Naomi Klein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Naomi Klein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2011 Pazar

21. Yüzyıl Emperyalizmi

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 31 Temmuz 2011

Aynı anda altı ülke bombalanıyor.
Afganistan... Pakistan... Irak... Yemen... Somali... Libya...
Hepsi içinde yaşadığımız dönemde Amerika tarafından bombalanıyor.

İnsansız savaş uçaklarıyla yapıyorlar bunu. Basıyorlar düğmeye, havalanıyor uçaklar, bırakıyor bombaları belirlenen hedeflere ve işini bitirip dönüyor. Onlara göre temiz iş. Aldığı canları düşünerek depresyona girmiyor görevliler.

Göz görmeyince gönül katlanıyor mu bu tür öldürmeye?

Bana göreyse alçakça bir iş. Havalanan uçaklar sadece binaları vurmuyor; masum insanları da katlediyor. Daha geçen haftalarda gece geç saatlerde Somali’ye bir saldırı düzenledi Amerikan uçakları. Hedefleri, El Kaide ile bağlantılı olduğunu iddia ettikleri El Şebab örgütü üyeleriydi.

Saldırı sonunda iki üst düzey örgüt yöneticisini öldürdüler... Ve onlarla birlikte onlarca kişi de hayatını kaybetti.

Bir diğer haber de Afganistan’dan geldi aynı günlerde. Afganistan’ın doğusunda hedef alınan bir bölgede 8’i çocuk 2’si kadın 13 sivil katledildi. Aynı gün NATO güçleri tarafından yine Afganistan’da düzenlenen başka bir saldırıda ise 2 çocuk daha öldürüldü...

***

Benzeri örnekler adı geçen ülkelerin her birinde neredeyse her gün yaşanıyor. Gerçek şu ki, Amerika, insansız savaş uçaklarıyla Ortadoğu ve Afrika’da sivilleri vuruyor!

Bu şekilde insan haklarını hiçe sayarak yapılan saldırıları da bütün dünya sessizce izliyor. Amerika’nın kendince bahaneleri de yok değil; İslami terörle mücadele ettiklerini ve ulusal güvenliklerini sağlamaya çalıştıklarını söylüyorlar. Amerika’nın bir başka ülkeyi bombalaması için, o ülkenin El Kaide ile bir bağlantısının bulunduğuna inanması yeterli.

Saldırıları gerçekleştirdiği ülkelerin hepsinde de iç savaş sürüyor. Bu iç savaşlar Amerika’ya askeri müdahale için imkan tanıyor. Terörle mücadele adı altında bu ülkelere kolayca girip istediği yönlendirmeleri yapıyor ABD.

Geçtiğimiz günlerde The Nation dergisi, CIA’nin Somali’de kullandığı gizli tesisleri ortaya çıkardı. Dünya medyasında da yankı uyandıran habere göre, CIA, Mogadişu’da büyük koruma duvarlarının ardına gizlenmiş 10 kadar binadan oluşan kapalı bir komplekse sahip. Mogadişu havaalanının kenarında yer alan kompleksi Somalili askerler korusa da, girişleri Amerikalı askerler kontrol ediyor.

Neden böyle bir tesisi orada kurar CIA?
The Nation, “El Şebab örgütüne karşı gizli saldırılar düzenleyebilecek ve muharebe operasyonlarında hedef gözetebilecek yetenekte yerli bir saldırı gücü” oluşturulmaya çalışıldığını yazdı.

Demek ki, ülkedeki iç savaşı kullanan Amerika, kolaylıkla orada böyle bir örgütlenmeye gidebiliyor. Gerçi ABD istihbaratına yakın kaynaklar, bu iddiaları yalanladı ama kabullenmelerini de beklemiyordum doğrusu...

Amerika’nın başını çektiği devletlerin Libya’da da Kaddafi muhaliflerine para, silah vb. her türlü desteği verdiği biliniyor. Irak’ta yıllardır yaşananlar çok yazıldı, çizildi. Ülkedeki mezhep çatışmalarını körükleyerek iç savaşı kızdıran ve sonra da bu karışıklıktan faydalan hep Amerika’ydı.

İster istemez Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” teorisini bir kez daha anacağım. Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan siyasi karışıklıklar Amerika’nın işine gelmekte, bunları kullanıp ülkeleri bombalarken istediği sonuçları elde etmektedir.

Burada asıl amacın bu ülkelere demokrasi ihraç etmek olmadığı kesindir; amaç, bu bahanenin arkasına sığınıp dünyanın enerji ve maden kaynakları açısından zengin bölgelerinde egemenlik kurmaktır.

Emperyalizmin 21. yüzyıldaki yöntemi budur.

-

26 Aralık 2010 Pazar

Yunan Halkı Şok Doktrin'e Tepki Veriyor

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 26 Aralık 2010

IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn Yunanlılara, “Doktorla mücadele etmeyin” demiş. Almış yanına Başbakan Papandreu’yu, geçmiş medyanın karşısına...

Ardından şöyle devam etmiş: “Yunan toplumunda çoğu kişi, bizim kötü adam olduğumuza inanıyor. Bazı insanların neden sokakta ‘IMF evine dön’ diye bağırdığını anlıyorum. Ama inanın bana, sizin için, burada olmamız evde olmamızdan çok daha iyi. Yakında kendi başınıza devam edebileceksiniz, biz de evimize döneceğiz, en iyisi bu.”

Sokakta protestocular polisle çatışırken basın toplantısında Yunanistan’ın kemer sıkma politikası konuşuluyor. Peki IMF neden orada?

Yunanistan’ın yaşadığı iflasın ardından, Avrupa Birliği, geçen mayıs ayında bu ülkeye üç yıl içinde 110 milyar Euro kredi açma kararı aldı. Bunun 30 milyarı da IMF’den geldi.

Son haftalarda IMF’nin Yunanistan’a demirlemesinin nedeni, bu borcun geri ödemeleri için yapılan pazarlık.

Yunanistan, aldığı bu krediler karşısında ne yapmayı taahhüt etmişti?

* 2014 yılına kadar bütçe açığını AB’nin izin verdiği oran olan % 3’ün altına çekmek.

* Üç yıl içinde bütçede 30 milyar Euro’luk kesintiye gitmek. Bu yüzden kamu çalışanlarının ikramiyelerini kaldırmak.

* Yıllık tatil primlerine bir tavan koyup, yüksek ücretlilerde bu primi kaldırmak.

* Kamu çalışanlarının ve emeklilerin maaşına 3 yıl boyunca zam yapmamak.

* KDV oranını yüzde 21’den yüzde 23’e çıkarmak.

* Akaryakıt, alkol ve tütünden alınan vergiyi artırmak.

* “Açlık sınırında” olan dar gelirlilere bir defaya mahsus olarak 150-200 Euro’luk yardımı ödememek.

* Özel sektörde işten kovulma durumunda ödenen tazminat miktarını düşürmek.

* Emeklilik için daha önce en az 37 yıl olan sigorta primleri ödeme zorunluluğunu en az 40 yıla çıkarmak vb...

***

110 milyar doları alan Yunanistan, AB ve IMF’ye verdiği sözü yerine getirmek için bu önlemleri aldı. Medyaya yansıyan haberlere göre, bu yüzden, devlet memurlarının yıllık gelirinde 2-3 bin Euro, emeklilerin yıllık gelirinde ise 1000-1500 Euro kadar bir azalma oldu. Bunun yanı sıra, her Yunanlı ailenin harcaması da ek vergiler nedeniyle ayda 300-400 Euro arttı.

Kudurmuş kapitalizmin içine girdiği çöküş süreci, halkları ezerken sömürü düzeninin çarkları işliyor. Sosyal devleti öldüren neoliberal politikalar da bir çözümmüş gibi topluma sunuluyor.

Bütün bunların sonucunda patlama noktasına gelip isyan eden halka IMF Başkanı’nın söyledikleri çarpıcı: “Biz buraya yardıma geldik. Davet edilmediğimiz hiçbir yere gitmeyiz. Doktorla kavga etmeyin. Bazen doktorlar size sevmediğiniz ilaçları verir: ama ilaçtan hoşlanmasanız da, doktor size yardım için oradadır.”

***

Hasta: Yunanistan, Doktor: IMF, İlaç: Neoliberal politikalar...

Bu yöntem bana Naomi Klein’in “Şok Doktrin” adlı kitabında anlatıklarını hatırlattı. Önce bir kriz çıkar, ardından kaos içindeki topluma çözüm niyetine birtakım planlar önerilerek sosyal devlet yok edilir.

Şimdi Yunanlı isyan etmesin de ne yapsın?

Elbette eski bir bakanın dövülmesini ve şiddeti onaylamak mümkün değildir. Ancak bütün bu olanlar karşısında protesto eylemlerinin olmamasını beklemek de hiç mümkün değildir.

Yunanistan halkı, Şok Doktrin’e tepki veriyor. Sokaklardaki eylemlerin anlamı budur.

-

21 Eylül 2009 Pazartesi

Yaptırım Aracı Olarak Kültürel Boykot

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 20 Eylül 2009

Kültürel boykot yaptırım aracı olabilir mi?

Bu soruya yanıt oluşturabilecek bir hareket var. Adı, “Boycott, Divestment and Sanctions” (BDS- Boykot, Tecrit ve Yaptırım).

BDS, Filistinli çeşitli dernek ve sendikaların desteğiyle 2005’te gündeme geldi. İsrail’in geçen yıl Filistin’e yaptığı ağır saldırılardan sonra da, uluslararası alanda giderek güç kazanmaya başladı.

Hareketin amacı, İsrail’in uluslararası hukuka karşı yükümlülüklerini yerine getirmesini, Filistin topraklarındaki 42 yıllık işgalini sona erdirmesini ve Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını kazanmasını sağlamak.

Bunu gerçekleştirebilmek için de, Güney Afrika’da ırk ayrımının (apartheid) sonlandırılmasını sağlayan taktiklere benzer bir kültürel boykot yöntemi uygulanıyor.

İsrail’deki film festivalleri protesto ediliyor, sanatçılar bu ülkedeki etkinliklere katılmayı reddediyor...

***

Son yıllarda özellikle sanat dünyasında ilgi gören harekete, önemli isimler destek veriyor. Bunların arasında Kanadalı yazar Naomi Klein da var.

Daha önce yazılarımda, birkaç kere, Klein’ın “The Shock Doctrine” adlı kitabından söz etmiştim.

Kitapta, esas olarak, emperyalist ülkelerin kapitalist sistemin gereği olan sömürüyü sürdürebilmek için, bir ülkede önce kriz (siyasi, ekonomik ya da toplumsal) yaratıp, sonra da kriz ortamında sarsılan toplumu şok terapilere hazırlama süreci anlatılıyordu.

Naomi Klein, çok yerinde bir karar alarak, bu kitabın İbranice baskısı için büyük bir ticari yayınevi ile anlaşmak yerine, İsrail işgaline karşı çıkan Andalus adlı yayınevi ile sözleşme imzaladı. Kitabının baskısından gelecek telif hakkını da aynı yayınevine bağışladı.

Daha önce İsrail devletinin desteklediği kitap fuarlarına katılmayı kabul etmeyen Klein, yayınevinin İsrailli sahibi Yael Lerer ile birlikte bir de kitap tanıtım turu düzenledi.

Yaptığı yayıncılığı bir tür direniş olarak gören Lerer, Şok Doktrin’in tanıtım toplantısını, Tel Aviv yerine Hayfa’da bir Arap tiyatrosunda gerçekleştirdi.

Büyük ilgi gören toplantıya sadece Filistinliler değil, şiddeti reddeden İsrailliler de çağrıldı. Çünkü BDS hareketinin hedefi, İsrail halkı değil, İsrail hükümetinin “Beyond the Conflict” adlı programı...

Klein’a göre, bu programda kültür, bir tür askeri araç olarak kullanılıyor. İsrail hükümeti, toprak konusunda verilen savaşı kazanırken, diğer yandan dünyaya yayılan işgal ve çatışma haberleri yüzünden ülkenin büyük kayıplar verdiğini düşünüyor.

Bunu önlemek için de, Batılı ülkeler ile İsrail arasında yakınlık kurmayı sağlayacak kitap, müzik, sinema, turizm faaliyetleri yapılıyor.

Başka ülkelerle iletişim kurmak amacıyla kültürün kullanılması iyi bir yöntem olsa da, karşı çıkılan nokta, İsrail’in bunu ülkede sanki her şey normalmiş gibi bir izlenim yaratmak için yapması...

Kültürel boykotun hedefi, işte bu izlenimi tersine çevirmek...

***

Gerçek şu ki, İsrail’in uluslararası hukuka karşı yükümlülüklerini yerine getirmesi için, Avrupa Birliği ve Amerika’nın daha kesin koşullar belirlemesi gerek.

Örneğin Obama, “yeni Yahudi yerleşimlerine hayır” yerine, “Yahudi yerleşimlerine hayır” diyebilir... Der mi?

Obama, Amerikan dış ve iç politikası gereği, bunu hiçbir zaman söylemeyebilir...

Öyleyse, yanar-döner politikacıların ağzının içine bakıp beklemek yerine, bu tür hareketlerle baskı kurmak gerekiyor.

İyi örgütlenmiş kültürel boykot da, bu yönde önemli bir yaptırım aracı olabilir.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Satılık Topraklar...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 23 Ağustos 2009

Uluslararası Gıda Politikası Araştırma Enstitüsü’nün (IFPRI) yayımladığı bir haritaya uzun uzun baktım geçen gün...

“Yabancı yatırımcıların gelişmekte olan ülkelerdeki toprak kapma yarışını” gösteren haritada, ülkelerin üzerine üç ayrı renkte işaret konulmuş.

Kırmızı, toprak alanları; mavi, toprak satanları; yeşil de diğer yatırımları belirtiyor.

Kırmızılar arasında dikkati çekenler, İsveç, Almanya, İngiltere, Çin, Hindistan, Suudi Arabistan, Libya, Körfez ülkeleri... Maviler arasında ise, Ukrayna, Brezilya, neredeyse Afrika kıtasının tümü, Pakistan, Tayland, Kamboçya ve Türkiye gibi ülkeler var...

Peki, neden bazı hükümetler ve yabancı yatırımcılar, gelişmekte olan ya da geri kalmış ülkelerden toprak kapma yarışına girdiler?

Yeterli toprak ve suya sahip olmayan ama kapitali bol ülkeler, bu yarışta başa güreşiyor. Amaçları, toprak ve suyun daha bol olduğu topraklarda tarımsal üretimi ucuza getirebilmek. O nedenle de, bu ülkelerdeki arazilere gözlerini dikmiş haldeler...

Durum öyle ciddi boyutlarda ki, The Guardian’da yer alan bir habere göre, son altı ayda, Afrika ve Güneydoğu Asya’da 20 milyon hektarlık ekilebilir arazi, satıldı ya da kiralandı. Bu, Avrupa’daki bütün ekilebilir arazinin tam yarısına denk geliyor...

Böyle bir gidişata kayıtsız kalmadan neler olduğuna bakmak gerekir...

***

IFPRI, geçtiğimiz aylarda bu konuda “Risk ve Fırsatlar” adlı bir rapor yayımladı.

Rapora göre, küresel ısınma sonucunda doğal kaynakların azalması, su kıtlığı ve büyük üreticiler tarafından getirilen ihraç kısıtlamaları sonucunda gıda fiyatları aşırı yükseldi.

Bu yüzden de, toprak ve su kıtlığı çeken ülkeler, alternatif yollar bulmaya yöneldi. Başka bir ülkedeki ekilebilir toprağın kullanım hakkının satın alınması da, bu arayışın bir sonucu...

Kimileri, bu yöntemle, yoksul ülkelerin tarım alanında ve kırsal bölgelerde yeni yatırımlara kavuşabileceği inancında... Fakat olan biteni araştırınca, pek de böyle masum açıklamalar yapmak olanaklı değil...

Çünkü;

1-Bu şekilde yerel halk, kendisinin ihtiyaç duyduğu toprak üzerindeki haklarını kaybetmiş oluyor...

IFPRI’nın raporunda bunun önlenmesi için şu noktanın altı çiziliyor: Bu tür toprak anlaşmalarının, her iki taraf için de endişeleri en aza indirecek ve olanaklar yaratacak şekilde düzenlenmesi son derecede önemlidir. Anlaşmaların içeriği, geçerlilik süresi ve hangi koşullarda gerçekleşeceği, çok açık bir şekilde belirlenmeli.

Oysa uygulamada, yerel halkın neler olup bittiğinden, kendi toprağının yabancı yatırımcılara devredildiğinden haberi bile olmuyor...

2-Bu anlaşmalarda üzerinde durulması gereken ama göz ardı edilmeye çalışılan önemli bir etik mesele var...

Başta Çin, Güney Kore, İngiltere ve Körfez ülkeleri olmak üzere, kapitali bol ülkelerin kendi sınırları dışında tarımsal üretime ağırlık vermelerinin amacı, biyoyakıt elde etmek... Kiraladıkları ya da satın aldıkları arazilerde, pirinç, mısır, tahıl vs. üretmelerinin başlıca nedeni bu.

Dünyada her gün 25 bin insan açlıktan ölüyor. Ama o paralı yatırımcıların ürettiği milyonlarca ton mısır, onlar için değil... Çünkü zenginlerin yoksul hakların toprağında yetiştirdiği mısır, diğer zenginlerin arabasını çalıştıran biyoyakıta dönüşecek...

Sonuç şu ki, toprak kapma yarışı, bugünkü uygulama şekliyle, yerel halka hiçbir katkı yapmadan onun sahip olduğu kaynakların üzerine oturmaktır.

Öyle görünüyor ki, bu da, Naomi Klein’ın adını koyduğu “Şok Doktrin”in yıkıcı aşamalarından biridir...

10 Kasım 2008 Pazartesi

Kafasız Tavuklar

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/9 Kasım 2008

Önce The New York Times’da şu satırları okudum: “Bu, hepimizin etrafta kafası kesilmiş tavuklar gibi oradan oraya koşuşturduğumuz, 19. yüzyıl tarzı bir panik.” Boston merkezli yatırım firması GMO’nun Başkanı R. Jeremy Grantham, küresel mali krizi böyle anlatmış.

Bu tanımlama, bana, Türkçe’deki “Mal canın yongasıdır,” deyişini hatırlattı. Parasını kaybeden insanın kendisini boynu kırılıp kafası koparılan tavuğa benzetişi ilginç ve acıklı gerçekten...

Grantham’ın sözlerinden sonra Başbakan Erdoğan’ın “ümük” yorumu geldi. IMF ile anlaşma yapılsın diyenlere, “Krizi fırsat bilip ümüğümüzü sıkalım derlerse olmaz,” diye yanıt verdi Erdoğan.

Görüldüğü gibi küresel mali kriz, birçok kişiyi boyun endişesine düşürdü. “Ya boynumu koparırlarsa?”, “Ya boynuma çöküp nefes almamı engellerlerse?” türünden korkular taşıyor insanlar.

Peki, IMF’ye karşı olmadığını açıklayan Erdoğan, neden şimdi bu endişeye düştü? Bugüne kadar her krizde kendini IMF ile pazarlık ederken bulan Türkiye değil miydi? Amerika’da patlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik krizin, gelişmekte olan ülkeleri sonunda yine IMF ile masaya oturtacağı belliydi.

Küresel kapitalizmin çarkı böyle işliyor. Naomi Klein’ın “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism” (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi) adlı kitabında anlattığı gibi, kapitalizm, felaketlerden yararlanarak yoluna devam ediyor. Savaş, terör, sel, açlık vb. her türlü ekonomik, doğal ya da politik felaket, kriz yaratıyor ve böylece küresel kapitalizmin şok terapisi için yol açılıyor.

Zayıf olan krizle yıkılınca bundan çıkar sağlayacak güçler devreye giriyor. Kredi ve nakit sıkıntısına düşen ekonomilere biraz gaz verilip ayağa kaldırılır gibi yapılıyor. Ama bunun için önce neoliberal ekonominin şartları öne sürülüyor. Yani, özelleştirme, devlet müdahalesinin kısıtlanması ve sosyal harcamalarda kesintiler öneren reçeteler dayatılıyor. Bir süre sonra da sıcak para girişiyle tamamen dışa bağımlı hale gelen ve cari açığı artan ekonomiler, en ufak bir sarsıntıda tekrar yıkılacak hale geliyor.

Bir kısırdöngü bu. Felaket kapitalizmi bu şekilde ilerliyor. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar da, bu sistemin en önde gelen aktörleri. Hep böyleydi; IMF, zaten hep “ümük sıkmak” için var oldu. Bunu kurumun kendi uzmanları bile söylüyor. 1980’lerde IMF’nin Latin Amerika ve Afrika’daki yapısal düzenleme planlarını tasarlayan ekonomist Davison L. Budhoo, sonraları şu itirafta bulundu: “1983’ten itibaren yaptığımız her şey, Güney’in ‘özelleştirilmesini’ ya da bitirilmesini temel alan yeni bir anlayışa dayanıyordu.”

O nedenle, Erdoğan’ın ABD/AB yönetimindeki IMF’ye yönelik “ümük sıkma” uyarısı gariptir... Türkiye, her ne kadar üyelik payı ödüyor olsa da, IMF’nin yönetiminde söz hakkı yok denecek kadar azdır. Gelişmiş ülkelerin egemenliğindeki IMF için yeni bir görev tanımı yapılmadıkça da, bu kurum gelişmekte olan ülkeler için bir çözüm olmayacaktır. Nitekim bu gerçekleri gören Venezüella, sonunda IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerini bitirip özgürlüğünü ilan etti.

Türkiye ne zaman IMF’nin etki alanından çıkacak belli değil... Ama görünen o ki, felaket kapitalizmi yoluna devam ediyor. Kimin elinde baltayla gezdiği, kimin kafası uçurulan tavuk yerine konmak istediği apaçık ortada.

“Yine o bilindik sol söylemler!” diyerek bu yazdıklarımıza dudak bükenler vardır mutlaka...Eh, nicedir emekçinin canına okuyan klasik sağ söylemleri savunacak değiliz ya...

29 Eylül 2008 Pazartesi

Farklı Bir Bakış Açısı...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Eylül 2008



Geçen hafta Amerika’daki ırkçılık sorununa değinip Obama’nın kazanmasını isteyenlerin görüşlerini aktarmıştım. Bu yazıda ise, farklı bir bakış açısını ele alacağım.

Geçtiğimiz günlerde New York’ta küreselleşme karşıtı hareketin önde gelen bağımsız gazetelerinden The Indypendent’ın düzenlediği bir paneli izledim. Yazar ve radyo program yapımcısı Laura Flanders’ın yönettiği panelin başlığı, “2008 Seçimi: Gerçekten Risk Altında Olan Ne?” idi.

Konuşmacılar ise, Cumhuriyetçi ve Demokratik partileri eleştirerek, daha ilerici politikaları savunan kesimlerin tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu: “No Logo” ve “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism” adlı kitapların yazarı ünlü gazeteci/yazar Naomi Klein; Blackwater skandalını incelediği kitabıyla çok konuşulan gazeteci/yazar Jeremy Schaill, Amerika’nın en saygın siyasi dergilerinden The Nation’ın yazarı Roberto Lovato, toplumdaki şiddeti önlemek ve seçimlerde etkili olmak üzere uluslararası alanda çalışmalarda bulunan The Gathering derneğinin yöneticilerinden Malia Lazu.

***

Panelin yapıldığı salona girdiğimde, bir an sanki New York’ta değil de Latin Amerika kentlerinden birindeymiş gibi hissettim. Üzerinde “Viva Cuba” yazılı tişörtler giyen gençler, Marksizm’i anlatan kitapların satıldığı standlar, video ekranda beliren “Sağduyulu Emperyalist = Deli Kovboy” yazısı, hepsi paneldeki konuşmaların ne yönde şekilleneceğinin birer göstergesiydi.

Salonda bulunan birkaç kişi dışında herkes, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın temelde birbirine benzer politikaları savunduklarını düşünüyordu. Çünkü onlara göre bu iki parti de, kapitalist sistem içerisinde şirketlerin kurduğu hegemonyaya destek veriyordu. Gelecek seçimlerde kim kazanırsa kazansın, değişen bir şey olmayacaktı. Bu nedenle de, John McCain’den daha çok değişim mesajıyla yola çıkan Obama eleştiri oklarına hedef oldu.

Nitekim Naoi Klein, Demokratlar’ın geçen ayki ulusal kongresinden örnekler vererek sert eleştirilerde bulundu. Kongreyi izleyen 15 bin gazeteciye, büyük holdinglerin parasıyla nasıl her gün bedava masaj hizmeti verildiğini, ellerinde buzlu içecekleriyle gezip yüz maskesi yaptıran “gazetecilerin” nasıl gerçekleri aktarmadığını anlattı.

Klein’a göre, telekomünikasyon devi AT & T, kongre kapsamında verdiği gösterişli partiyle aslında Demokratlar’a teşekkür ediyordu. Çünkü güvenlik gerekçesiyle mahkeme kararı olmadan telefonların dinlenmesine ve elektronik postaların izlenmesine olanak veren yasa kapsamında telefon şirketlerine dokunulmazlık sağlanması için Demokratlar da çalışmıştı...

Roberto Lovato ve Malia Lazu’nun üzerinde durduğu nokta ise, Amerika’nın ülke dışında sürdürdüğü savaşların yanı sıra, ülke içinde devam eden ama sürekli gözardı edilmeye çalışılan savaşlarının da olduğu. İşsizlik, zenginle yoksul arasında genişleyen uçurum, kötü eğitim, artan şiddet olayları, sağlık sigortası olmayan milyonlarca insan... Lovato’ya göre, Amerikan rüyası denilen efsane artık sona erdi; halkın sadece yüzde 18’i bu rüyanın gerçekleşebileceğine inanıyor.

İşte bütün bu gerçekleri dile getiren konuşmacılar, Obama’nın özellikle son aylarda daha merkeze kayan bir politika izlemesinden, Katrina faciasına yeterince eğilmemesinden, Afganistan’daki savaşı genişletmekten söz etmesinden rahatsız. Onlara göre asıl risk altında olan ise, vatandaşın geleceği ve hakları...

Peki bu durumda ne öneriyorlar? Yerim kalmadı. O da haftaya...

7 Nisan 2008 Pazartesi

Şok "Terapiye" Şok Tepki

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/6 Nisan 2008


“Donald Ewen Cameron kimdir?” diye sorulsa kaç kişi doğru yanıt verir bilinmez. Oysa insanlık tarihinde utançla anılacak bir psikiyatristin adıdır bu.

Cameron, 1950’li ve 60’lı yıllarda, insan hafızasının kontrolü üzerine yürütülen CIA projesi MKULTRA kapsamındaki deneyleri yapmış. Depresyon, anksiyete gibi şikayetleri olan hastalarına kendilerinden habersiz ilaç vererek elektrik şok tedavisi uygulamış.

Amaç, hafızadakileri silip yeni bir insan yaratmak.

***
Naomi Klein, “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi)” adlı yeni kitabında, kapitalizmin de aynı şok yöntemiyle yayıldığını söylüyor.

Küreselleşme karşıtlarının manifestosu olarak değerlendirilen ilk kitabı “No Logo” ile uluslararası ün kazanan Klein, Kanadalı bir gazeteci. The Nation, The Guardian ve The Globe’da yazıları yayınlanıyor. İkinci kitabı da, ilki gibi dikkatle okunması gereken çok önemli bir çalışma.

Klein, Cameron’un şok terapisinden yola çıkarak, savaşlar, terör saldırıları, darbeler ve doğal afetler yoluyla toplumlarda şok yaratıldığını söylüyor.

Sonra da, bu ilk şokun yarattığı korku ve düzensizlik ortamını kullanan politikacılar ve şirketler aracılığıyla, ekonomik olarak ikinci şok gerçekleştiriliyor.

Bunlara direnenlere, gerekirse, polis ve hapishane sorgularında üçüncü şok uygulanıyor.

Amaç, toplumu kapitalizmin vahşi uygulamalarına hazır hale getirmek.

Bu model, Milton Friedman’ın geliştirdiği modern kapitalizmin taktiksel stratejisiyle de uyuşuyor:

Büyük bir kriz beklenir (ya da yaratılır), vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken devlete ait hizmetler özel kişilere devredilir ve sonra da bu sözde “reformlar” kalıcı bir hale getirilir.

Ne diyordu kapitalizmin gurusu?

İster gerçek olsun, isterse gerçek gibi algılansın, sadece bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur. Yani yarat krizi, yap yağmayı!
Irak’ta bilim insanlarının katledilişi; kültür birikiminin yok edilişi; Amerikan özel güvenlik şirketi Blackwater’ın karıştığı skandal, hepsi aynı oyunun bir parçası…

Beş yıllık işgalin sonunda gelinen nokta içler acısı… Irak’ta profesyonel olarak iş sahibi olanların yüzde 40’ı, doktorların yüzde 35’i, 2003’ten bu yana ülkeyi terk etti. Toplam nüfusun sadece yüzde 32’si içme suyuna ulaşabiliyor ve kanalizasyonları çalışan yerlerde yaşayanların oranı sadece yüzde 19.

Eh, bu durumda işgalci güçlere iş düşüyor değil mi? Önce yıktılar, şimdi “yeniden inşa” edecekler…ki sonra yeniden yıksınlar…

***
Neoliberal ekonominin şoklara bağımlılığı, bugüne kadar Latin Amerika’dan Rusya’ya, Lübnan’dan Irak’a kadar dünyanın her yerinde kendini gösterdi.

Rusya’da bir gecede yapılan özelleştirmelerle zengin olanlar; Lübnan’da dış borcu halktan alınan yüksek vergilerle kapatmaya çalışanlar; Irak’ta hakim olan korku ve düzensizliği en büyük umutları olarak gören Batılı güvenlik firmaları…

Ve sonunda felaket kapitalizmine karşı gelmeyi öğrenen halklar!

Artık dünyada çok sayıda insanın, neoliberal politikaların öncülüğünde uygulanan bu şok “terapi” yönteminin farkında olduğunu söylüyor Naomi Klein.

Örnek olarak, Latin Amerika ülkelerinde yaşananları gösteriyor. Putin Rusyası bir diğer örnek.

İlginç bulduğum bir nokta, kitapta Türkiye’ye yalnızca bir kere atıfta bulunulması. O da, Latin Amerika’nın IMF’den kurtuluşunun anlatıldığı bölümde. Malum, Türkiye IMF’nin hala müşterisi…

Arjantin’in eski Devlet Başkanı Nestor Kirchner demiş ki, “IMF’den sonra da hayat var; üstelik iyi bir hayat!”

Demek ki, sonunda diyalektik bir şekilde kendisini gösteriyor ve şok terapiye şok tepkiler verilebiliyor.

Merak ettiğim, bu Türkiye’de ne zaman ve nasıl olacak?