barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barış etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mayıs 2017 Pazar

IRKÇI DUVARLARI SANATLA AŞMALI

14.5.2017

(Bu yazı ilk olarak Kültür Servisi'nde yayınlandı. http://kulturservisi.com/p/irkci-duvarlari-sanatla-asmali)

Kültür ve sanat dünyamız, uzun zamandır Türkiye’deki siyasi iktidarın politikaları neticesinde büyük sarsıntı içinde. Kabuk değiştirip iyice kuraklaşan Beyoğlu, betona boğulmuş görüntüsüne ek olarak yamalı sokakları ve AVM’leriyle artık utanç verici bir çirkinlik içinde... Canlı performans mekanları birbiri ardına kapanırken, buna terör saldırıları da eklenince yabancı sanatçılar Türkiye’ye gelmekten çekiniyor. Bu durum, geçen yıl 68 kuşağının sembol  müzisyenlerinden Joan Baez’in “Onca savaş bölgesine, diktatörlükler altında yönetilen ülkeye, iç kargaşaların olduğu ülkeye gittim ancak Türkiye'de bugün gördüğüm kadar büyük ve öngörülemez tehlikeyi başka bir yerde gördüğümden emin değilim,” diyerek İzmir konserini iptal ettiği günden beri değişmedi.

Gerçi o tarihten sonra ülkemize gelen yabancı sanatçılar oldu ama bir hesap yapılsa etkinlik iptalleri daha çoktur sanırım. En son geçen hafta Apocalyptica, terör nedeniyle ekipten bazı kişilerin Türkiye’ye seyahat konusunda endişeleri olduğunu belirterek İstanbul’a gelmekten vazgeçti.

Terör korkusu yüzünden ülkemizdeki etkinliklerini iptal eden sanatçıların yerine kendimizi koyarak düşünürsek, söyleyecek fazla bir şey yok. Sonuçta can tehlikesi varsa gelmiyor diye öfkelenmek ne derece haklı? Joan Baez’in açıklaması, zaten çok zor günler yaşayan bir toplumun moralini dibe vurdurduğu için eleştirilebilir. Onun konumundaki bir sanatçı, gelmiyorsa bile bunu daha dengeli bir dille açıklamalı; moral verici, cesaretlendirici olmalıydı. 

Dikkat çeken bir husus da, terör gerekçesiyle Türkiye’ye gelmeyen sanatçıların terör saldırılarının yaşandığı diğer Avrupa ülkelerine gitmeyi sürdürmesi... Buradaki ortamı daha tehlikeli bulmaları, kendilerini daha güvensiz hissetmeleriyle açıklanabilir belki ve doğrusu onu da anlamak çok zor değil. 

Politikacılar yüzünden sanatseverleri mahrum etmek?

Bu yazının konusu, aslında terör yüzünden meydana gelen iptaller değil. Buraya kadar söz ettiklerim, uzun bir giriş oldu sadece. Yazı fikrini veren asıl olay, dün medyaya yansıdı. Kültür Servisi’nde okuduğum bir haber, Pera Müzesi’ndeki “Balkanlardan Gelen Soğuk Hava” sergisinde eseri yer alan Ulay’ın İstanbul’a gelmeyeceğini bildiriyordu. Pera Müzesi’nin resmi hesaplarından yapılan açıklamaya göre Alman sanatçı, “son dönemde Türkiye ile Avrupa arasında diplomatik açıdan yaşanan sıkıntılı atmosferden duyduğu kişisel endişe” sebebiyle konuşmasını iptal etmiş.

Yazının girişinde anlattığım gibi, terör nedeniyle gelmeyenleri anlayabiliyorum ama Ulay’ın gerekçesini irdelemek isterim. Çünkü bana göre, sanatçı, devletlerin her yaptığından halkların sorumlu olmadığını bilip halkların yanında yer almalı. Amaç tepki göstermekse -ki herkes istediği konuda tepki göstermekte özgürdür; o zaman buraya gelip konuşmasında bu konuya da değinse daha anlamlı bir tavır olmaz mıydı? 

Ulay, büyük ihtimalle Avrupa ile yaşanan kriz nedeniyle burada kendisine yönelebilecek olumsuz bir tepkiden kaygılanarak Türkiye seyahatini iptal etti. Fakat yeri gelmişken ondan bağımsız olarak bu yazıda günümüzde savunulan bir anlayışa da değinmek isterim. Devletlerin geçmişte yaptıklarından ya da günümüzdeki politikalarından dolayı halklar adeta tek bir varlık gibi sorumlu tutuluyor. Bu bakış açısının doğru olduğunu düşünmüyorum. Ancak vatandaşların istisnasız iktidarın politikasını onaylaması durumunda savunulabilir bir argüman bu. Aksi halde bir insan, kendi tercihi dışında içine doğduğu ülkede devletin yaptıklarını onaylamıyorsa, onu o devletle özdeşleştirmek hiç mantıklı değil. Ben bu özdeşleştirmeyi reddediyorum. 

Ulay, Türkiye’ye gelmeyerek sonuçta sanatseverleri konuşmasından mahrum etmiş oldu. Bu kararı, sanatı önemsemeyen bir iktidarın hiç umurunda olmazken; muhtemelen kendisiyle aynı sanat dilini konuşan insanları üzdü. Yaşanan diplomatik skandal, ne Ulay’ın ne de sanatseverlerin suçu. Devletleri yöneten siyasetçilerin iç politikadaki kimi hesaplar için tırmandırdığı kriz nedeniyle halklar arasına set çekilmesi, hatalı bir davranış. Aksine Ulay’ın devletlerin dikmeye çalıştığı ırkçı duvarları aşıp İstanbul’a gelmesi ve kültürler arası uzlaşmayı konuşmasıyla da desteklemesi daha yapıcı olurdu. 


Çünkü barışı kuracak en etkili ortak dil sanat!

27 Kasım 2011 Pazar

Barışı Düşle

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Kasım 2011

İçinde yaşadığımız kaotik dönemde barışı düşlemeyen var mı? Savaşları sona erdirip insan olma temelinde birleşmeyi, yeryüzünceki doğal güzelllikleri doyasıya yaşamayı düşlemeyen var mı? Kime sorsanız barıştan yana ama dünyanın birçok yerinde her gün kan akıyor. Bir yerde büyük bir yanlış var ama nerede? İnsanoğlunun genlerinde belki de... Bana sorarsanız, başlıca nedenler, hakça paylaşımı engelleyen hırs, her türlü özgürlüğün önüne geçen bağnazlık ve kendini başkalarından üstün görme hastalığı.

***

Yukarıdaki paragrafı İzlanda’nın başkenti Reykjavik’te bir adada yazdım. Not defterimi ve kalemimi çıkarıp duygularımı kağıda dökmek istediğim anlardan biriydi. İki İzlandalı ile birlikte gece karanlığında tekneye binip denize açılmamızın nedeni, Yoko Ono’nun 9 Ekim 2007’de John Lennon’ın 67. yaşgününde yaptırdığı bir ışık kulesini, “Imagine Peace Tower”ı (Barışı Düşle) görmekti.

Ben deftere o satırları yazarken turu düzenleyen rehber Oddur yanıma gelip şöyle dedi: “Biliyor musunuz, 2007’de açıldığı günden beri buraya turist getiririm; Türkiye’den gelip tekneme binen ilk sizsiniz.” Şaşırdım. Reykjavik’e Türkiye’den giden çok turist olmasa da, giden az sayıdaki kişi neden oraya uğramıyor bilmiyorum.

Reykjavik’ten anıtın olduğu Videy Adası’na ulaşmak birkaç dakika sürüyor. Sadece mücevherden bir kolye gibi parlayan kente karşıdan bakmak için bile değer ama adayı ziyaret etmenin onun ötesinde anlamı var. Gece saatlerinde gidince adadaki heykelleri görmek ya da restoranda yemek yeme olanağı yok tabii. Fakat “Imagine Peace Tower”ın üzerindeki ışıklar, akşam güneş battıktan 2 saat sonra yanıyor.

Beyaz mermerden yapılmış kısa bir silindirin ortasında yer alan 15 projektör düşünün. Her birinden yansıyan ışıklar, bulutlara kadar uzanıyor. Her yıl John Lennon’ın yaşgünü olan 9 Ekim ile öldürüldüğü gün 8 Aralık arasında günbatımından gece yarısına kadar; ayrıca yeni yıl gibi özel günlerde yanıyor ışıklar.

Oddur’un anlattığına göre, 15 projektörü çalıştırmak için 75.000 watt gücünde enerji gerekiyor. Ekonomik krizden önce Reykjavik Belediyesi bunun finasmanını yaparken, krizden sonra artık karşılayamayacağını açıklamış. Sonunda Reykjavik Sanat Galerisi bunu üstlenebileceğini açıklayınca mesele kalmamış ama zaten o galeri de kent yönetiminin bir parçası.

Bu kadar masrafa ne gerek var diye düşünebilirsiniz; ancak bizim için ayrı bir anlamı var bu kulenin. Ordusu olmayan, kendi kendine barış içinde yaşamak isteyen bir ülkeyiz. Yoko Ono’nun bu anlamlı anıtı yapmak için burayı seçmesi önemli. Buradan dünyaya barış mesajı gitsin isteriz. Hem biliyorsunuz, İzlanda’da kışın gündüzler çok kısa. İşe giderken, işten dönerken her yer karanlık. Ne zaman ki gökyüzüne uzanan bu ışıkları görüyoruz, mutlu oluyoruz. Karanlıkta bir umut gibi bizim için. Masrafa değmez mi?” diyor.

Elbette değer” diyorum; başlıyoruz anıtın çevresini dolaşmaya. Beyaz mermerin üzerinde 24 dilde “Imagine Peace” yazıyor. “Barışı Düşle” yazısını görünce, “İşte bu Türkçe!” diyorum. Böylece hangisinin Türkçe olduğunu benden öğreniyor Oddur.

O diller arasında Almanca da olduğu için bazı insanlar, “Nazizm’in doğduğu bir ülkenin dili neden barış anıtında var?” diyerek tepki gösteriyormuş.

Oddur bunu söyleyince, bir soru soruyorum: İnsanlar, neyi savunduklarına bakılmaksızın, vatandaşı oldukları ülkenin geçmiş hükümetlerinin ya da o günkü hükümetin yaptığı yanlışlardan sorumlu tutulup damgalanabilir mi?

Ortak bir cümle kuruyoruz gecenin sonunda: Kim olursa olsun, barışı düşleyen ve bu uğurda çaba gösteren herkese selam olsun!

21 Ağustos 2011 Pazar

Sivilleri Öldürmek

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 21 Ağustos 2011

Bugünkü yazımın sorusu şu: “Sivilleri öldürmek haklı gösterilebilir mi?

Bu sorunun yanıtını, insan aklı ile vicdanının diyaloğu verir. Bu diyaloğu etkileyen etkenler ve durumlar olabilir.

Kamuoyu araştırma şirketi Gallup, bu etkenler arasında dinin yerini, farklı dinlere göre bu sorunun yanıtının nasıl değiştiğini merak etmiş. Şirketin Birleşik Arap Emirlikleri’nde faaliyette bulunan kolu, Amerikalı Müslümanlar ile diğer inançlara mensup ya da inançsız Amerikalıların davranış ve düşünüş farklarını bulmak için bir araştırma yapmış.

Araştırmanın başlığı şu: “Examining U.S. Muslims’ Political, Social, and Spiritual Engagement 10 Years After September 11.

Ben, 11 Eylül’den 10 yıl sonra Amerikalı Müslümanların siyasi, sosyal ve manevi konulardaki görüşlerini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmaya The Atlantic’te rastladım.

Dergi konuyla ilgili haberini, “Amerikalı Müslümanlar, sivillerin hedef yapılıp öldürülmesine Hıristiyan ve Musevi nüfusa göre daha karşı” başlığını öne çıkararak duyurmuş.

***

Gallup’un araştırmaya katılanlara yönelttiği soru şöyle: “Bazı insanlar askeri kuvvetlerin sivilleri hedef yapıp öldürmesinin bazen haklı olabileceğini düşünürken, bazıları ise bu tür bir şiddetin asla haklı olamayacağına inanıyor. Sizin düşünceniz ne?

Sonuçlara baktığımızda şu oranları görüyoruz.
Müslüman Amerikalılar: % 78 Asla haklı olamaz / % 21 Bazen haklı olabilir
Protestanlar: % 38 Asla / % 58 Bazen
Katolikler: % 39 Asla / % 58 Bazen / % 2 Duruma Bağlı
Museviler: % 43 Asla / % 52 Bazen / % 3 Duruma bağlı
Mormonlar: % 33 Asla / % 64 Bazen / % 3 Duruma Bağlı
Ateist-Agnostik: % 56 Asla /% 43 Bazen

İlginç olduğu için bir kişinin ya da ufak bir grubun sivilleri öldürülmesi konusunda bulunan oranları da vereceğim.
Müslümanlar: % 89 Asla / % 11 Bazen
Protestanlar: % 71 Asla / % 26 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Katolikler: % 71 Asla / % 27 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Museviler: % 75 Asla / % 22 Bazen
Mormonlar: % 79 Asla / % 19 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Ateist-Agnostik: % 76 Asla / % 23 Bazen / % 1 Duruma bağlı

***

Araştırmanın bulduğu başka sonuçlar da var. Ancak haberi okuduğumda en çok dikkatimi çeken konu bu oldu. Demek ki, Amerikalıların çoğu askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesini onaylıyor. Sivillerin sivilleri öldürmesine onay verenler de azımsanmayacak kadar çok!

Şiddetin her türlüsüne karşı çıkan bir insan olarak bu oranların beni nasıl sarstığını tahmin edebilirsiniz. Şu anda altı ayrı ülkeyi bombalayan, dünyanın en büyük ordusuna sahip bir ülkenin vatandaşları bunlar. Ülkelerinin bombaladığı topraklardan biri de Somali. 3 ayda 5 yaşın altında 29 binden fazla çocuğun açlık nedeniyle yaşamını yitirdiği, son 60 yılın en büyük kuraklığıyla karşı karşıya kalan Somali!

Amerikan halkının Irak’ta yıllardır katledilen siviller karşısında isyan edip güçlü bir ses çıkarmamasının nedenini de açıklıyor bu oranlar. Sesini çıkaranlar elbette oldu ama onlara da ne dendi biliyor musunuz? Vatan haini.

Diğer taraftan, silahlı saldırganların üniversiteleri basıp toplu katliam yaptığı bir ülke Amerika... Ve o ülkenin halkı hâlâ şiddete bu ölçüde onay veriyor. “Onların kabul edilebilir bulduğu katliamlar bunlar değil” diyen çıkabilir.

Bir insanın doğrudan canına kastedildiğinde kendini savunma amacıyla neden olduğu şiddet olayları yaşanabilir. Sözü edilen bu değil. Burada asıl dehşet verici olan, Amerikan toplumunun askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesi konusundaki tavrı...

Şiddetin ve sivilleri öldürmenin bu düzeyde haklı görülebildiği bir dünyada barış hakim olabilir mi?

-

19 Ocak 2009 Pazartesi

Savaş Makinesi ve Barış

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Ocak 2009

Deepak Chopra, Hint kökenli bir Amerikalı, tıp doktoru ve yazar. Alternatif tıp konusundaki çalışmaları, yazdığı 50’den fazla kitabı ve yaptığı radyo programıyla, Amerika’nın düşün hayatına katkıda bulunan önemli bir isim.

Chopra, geçtiğimiz günlerde Obama’ya bir öneri getirdi ve Amerika’da barış temelli bir ekonominin inşa edilmesi için çağrıda bulundu. Bu önerinin dokuz maddede özetlenen aşamaları şöyle:

1-Silah pazarlıklarını gözden geçir ve 2020’ye kadar bunları yasadışı hale getir.

2-Barışa yönelik bir projeyi her türlü savunma sözleşmesine koşul olarak dahil et.

3-Vergi teşviği ve fon sağlayarak askeri şirketlerin barışçıl amaçlar için kullanılmasına öncülük et.

4-Askeri üsleri evsizler için barınağa dönüştür.

5-Yabancı ülkelerdeki askeri üsleri aşamalı olarak ortadan kaldır.

6-Askeri personelin bu yeni altyapının kurulması çalışmalarında görev alması koşulunu getir.

7-Geleceğin silah teknolojilerine yönelik süreci durdur.

8-Süper güç olarak adlandırılan ama artık var olmayan düşmanlara karşı savunma yapmak için geliştirilmiş savaş gemilerinin sayısını azalt.

9-Savunma ve güvenlik bütçelerinde yapılacak indirimle, devletin sosyal hizmetleri bütünüyle finanse etmesini sağla.

Chopra’ya göre, Amerika’nın savaş ekonomisi barış ekonomisine dönüştürülmediği sürece, büyük çıkarların sağlandığı bu askeri-sanayi işbirliği hiçbir zaman sona ermeyecek.

***

Pearl Harbor’dan bu yana savaşan bir ülkenin başına değişim vaadi ile gelen bir Başkan’dan ciddi beklentileri var Amerikalıların... Ama Amerikan ekonomisinin savaşa bağımlılığı o kadar büyük boyutlarda ki, askeri harcamalar sıralamasında kendisinden sonra gelen 15 ülkenin, bu iş için harcadığı paranın toplamından daha fazla harcama yapıyor.

Hangi ülkeler bunlar? Hollanda, Endonezya, Kanada, Avustralya, İtalya, Brezilya, Hindistan, Güney Kore, Suudi Arabistan, Almanya, Japonya, Fransa, Britanya, Rusya ve Çin... Tek başına bu gerçek bile, Amerika’nın nasıl çılgın bir yola girdiğinin göstergesi...

Bir diğer ilginç bilgi de, Amerika’daki War Resisters League’in (Savaş Karşıtları Birliği), ülkenin 2009 yılı bütçesinin dağılım oranlarına ilişkin çalışmasında yer alıyor. Buna göre, Amerikan bütçesinin % 54’ü askeri harcamalara gidiyor.

Bunun % 36’sı mevcut askeri harcamalar (küresel terörle mücadele için ayrılan 200 milyar dolar dahil toplam 965 milyar dolar), % 18’i de gazilere ayrılan ödenek dahil, geçmiş yıllardaki askeri harcamalardan kaynaklanan ödemeler (toplam 484 milyar dolar).

Yani federal hükümetlerin Amerikan halkından topladığı vergilerin (2.659 milyar dolar) yarısından fazlası (1.449 milyar dolar) askeri harcamalara gidiyor.

Bu sayıların da açıkça ortaya koyduğu gibi, sonuç şudur ki; Amerika, dünyanın en büyük savaş makinesi haline geldi. Terörizmle mücadele ettiğini söylerken, sahip olduğu bu devasa militer güçle, kendisi bir tehdide dönüştü.

Bu durumda, aklı başında Amerikalılar soruyor: Bu gidişin sonu nereye varacak? 45 milyon insanın sağlık sigortasına sahip olmadığı bir ülkede, toplanan vergilerin yarısından fazlasının askeri harcamalara ayrılması nasıl açıklanabilir?

***

Chopra’nın önerileri birçok insana ütopik gelebilir. Ama insanoğlu, bugüne kadar içinde yaşadığı dünyadan mutsuz olduğu için ütopyalar kurageldi ve kurmaya da devam edecek...

Ayrıca dünya tarihinin, bir zamanlar olanaksız gibi görülen ama sonradan gerçeğe dönüşen olaylarla dolu olduğunu da unutmamak lazım... Her şeye karşın, barışın da onlardan biri olabileceğine inanmak çok mu ütopik?

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Ulaşılmaz Bir Rüya...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/24 Ağustos 2008

Geçtiğimiz günlerde Malatya'da bir at katledildi... Bu konudaki haberler de, medyadaki yoğun siyaset ve magazin polemikleri arasında kaybolup gitti ne yazık ki...

Olay, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da destek verdiği “Saddam’ın Askerleri Kara Güneş” filminin setinde meydana gelmiş. Senaryo gereği bağlamışlar iki atı kamyonetin arkasına, başlamışlar çekmeye ki film gerçekçi gözüksün! Ama atlardan birisi eziyete dayanamayıp ölmüş...

Önce yapılan vahşete inanamayıp fotoğraflara baktım, sonra da internetteki kamera arkası görüntülerini izledim... Keşke izlemeseydim... O günden beri gözümün önünden gitmiyor o korkunç görüntüler...

Film ekibinden birinin sesi duyuluyor videoda; “Çok güzel be! Valla, hiç bozma” diyor sürüklenme sahnesinde. Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta bir peşmerge köyünde yapılan işkenceleri anlatmak amacıyla yola çıkanlar, ticari kazanç uğruna kendileri de işkence yapıyor!

***

Bu faciayı duyan Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği (DOHAYKO) Temsilcisi Sitare Şahin, harekete geçip savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Olayı kınarken de, bu tip görüntülerin AB’ye üye olmayı hedefleyen Türkiye’nin ülke imajı açısından sorun oluşturduğunu söylemiş.

Doğru olmasına doğru, ama yüreğimi dağlayan üzüntünün nedeni AB nezdinde bozulan ülke imajı değil... Ben zavallı atın çektiği acıya yanıyorum... İnsanın bu derece canavarlaşabilmesi, vahşice zulmetmesi gerçekten korkunç... Üstelik kendisine bu kadar yararlı bir hayvana karşı...



Atlar değil mi o koca cüssesine karşın insanı ezmeyip ona dost olan?

Atlar değil mi fiziksel ve psikolojik rahatsızlığı olanlara yönelik hippoterapi tedavilerinde kullanılan?

Atlar değil mi yarıştırılıp üzerinden para kazanılan?

Atlar değil mi yüzyıllardır insanları sırtında gezdirip istedikleri yere ulaştıran?

Atlar değil mi yükleri taşıyan?

Atlar değil mi sabanları çeken?

Yoksa teknoloji gelişince mertlik bozuldu, atların değeri mi azaldı?

***

Amerikalı müzisyen Willie Nelson, bir keresinde esprili bir şekilde atların insanlardan daha akıllı olduğunu; hiç insanlar üzerine bahse girip beş parasız kalan bir at duymadığını söylemişti. Malatya'daki film setinde yapılan katliam da bu görüşü destekleyecek türden...

Uzun uygarlık tarihi boyunca böyle bir hayvan dostu olduğunun farkına varmayıp ona eziyet edenlerin zeka düzeyi için ne söylenebilir? Vefadan haberlerinin olmadığı belli, ama akıl ve vicdan yoksunluğunun zirvesine vardıkları da ortada...

Eğer Türkiye hukuk devletiyse, bu olayın sorumluları, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nı ihlal edip suç işledikleri için ceza almalıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı derhal görevini yapmalı ve film setinde meydana gelen olayla ilgili soruşturma açmalıdır. Hayvan haklarına duyarlı olan herkesin ortak talebidir bu!

***

Katledilen atla ilgili haberden sarsılmış bir halde, 2008 Olimpiyat Oyunları’nın açılış törenini izledim. Yüzlerce insanın Kuş Yuvası adı verilen stadyumda bir araya gelip güvercin figürü çizdiği sahne çok etkileyiciydi. “Tek Dünya, Tek Rüya” sloganıyla yarattıkları görüntülerle, bütün insanların aynı dünyada yaşadığını vurgulayıp, barışa duyulan özlemi anlattılar...

Ne ulaşılmaz bir rüya şu barış! İnsan denen varlık, içindeki şiddet duygusunu ve para hırsını dizginleyip, kendi türdeşleri dahil diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymayı öğrenemediği sürece de ulaşılmaz olacak...