emekçi hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emekçi hakları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Mayıs 2011 Pazar

Paran Kadar Sağlık

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Mayıs 2011


Başlıktaki ifade bir kitabın adı. Altbaşlık ise, “Türkiye’de Sağlığın Ticarileşmesi”. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Sönmez’in yazdığı kitabı, İzmir Tabip Odası ile Yordam Kitap ortaklaşa yayınlamış.

1 Mayıs’ta emekçilerin sorunlarına değindiğim yazımda sağlık alanındaki olumsuz gelişmelerden de söz etmiştim. Bunun üzerine İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Ceyhun Balcı’dan bir e-posta aldım. Özellikle sağlık konusunda yazdıklarım dikkatini çekmiş. “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında yaşanan hak kayıplarını ortaya koymak için hazırlanan bu kitabı ulaştırdı bana.

Henüz geçen ay raflardaki yerini alan çalışmayı büyük bir ilgiyle okudum. Elbette “sağlıkta dönüşüm” denilen bu politika, elbette sadece AKP döneminin ürünü değil; 1990 sonrasında başlayan bir süreçtir bu.

Mustafa Sönmez, son sekiz yılda olanları şöyle özetliyor: “Türkiye’de ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adıyla icra edilmek istenen sağlık politikalarına daha çok AKP iktidarı döneminde ağırlık verildi. 2001 krizi ile birlikte, neoliberalizmin dünyadaki en üst icra kurumları olan IMF ve Dünya Bankası tarafından telkin edilen ‘Sağlıkta Dönüşüm’ politikaları, bizzat bu kurumlarla yapılan yazışmalarda, bunlarla ilgili niyet mektuplarında yer aldı.”

***

Peki sağlık harcamalarının arttığı gözlenen bu dönemdeki politikalara neden karşıyız? Mustafa Sönmez’in satırlarından yola çıkarak ana başlıklar halinde sıralayalım:

-Türkiye’de sağlık hakkı, anayasa ve yasalarda yer almakla birlikte, bu hak yurttaşlara yeterince kullandırılmamakta, artan ölçüde hak yerine “müşteri”ye hizmet satışı olarak maddi karşılığı tahsil edilmektedir.

-Bir insan hakkı olarak sağlık hakkı, sermaye birikiminin, kar sağlamanın aracı yapılmış durumdadır. Tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonların hepsi, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor.

-Bazı yurttaşların sağlık hakkına erişimi mümkün olmazken, yurttaş, artan biçimde cebinden harcamalarla sağlık hizmeti almaya zorlanmaktadır. Vergi ve sigorta primi ile sağlığın finansmanına zaten katkıda bulunanlar, cebinden biraz daha sağlık harcaması yapmaya mecbur bırakılıyor.

-Sayıları 2010’da 2 milyon dolayına inmiş görünse de, sosyal sigorta kapsamının tamamen dışında kalan önemli bir nüfus var.

-2010 yılında sağlık hizmetlerinin ödeneklerindeki artış % 2,5’ta kalmış ve aynı yılın % 9,5’lik genel bütçe artışlarının gerisine düşmüş, payı da % 5,5’a gerilemiştir.

-Kamu sağlık çalışanlarının ekonomik-demokratik hakları budanıyor, hastane şartları “fabrika” şartlarına dönüştürülüyor.

-Kamu sağlık kuruluşlarında gideri en aza indirme çabasının en önemli araçlarından birisi olan taşeronluk, geçici sözleşmeyle ve düşük ücretle çalışan sayısını artırıyor.

-Kişi başına düşen sağlık harcaması dolar bazında ABD’de 7205, İsveç’te 3349, Yunanistan’da 2687, İsrail’de 2152, Polonya’da 1019, Meksika’da 824 ve Türkiye’de 767 düzeyinde.

-Sağlığın alınır satılır bir “şey” haline getirilmesi, ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması ile tesis edilen “kapitalist tıp modeli” hızla hayatımıza egemen kılınmaya çalışılıyor.

***

Kitapta bu konularda çok daha ayrıntılı bilgiler tablolar ve belgelerle desteklenerek açıkça ortaya konulmuş. AKP döneminin sağlık politikaları konusunda, medyanın da taraflı yayıncılığı sonucunda toplumda son derece yanlış bir izlenim yaratıldığı bu dönemde böyle bir çalışmanın yapılmış olması çok önemlidir.

Sağlıkta metalaşmaya karşı olan herkesin okumasını öneririm.

-

25 Nisan 2011 Pazartesi

Dünya İşçi ve Emekçi Günü

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 1 Mayıs 2011

42 gün sonra bu ülkede genel seçim var. Diğer ülkelerde genel seçim öncesinde, partiler çeşitli toplum kesimlerine iktidara geldiklerinde yapmayı planladıkları çalışmaları aktarıp, neden kendilerine oy verilmesini istediklerini anlatır.

Ancak Türkiye’de pek böyle olmuyor... Onun yerine birtakım polemiklerle hem insanların kafası karıştırılıyor hem de gündem dolduruluyor. Sonra bir de bakıyorsunuz seçim günü gelmiş...

Aylardır televizyonlarda, meydanlarda konuşan konuşana. Sorarım size bu konuşmalarda emekçilere yönelik olarak yapılması düşünülen çalışmalar ne kadar yer aldı?

***

Oysa yıllardır uygulanan neo-liberal politikalar yüzünden yaşanan hak kayıpları giderek artıyor. Örneğin genel sağlık sigortası, iktidar partisinin iddia ettiği gibi herkesi kapsamıyor. İşsizlik sigortasından yararlanamayan işsizler, kayıt dışı çalıştırılanlar, 18 yaşını dolduran kadınlar ve primini ödeyemeyen esnaf ve çiftçiler, bu sigortanın dışında...

13 milyon civarında kişi, sosyal güvenlik hakkından yoksun...

Sosyal güvenlik yasasında yapılan düzenlemeler, bırakın yoksulu korumayı yeni yoksullar yaratıyor.

Emekli aylıkları arasında birliktelik yok. İşçiler ile emekli, dul ve yetimlerin büyük bir kısmı açlık sınırının altında yaşam sürüyor.

Devlet Memurları Kanunu’nun geçici işçi olarak personel çalıştırılmasına olanak sağlayan 4C maddesi işçilere dayatılırken, iş güvencesi ve sosyal güvenlik haklarından vazgeçmeleri bekleniyor.

Bu yıl çıkarılan torba yasa, patrondan yana düzenlemeleriyle çalışanların birçok hakkını gaspetti. Kamuda esnek güvencesiz çalışma daha da yaygınlaştırılırken, 16-18 yaş arası asgari ücretli işçilerin ücretleri indirilerek, sömürünün boyutu artırıldı.

Doğum izni, ücretli izin gibi haklarda, işçiler ile memurlar arasında önemli farklılıklar yaratılarak, çalışanlar arasında ayrımcılık yaratıldı.

Emeklilik için prim ödenen gün sayısı ve emeklilik yaşı giderek yükseliyor.

İş kazaları söz konusu olduğunda, Türkiye dünyada 3., Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Taşeronlara verilen işlerde kamusal denetimin yetersizliği sürekli can kaybına neden oluyor. Bu ülkede yılda 80 bin iş kazası olurken, ortalama 1000 kişi yaşamını kaybediyor!

***

Bütün bunlar bizi nereye getirdi? İşçi hakları alanında uluslararası standartların çok altında bir noktaya...

Oysa sendika kurma, grev ve toplu sözleşme yapma gibi temel sendikal hakların ihlal edilip bastırıldığı Türkiye, 1932 yılından bu yana Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya üye. Fakat bu üyelikten kaynaklanan yükümlülükleri ve imza koyduğu sözleşmelerin gereklerini yerine getirmediği için sürekli uyarılar alıyor.

Ve demokrasimiz gibi işçi haklarımız da, Kolombiya, Filipinler, Swaziland, Pakistan, Guatemala gibi ülkelerdeki uygulamalarla birlikte uluslararası platformlarda tartışma konusu oluyor.

Bugün Türkiye, adil ve hakça çalışma koşullarını sağlamayan bir ülke konumundadır!

ILO bu yıl, 1-17 Haziran tarihleri arasında Cenevre’de 100. konferansını yapacak. O toplantıya katılacak Türk delegelerinin boynu, bu manzara karşısında yine eğik kalacak...

Dokuz yıllık AKP iktidarının Türkiye’nin prestijini artırdığına inananlar, herhalde bu düşünceye “One Minute” çıkışlarına ve cari açığı patlatma pahasına artan büyüme hızına bakarak varıyorlar.

Çünkü demokrasi ve emekçilerden açısından bakınca manzara utanç verici...

-

20 Mart 2011 Pazar

Amerikan Sınıf Savaşları

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 20 Mart 2011

Amerika’da olduğu gibi bizde de ana akım medyanın ilgisini çekmiyor ama ben kapitalizmin anavatanında 21. yüzyılda yaşanan sınıf savaşımını büyük ilgiyle izliyorum.

Geçen haftalarda Wisconsin eyaletinde olanları yazmıştım. Aşırı muhafazakar Cumhuriyetçi Vali Scott Walker, bütçe açıklarını kapatmak için kendince parlak bir fikir bulmuş ve harekete geçmişti.

Vali hazırladığı yasa tasarısıyla, kamu çalışanlarının toplu sözleşme haklarını ellerinden alıp, emekli aylıklarını tırpanlamaya kalkınca ortalık birbirine girdi. Büyük protesto gösterileri düzenlendi; hatta eyalet meclisi binasının içinde eylemler yapıldı ama sonuç değişmedi.

Meclisin Demokratik Partili üyeleri tasarının görüşülmesini engellemek için eyalet dışına çıktılar. Fakat Vali Walker, sonunda bu engeli de aşma yolunu buldu. Sadece Cumhuriyetçi üyelerin olduğu bir toplantıda, bütçe tasarısının içinden harcama gerektiren kalemlerle harcama gerektirmeyen kısmı yani çalışanların haklarını düzenleyen kısmı birbirinden ayırdı.

Bir üye hariç diğerlerinin onayıyla bu operasyon tamamlanınca, Demokrat üyeler eyalete geri dönüp tasarıya karşı yönde oy kullandılar ama işe yaramadı; Scott Walker kazandı. Vali tasarıyı yasalaştıran imzayı attığı gün, Wisconsin’de emekçilerin 50 yıllık mücadele sonucunda kazandıkları hakları bir anda geri aldı.

Ertesi gün Amerikan tarihinin en büyük emekçi eylemlerinden birisi gerçekleşti. Amerikan medyası, bu olayı ne kadar ısrarla görmezden gelirse gelsin, 100 bin kişiye varan bir kalabalık yürüdü Wisconsin’de. Eyalette Vietnam Savaşı sırasında düzenlenen gösterilerin hepsinden daha büyük bir eylem!

***

Bütün bunları değerlendirince, Walker’ın bu yasayı çıkarmak için neden bu kadar çabaladığını merak ediyor insan.

Önceki yazımda belirtmiştim; Walker, şu anda oturduğu koltuğu seçim sürecinde kendisine para akıtan petrol milyarderi Koch kardeşlere borçlu. Bu yüzden onların hayatlarını adadığı sendika mücadelesi Walker’ın da mücadelesi olmuş. Bu şekilde borcunu ödeyip kendi yerini sağlamlaştırdığını düşünüyor...

Wisconsin’de olanlar, eyalet sisteminin sakıncalarını ortaya koyması bakımından da iyi bir örnek oluşturuyor. Bir bakıyorsunuz Amerika'da bir gün bir çılgın vali çıkıyor evli kadınların kocalarının izni olmadan saçlarını kestirmesini engelliyor; bir diğeri mastürbasyonu ve lolipopu yasadışı ilan ediyor; bir başkası kadınların korse giymesini yasaklıyor...

Scott Walker’ın yaptığı da, kendi çıkarı için varlıklı azınlığı desteklemek adına demokrasiye darbe indirmek. Ancak Wisconsin’de yanan ateş çabuk sönecek gibi değil. Şimdi eyalette genel grev çağrısı yapılıyor. Vali’ye ve Cumhuriyetçi Parti’ye duyulan tepkiden sonra Obama’nın o bölgede seçimi kazanma olasılığı çok yüksek.

Peki Vali Walker, bunca insanı karşısına alarak aslında kendi bindiği dalı kesmiyor mu aslında?

Eğer ideal bir demokraside olması gerektiği gibi yöneticileri halkın özgür iradesiyle oy verdiği seçimler belirliyorsa, o zaman bindiği dalı kesiyor. Ama dünyanın hiçbir yerinde ideal demokrasi yok. Bugünün dünyasını şirketler yani para yönetiyor.

Bakalım Walker’ın siyasi geleceği ne olacak? Güvendiği milyar dolarlar özgür halk iradesi üzerinde ne kadar etkili olacak?

Bakalım hayatının her aşamasında Tanrı’nın emirlerini yerine getirdiğini söyleyen Walker, onca emekçinin hakkını yemenin bedelini nasıl ödeyecek?

-

13 Mart 2011 Pazar

Bölünüp Yönetilen Medya

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Mart 2011

Bir hareketi, bir örgütü zayıflatmak istiyorsanız, uygulayacağınız en etkili yöntem o hareketin/örgütün üyeleri arasına nifak sokup bölünmelerini sağlamaktır. Sömürünün sürdürülebilmesi için, zulme karşı çıkan grubun dağıtılarak parçalanması mantığına dayanır.

Bunu söyleyerek yeni bir yol keşfetmiş değilim elbette. Herkesin bildiği bir yöntemdir; yıllardır da birçok alanda uygulanır.

Böl-yönet politikasının dünya çapında en başarılı uygulayıcısı, kuşkusuz Amerika’dır. Vietnam’dan bu yana Amerika’nın ajandasından hiç eksik olmadı bu yöntem. En son Irak’ı parçaladılar; şimdi bazıları Obama geldi Amerika Irak’tan çıkıyor diye sevine dursun, onlar çoktan Irak’ı böldü ve yönetiyor.

Böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en etkin örneği ise, sendikacılık alanında görülür. Çalışanların, işçilerin haklarını korumak amacıyla kurulan sendikalar, bir türlü bir araya gelemez bizim ülkemizde.

Farklı iş kollarında kurulsalar da temel amaçları emekçileri korumaktır. Ama her yıl hükümetle pazarlıklar sürerken bir bakarsınız yine yan yana değiller. Birisi gitmiş patronun dizinin dibine tünemiş, onun iki dudağının arasından çıkacak lafa bağlamış kaderini. Emekçinin hakkını korur görünürken, gerçekte devlet eliyle kurdurulan ve asıl işlevi sınıfsal birliği bölmek olan sarı sendikadır o.

Sendikacılığı baltalama işindeki başarı, Türkiye’de bazılarına ciddi bir esin kaynağı yaratmış durumda. Örneğin bunun medyadaki uygulamaları uzun zamandır devam ediyor. Ancak son sekiz yıllık dönem, bu “başarının” zirve yaptığı yıllar oldu.

Türk medyasında öteden beri var olan sağ-sol, dinci-laik kamplaşmasına yeni boyutlar eklendi. Artık tartışılan sağ ya da sol görüşün argümanları değil iktidar karşısındaki tavrınız: Ya iktidar yanlısısınız ya darbeci...

İş öyle bir aşamaya geldi ki, bundan üç yıl önce (21 Mart 2008) Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, gece yarısı evi basılıp gözaltına alındığında medyadan bütünlüklü bir tepki gelmedi. Oysa 83 yaşındaki gazeteci İlhan Selçuk da kanlı bir terör örgütüne üye olmakla suçlanmış, kendi gazetesini bombalattığı iddia edilmişti...

O zaman basında bu kan dondurucu iddialara alkış tutanlar oldu. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın’la ilgili süreçler de aynı şekilde işledi. Kimisi olanlardan kaygı duyduğunu söyledi, kimisi “Onlar zaten darbeci!” diye yargısız infaza başladı.

Ancak son operasyonda Nedim Şener ve Ahmet Şık göz altına alınınca medyadan toplu bir tepki geldi. O güne kadar basın üzerindeki baskıya susanlardan bir kısmı “Yeter artık!” dedi. Hep birlikte basın özgürlüğü için Taksim’de yürüdük. Çok farklı düşünceden medya mensupları bir aradaydı.

Ertesi gün gazetelere baktım; gazeteciler kendileri için böyle hayati bir eylemi nasıl yansıtmışlar diye merak ettim. Merkez medya dahil bazısı küçük bazısı büyük görmüştü haberi. İktidar yanlısı Yeni Şafak, Zaman, Bugün, Takvim, Star, Yeni Akit ve Milli Gazete dışında hepsi kapaktan girmişti haberi.

Yani bir kısım gazeteci, Türkiye’de basın üzerindeki baskıya karşı gazetecilerin yaptığı ortak eylemi kapaktan verecek kadar önemli bulmamıştı. Amerikan Büyükelçisi’nin bile endişelendiğini açıkladığı durum onları endişelendirmiyor demek ki...

Bu yaşananlar, böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en başarılı uygulamasıdır. Eğer hür basın istiyorsak, "senin gazetecin / benim gazetecim" ayrışmasını bir yana bırakıp, işini yapan bir gazetecinin yazdıklarından dolayı hapse atılmamasını hep birlikte savunmak zorundayız.

-

27 Şubat 2011 Pazar

Wisconsin'de Sınıf Savaşı

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 27 Şubat 2011

Başlıkta adı geçen Wisconsin, Amerika’nın Ortabatı bölgesinde bir eyalet. Nüfus açısından Amerika’nın 20. büyük eyaleti; kişi başına düşen ortalama yıllık gelir açısından 15. eyalet.

Bugünlerde Wisconsin kaynıyor; her yerde onbinlerce insanın katıldığı protesto gösterileri yapılıyor. Öğretmenler hasta olduklarını bildirerek derslere girmiyor. Bu nedenle okullar üç günlüğüne kapatıldı. Üniversite öğrencileri, kamu çalışanları, sendikalar protesto eylemlerine destek veriyor.

Bütün bu gerginliğin nedeni, eyaletin yeni valisi Scott Walker’ın bütçe açığını kapatma bahanesiyle önerdiği yasa tasarısı. Cumhuriyetçi Parti’nin adayı olarak geçen yılki ara seçime giren Walker, rakibini yüzde altı farkla yenip, 3 Ocak 2011’de görevine başladı. Başlar başlamaz da eyaletin huzuru kaçtı.

Vali Walker’ın hesabına göre, eyaletin 137 milyon dolarlık bütçe açığını kapamanın yolu, kamu çalışanlarının toplu sözleşme haklarını ellerinden alıp, emekli aylıklarını tırpanlamaktan geçiyor...

Ancak Vali bunu önerirken, bir bölüm kamu çalışanını ayrı tutuyor; diyor ki, kamu güvenliğini sağlamakla görevli memurlar, örneğin polisler, bu yasa kapsamına alınmayacak. Oysa bu grup, diğer kamu çalışanlarına kıyasla en yüksek geliri elde ediyor. Ama Vali için asıl önemli olan, o grubun büyük çoğunlukla Cumhuriyetçi Parti’yi destekleme eğilimi göstermesi...

Yani sözün kısası, Walker, bütçe açığını, varlıklı kesime uygulanan vergi indirimlerini ya da diğer harcama kalemlerini yeniden düzenleyerek değil, çalışanların 50 yıldır sahip olduğu toplu sözleşme hakkını çiğneyerek gidermeyi düşünüyor!

Emekçiyi sömürmek, haklarını gasp etmek gibi vahşi yöntemler kapitalizmin egemen olduğu ülkelerde şaşılacak bir şey değil elbette. Ama bu çağda toplu sözleşme hakkını yok etmeyi, ancak kapitalin kölesi olmuş, emek düşmanı bir fanatik düşünebilir.

Scott Walker’ın geçmişine göz atınca kendisinin tam da bu tarife uyduğunu görüyoruz. Politik kariyerinin baş destekçileri Charles ve David Koch. Kim bunlar?

Bağımsız Mother Jones dergisinin yazdığına göre, aşırı zengin, çok muhafazakar, sendika karşıtı petrol ve gaz kodamanları. Özellikle kamu sektöründeki sendikalara karşı sürekli ve şiddetli bir şekilde saldırmayı iş edinen Americans for Prosperity, The Cato Institute, The Competitive Enterprise Institute ve The Reason Foundation gibi kurumlara milyonlarca dolar destek yapan iş adamları...

Tabii ki Koch kardeşler Scott Walker’ın seçilmesi için kabarık çekler yazmaktan da geri durmamış. Koch Industries adına kurulan siyasi faaliyet komitesi (PAC), Vali’ye tek bir seferde yapılan en yüksek ikinci bağışı (43.000 dolar) yapmış.

Ama bununla da kalınmamış ve yasanın etrafından dolanıp yardım sınırını aşmanın yolu bulunmuş. Cumhuriyetçi Valiler Birliği’ne 1 milyon dolar vermişler ki, onlar da Walker’a yardım etsin. Birlik de bu parayı alınca başlamış Walker’ın rakibine karşı TV reklamları vermeye. 3.4 milyon dolarlık karşı reklam kampanyası sonucunda Demokratik Parti adayı kaybetmiş seçimi.

Tabii şimdi Wisconsin Valisi’nin bütün bunların karşılığını vermesi bekleniyor. O da kendisine arka çıkan büyük sermayeye borcunu emekçinin hakkını satarak ödüyor. Koch gibilerse, yaptıkları yatırımın karşılığını alıyor. Bunun adı kapitalizmdir; daima emek sömürüsüne dayanır.

Geçenlerde Mısır’daki olayları yazdığım yazıda Marx’ı anıp şöyle demiştim: “Bütün yaşananlar, sınıf savaşımlarının tarihidir.

Kapitalizm var oldukça Ortadoğu’dan Amerika’ya, Avrupa’dan Asya’ya sınıf savaşımı devam edecek...

-

2 Ocak 2011 Pazar

Dünyanın Bütün Emekçileri Birleşin!

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 2 Ocak 2011


Kimileri sanal dünyaya burun kıvırsa da ya da Diyanet İşleri Başkanı gibi sosyal medyayı "zehirli araçlar" olarak görse de, şu bir gerçek ki internet bütün yaşantımızı yeniden şekillendiriyor.

Ben, “Hayat sosyal medyada dönüyor” diyecek kadar ileri gitmesem de, akıllıca kullanıldığı takdirde, bu araçların çok yararlı olduğuna inananıyorum.

Kısa bir süre önce sinemalarda gösterilen Facebook filmini duymuşsunuzdur; üzerinde çok konuşuldu, çok yazıldı. Ben, bu popüler sosyal ağa üye değilim; ancak dünyanın her yerinden 500 milyondan fazla üyesi olduğunu biliyorum.

İnternet üzerinde arkadaşlıklar kurmak, çeşitli ilgi alanlarında bilgi ve görüş paylaşmak, çağımızın bir gerçeği. Bana göre, bu yeni sanal dünyayı küçümsemek yerine, insanlar arasında zaman ve mekan farklarını ortadan kaldıracak şekilde ortak bir amaç için kullanmak çok daha akıllıca...

***

Bunun en güzel örneğini anlatan bir habere geçenlerde yine sosyal medyada rastladım. Twitter’da takip ettiğim bir arkadaşım, Unionbook ile ilgili bir yazıya ait linki paylaşmış. Örsan Şenalp’in emekdunyasi.net’te çıkan “Bir sosyal ağ dünyanın bütün işçilerini birleştirebilir mi?” başlıklı yazısını ilgiyle okudum.

"Unionbook, Facebook’un sendikal versiyonu” diyor yazıda. Gerçekten de tamamen Facebook örnek alınarak başlatılmış bir proje bu. Farklı iş kollarından sendikalarla ilgili uzman, yönetici, akademisyen ve çalışanları buluşturan bir sosyal ağ olarak kurulmuş. Üye sayısı Facebook’a göre henüz çok az; şu anda 2700 civarında ama örgütlenme için şimdiden önemli bir umut vaat ediyor.

Kanada merkezli LabourStart ekibinin başlattığı bu projenin fikir babası, işçi hareketi ve internet kullanımı üzerine çeşitli kitapları da yayınlanan, sosyal demokrat görüşlü Eric Lee. Daha birkaç aylık bir geçmişi olmasına karşın Unionbook’un ilgi görmesinin en önemli nedeni, örgütlenme bakımından sendikalara hızlı ve kolay bir yol önermesi.

Hızlı ve kolay; çünkü Skype (internette ücretsiz ve kameralı telefon görüşmesine olanak sağlayan program) ve Facebook ile aynı anda kullanıldığında ve Google'ın çeviri sisteminden faydalanıldığında emekçiler için dev bir platform haline geliyor.

Şenalp’in yazısındaki şu satırların altını çizmek isterim:

Bu yeni teknolojiler iletişim, dayanışma, paylaşım, değiş tokuş gibi, işçi hareketinin yenilenmesi, sendikal yapıların dönüşümü ve demokratikleşmesi gibi çok önemli fonksiyonlar yerine getirmenin ötesinde de bir potansiyel taşıyor. Bize göre artık, yarı sanal-yarı gerçek belki ama işçileri nerede olurlarsa olsunlar, milliyetleri ne olursa olsun birleştirebilecek ve doğrudan demokrasi ile işleyebilecek bir sendikal örgütlenmenin, en azından, düşlenebilmesi mümkün hale gelmiştir.


***

Unionbook’a girip şöyle bir göz attığınızda, Türkiye’den de çok sayıda üyesi olduğunu görüyorsunuz. Bu durum insanın aklına şu soruları getiriyor:

Acaba emekçi haklarını korumak için bir türlü bir araya gelemeyen sendikalar böyle bir yapıda buluşur mu?

Acaba işçiler arasındaki dayanışma bu yolla daha güçlü bir hale gelir mi?

Acaba gerçek anlamda sosyalist ve işlevsel bir Sosyalist Enternasyonel, Unionbook ile hayata geçirilebilir mi?

İnternetin bilinen kalıplaşmış kurumları, yapıları teker teker yerle bir ettiği yılları yaşıyoruz. New York Üniversitesi’nden Prof. Jay Rosen, WikiLeaks’i “dünyanın ilk devletsiz haber örgütü” diye niteliyor.

Facebook ülke olsa, bu üye sayısıyla Çin ve Hindistan’ın ardından dünyanın üçüncü ülkesi olurdu deniyor.

Öyleyse neden Unionbook dünyanın en büyük işçi sendikası olmasın?

-