© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Mayıs 2011
Başlıktaki ifade bir kitabın adı. Altbaşlık ise, “Türkiye’de Sağlığın Ticarileşmesi”. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Sönmez’in yazdığı kitabı, İzmir Tabip Odası ile Yordam Kitap ortaklaşa yayınlamış.
1 Mayıs’ta emekçilerin sorunlarına değindiğim yazımda sağlık alanındaki olumsuz gelişmelerden de söz etmiştim. Bunun üzerine İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Ceyhun Balcı’dan bir e-posta aldım. Özellikle sağlık konusunda yazdıklarım dikkatini çekmiş. “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında yaşanan hak kayıplarını ortaya koymak için hazırlanan bu kitabı ulaştırdı bana.
Henüz geçen ay raflardaki yerini alan çalışmayı büyük bir ilgiyle okudum. Elbette “sağlıkta dönüşüm” denilen bu politika, elbette sadece AKP döneminin ürünü değil; 1990 sonrasında başlayan bir süreçtir bu.
Mustafa Sönmez, son sekiz yılda olanları şöyle özetliyor: “Türkiye’de ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adıyla icra edilmek istenen sağlık politikalarına daha çok AKP iktidarı döneminde ağırlık verildi. 2001 krizi ile birlikte, neoliberalizmin dünyadaki en üst icra kurumları olan IMF ve Dünya Bankası tarafından telkin edilen ‘Sağlıkta Dönüşüm’ politikaları, bizzat bu kurumlarla yapılan yazışmalarda, bunlarla ilgili niyet mektuplarında yer aldı.”
***
Peki sağlık harcamalarının arttığı gözlenen bu dönemdeki politikalara neden karşıyız? Mustafa Sönmez’in satırlarından yola çıkarak ana başlıklar halinde sıralayalım:
-Türkiye’de sağlık hakkı, anayasa ve yasalarda yer almakla birlikte, bu hak yurttaşlara yeterince kullandırılmamakta, artan ölçüde hak yerine “müşteri”ye hizmet satışı olarak maddi karşılığı tahsil edilmektedir.
-Bir insan hakkı olarak sağlık hakkı, sermaye birikiminin, kar sağlamanın aracı yapılmış durumdadır. Tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonların hepsi, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor.
-Bazı yurttaşların sağlık hakkına erişimi mümkün olmazken, yurttaş, artan biçimde cebinden harcamalarla sağlık hizmeti almaya zorlanmaktadır. Vergi ve sigorta primi ile sağlığın finansmanına zaten katkıda bulunanlar, cebinden biraz daha sağlık harcaması yapmaya mecbur bırakılıyor.
-Sayıları 2010’da 2 milyon dolayına inmiş görünse de, sosyal sigorta kapsamının tamamen dışında kalan önemli bir nüfus var.
-2010 yılında sağlık hizmetlerinin ödeneklerindeki artış % 2,5’ta kalmış ve aynı yılın % 9,5’lik genel bütçe artışlarının gerisine düşmüş, payı da % 5,5’a gerilemiştir.
-Kamu sağlık çalışanlarının ekonomik-demokratik hakları budanıyor, hastane şartları “fabrika” şartlarına dönüştürülüyor.
-Kamu sağlık kuruluşlarında gideri en aza indirme çabasının en önemli araçlarından birisi olan taşeronluk, geçici sözleşmeyle ve düşük ücretle çalışan sayısını artırıyor.
-Kişi başına düşen sağlık harcaması dolar bazında ABD’de 7205, İsveç’te 3349, Yunanistan’da 2687, İsrail’de 2152, Polonya’da 1019, Meksika’da 824 ve Türkiye’de 767 düzeyinde.
-Sağlığın alınır satılır bir “şey” haline getirilmesi, ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması ile tesis edilen “kapitalist tıp modeli” hızla hayatımıza egemen kılınmaya çalışılıyor.
***
Kitapta bu konularda çok daha ayrıntılı bilgiler tablolar ve belgelerle desteklenerek açıkça ortaya konulmuş. AKP döneminin sağlık politikaları konusunda, medyanın da taraflı yayıncılığı sonucunda toplumda son derece yanlış bir izlenim yaratıldığı bu dönemde böyle bir çalışmanın yapılmış olması çok önemlidir.
Sağlıkta metalaşmaya karşı olan herkesin okumasını öneririm.
-
sağlık sigortası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sağlık sigortası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Mayıs 2011 Pazar
Paran Kadar Sağlık
Etiketler:
AKP,
emek,
emek sömürüsü,
emekçi hakları,
kapitalizm,
sağlık sigortası
19 Eylül 2010 Pazar
Sol değil, onlar döndü!
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Eylül 2010
Referandum öncesinde Habertürk TV’de Başbakan’la yapılan söyleşiler, Türk medya tarihine geçti. Ama olumlu bir örnek olarak değil; bir gazetecinin iktidar karşısında nasıl diz çöktüğünü göstermesi bakımından olumsuz bir örnek olarak geçti. Üzerinde de çok yazılıp çizildi. Ben sadece söyleşinin bir yönüne dikkat çekeceğim...
Şöyle bir diyalog geçiyor Yiğit Bulut ile Başbakan arasında...
Y.B.: "Ben dışardan gelsem sizi sol politikacı sanırım. Çünkü anlattığınız bütün politikalar aşağıdaki sınıfların yukarıya doğru evrimleşmesine katkıda bulunacak politikalar."
RTE: "Bunu sol olarak değerlendirmeyin de, biz biliyorsunuz Türkiye'de siyasetin merkezine geldik. Geldik yerleştik. Biz aslında sosyal adaletli bir politikayı istiyoruz."
İktidar yandaşlığında çığır açılan bir andı bu... Düşünün; haklarını arayan işçileri terörist diye damgalayan, üzerlerine kış günü tazyikli su ve gaz bombası atan bir iktidarın lideri “sol politikacıya” benzetiliyor...
Uluslararası sermayenin desteğiyle işbaşına gelen, işçilerin haklarını vermek şöyle dursun gasp eden, kamu emekçisine grevsiz toplusözleşme öneren, sendika seçimlerine müdahale edip iktidar yanlısı işbirlikçileri göreve getiren, en büyük kamusal değerleri özelleştirme adı altında uluslararası sermayeye peşkeş çeken bir iktidar “sol” gösterilme aymazlığına düşülüyor...
***
AKP iktidarı ve sosyal adalet arasındaki ilişkiyi -daha doğrusu ilişkisizliği- tek bir örnekle açıklayabilirim.
Son aylarda devlet hastanelerinde epeyce zaman geçirdim. Ne oluyor biliyor musunuz?
Paranız varsa kıdemli doktorlara ulaşabiliyor, yoksa poliklinikte saatlerce bekleyip uzman doktorları görüyorsunuz. Sonra doktorun istediği testleri yaptırabilmek için yine vezneye gidiyorsunuz. Bir dar gelirlinin ödemesinin mümkün olmadığı kadar yüksek meblağlar tutuyor bunlar.
Testleriniz daha önce çıksın istiyorsanız, ek ücret yatırıyorsunuz. Sırada önünüzde duran sigortalı emekçinin parası olmadığı için boynunu büküp testleri iptal ettirişini izliyorsunuz...
Sonra yazılan ilaçları almak için eczaneye gidiyorsunuz; sigortanız da olsa “katkı payı” adı altında yüklü miktarda para veriyorsunuz.
Kısacası, paranız yeterse tedavi oluyorsunuz; daha çok varsa daha iyi ve hızlı oluyorsunuz. Bunların yaşandığı bir ülkede iktidardaki parti, sosyal adaletli bir politika izlediğini iddia edemez!
Sosyal adaletin ilk ve en temel şartı, sağlıkta eşitlik ilkesidir. Sağlık hizmetlerinin eşit, nitelikli ve herkesin ulaşabileceği bir şekilde sunumudur bu. Bunun sağlanması, insan haklarına saygılı, demokratik ülkelerde devletin sorumluluğundadır.
Hadi diyelim politikacılar gerçekleri çarpıtmaya alışkın... Ya sağlıkta eşitlik ilkesini sermayenin çıkarı için ortadan kaldıran bir iktidarı “sol” diye niteleyen “gazeteciye” ne demeli? O noktada artık onun “gazeteciliği” tartışılmaz mı?
***
Bir de yeri gelmişken, neden sağ politikacıları sürekli sol gösterme gayreti var merak ediyorum...
Sol onlara göre bu kadar iyiyse, neden sağdalar? Neden liboşlaşan eski solcular, kendilerini “liberal sol” diye tanımlayarak sol yelpazenin içinde görünmeye çalışıyor? “Artık sağdayım” demek ağırlarına mı gidiyor, yoksa onlara göre de sağ iyi değil mi?
Sağ politikaları savunuyorsanız, durduğunuz yeri kabul etmek daha dürüst bir tavır olmaz mı? Siz döndünüz diye sol politikalar da mı dönmeli? Sömürüyü, kapitalizmi kucaklamak için “yeni sol”, “liberal sol” gibi isimler uydurmak zorunda mısınız?
Sosyal adalet sorununu iktidar açıklasın; bu sorular, kendisi bile cesaret etmezken Başbakan’ı “sol” diye niteleme aymazlığına düşenlere...
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Eylül 2010
Referandum öncesinde Habertürk TV’de Başbakan’la yapılan söyleşiler, Türk medya tarihine geçti. Ama olumlu bir örnek olarak değil; bir gazetecinin iktidar karşısında nasıl diz çöktüğünü göstermesi bakımından olumsuz bir örnek olarak geçti. Üzerinde de çok yazılıp çizildi. Ben sadece söyleşinin bir yönüne dikkat çekeceğim...
Şöyle bir diyalog geçiyor Yiğit Bulut ile Başbakan arasında...
Y.B.: "Ben dışardan gelsem sizi sol politikacı sanırım. Çünkü anlattığınız bütün politikalar aşağıdaki sınıfların yukarıya doğru evrimleşmesine katkıda bulunacak politikalar."
RTE: "Bunu sol olarak değerlendirmeyin de, biz biliyorsunuz Türkiye'de siyasetin merkezine geldik. Geldik yerleştik. Biz aslında sosyal adaletli bir politikayı istiyoruz."
İktidar yandaşlığında çığır açılan bir andı bu... Düşünün; haklarını arayan işçileri terörist diye damgalayan, üzerlerine kış günü tazyikli su ve gaz bombası atan bir iktidarın lideri “sol politikacıya” benzetiliyor...
Uluslararası sermayenin desteğiyle işbaşına gelen, işçilerin haklarını vermek şöyle dursun gasp eden, kamu emekçisine grevsiz toplusözleşme öneren, sendika seçimlerine müdahale edip iktidar yanlısı işbirlikçileri göreve getiren, en büyük kamusal değerleri özelleştirme adı altında uluslararası sermayeye peşkeş çeken bir iktidar “sol” gösterilme aymazlığına düşülüyor...
***
AKP iktidarı ve sosyal adalet arasındaki ilişkiyi -daha doğrusu ilişkisizliği- tek bir örnekle açıklayabilirim.
Son aylarda devlet hastanelerinde epeyce zaman geçirdim. Ne oluyor biliyor musunuz?
Paranız varsa kıdemli doktorlara ulaşabiliyor, yoksa poliklinikte saatlerce bekleyip uzman doktorları görüyorsunuz. Sonra doktorun istediği testleri yaptırabilmek için yine vezneye gidiyorsunuz. Bir dar gelirlinin ödemesinin mümkün olmadığı kadar yüksek meblağlar tutuyor bunlar.
Testleriniz daha önce çıksın istiyorsanız, ek ücret yatırıyorsunuz. Sırada önünüzde duran sigortalı emekçinin parası olmadığı için boynunu büküp testleri iptal ettirişini izliyorsunuz...
Sonra yazılan ilaçları almak için eczaneye gidiyorsunuz; sigortanız da olsa “katkı payı” adı altında yüklü miktarda para veriyorsunuz.
Kısacası, paranız yeterse tedavi oluyorsunuz; daha çok varsa daha iyi ve hızlı oluyorsunuz. Bunların yaşandığı bir ülkede iktidardaki parti, sosyal adaletli bir politika izlediğini iddia edemez!
Sosyal adaletin ilk ve en temel şartı, sağlıkta eşitlik ilkesidir. Sağlık hizmetlerinin eşit, nitelikli ve herkesin ulaşabileceği bir şekilde sunumudur bu. Bunun sağlanması, insan haklarına saygılı, demokratik ülkelerde devletin sorumluluğundadır.
Hadi diyelim politikacılar gerçekleri çarpıtmaya alışkın... Ya sağlıkta eşitlik ilkesini sermayenin çıkarı için ortadan kaldıran bir iktidarı “sol” diye niteleyen “gazeteciye” ne demeli? O noktada artık onun “gazeteciliği” tartışılmaz mı?
***
Bir de yeri gelmişken, neden sağ politikacıları sürekli sol gösterme gayreti var merak ediyorum...
Sol onlara göre bu kadar iyiyse, neden sağdalar? Neden liboşlaşan eski solcular, kendilerini “liberal sol” diye tanımlayarak sol yelpazenin içinde görünmeye çalışıyor? “Artık sağdayım” demek ağırlarına mı gidiyor, yoksa onlara göre de sağ iyi değil mi?
Sağ politikaları savunuyorsanız, durduğunuz yeri kabul etmek daha dürüst bir tavır olmaz mı? Siz döndünüz diye sol politikalar da mı dönmeli? Sömürüyü, kapitalizmi kucaklamak için “yeni sol”, “liberal sol” gibi isimler uydurmak zorunda mısınız?
Sosyal adalet sorununu iktidar açıklasın; bu sorular, kendisi bile cesaret etmezken Başbakan’ı “sol” diye niteleme aymazlığına düşenlere...
_
4 Nisan 2010 Pazar
Duman ve Ayna*
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 4 Nisan 2010
16 Kasım 2009’da, bu köşede Amerika’daki sağlık reformu ile ilgili bir yazım yayınlandı. O yazıda şöyle demiştim: “Amerikan Temsilciler Meclisi’ndeki oylama, tahminimce medyaya Obama’nın büyük başarısı olarak yansıyacak.”
Beş ay önce yaptığım bu tahmin aynen çıktı. Neden?
Çünkü ana akım medyaya göre, Obama, seçim kampanyasında sağlık reformu yapılacağına dair verdiği sözü tutmuştu.
Bu tarihi yasanın Amerika’da kangren haline gelen bir sorunun düzeltilmesi yolunda önemli bir adım olduğu doğrudur. Ancak bunu söylemek, olumsuz yanları görmezden gelmeyi gerektirmez.
Gerçekte, Obama halka verdiği asıl sözü yerine getiremedi. Obama seçim kampanyası sırasında, reformda kamu finansmanı seçeneğinin yer alacağını söylemişti. Fakat sonradan tepkiler üzerine geri adım atıp, kendi kampanyasını inkar etti.
Yeni yasa, gerçekte sosyal devletin değil, Michael Moore’un dediği gibi, kapitalizmin büyük zaferidir.
Çünkü çok sayıda insanın sigorta kapsamına girmesini şart koşsa da, temelde sigortanın bireyin kendisi tarafından özel şirketlerden satın alınması şeklindeki kapitalist mantığı koruyor.
Amerika’da bu yasayla asıl kazanan sigorta ve ilaç endüstrisinin dev şirketleridir. Bu şirketlerin en büyük isteği, ilaç fiyatlarının belirlenmesinde devletin pazarlık rolünün engellenmesiydi. Bunu başardılar.
İkinci istekleriyse, tüketicilerin ilaçları daha ucuza başka ülkelerden, özellikle Kanada’dan almalarının önlenmesiydi. İlaç ithalinin yasaklanmasını sağlayarak bunu da elde ettiler.
Çıkarılan yasa hakkında Noam Chomsky şöyle diyor: “Ben Temsilciler Meclisi üyesi olsaydım, yasanın olumsuzluklarına karşın muhtemelen kabul oyu verirdim. Çünkü bu yasanın geçmemesi şeklindeki seçenek, yasanın kendisi kadar kötü. Ne yazık ki gerçek bu.”
Kamu finansmanının yasadan çıkarılmış olması, Amerikan demokrasisinin işlemediğini de ortaya koyuyor. Amerikan toplumunun büyük çoğunluğunun desteklediği bir konu, siyaseten destek bulamayınca devre dışı kaldı.
***
Amerikan medyasını çok yakından izleyen biri olarak söyleyebilirim ki, böyle bir sonuç alınmasında medyanın büyük sorumluluğu var. Obama’ya başından beri koşulsuz destek veren liberal basın, sağlıkta kamu finansmanı konusunda da Demokratlar’ı hiç zora koşmadı.
Bağımsız gazeteci Jeremy Schaill diyor ki: “Bir gazetecinin bir politikacıyı hiç sorgulamadan desteklemesi çok tehlikelidir. Vicdanınızı politikacıya teslim ettiğiniz an, daha iyi bir toplum yaratma çabanızdan vazgeçtiğiniz andır.”
Amerika’da sağlık reformu yasasının çıkarılma süreci, kanımca siyaset ve medya konusunda üniversitelerde derinliğine incelenecek bir konudur. Hatta çok iyi bir tez konusu olabilir.
Amerikan medyasının sosyal adalet karşısında takındığı tutum, elbette kendisini doğuran sistem içinde ele alınmalı. Kapitalist sistemin yarattığı dev holdinglerin uzantısı olarak var olan ana akım medyanın kapitalist mantıkla bir sorunu yoktur.
Ama şu da bir gerçek ki, bir toplumu anlamak için sadece ana akım medyaya bakmak yetmez. Türkiye’de de Amerika’yı izleyenler, genellikle sadece The New York Times, The Wall Street Journal, Reuters ya da CNN’e bakıp, haberlerini buna göre oluşturuyor.
Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bizdeki yeni anayasa paketi ile ilgili gelişmeleri sadece yandaş medyadan izleyen yabancı medyanın “Türkiye demokratikleşiyor” diye manşet atmasına...
* Bu ifade, İngilizce’de kandırmacayla olayları farklı göstermek anlamında kullanılan “Smoke and Mirrors” deyiminin Türkçe’sidir.
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 4 Nisan 2010
16 Kasım 2009’da, bu köşede Amerika’daki sağlık reformu ile ilgili bir yazım yayınlandı. O yazıda şöyle demiştim: “Amerikan Temsilciler Meclisi’ndeki oylama, tahminimce medyaya Obama’nın büyük başarısı olarak yansıyacak.”
Beş ay önce yaptığım bu tahmin aynen çıktı. Neden?
Çünkü ana akım medyaya göre, Obama, seçim kampanyasında sağlık reformu yapılacağına dair verdiği sözü tutmuştu.
Bu tarihi yasanın Amerika’da kangren haline gelen bir sorunun düzeltilmesi yolunda önemli bir adım olduğu doğrudur. Ancak bunu söylemek, olumsuz yanları görmezden gelmeyi gerektirmez.
Gerçekte, Obama halka verdiği asıl sözü yerine getiremedi. Obama seçim kampanyası sırasında, reformda kamu finansmanı seçeneğinin yer alacağını söylemişti. Fakat sonradan tepkiler üzerine geri adım atıp, kendi kampanyasını inkar etti.
Yeni yasa, gerçekte sosyal devletin değil, Michael Moore’un dediği gibi, kapitalizmin büyük zaferidir.
Çünkü çok sayıda insanın sigorta kapsamına girmesini şart koşsa da, temelde sigortanın bireyin kendisi tarafından özel şirketlerden satın alınması şeklindeki kapitalist mantığı koruyor.
Amerika’da bu yasayla asıl kazanan sigorta ve ilaç endüstrisinin dev şirketleridir. Bu şirketlerin en büyük isteği, ilaç fiyatlarının belirlenmesinde devletin pazarlık rolünün engellenmesiydi. Bunu başardılar.
İkinci istekleriyse, tüketicilerin ilaçları daha ucuza başka ülkelerden, özellikle Kanada’dan almalarının önlenmesiydi. İlaç ithalinin yasaklanmasını sağlayarak bunu da elde ettiler.
Çıkarılan yasa hakkında Noam Chomsky şöyle diyor: “Ben Temsilciler Meclisi üyesi olsaydım, yasanın olumsuzluklarına karşın muhtemelen kabul oyu verirdim. Çünkü bu yasanın geçmemesi şeklindeki seçenek, yasanın kendisi kadar kötü. Ne yazık ki gerçek bu.”
Kamu finansmanının yasadan çıkarılmış olması, Amerikan demokrasisinin işlemediğini de ortaya koyuyor. Amerikan toplumunun büyük çoğunluğunun desteklediği bir konu, siyaseten destek bulamayınca devre dışı kaldı.
***
Amerikan medyasını çok yakından izleyen biri olarak söyleyebilirim ki, böyle bir sonuç alınmasında medyanın büyük sorumluluğu var. Obama’ya başından beri koşulsuz destek veren liberal basın, sağlıkta kamu finansmanı konusunda da Demokratlar’ı hiç zora koşmadı.
Bağımsız gazeteci Jeremy Schaill diyor ki: “Bir gazetecinin bir politikacıyı hiç sorgulamadan desteklemesi çok tehlikelidir. Vicdanınızı politikacıya teslim ettiğiniz an, daha iyi bir toplum yaratma çabanızdan vazgeçtiğiniz andır.”
Amerika’da sağlık reformu yasasının çıkarılma süreci, kanımca siyaset ve medya konusunda üniversitelerde derinliğine incelenecek bir konudur. Hatta çok iyi bir tez konusu olabilir.
Amerikan medyasının sosyal adalet karşısında takındığı tutum, elbette kendisini doğuran sistem içinde ele alınmalı. Kapitalist sistemin yarattığı dev holdinglerin uzantısı olarak var olan ana akım medyanın kapitalist mantıkla bir sorunu yoktur.
Ama şu da bir gerçek ki, bir toplumu anlamak için sadece ana akım medyaya bakmak yetmez. Türkiye’de de Amerika’yı izleyenler, genellikle sadece The New York Times, The Wall Street Journal, Reuters ya da CNN’e bakıp, haberlerini buna göre oluşturuyor.
Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bizdeki yeni anayasa paketi ile ilgili gelişmeleri sadece yandaş medyadan izleyen yabancı medyanın “Türkiye demokratikleşiyor” diye manşet atmasına...
* Bu ifade, İngilizce’de kandırmacayla olayları farklı göstermek anlamında kullanılan “Smoke and Mirrors” deyiminin Türkçe’sidir.
-
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Jeremy Schaill,
kapitalizm,
medya,
Noam Chomsky,
sağlık sigortası,
sosyal devlet
16 Kasım 2009 Pazartesi
Kapitalizmin Amerika Maceraları...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Kasım 2009
Amerika’daki sağlık sigortası tartışmalarını büyük bir dikkatle izliyorum. Çünkü dünyanın en gelişmiş ülkesinin, 21. yüzyılda 47 milyon vatandaşını sigortasız yaşatma hikâyesi gerçekten ilginç...
Ben bu yazıyı yazdığım sırada, Amerika’da bu konuda önemli bir gelişme oldu. Temsilciler Meclisi, sağlık sigortasında reform yapan tasarıyı onayladı. 435 üyeli Meclis’te 215 ret oyuna karşılık 220 kabul oyu verildi.
Ama tasarının yasalaşması için, Senato’nun onayından da geçmesi gerekiyor. 100 üyeli Senato’da çoğunluk 60 kişiyle Demokratların, fakat oradan tasarıyı geçirmenin çok da kolay olmayacağı görülüyor. Çünkü Demokratların bir kısmı tasarıya karşı...
Temcilciler Meclisi’ndeki oylama, tahminimce medyaya Obama’nın büyük başarısı olarak yansıyacak. Doğrusu, sağlık sigortası konusu Amerika’yı birbirine kattığı için öyle yorumlanması fazla şaşırtıcı değil...
Fakat işin bir başka gerçeği de, o oylamada 39 Demokrat Partili üyenin aleyhte oy vermiş olması... Üstelik bunların arasında Ohio temcilcisi Dennis Kucinich de var. Kucinich, daha önce sağlık sigortasında “single-payer” (tek ödeyici) denilen merkezi devlet sorumluluğundaki sistemi öngören bir değişiklik önergesi hazırlamıştı.
Bu önerge, iki partinin de katıldığı bir komisyonda oylanıp tasarıya eklenmişti. Kucinich’in yeni kabul edilen tasarıya karşı çıkmasının nedeni, bu değişikliğin metinden çıkarılması...
Kanada ve Avustralya’da örnekleri uygulanan bu sistemde, merkezi ya da federal hükümet, bütün sağlık harcamaları için ortak bir fon kullanıyor ve ihtiyacı olanların sağlık harcamaları da o ortak havuzdan, tek bir elden karşılanıyor.
Bu sistemin en önemli özelliği, aradan özel sigorta şirketlerinin çıkarılması. Eğer Kucinich’in önerisi kabul görseydi, hem hastanelerin sigorta şirketleri ile uğraşmak için harcadıkları zaman ve paradan tasarruf edilecek, hem de böylece vatandaşa yansıyan fatura azalacaktı. Şu anda Amerika’da sağlık için harcanan her 1 doların 31 senti, bu tür bürokratik işlemlerin yapılması için sigorta şirketlerine gidiyor...
Demokratların Temcilciler Meclisi’nde 256 üyesi var ama kamu finansmanının kabulü için gereken 218 oyu bulamadılar. Sonuçta, Obama baktı ki olmuyor; çoğunluk oyunu sağlamak için ciddi ödünler verdi...
Obama için zafer olarak görülen tasarı, bana göre, Amerikan solu ve Demokratlar açısından bir geri adımdır. Çünkü Obama, devletin her vatandaşa sağlık sigortası sağlayacağı sözünü vermişti...
Oysa yeni tasarıya göre, her Amerikan vatandaşı, devletin ya da özel şirketlerin sunduğu sigorta planlarından birisini satın almak zorunda. Kamu finansmanı, ancak yoksulluk sınırının belli bir oranda altında kalanlar için söz konusu olabiliyor...
İlerici Demokratlar, bu sistemin yaklaşık 21 milyon Amerikalı’yı özel sigorta almak zorunda bırakacağını, ödenecek primlerin artacağını ve kazananın halk değil, özel sigorta şirketleri olacağını söylüyor...
Bu durumda, Kucinich’in dediği gibi, sağlık sisteminde bir reformdan çok, sigorta şirketleri için bir tür kurtarma paketinden söz edilebilir...
Kapitalizmin Amerika’daki ilginç maceraları devam ediyor... Bir temel insan hakkı olan sağlıklı yaşam, dünyanın en zengin ülkesinde bir hayal... Obama yönetiminin, sağlık sigortasında kamu finansmanının zorunlu olmadığını söylediği günden bu yana da, borsada sigorta şirketlerinin hisseleri yükselişte...
Bu tasarıyla sigortasız sayısı bir ölçüde azalacak olsa da, perde arkasında dönen asıl dolap budur...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Kasım 2009
Amerika’daki sağlık sigortası tartışmalarını büyük bir dikkatle izliyorum. Çünkü dünyanın en gelişmiş ülkesinin, 21. yüzyılda 47 milyon vatandaşını sigortasız yaşatma hikâyesi gerçekten ilginç...
Ben bu yazıyı yazdığım sırada, Amerika’da bu konuda önemli bir gelişme oldu. Temsilciler Meclisi, sağlık sigortasında reform yapan tasarıyı onayladı. 435 üyeli Meclis’te 215 ret oyuna karşılık 220 kabul oyu verildi.
Ama tasarının yasalaşması için, Senato’nun onayından da geçmesi gerekiyor. 100 üyeli Senato’da çoğunluk 60 kişiyle Demokratların, fakat oradan tasarıyı geçirmenin çok da kolay olmayacağı görülüyor. Çünkü Demokratların bir kısmı tasarıya karşı...
Temcilciler Meclisi’ndeki oylama, tahminimce medyaya Obama’nın büyük başarısı olarak yansıyacak. Doğrusu, sağlık sigortası konusu Amerika’yı birbirine kattığı için öyle yorumlanması fazla şaşırtıcı değil...
Fakat işin bir başka gerçeği de, o oylamada 39 Demokrat Partili üyenin aleyhte oy vermiş olması... Üstelik bunların arasında Ohio temcilcisi Dennis Kucinich de var. Kucinich, daha önce sağlık sigortasında “single-payer” (tek ödeyici) denilen merkezi devlet sorumluluğundaki sistemi öngören bir değişiklik önergesi hazırlamıştı.
Bu önerge, iki partinin de katıldığı bir komisyonda oylanıp tasarıya eklenmişti. Kucinich’in yeni kabul edilen tasarıya karşı çıkmasının nedeni, bu değişikliğin metinden çıkarılması...
Kanada ve Avustralya’da örnekleri uygulanan bu sistemde, merkezi ya da federal hükümet, bütün sağlık harcamaları için ortak bir fon kullanıyor ve ihtiyacı olanların sağlık harcamaları da o ortak havuzdan, tek bir elden karşılanıyor.
Bu sistemin en önemli özelliği, aradan özel sigorta şirketlerinin çıkarılması. Eğer Kucinich’in önerisi kabul görseydi, hem hastanelerin sigorta şirketleri ile uğraşmak için harcadıkları zaman ve paradan tasarruf edilecek, hem de böylece vatandaşa yansıyan fatura azalacaktı. Şu anda Amerika’da sağlık için harcanan her 1 doların 31 senti, bu tür bürokratik işlemlerin yapılması için sigorta şirketlerine gidiyor...
Demokratların Temcilciler Meclisi’nde 256 üyesi var ama kamu finansmanının kabulü için gereken 218 oyu bulamadılar. Sonuçta, Obama baktı ki olmuyor; çoğunluk oyunu sağlamak için ciddi ödünler verdi...
Obama için zafer olarak görülen tasarı, bana göre, Amerikan solu ve Demokratlar açısından bir geri adımdır. Çünkü Obama, devletin her vatandaşa sağlık sigortası sağlayacağı sözünü vermişti...
Oysa yeni tasarıya göre, her Amerikan vatandaşı, devletin ya da özel şirketlerin sunduğu sigorta planlarından birisini satın almak zorunda. Kamu finansmanı, ancak yoksulluk sınırının belli bir oranda altında kalanlar için söz konusu olabiliyor...
İlerici Demokratlar, bu sistemin yaklaşık 21 milyon Amerikalı’yı özel sigorta almak zorunda bırakacağını, ödenecek primlerin artacağını ve kazananın halk değil, özel sigorta şirketleri olacağını söylüyor...
Bu durumda, Kucinich’in dediği gibi, sağlık sisteminde bir reformdan çok, sigorta şirketleri için bir tür kurtarma paketinden söz edilebilir...
Kapitalizmin Amerika’daki ilginç maceraları devam ediyor... Bir temel insan hakkı olan sağlıklı yaşam, dünyanın en zengin ülkesinde bir hayal... Obama yönetiminin, sağlık sigortasında kamu finansmanının zorunlu olmadığını söylediği günden bu yana da, borsada sigorta şirketlerinin hisseleri yükselişte...
Bu tasarıyla sigortasız sayısı bir ölçüde azalacak olsa da, perde arkasında dönen asıl dolap budur...
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Dennis Kucinich,
kapitalizm,
sağlık sigortası


