. Bodrum Belediyesi’nin düzenlediği etkinlikte kazanan boğanın sahibine ödül verilirken, Belediye Başkanı da bizzat bu eziyeti izlemek üzere etkinliğe katıldı. Tüm dünyada İspanya’daki boğa güreşlerinin sona erdirilmesi için eylemler yapılırken, Bodrum, kenti uygarlaştırmak yerine çağ gerisine taşıyan bu şiddet dolu etkinliğe sahne oldu. İlk kez düzenlenen 1. Karaova Boğa Güreşleri’ni eğlence gibi gösteren medyanın şiddeti haberleştirme tarzı ise, ayrıca utanç vericiydi.
  

Sokakta ve barınaklarda toplu hayvan katliamları

Türkiye’nin dört bir yanından toplu katliam haberleri  yıl boyunca gelmeye devam etti. Çanakkale’de; İzmir Menderes’te; Bartın Kozcağız’da; Bursa İnegöl’de; İstanbul’da Validebağ Korusu’nda; Bolu Gerede’de; Manisa Yunusemre’de; Yalova Paşakent’te, Karpuzdere’de ve Esenköy’de; Kastamonu Tosya’da; Aydın Milas’ta; Ankara Kırkkonaklar’da; Kocaeli Darıca’da ve Kirazpınar’da; Afyon Sandıklı’da; Isparta Yalvaç’ta; Ağrı Doğubayazıt ve Patnos’ta; Gaziantep Islahiye’de ve Nurdağı’nda; Kastamonu Karadere’de; Muğla Akyaka’da ve Bodrum’da; Yozgat Sarıkaya’da; Edirne Enez’de, Bilecik Bozüyük’te ve Nevşehir Ürgüp’te sokak hayvanları toplu şekilde katledildi, Tokat Zile’de ve İzmir Seferihisar’da tespit edilen toplu mezarlarda ise yüzlerce sokak hayvanının cesedine ulaşıldı. Hayvan hakları aktivistlerinin belgelediği dehşet verici görüntülerin sosyal medyaya yayılmasıyla büyük tepkiler oluştu.

Son olarak Kütahya Belediye barınağından gelen görüntülerde hayvanların yaşadığı korkunç koşullar gözler önüne serildi. Aç kalan hayvanların ölü yavrularla beslendiği ve yaralı, hasta hayvanların bakımsızlıktan acılar içinde yaşadığı belirtildi. Konu hakkında soruşturma açıldığını söyleyen Belediye Başkanı, yaşananlardan özür diledi. Ancak sorumlular bulunup cezalandırılmadıkça ve barınak koşulları düzeltilmedikçe benzer durumlar yaşanacaktır. Bu olaylar bir kez daha gösterdi ki, belediye barınakları hayvanlar için bir cehenneme dönüşüyor.

Hayvan tecavüzleri bitmiyor!

Marmaris’te bir kediye tecavüz edilerek iç organları parçalandı. Antalya’da sokakta yaşayan erkek yavru kediye önce tecavüz edildi, sonra bıçaklı işkence yapıldı ve kedi yaşadığı travmalara ve acıya dayanamayarak öldü. Kartal’da bir köpeğe tecavüz edilip boynu kırılarak öldürüldü.

AKP'li vekilden skandal sözler!

Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı Meclis komisyonunda görüşüldü. Görüşme esnasında tasarıyı hazırlayan Türkiye Barolar Birliği avukatlarından Buğcan Çankaya, hayvanlara tecavüz eden kişilerin tekrar hayvan sahiplenerek aynı davranışı göstermemesi için “hayvan sahiplenmekten men” cezası verilmesi maddesini eklediklerini söyledi. Ancak bu sırada AKP’li Selçuk Özdağ araya girerek itiraz etti. Selçuk Özdağ’ın konuyla ilgili sözleri şöyle: “Efendim, burada Kabahatler Kanunu’ndan çıkartıyoruz ve Türk Ceza Kanunu’nun içerisine alıyoruz. Bu hakikaten bir devrim, bir reform fakat bir yandan altı ayla dört yıl arasında cezaya çarptırılan insanlara yeniden bir şans vermeden hayvanlardan, hayvan sahiplenmekten men etmeyi de ben doğru bulmuyorum çünkü insanlara şans vermek gerekir. Yanlış yapabilir, hata yapabilir, bu insanlar için de geçerlidir. Türkiye’de hata yapan insanlar veya hata yaptıkları kanunlar tarafından teşhir edilen kişilere tekrar yeniden yaşama tutunma hakkı vermiyor muyuz? veriyoruz. O nedenle, ben bunu çok ağır bir ceza olarak görüyorum. O nedenle, bu önergeye de katılmıyorum.”

Ameliyatlı köpeğe şiddet

İstanbul Levent’te bulunan Artı Veteriner Kliniği’nde kamera kayıtlarına yansıyan görüntülerde ameliyatlı bir köpeğin, veteriner kliniği çalışanı tarafından zorla sürüklendiği, kafasının demirlere vurulduğu ve tekmelendiği tespit edildi. Veteriner Kliniği açıklama yaparak, görüntülerdeki kişinin kurumlarıyla ilgisinin kesildiğini ve gerekeni yaptıklarını söylese de, daha sonra kliniğin ruhsatının olmadığı ortaya çıkınca mühürlendi.

Çorlu’da arabaya bağlanan köpek metrelerce sürüklendi

55 yaşındaki M.V. isimli şahsın otomobilin arkasına bağladığı köpeği metrelerce sürüklediğini gösteren görüntüler medyada paylaşılınca büyük tepki oldu. Doğa ve Hayvanseverler Derneği (DOHAS), sürücü hakkında suç duyurusunda bulundu. Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın Twitter hesabından “Bu vahşete söz konusu aracın sahibine ve adres bilgilerine ulaşılmıştır. Konu ile ilgili gerekli idari yaptırımlar uygulanacaktır,” açıklaması yapıldı ve ilgili kişi göz altına alındı.
 

Kastamonu’da sokak köpekleri eğlence için arabalara zincirlendi

Kastamonu’nun Pınarbaşı Hocalar Köyü’nde köylüler, çocukları eğlensin diye sokak köpeklerini demir arabalara zincirledi. Çocuklarını arabanın arkasına oturtan köylüler, sokak köpeklerini at arabası gibi bir düzeneği çekmeye zorladı. Hayvan köleliğini eğlence olarak gören çocukların ilerde yapacaklarını siz düşünün…

Fethiye ve Kocaeli’nde carretta carretta, yunus katliamı

Soyu tükenmekte olan carretta carretta kaplumbağanın başına taşla vurularak öldürüldüğü ortaya çıktı. Kaplumbağanın kanlar içindeki ezilmiş başını gösteren fotoğraf, insanoğlunun ne kadar canileşebileceğinin kanıtıydı. Kocaeli’nde ise, başından silahla vurulmuş olan bir yunus karaya vurdu. Ayrıca 2016 yılında Karadeniz kıyılarında 108 yunus kıyıya vurdu.

Yaban domuzlarını av çeteleri katletti

3.köprü ve havaalanı projelerinden kaçarak Fatih Ormanı’na sığınan son yaban domuzlarını av çeteleri öldürdü. Hayvanların doğal yaşam alanlarını talan eden insanoğlu, geride kalan son hayvanları da kendi sapkın “zevki” için katletti.

Sakarya’da 28 bin tavuk havasızlıktan öldü

Sakarya’nın Taraklı Mahdumlar Mahallesi’nde bir çiftlikte havalandırma sistemi bozulunca fanların çalışmaması nedeniyle yaklaşık 28 bin tavuk havasız kalarak öldü. İş makineleriyle açılan çukurlara gömülen tavuklar, fabrika çiftçiliğinde kurban edilen hayvanlar arasına katılırken, bu toplu ölüm çok az insanın dikkatini çekti.




Fayton terörü devam ediyor

Sürekli yapılan protesto eylemlerine karşın, İstanbul Adalar başta olmak üzere diğer illerde de kullanılan faytonlardaki terör devam etti. Her yıl yaklaşık 400 atın katledildiği bu çağdışı araç, atlara zulmedilse de, bazıları tarafından “gelenek” ya da “nostalji” adına savunulmaya devam ediyor. Aynı fayton görünümünde olan akülü ya da güneş enerjisiyle çalışan araçlar mevcutken fayton mafyası bunlara karşı çıkıyor. İstanbul Belediyesi konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, UKOME tarafından 26.01.2012 tarihinde alınan kararla, adada bulunan 226 faytondan 86’sının kamulaştırılmasına, atlı fayton taşımacılığının uzun vadede  uygun ölçekte sürdürülebilir olabilmesi için ilk aşamada 40 adet elektrikli araçla geçiş yapılmasına karar verildiğini belirtiyor. Ancak bu çalışmaların başlatıldığı sırada, söz konusu UKOME kararının iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle 15 farklı kişi ve kuruluş dava açmış ve idari mahkemelerce UKOME kararı iptal edilmiş. O zamandan bu zamana da bir gelişme yok! Atlar işkence ile öldürülmeye devam ederken, Adalar’da oturan bazı kişiler elektrikli faytonların gürültü yaptığını iddia ederek karşı çıkıyor. Bunun doğru olmaması bir yana, atların eziyetle katledilmesinden rahatsız olmayıp bunu bahane etmeyi anlamak mümkün değil. 21. yüzyılda uzaya araç gönderen insanoğlunun kendi nostalji merakı ve çıkarları için hayvan köleliğini sürdürme isteği tek kelimeyle korkunç.

Donald Trump’ın oğlu Antalya’da yaban keçilerini katletti

ABD Başkanı Donald Trump’ın kendisiyle aynı adı taşıyan büyük oğlu 38 yaşındaki Donald Trump Jr., Antalya’nın Finike İlçesi’nde ruhsatlı ava çıkarak 2 yaban keçisi vurdu. Havaalanında VIP’de karşılanan Trump’a yöre halkı tarafından ‘elik’ olarak adlandırılan 2 yaban keçisini öldürmesi için özel izin verildi. Devlet eliyle para için satılan cinayetin adıdır av!

Ankara’da AVM’ye hayvanat bahçesi!

Temmuz ayında medyaya yansıyan bir haber, Ankara’da bulunan Nata Vega AVM’nin 2. katına hayvanat bahçesi yapılacağını ortaya çıkardı. Güneş görmeyen bir yere hayvanat bahçesi yapılması, hayvanların doğal koşullarının dışına çıkarılarak köleleştirilmesidir. Yurtdışında da görülen bu “eğlence” konsepti hayvan haklarına aykırıdır! Duyarlı canlıları meta haline getirerek onlar üzerinden para kazanmaya çalışan, onları restoran, kafe ve mağazaların arasına hapseden bu proje akıl dışı!

İstanbul Akvaryum’a penguenler taşınıyor!

Ankara Nata Vega AVM’dekine benzer bir durum da aralık ayında İstanbul Florya’daki İstanbul Akvaryum’dan geldi. Penguenlerin İstanbul’a getirileceğinin duyurulmasıyla hayvanseverlerden büyük tepki yağdı. Kutupta yaşayan hayvanların doğal ortamlarından alıp kapalı ortama hapsedilmek istenmesi, onların köleliği üzerinden para kazanmak amacını taşıyor. Ucu bucağı olmayan hayvan sömürüsünün bu son örneği mutlaka engellenmeli!


Bilgi Üniversitesi kampüsteki köpekleri toplatma kararı aldı

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santral Kampüsü’nde barınan köpekleri toplatıp ormana atma kararı, sosyal medyada büyük tepki gördü. Kampüste yaşayan tüm canlıların eşit yaşam ve barınma hakkını savunan öğrenciler, köpeklerin kış şartlarında kampüsten çıkartılması durumunda bakımsızlıktan yaşama şanslarının azalacağını belirterek imza kampanyası başlattı.

“Tüm Mezbahalar Kapatılsın” eylemi Kadıköy’de yapıldı

Her yıl dünyanın farklı şehirlerinde düzenlenen Tüm Mezbahalar Kapatılsın eylemi 11 Haziran’da Kadıköy Boğa’da yapıldı. Eylem sırasında hayvan aktivistleri, mezbahalardaki vahşeti sergileyen pankartlar taşıyarak, hayvancılık sektörünü protesto ettiler.



Türkiye’de Vegan Aktivizm konulu ilk akademik çalışma yayınlandı

Türkiye’de vegan aktivistlerin görünürlüğünün artmasıyla birlikte, bağımsız ve örgütlü 10 aktivist ile yapılan görüşmelere dayanan çalışma, eylem biçimlerinin yanı sıra, sosyal medya deneyimlerine de ışık tutuyor.

Veganlık ve Hayvan Hakları konulu etkinlikler arttı


Yeni bir bağımsız kollektif olan ÆVOM, 20 Kasım günü Arkaoda’da ve KargART’ta iki farklı etkinlik serisiyle merhaba dedi. Benim de bir konuşma yaptığım ilk etkinlik kapsamında, hayvan hakları ve veganizmin farklı boyutları konuşuldu. 

Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Hakları Topluluğu’nun davetiyle, üniversitede 9-10 Mayıs tarihlerinde düzenlenen Green Fest kapsamında yine veganizm gündeme geldi; ben de “Veganizm ve Hayvan Haklarının Politik Mücadelesi” konulu bir konuşma yaptım.







TÜRKİYE’DE VEGANİZM

Dünya Vegan Günü İstanbul’da kutlandı

1 Kasım Dünya Vegan Günü, Vejetaryen ve Vegan Derneği’nin (TVD) organizasyonuyla İstanbul Wyndam Grand Kalamış Marina Otel’de 30 Ekim’de kutlandı. Ürün tanıtımlarının ve ikramların da yapıldığı etkinlik, oldukça büyük ilgi gördü. 

Etik, ekolojik ve sağlık olmak üzere üç temel başlıkta kurgulanan panelde, Kalp ve İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Kınıkoğlu, Doğu Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tuğrul İlter, Enerji Klinik Kurucusu Dr. Nilgün Eröztürk, CNN Haber Sunucusu Nevşin Mengü, Hayvan Hakları aktivisti Gökçer Korkmaz ve ben birer konuşma yaptık.

 

İlk yerli üretim vegan peynir, süt ve yoğurt marketlere girdi

Vegan sertifikalı ilk yerli vegan peynir, süt ve yoğurt 2016 yılında marketlerde satışa sunuldu. Trakya Çiftliği tarafından üretilen vegan ürünler, Türkiye’de veganlığın tarihi ve gelişimi açısından önemli. Bunlar tüketilmeden de vegan olunur ama isteyenler için piyasada bulunabilir olması bir aşamadır.

THY vegan menüsünde süt ürünü skandalı!

Türk Hava Yolları’nın vegan menüsünde servis edilen margarinde süt ürünü bulunduğu ortaya çıktı. Benim şahsen şüphelenip konuyu araştırmam ve sorgulamam üzerine, THY sonunda üretici firmadan gelen yanıtı açıklamak durumunda kaldı. Böylesine büyük ve iddialı bir uluslararası havayolu şirketinde yaşanan skandal, veganlığın ülkede ne kadar az bilindiği ve ne kadar az önemsendiğine dair bir göstergeydi. THY, şikayetim üzerine margarini menüden çıkardıklarını ve yerine içinde süt ürünü bulunmayan bir margarin bulup onu servise koyduklarını açıkladı. Ancak bu durum, kuruma karşı ciddi bir güven sarsıntısı yarattı.

Türkiye’nin ilk vegan dostu belediyesi Didim

Didim Belediyesi, resmi olarak yaptığı açıklamada Türkiye’nin ilk vegan dostu belediyesi olacağını ilan etti. Didim, 2017 Nisan ayında TVD ile birlikte organize edilen Türkiye’nin ilk vegan festivaline de ev sahipliği yapacak. Festival sayesinde ilçenin yöresel mutfak zenginliğinin yanı sıra ilçenin tarihi ve turistik yerleri tanıtılacak. Yurtiçinden ve yurtdışından misafir ağırlayacak Didim’deki otel ve lokantaların menülerine vejeteryan/vegan menüler konulacak.

Vegan kafe ve restoranların sayısı artıyor

İzmir’in ilk vegan kafesi Yaşam Kafe açıldı. Ankara’da bir süre önce kapanan Veganka yeni yerinde tekrar hizmete başladı. İstanbul’da daha önce var olanlara ek olarak, Kuzguncuk semtinde Pakarana Vegan Kafe, Cihangir’de Vegan İstanbul, Galatasay Tomtom Mahallesi’nde vegan-vejetaryen lokanta Terütaze hizmete girdi.







(Bu yazı ilk olarak Dağ Medya'da yayınlanmıştır. https://dagmedya.net/2016/12/28/zulal-kalkandelen-hayvan-haklari-ve-veganizm-acisindan-2016-yilini-yazdi/)