© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 19 Şubat 2012
CHP Milletvekilleri Melda Onur ve Umut Oran, geçtiğimiz günlerde Hayvanları Koruma Yasası’nda değişiklik öngören bir yasa teklifi hazırladı. TBMM’ye sunulan metni dikkatle inceledim.
Yeni teklif, 5199 sayılı yasanın bazı maddelerinde önemli değişiklikler öneriyor. En önemlisi, hayvanlara karşı işlenen suçların Kabahatler Kanunu’na değil, Ceza Kanunu’na göre işlem görmesi gerektiğini belirtiyor. Bu değişikliğin yapılması hayatidir. Yapılmalı ki, mesela birtakım sapıklar bir köpeğe tecavüz ettiğinde sadece para cezası değil, hapis cezası da alsın!
Diğer bir önemli değişiklik olarak, “hayvanların eşya olmadığı” şeklindeki görüşün, yasaya konulması gerektiğinin altı çizilmiş. Bu mutlaka yapılmalı ki, hayvanları malı gibi görüp, onlara her türlü işkenceyi yapma hakkını kendinde bulan zihniyet dizginlensin!
Yasa teklifinde bunun yanı sıra, hayvanların doğal yaşamlarından kaynaklanan ekolojik ve etolojik hakları güvence altına alınıyor. Bütün hayvanların işkence, kötü muamele ve eziyet görmeme hakkına sahip olduğu belirtiliyor. Kimsenin hayvan sahiplenme ve bakım eğitimi ile sertifika almadan evcil hayvan edinememesi hükmü getiriliyor.
Ayrıca sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanları öldürenlere, izinsiz hayvan ticareti yapanlara, evinde bulundurduğu hayvanın bakımını ihmal edip, onlara ağrı, acı veya zarar verdiği denetim elemanlarınca tespit edilen kişilere de hapis cezaları öngörülüyor. Bunların hepsi, olumlu değişiklik önerileri.
***
Ancak teklifte eksik ya da çelişkili gördüğüm öneriler de var. “Hayvanları kumar, eğlence, gösteri amacıyla kullanmanın yasaklanacağı” söyleniyor ama bunun ayrıntılı açıklaması yapılmadığından yasa yoruma açık kalıyor.
Örneğin bu madde, sirkleri ve yunus parklarını da kapsayacak mı? Kapsayacaksa açıkça belirtilmeli. Kapsamıyorsa, acaba yunuslar için birer işkence merkezi haline gelen yunus parklarının tedavi amaçlı kullanıldığı safsatasına mı inanılıyor? Bu yeni teklif, sirkleri yasaklıyor mu? Bunu sormak hakkımız. Yoksa o da mı ticari faaliyet diye korunuyor?
“Pet shop” diye bilinen ve hayvan ticareti yapan işletmeler, teklifte hayret verici şekilde adeta korunmuş. İki yerde pet shop adı geçiyor. Birinde, “bir ilçe sınırı içinde gereğinden fazla pet shop açılmamalı” denilmiş. Diğerinde, “pet shoplarda sergilenen hayvanlar için asgari barınma koşulları sıkı denetimlere tabi tutulmalı, ruhsatsız olarak her isteyenin, bu ticaretle uğraşması engellenmelidir” şeklinde bir ifade var.
Bu anlayış, “hayvanların eşya olmadığı” görüşüyle çelişmiyor mu? Eşya değillerse, ne satıyor bu dükkanlar? Mal mı? Türkçe sözlükte “mal” kelimesinin karşılığı, “Alınıp satılabilen her türlü ticaret eşyası” olarak geçiyor. Hayvan eşya, mal değilse nedir? Satılabildiğine göre, köle midir yoksa?
Bir diğer belirsizlik ise, hayvanlar üzerindeki deneyler konusunda. Alternatif yöntemlere öncelik verilmesi gerektiği açık bir şekilde belirtilmiş. Bu olumlu bir tavır ama madde düzenlenirken asıl endişenin deneylerin sağlıklı yapılması konusunda olduğu görülüyor.
Avcılık ise, sadece kaçak avcılıkla mücadele kapsamında ele alınmış. Yüzyıllar öncesinin bu utanç verici ilkel geleneği, birilerini memnun etmek için neden varlığını sürdürsün? “Bütün hayvanların yaşam hakkı vardır” diyorsanız, kaçak olmayan avcılığın gerekçesini açıklayabilir misiniz?
Teklifte eleştireceğim başka maddeler de var ama yerim kalmadı. En azından bu sorulara yanıt alırsam sevinirim.
-
19 Şubat 2012 Pazar
12 Şubat 2012 Pazar
Amerika'nın Yeni Askeri Doktrini
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Şubat 2012
Dış politikayla ilgilenenler duymuştur; ABD Savunma Bakanı Leon E. Panetta, geçen hafta bir açıklama yaptı ve Afganistan’daki Amerikan güçlerinin planlanandan bir yıl önce, yani 2013 yılında geri çekileceğini duyurdu.
Bu açıklamanın şimdi yapılmasının elbette bir amacı var: Bu yılın sonunda gerçekleşecek başkanlık seçimi öncesinde Barack Obama’ya artı puan kazandırmak. Afganistan’a giden askerlerin eve dönmesi yönündeki beklenti gerçekleşmeyince, Amerikan halkında giderek büyüyen bir öfke doğdu.
Geçen yıl Irak’tan çekilen Amerika, Afganistan’dan da 10 bin kadar askerini geri çekmişti. Ancak medyaya “Amerika, Afganistan’dan 2013’te çekiliyor” başlığıyla yansıyan olayın perde arkası, pek de anlaşıldığı öyle değil.
Afganistan’da şu anda yaklaşık 90 bin adet Amerikan askeri var. 22 bin kadarı sonbaharda dönecek; kalan 68 bin askerin ne zaman döneceğine ilişkin bir takvim yok. Bilinen tek şey, hepsinin 2014’te çekilmiş olacağı. Panetta’nın söylediğine göre, muharip misyonun sona ermesinin ardından, asker sayısı daraltılsa da, Afganistan’da bir miktar Amerikan askeri “destekleyici ve eğitici güç” adı altında varlık gösterecek.
Panetta’nın söylediklerini Obama’nın ocak ayında savunma stratejileri konusunda yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekli. Şöyle diyor Obama:
“Avustralya’da açıkça belirttiğim gibi, Asya Pasifik’teki varlığımızı güçlendireceğiz, bütçe sınırlamaları bu kritik bölgeyi etkilemeyecek. NATO dahil olmak üzere, kritik ittifaklarımıza yatırım yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Ortadoğu’da tetikte olacağız. Irak ve Afganistan’daki savaşların ve büyük askeri kuvvetlerle gerçekleşen uzun dönemli ulus inşası sürecinin ilerisine bakıyoruz. Bu dönemde güvenliğimizi daha ufak konvansiyonel kara kuvvetleri ile sağlayacağız. Soğuk Savaş’ın eski sistemlerinden kurtulacağız ve böylece gelecekte ihtiyacımız olan kabiliyetlere, istihbarat, gözetim, keşif, karşı terörizm, kitle iletişim silahlarını önleme ve düşmanlarımızın girmemizi önlemeye çalıştığı bölgelerde operasyon düzenleme gibi yeteneklere yatırım yapacağız. Evet, ordumuz biraz daha daralacak; fakat bütün dünya bilmeli ki, Amerika, çevik, esnek silahlı güçlerle askeri üstünlüğünü koruyarak, her türlü olasılığa ve tehlikeye karşı hazır olacak.”
***
Obama’nın sözleri satır aralarında çok şey anlatıyor. “Düşmanların girmelerine engel olmaya çalıştığı bölgelerde operasyon yapma yeteneği kazanmak” ifadesi dikkat çekici. “Sakın ha Amerika’ya direnmeyin, başınıza Libya’da, Mısır’da olanlar gelir” demenin diplomatik bir yolu. Obama yönetiminin açıkladığı yeni askeri doktrinin temeli bu.
Amerika, askeri bütçede kısıtlamaya giderken, aslında insansız savaş uçaklarını ve özel kuvvetlere bağlı personel sayısını artırarak etkisini sürdürecek. Askeri harcamaları, her zaman kendisini takip eden 10 ülkenin askeri bütçelerinin toplamından daha fazla olacak.
Obama, “Soğuk Savaş döneminin sistemlerinden kurtulacağız” derken, eski büyük ordu yerine, her an her yerde özel operasyonlar yapabilecek özel birliklerden, bir tür kontrgerilladan söz ediyor aslında. Kendilerine doğrudan sorsanız bunu açıklıkla kabul etmeyebilirler ama Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı asker sayısı hızla artıyor ve Amerika dünyanın bütün köşelerine sızıyor.
Bu yılki başkanlık seçimlerini izlerken başkan adaylarının savunma politikalarına ayrıca dikkat etmeli. Obama kendisininkini koydu ortaya. Bakalım diğerleri seçilmek için maddi destek aldıkları savaş sanayisini besleyip, Amerikan emperyalizmini korumak adına nasıl bir yol öngörecek?
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Şubat 2012
Dış politikayla ilgilenenler duymuştur; ABD Savunma Bakanı Leon E. Panetta, geçen hafta bir açıklama yaptı ve Afganistan’daki Amerikan güçlerinin planlanandan bir yıl önce, yani 2013 yılında geri çekileceğini duyurdu.
Bu açıklamanın şimdi yapılmasının elbette bir amacı var: Bu yılın sonunda gerçekleşecek başkanlık seçimi öncesinde Barack Obama’ya artı puan kazandırmak. Afganistan’a giden askerlerin eve dönmesi yönündeki beklenti gerçekleşmeyince, Amerikan halkında giderek büyüyen bir öfke doğdu.
Geçen yıl Irak’tan çekilen Amerika, Afganistan’dan da 10 bin kadar askerini geri çekmişti. Ancak medyaya “Amerika, Afganistan’dan 2013’te çekiliyor” başlığıyla yansıyan olayın perde arkası, pek de anlaşıldığı öyle değil.
Afganistan’da şu anda yaklaşık 90 bin adet Amerikan askeri var. 22 bin kadarı sonbaharda dönecek; kalan 68 bin askerin ne zaman döneceğine ilişkin bir takvim yok. Bilinen tek şey, hepsinin 2014’te çekilmiş olacağı. Panetta’nın söylediğine göre, muharip misyonun sona ermesinin ardından, asker sayısı daraltılsa da, Afganistan’da bir miktar Amerikan askeri “destekleyici ve eğitici güç” adı altında varlık gösterecek.
Panetta’nın söylediklerini Obama’nın ocak ayında savunma stratejileri konusunda yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekli. Şöyle diyor Obama:
“Avustralya’da açıkça belirttiğim gibi, Asya Pasifik’teki varlığımızı güçlendireceğiz, bütçe sınırlamaları bu kritik bölgeyi etkilemeyecek. NATO dahil olmak üzere, kritik ittifaklarımıza yatırım yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Ortadoğu’da tetikte olacağız. Irak ve Afganistan’daki savaşların ve büyük askeri kuvvetlerle gerçekleşen uzun dönemli ulus inşası sürecinin ilerisine bakıyoruz. Bu dönemde güvenliğimizi daha ufak konvansiyonel kara kuvvetleri ile sağlayacağız. Soğuk Savaş’ın eski sistemlerinden kurtulacağız ve böylece gelecekte ihtiyacımız olan kabiliyetlere, istihbarat, gözetim, keşif, karşı terörizm, kitle iletişim silahlarını önleme ve düşmanlarımızın girmemizi önlemeye çalıştığı bölgelerde operasyon düzenleme gibi yeteneklere yatırım yapacağız. Evet, ordumuz biraz daha daralacak; fakat bütün dünya bilmeli ki, Amerika, çevik, esnek silahlı güçlerle askeri üstünlüğünü koruyarak, her türlü olasılığa ve tehlikeye karşı hazır olacak.”
***
Obama’nın sözleri satır aralarında çok şey anlatıyor. “Düşmanların girmelerine engel olmaya çalıştığı bölgelerde operasyon yapma yeteneği kazanmak” ifadesi dikkat çekici. “Sakın ha Amerika’ya direnmeyin, başınıza Libya’da, Mısır’da olanlar gelir” demenin diplomatik bir yolu. Obama yönetiminin açıkladığı yeni askeri doktrinin temeli bu.
Amerika, askeri bütçede kısıtlamaya giderken, aslında insansız savaş uçaklarını ve özel kuvvetlere bağlı personel sayısını artırarak etkisini sürdürecek. Askeri harcamaları, her zaman kendisini takip eden 10 ülkenin askeri bütçelerinin toplamından daha fazla olacak.
Obama, “Soğuk Savaş döneminin sistemlerinden kurtulacağız” derken, eski büyük ordu yerine, her an her yerde özel operasyonlar yapabilecek özel birliklerden, bir tür kontrgerilladan söz ediyor aslında. Kendilerine doğrudan sorsanız bunu açıklıkla kabul etmeyebilirler ama Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı asker sayısı hızla artıyor ve Amerika dünyanın bütün köşelerine sızıyor.
Bu yılki başkanlık seçimlerini izlerken başkan adaylarının savunma politikalarına ayrıca dikkat etmeli. Obama kendisininkini koydu ortaya. Bakalım diğerleri seçilmek için maddi destek aldıkları savaş sanayisini besleyip, Amerikan emperyalizmini korumak adına nasıl bir yol öngörecek?
_
Etiketler:
Afganistan,
Amerika,
Barack Obama,
emperyalizm,
Irak,
Leon Panetta,
Libya,
Mısır,
NATO,
Ortadoğu,
savaş,
silah lobisi,
Soğuk Savaş
5 Şubat 2012 Pazar
Ateizm 2.0
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Şubat 2012
Alain de Botton, adı son yıllarda çok duyulan bir yazar ve televizyon programları yapımcısı. İsviçre doğumlu ama Londra’da yaşıyor, seküler bir ailede büyümüş, 42 yaşında tanınmış bir düşünür.
Geçen yıl sonbaharda, dünyada ilk kez ülkemizde Sel Yayıncılık’tan çıkan “Ateistler İçin Din” adlı kitabının tanıtımı için İstanbul’a gelmiş, inanmayanların dinden nasıl faydalanabileceğini anlatmıştı. Kendisini “ılımlı bir ateist” olarak tanımlayan De Botton; işin içine Tanrı ya da yaratan kavramını karıştırmadan, insanlar arasında bağ kurulması için, dini pratiklerden ve geleneklerden yararlanılması gerektiğini savunuyor...
Türkiye’ye geldiğinde bu konu medyada çok yazılıp çizildiğinden, bu yazıda kitabının ayrıntılarına girmek istemiyorum ama şunu söylemek isterim ki, “inanmayanların organize dinden faydalanması” şeklindeki anlayış, bana göre başlı başına bir ikiyüzlülük; piyasa filozofunun dine övgüsü. İnanmayan bir insan, neden varlığını tamamen inanç üzerine kuran bir sistemden feyz alıp onun yöntemlerini kullanmaya çalışır?
De Botton’un birbiriyle tamamen çelişkili görüşlerle dolu kitabının dünyada bu kadar büyük ilgi görmesi de ayrı bir inceleme konusu. Birisi çıkıp ancak saçma bir şaka olabilecek önerilerde bulunuyor ve birileri de onun peşinden gidiyor.
“İnsanlarda ortak duygular yaratmak için seküler tapınaklar yapılması” fikrini ilk duyduğumda epey gülmüştüm. “Mesela görkemli tapınaklar yapalım; tek işlevleri insanlarda sevgi, dostluk ya da huzur gibi olumlu duygular yaratmak olsun. Böylece tapınakların ya da kutsal binaların mutlaka Tanrı fikriyle ilgili olması gerekmediğini gösterelim” diyor popüler düşünür.
Ben bu fikre gülüp geçtim ama geçen hafta dünya medyasına düşen bir haber, De Botton’u ciddiye alanların olduğunu bir kez daha gösterdi. “Ateist Tapınağı: İnanmayanlar İngiltere’de ‘Tapınak’ Yapıyor” başlıklı haber şöyle başlıyor: “Uzun yıllardır dindar insanları eleştiren ateistler, şimdi bu kesimin dini geleneklerini çalıp tapınak inşa ediyor.”
Haberin devamını okuyunca anlaşılıyor ki, Alain de Botton kitabı yurtdışında basılınca yine medyada boy göstermeye başlamış ve Londra’da yapılacak binayla ilgili ayrıntıları anlatmış. “Neden yeryüzündeki en güzel binalar dindar insanların olsun? Ateistlerin de görkemli kilise ve katedrallerin kendilerine uygun versiyonlarını yapma zamanı geldi!” diyerek hareket işaretini vermiş yazar.
Merak edenler için belirteyim; 46 metre yüksekliğindeki siyah binayı Tom Greenall Mimarlık yapacakmış. 46 sayısı özellikle seçilmiş; 4.6 yaşındaki yeryüzünü simgeliyormuş. Mimariye çok meraklı bir insan olarak güzel binalar yapılmasından heyecan duyarım. Karşı olduğum nokta elbette bu değil. Ancak Alain de Botton’un “inanmayanlar için din” sloganıyla ortaya çıkıp, kilise benzeri binalarla inanmayanların ruhani ihtiyaçlarının sağlanacağını savunması, çok absürd bir durum.
İnanmayanların iyi insan olması için organize din benzeri bir yapıya mı ihtiyaç var? Aksi halde boşluğa düşüp kötülüğe mi bulaşırlar? Kendileri için yaptıkları ihtişamlı binalara girdiklerinde, “İşte burası benim gibi inanmamaya inanmış insanların!” diye coşup mutluluğa mı ulaşacaklar?
Bu tür bir materyalist şekilciliğe mi bağlanacak insan ruhunun huzuru? Hadi diyelim Alain de Botton saçmaladı; onun arkasından giden onca insan görmez mi gerçek huzurun şiddetsizlikten geçtiğini ve bunun organize dinle ya da binayla ilgili olmadığını?
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Şubat 2012
Alain de Botton, adı son yıllarda çok duyulan bir yazar ve televizyon programları yapımcısı. İsviçre doğumlu ama Londra’da yaşıyor, seküler bir ailede büyümüş, 42 yaşında tanınmış bir düşünür.
Geçen yıl sonbaharda, dünyada ilk kez ülkemizde Sel Yayıncılık’tan çıkan “Ateistler İçin Din” adlı kitabının tanıtımı için İstanbul’a gelmiş, inanmayanların dinden nasıl faydalanabileceğini anlatmıştı. Kendisini “ılımlı bir ateist” olarak tanımlayan De Botton; işin içine Tanrı ya da yaratan kavramını karıştırmadan, insanlar arasında bağ kurulması için, dini pratiklerden ve geleneklerden yararlanılması gerektiğini savunuyor...
Türkiye’ye geldiğinde bu konu medyada çok yazılıp çizildiğinden, bu yazıda kitabının ayrıntılarına girmek istemiyorum ama şunu söylemek isterim ki, “inanmayanların organize dinden faydalanması” şeklindeki anlayış, bana göre başlı başına bir ikiyüzlülük; piyasa filozofunun dine övgüsü. İnanmayan bir insan, neden varlığını tamamen inanç üzerine kuran bir sistemden feyz alıp onun yöntemlerini kullanmaya çalışır?
De Botton’un birbiriyle tamamen çelişkili görüşlerle dolu kitabının dünyada bu kadar büyük ilgi görmesi de ayrı bir inceleme konusu. Birisi çıkıp ancak saçma bir şaka olabilecek önerilerde bulunuyor ve birileri de onun peşinden gidiyor.
“İnsanlarda ortak duygular yaratmak için seküler tapınaklar yapılması” fikrini ilk duyduğumda epey gülmüştüm. “Mesela görkemli tapınaklar yapalım; tek işlevleri insanlarda sevgi, dostluk ya da huzur gibi olumlu duygular yaratmak olsun. Böylece tapınakların ya da kutsal binaların mutlaka Tanrı fikriyle ilgili olması gerekmediğini gösterelim” diyor popüler düşünür.
Ben bu fikre gülüp geçtim ama geçen hafta dünya medyasına düşen bir haber, De Botton’u ciddiye alanların olduğunu bir kez daha gösterdi. “Ateist Tapınağı: İnanmayanlar İngiltere’de ‘Tapınak’ Yapıyor” başlıklı haber şöyle başlıyor: “Uzun yıllardır dindar insanları eleştiren ateistler, şimdi bu kesimin dini geleneklerini çalıp tapınak inşa ediyor.”
Haberin devamını okuyunca anlaşılıyor ki, Alain de Botton kitabı yurtdışında basılınca yine medyada boy göstermeye başlamış ve Londra’da yapılacak binayla ilgili ayrıntıları anlatmış. “Neden yeryüzündeki en güzel binalar dindar insanların olsun? Ateistlerin de görkemli kilise ve katedrallerin kendilerine uygun versiyonlarını yapma zamanı geldi!” diyerek hareket işaretini vermiş yazar.
Merak edenler için belirteyim; 46 metre yüksekliğindeki siyah binayı Tom Greenall Mimarlık yapacakmış. 46 sayısı özellikle seçilmiş; 4.6 yaşındaki yeryüzünü simgeliyormuş. Mimariye çok meraklı bir insan olarak güzel binalar yapılmasından heyecan duyarım. Karşı olduğum nokta elbette bu değil. Ancak Alain de Botton’un “inanmayanlar için din” sloganıyla ortaya çıkıp, kilise benzeri binalarla inanmayanların ruhani ihtiyaçlarının sağlanacağını savunması, çok absürd bir durum.
İnanmayanların iyi insan olması için organize din benzeri bir yapıya mı ihtiyaç var? Aksi halde boşluğa düşüp kötülüğe mi bulaşırlar? Kendileri için yaptıkları ihtişamlı binalara girdiklerinde, “İşte burası benim gibi inanmamaya inanmış insanların!” diye coşup mutluluğa mı ulaşacaklar?
Bu tür bir materyalist şekilciliğe mi bağlanacak insan ruhunun huzuru? Hadi diyelim Alain de Botton saçmaladı; onun arkasından giden onca insan görmez mi gerçek huzurun şiddetsizlikten geçtiğini ve bunun organize dinle ya da binayla ilgili olmadığını?
-
29 Ocak 2012 Pazar
Kitap
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 29 Ocak 2012
Geçen ay Cumhuriyet Kitapları’ndan “İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” adlı yeni kitabım yayınlandı. İkinci Cumhuriyetçilik tartışmasını irdelediğim bu çalışmamın çıkış noktası, iktisat profesörü İdris Küçükömer’in Türkiye’deki siyasal yelpazeyi altüst edip, solu sağ, sağı sol olarak değerlendiren tezlerinin eleştirisini yapmaktı aslında.
Bu yazıyı, hem bu kitaptan haberi olmayan okuyucularıma duyurmak, hem de üzüldüğüm bazı noktaları paylaşmak için yazdım.
Bir yazarın kendi kitabı üzerine yazı yazmasını garipseyenler ya da bunu kendi reklamını yapmak olarak algılayanlar olabilir. Onlara şunu söylemek isterim. Ben bunu yapmaya zorunluyum. Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok. Kitabım hakkında Cumhuriyet Kitapları'nın gazetemize verdiği ilan dışında medyada çıkan boy boy reklamlar yok. D & R’ın raflarında kitabım yok.
Eminim bu yazıyı okuduktan sonra kitabın çıktığını yeni duyanlar olacaktır. Duyulmasını elbette isterim; emek verdiğim bir çalışmanın olabildiğince çok sayıda kişiye ulaşmasını dilerim.
Neden? Bu işin içinde olanlar bilir; Türkiye’de yazarak zengin olunmaz. Çok satışlı rakamlara ulaşan popüler yazarlar arasında bunu başaranlar olabilir ama onlar istisnadır. Sonuçta kitabımın daha fazla kişiye ulaşmasını istememin nedeni, sadece önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda kendi bakış açımı sunmak.
Bu nedenle kitap çıktığında ilgilenebilecek kişilere de yolladım. Prof. Dr. Emre Kongar, köşesindeki bir yazısında söz etti; onun dışında medyada hiçbir yerde olumlu ya da olumsuz adı geçmedi, kitap eklerinin hiçbirisinde hakkında yazı çıkmadı. Yani kitap görmezden gelindi...
Acaba konu mu ilginç değildi?
Günümüz siyasi hayatına damga vuran temel tartışmalardan birisi değil mi bu? Elbette “liberal” ya da muhafazakar kesimin benim yazdığım bir kitaba ilgi göstermesini beklemiyorum ama daha tarafsız olabileceğini düşündüğüm kesimden de ses çıkmadı.
Acaba ben mi yeterince medyatik değilim? Medyatik olmak için ne yapmalıyım? Son yıllarda özellikle cemaat ile yakın temas kurmak ya da kadın olarak cinselliği öne çıkarmak işe yarıyor. Televizyonlardaki horoz dövüşü benzeri tartışma programlarında birbirine bağıran, köşesinden hakaretler yağdırıp küfredenler de epey medyatik.
Peki bunları yapmayı reddediyorsanız nasıl olacak?
Benim böyle bir yazıyı okurlarla paylaşabilme olanağım var. Ya olmayanlar ne yapacak? Bir yazarın kitabını okuyuculara duyurmak için ne yapması gerekir? Facebook ya da Twitter gibi sosyal medya platformlarını kullanarak bu işi bir yere kadar yapabilir belki ama ana akım medyada yer almıyorsa, orada da ulaştığı insan sayısı sınırlı.
“Sonuçta kitap okuyucusunu bulur” diyenler var. Ben pek o kadar umutlu değilim. Çok sayıda kitabın raflara bile girmeden depolarda ölüme terk edildiğini biliyorum.
“Önemli olan kitabın basılmış olmasıdır” diyenler var. Elbette basılmış olması çok önemli ve sevindirici. Çünkü basılı malzeme tarihe mal olur ve kuşaktan kuşağa aktarılarak yazılı kültürü oluşturur. Ama bu noktada “Kitap kimin için basılır?” sorusu da akla gelmiyor mu?
Bir yazarın kitaplarını bastırıp kendi kütüphanesindeki raflara dizmesi, kuşkusuz onu çok mutlu edecektir. Fakat asıl amaç, yazılanları okuyucuyla paylaşmak değil midir? Evindeki kütüphanesindeki raflara kendi yazdığı kitapları da yerleştiren bir yazarın duyduğu mutluluk, o kitaplarda yazdıklarını başkalarıyla paylaşamadığında kalp kırıklığına dönüşmez mi?
Yazarın kitabın fiziksel varlığından duyduğu mutluluk nerede başlayıp nerede biter?
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 29 Ocak 2012
Geçen ay Cumhuriyet Kitapları’ndan “İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” adlı yeni kitabım yayınlandı. İkinci Cumhuriyetçilik tartışmasını irdelediğim bu çalışmamın çıkış noktası, iktisat profesörü İdris Küçükömer’in Türkiye’deki siyasal yelpazeyi altüst edip, solu sağ, sağı sol olarak değerlendiren tezlerinin eleştirisini yapmaktı aslında.
Bu yazıyı, hem bu kitaptan haberi olmayan okuyucularıma duyurmak, hem de üzüldüğüm bazı noktaları paylaşmak için yazdım.
Bir yazarın kendi kitabı üzerine yazı yazmasını garipseyenler ya da bunu kendi reklamını yapmak olarak algılayanlar olabilir. Onlara şunu söylemek isterim. Ben bunu yapmaya zorunluyum. Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok. Kitabım hakkında Cumhuriyet Kitapları'nın gazetemize verdiği ilan dışında medyada çıkan boy boy reklamlar yok. D & R’ın raflarında kitabım yok.
Eminim bu yazıyı okuduktan sonra kitabın çıktığını yeni duyanlar olacaktır. Duyulmasını elbette isterim; emek verdiğim bir çalışmanın olabildiğince çok sayıda kişiye ulaşmasını dilerim.
Neden? Bu işin içinde olanlar bilir; Türkiye’de yazarak zengin olunmaz. Çok satışlı rakamlara ulaşan popüler yazarlar arasında bunu başaranlar olabilir ama onlar istisnadır. Sonuçta kitabımın daha fazla kişiye ulaşmasını istememin nedeni, sadece önemli olduğunu düşündüğüm bir konuda kendi bakış açımı sunmak.
Bu nedenle kitap çıktığında ilgilenebilecek kişilere de yolladım. Prof. Dr. Emre Kongar, köşesindeki bir yazısında söz etti; onun dışında medyada hiçbir yerde olumlu ya da olumsuz adı geçmedi, kitap eklerinin hiçbirisinde hakkında yazı çıkmadı. Yani kitap görmezden gelindi...
Acaba konu mu ilginç değildi?
Günümüz siyasi hayatına damga vuran temel tartışmalardan birisi değil mi bu? Elbette “liberal” ya da muhafazakar kesimin benim yazdığım bir kitaba ilgi göstermesini beklemiyorum ama daha tarafsız olabileceğini düşündüğüm kesimden de ses çıkmadı.
Acaba ben mi yeterince medyatik değilim? Medyatik olmak için ne yapmalıyım? Son yıllarda özellikle cemaat ile yakın temas kurmak ya da kadın olarak cinselliği öne çıkarmak işe yarıyor. Televizyonlardaki horoz dövüşü benzeri tartışma programlarında birbirine bağıran, köşesinden hakaretler yağdırıp küfredenler de epey medyatik.
Peki bunları yapmayı reddediyorsanız nasıl olacak?
Benim böyle bir yazıyı okurlarla paylaşabilme olanağım var. Ya olmayanlar ne yapacak? Bir yazarın kitabını okuyuculara duyurmak için ne yapması gerekir? Facebook ya da Twitter gibi sosyal medya platformlarını kullanarak bu işi bir yere kadar yapabilir belki ama ana akım medyada yer almıyorsa, orada da ulaştığı insan sayısı sınırlı.
“Sonuçta kitap okuyucusunu bulur” diyenler var. Ben pek o kadar umutlu değilim. Çok sayıda kitabın raflara bile girmeden depolarda ölüme terk edildiğini biliyorum.
“Önemli olan kitabın basılmış olmasıdır” diyenler var. Elbette basılmış olması çok önemli ve sevindirici. Çünkü basılı malzeme tarihe mal olur ve kuşaktan kuşağa aktarılarak yazılı kültürü oluşturur. Ama bu noktada “Kitap kimin için basılır?” sorusu da akla gelmiyor mu?
Bir yazarın kitaplarını bastırıp kendi kütüphanesindeki raflara dizmesi, kuşkusuz onu çok mutlu edecektir. Fakat asıl amaç, yazılanları okuyucuyla paylaşmak değil midir? Evindeki kütüphanesindeki raflara kendi yazdığı kitapları da yerleştiren bir yazarın duyduğu mutluluk, o kitaplarda yazdıklarını başkalarıyla paylaşamadığında kalp kırıklığına dönüşmez mi?
Yazarın kitabın fiziksel varlığından duyduğu mutluluk nerede başlayıp nerede biter?
-
Etiketler:
Emre Kongar,
İdris Küçükömer,
İkinci Cumhuriyetçilik,
kitap
22 Ocak 2012 Pazar
Leonard Cohen
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 22 Ocak 2012
Bu sütunda “Leonard Cohen” başlığını taşıyan bir yazı görmek belki bazı kişileri şaşırtabilir ama eminim herkesi sevindirecektir. Şarkıları, şiirleri, çizimleri ve romanlarıyla hayatımıza anlam katıp güzelleştiren bir bilge Cohen. Bu eşsiz sanatçının yeni albümü “Old Ideas”ın tanıtımı için Paris’te yaptığı toplantıya Türkiye’den ben katıldım.
Kültür sayfamıza bu konuda bir yazı yazdım ama paylaşmak istediğim ayrıntılar var; onları da burada anlattım. İtiraf ediyorum; Paris’in lüks otellerinden Hotel Crillon’un görkemli salonlarından birine girdiğimde, buluşacağım kişi Leonard Cohen olduğu için kalbim heyecandan hen zamankinden daha hızlı atıyordu.
Giyimime de ayrı bir özen göstermiştim ama toplantıdaki diğer basın mensuplarına bakınca kot pantolonla gelenler olduğunu da gördüm. Oysa Hürriyet Daily News’tan arkadaşım Çetin Cem Yılmaz’ın dediği gibi, “İnsan Cohen ile kafede bile buluşacak olsa iki dirhem bir çekirdek giyinmeli!”
Nitekim kapı açılıp da 77 yaşındaki Cohen her zamanki şık haliyle içeri adım atınca, salondaki tüm gençler kıskandı. Ama daha da çarpıcı olan, o bilgeliğini yansıtan sözleri sıraladıkça, hepimizin adeta nutku tutuldu.
Şapkasıyla bizleri selamladıktan sonra ilk sözleri şöyle oldu: “Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bazılarınızın çok uzaktan geldiğini biliyorum. Bunun için minnettarım. Burada sert zeminde oturduğunuz süreyi uzatıp içki içilecek zamanı geciktirmek istemiyorum. Ayrıca albümü dinlerken size bakmayacağım. Yüz ifadelerinizi, beğenilerinizi ya da memnuniyetsizliklerinizi gözetim altında tutmak istemiyorum. O nedenle ben de sizinle aynı tarafta oturacağım. İçinizden geldiği gibi tepki verebilirsiniz. Kaydı dinledikten sonra sizinle tekrar konuşacağım.”
Ve ardından menajeri ile birlikte salondaki sandalyelere oturarak albümü baştan sona bizimle birlikte dinledi. Yüzünü bize dönüp, tepkilerimizi ölçme baskısında bulunmayacak kadar düşünceli bir müzisyen Cohen. Yan yanaydı gazetecilerle; gözleri kapalı kaldı albüm boyunca. Elinde konuşurken kullandığı mikrofon, zaman zaman sol ayağıyla tempo tutarak dinledi şarkılarını.
Ben bu tür albüm dinleme seanslarına yurtdışında defalarca katıldım. Yabancı müzisyenler, haklı olarak, bizde olduğu gibi albümü dinlememiş gazetecilerin sorularını yanıtlamayı istemiyor. Bu nedenle önceden dinleme toplantıları yapılıyor. O toplantıya katılmayanlara da röportaj verilmiyor.
Ancak bugüne kadar gazetecilerle birlikte oturup albümü onlarla beraber dinleyen müzisyen görmemiştim. Benim için hayatım boyunca unutamayacağım duygusal bir deneyim oldu bu.
Cohen’a onun için bu deneyimin nasıl olduğu sorulunca, “Kimse terk edip gitmedi” dedi gülerek. O konuştukça, kendisini yıllar içinde böylesine süzüp, bu kadar törpülemiş olmasına, alçakgönüllü tavrına daha çok hayran kaldık.
O kadar ki moderatörlük görevi üstlenen Fransız radyocu, “Bizim için ne anlama geldiğinizin farkında mısınız? Bazen size gösterdiğimiz saygıdan sıkılabilirsiniz belki de. ‘Mükemmel şarkıcı’, ‘mükemmel şair’, ‘mükemmel akıl’ vb. ifadeler ne hissettiriyor?” diye sordu. “Muhteşem. Gerçekten iyi hissettiriyor. Bu tür bir inceliğe teşekkür etmekten başka bir şey söylemek çok zor” dedi.
Pazartesi akşamından beri düşünüyorum. Tanıdığım en kibar, en akıllı, en yetenekli, en karizmatik, en duyarlı insanlardan birisi Leonard Cohen. İçtenliğe ulaşmak için kalbinin ve aklının en derinlerine inen ender bir sanatçı. Toplantıdan sonra kokteyle gelip bizimle fotoğraf çektirirken gözünde gördüğüm mutluluk hep sürsün dilerim.
İdeal bir insan varsa o Leonard Cohen...
(Leonard Cohen buluşması ile ilgili diğer yazımı okumak için link: Leonard Cohen İle Bir Paris Akşamı
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 22 Ocak 2012
Bu sütunda “Leonard Cohen” başlığını taşıyan bir yazı görmek belki bazı kişileri şaşırtabilir ama eminim herkesi sevindirecektir. Şarkıları, şiirleri, çizimleri ve romanlarıyla hayatımıza anlam katıp güzelleştiren bir bilge Cohen. Bu eşsiz sanatçının yeni albümü “Old Ideas”ın tanıtımı için Paris’te yaptığı toplantıya Türkiye’den ben katıldım.
Kültür sayfamıza bu konuda bir yazı yazdım ama paylaşmak istediğim ayrıntılar var; onları da burada anlattım. İtiraf ediyorum; Paris’in lüks otellerinden Hotel Crillon’un görkemli salonlarından birine girdiğimde, buluşacağım kişi Leonard Cohen olduğu için kalbim heyecandan hen zamankinden daha hızlı atıyordu.
Giyimime de ayrı bir özen göstermiştim ama toplantıdaki diğer basın mensuplarına bakınca kot pantolonla gelenler olduğunu da gördüm. Oysa Hürriyet Daily News’tan arkadaşım Çetin Cem Yılmaz’ın dediği gibi, “İnsan Cohen ile kafede bile buluşacak olsa iki dirhem bir çekirdek giyinmeli!”
Nitekim kapı açılıp da 77 yaşındaki Cohen her zamanki şık haliyle içeri adım atınca, salondaki tüm gençler kıskandı. Ama daha da çarpıcı olan, o bilgeliğini yansıtan sözleri sıraladıkça, hepimizin adeta nutku tutuldu.
Şapkasıyla bizleri selamladıktan sonra ilk sözleri şöyle oldu: “Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bazılarınızın çok uzaktan geldiğini biliyorum. Bunun için minnettarım. Burada sert zeminde oturduğunuz süreyi uzatıp içki içilecek zamanı geciktirmek istemiyorum. Ayrıca albümü dinlerken size bakmayacağım. Yüz ifadelerinizi, beğenilerinizi ya da memnuniyetsizliklerinizi gözetim altında tutmak istemiyorum. O nedenle ben de sizinle aynı tarafta oturacağım. İçinizden geldiği gibi tepki verebilirsiniz. Kaydı dinledikten sonra sizinle tekrar konuşacağım.”
Ve ardından menajeri ile birlikte salondaki sandalyelere oturarak albümü baştan sona bizimle birlikte dinledi. Yüzünü bize dönüp, tepkilerimizi ölçme baskısında bulunmayacak kadar düşünceli bir müzisyen Cohen. Yan yanaydı gazetecilerle; gözleri kapalı kaldı albüm boyunca. Elinde konuşurken kullandığı mikrofon, zaman zaman sol ayağıyla tempo tutarak dinledi şarkılarını.
Ben bu tür albüm dinleme seanslarına yurtdışında defalarca katıldım. Yabancı müzisyenler, haklı olarak, bizde olduğu gibi albümü dinlememiş gazetecilerin sorularını yanıtlamayı istemiyor. Bu nedenle önceden dinleme toplantıları yapılıyor. O toplantıya katılmayanlara da röportaj verilmiyor.
Ancak bugüne kadar gazetecilerle birlikte oturup albümü onlarla beraber dinleyen müzisyen görmemiştim. Benim için hayatım boyunca unutamayacağım duygusal bir deneyim oldu bu.
Cohen’a onun için bu deneyimin nasıl olduğu sorulunca, “Kimse terk edip gitmedi” dedi gülerek. O konuştukça, kendisini yıllar içinde böylesine süzüp, bu kadar törpülemiş olmasına, alçakgönüllü tavrına daha çok hayran kaldık.
O kadar ki moderatörlük görevi üstlenen Fransız radyocu, “Bizim için ne anlama geldiğinizin farkında mısınız? Bazen size gösterdiğimiz saygıdan sıkılabilirsiniz belki de. ‘Mükemmel şarkıcı’, ‘mükemmel şair’, ‘mükemmel akıl’ vb. ifadeler ne hissettiriyor?” diye sordu. “Muhteşem. Gerçekten iyi hissettiriyor. Bu tür bir inceliğe teşekkür etmekten başka bir şey söylemek çok zor” dedi.
Pazartesi akşamından beri düşünüyorum. Tanıdığım en kibar, en akıllı, en yetenekli, en karizmatik, en duyarlı insanlardan birisi Leonard Cohen. İçtenliğe ulaşmak için kalbinin ve aklının en derinlerine inen ender bir sanatçı. Toplantıdan sonra kokteyle gelip bizimle fotoğraf çektirirken gözünde gördüğüm mutluluk hep sürsün dilerim.
İdeal bir insan varsa o Leonard Cohen...
(Leonard Cohen buluşması ile ilgili diğer yazımı okumak için link: Leonard Cohen İle Bir Paris Akşamı
-
Etiketler:
Leonard Cohen
15 Ocak 2012 Pazar
Politik Zikzak
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Ocak 2012
Amerika’da Cumhuriyetçi Parti’nin 2012 Başkanlık seçimi için aday belirleme süreci çok çekişmeli geçiyor. Eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Iowa eyaletindeki önseçimde, kendisinden sonra gelen Rick Santorum’u sadece sekiz oy farkla geride bıraktı. Eski Pennsylvania Senatörü Santorum, beklenmeyen bir çıkış yapsa da, New Hampsire'daki seçimi de kazanan Romney, şu anda parti içinde en şanslı isim olarak görülüyor.
Eski vali olmasının dışında neler biliyoruz Romney hakkında?
Cumhuriyetçi Parti’den ama “Partizan değilim; ılımlıyım ve ilerici görüşlerim var” diyor. Diğer adaylara göre daha liberal görüşleriyle ve sürekli tavır değiştirmesiyle tanınıyor. Hatta önemli konulardaki tavır değişikliği nedeniyle “Mitt flip-flop Romney” diye anılıyor.
Romney’in bu özelliği, politik esprileriyle ünlü Conan O’Brien, Jon Stewart ve Jay Leno gibi televizyonculara da iyi malzeme oluşturdu. O’Brien’a göre, Romney, seçimlerde en azılı rakibiyle, yani 4 yıl önceki Romney’le mücadele edecek.
Ancak Romney’in hiç zikzak çizmeyeceği bir konu olduğunu da belirtmek gerek. Aşağıda bunu açıklamak için bazı rakamlar vereceğim.
Birkaç ay önce The American Dream adlı blogda yayınlanan bir makaleye göre, büyük Wall Street bankalarındaki yöneticilerin Ocak-Eylül 2011 arasındaki dokuz ayda başkanlık için yarışanlara yaptıkları toplam bağışın dolar bazındaki miktarları şöyle:
Mitt Romney: 813.300, Barack Obama: 198.874, Tim Pawlenty: 101.515, Rick Perry: 58.900, John Huntsman: 28.250, Ron Paul: 13.104, Herman Cain: 2715, Michelle Bachmann: 1500, Newt Gingrich: 1250.
Bu manzara şunu ortaya koyuyor: Mitt Romney’in oy oranı 2011’in ilk dokuz ayında yapılan kamuoyu yoklamalarında yüzde 20’ler dolayında olsa da, Goldman Sachs, Morgan Stanley, Bank of America, JP Morgan Chase ve Citigroup gibi dev Wall Street bankalarının çalışanları kendisine 813.300 dolar bağış yaptı. Aynı dönemde diğer bütün Cumhuriyetçi Parti adaylarına verilen toplam bağış ise, 105.719 dolarda kaldı.
Açıkça görüldüğü gibi, Wall Street 2012 başkanlık seçimlerine para gücünü kullanarak yine müdahale ediyor. Peki neden Romney’i destekliyorlar?
Son ekonomik krizde bankaları kurtarma operasyonunun en ateşli temsilcilerinden biriydi kendisi. Milyarlarca doların Amerikan halkının cebinden alınıp bankalara transfer edilmesini savundu. Yeni bir kriz olursa bunu yine isteyeceğine hiç şüphe yok.
Dev şirketler ile adaylar arasındaki çıkar ilişkisi ortada. Amerika’da seçim sürecinde reklam için kim ne kadar para toplayıp harcayabilirse, o kazanır. Bu da bir gerçek. Bu durumda Mitt Romney, kürtaj, sağlık sigortası, küresel ısınma, yasadışı göçmenlerin durumu gibi konularda Cumhuriyetçi Parti tabanını kazanmak için görüşlerini değiştirse de, belli ki bankaların çıkarları söz konusu olduğunda tavrı hep aynı kalacak.
Aslında madem bu kadar rahatça tavır değiştirebiliyor, ben Romney’in Guantanamo konusundaki görüşünden vazgeçmesini dilerim. Ne demişti 2007’de? “Tutuklular Guantanamo’da olduğu için memnunum. Onların topraklarımızda bulunmasını, burada olduklarındaki gibi avukatlara ulaşmalarını istemiyorum. Bazı insanlar Guantanamo’yu kapatmamız gerektiğini söylüyor; bana göre genişletilmeli.”
Romney gibi Obama’nın da bu konuda yeniden değişmesi lazım. 2008 seçimlerinden önce bu işkence yuvasını kapatacağını söyleyen Obama, kısa bir süre önce, Amerikan vatandaşlarının da Guantanamo’ya atılıp süresiz tutuklu kalmalarının önünü açan bir yasa imzaladı. Bakalım 2012 seçiminden önce 2008 çizgisine dönecek mi?
Anlaşılıyor ki, Amerikalı politikacılar, düz dikişi bir tek Wall Street çıkarlarını savunurken tutturabiliyor...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Ocak 2012
Amerika’da Cumhuriyetçi Parti’nin 2012 Başkanlık seçimi için aday belirleme süreci çok çekişmeli geçiyor. Eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Iowa eyaletindeki önseçimde, kendisinden sonra gelen Rick Santorum’u sadece sekiz oy farkla geride bıraktı. Eski Pennsylvania Senatörü Santorum, beklenmeyen bir çıkış yapsa da, New Hampsire'daki seçimi de kazanan Romney, şu anda parti içinde en şanslı isim olarak görülüyor.
Eski vali olmasının dışında neler biliyoruz Romney hakkında?
Cumhuriyetçi Parti’den ama “Partizan değilim; ılımlıyım ve ilerici görüşlerim var” diyor. Diğer adaylara göre daha liberal görüşleriyle ve sürekli tavır değiştirmesiyle tanınıyor. Hatta önemli konulardaki tavır değişikliği nedeniyle “Mitt flip-flop Romney” diye anılıyor.
Romney’in bu özelliği, politik esprileriyle ünlü Conan O’Brien, Jon Stewart ve Jay Leno gibi televizyonculara da iyi malzeme oluşturdu. O’Brien’a göre, Romney, seçimlerde en azılı rakibiyle, yani 4 yıl önceki Romney’le mücadele edecek.
Ancak Romney’in hiç zikzak çizmeyeceği bir konu olduğunu da belirtmek gerek. Aşağıda bunu açıklamak için bazı rakamlar vereceğim.
Birkaç ay önce The American Dream adlı blogda yayınlanan bir makaleye göre, büyük Wall Street bankalarındaki yöneticilerin Ocak-Eylül 2011 arasındaki dokuz ayda başkanlık için yarışanlara yaptıkları toplam bağışın dolar bazındaki miktarları şöyle:
Mitt Romney: 813.300, Barack Obama: 198.874, Tim Pawlenty: 101.515, Rick Perry: 58.900, John Huntsman: 28.250, Ron Paul: 13.104, Herman Cain: 2715, Michelle Bachmann: 1500, Newt Gingrich: 1250.
Bu manzara şunu ortaya koyuyor: Mitt Romney’in oy oranı 2011’in ilk dokuz ayında yapılan kamuoyu yoklamalarında yüzde 20’ler dolayında olsa da, Goldman Sachs, Morgan Stanley, Bank of America, JP Morgan Chase ve Citigroup gibi dev Wall Street bankalarının çalışanları kendisine 813.300 dolar bağış yaptı. Aynı dönemde diğer bütün Cumhuriyetçi Parti adaylarına verilen toplam bağış ise, 105.719 dolarda kaldı.
Açıkça görüldüğü gibi, Wall Street 2012 başkanlık seçimlerine para gücünü kullanarak yine müdahale ediyor. Peki neden Romney’i destekliyorlar?
Son ekonomik krizde bankaları kurtarma operasyonunun en ateşli temsilcilerinden biriydi kendisi. Milyarlarca doların Amerikan halkının cebinden alınıp bankalara transfer edilmesini savundu. Yeni bir kriz olursa bunu yine isteyeceğine hiç şüphe yok.
Dev şirketler ile adaylar arasındaki çıkar ilişkisi ortada. Amerika’da seçim sürecinde reklam için kim ne kadar para toplayıp harcayabilirse, o kazanır. Bu da bir gerçek. Bu durumda Mitt Romney, kürtaj, sağlık sigortası, küresel ısınma, yasadışı göçmenlerin durumu gibi konularda Cumhuriyetçi Parti tabanını kazanmak için görüşlerini değiştirse de, belli ki bankaların çıkarları söz konusu olduğunda tavrı hep aynı kalacak.
Aslında madem bu kadar rahatça tavır değiştirebiliyor, ben Romney’in Guantanamo konusundaki görüşünden vazgeçmesini dilerim. Ne demişti 2007’de? “Tutuklular Guantanamo’da olduğu için memnunum. Onların topraklarımızda bulunmasını, burada olduklarındaki gibi avukatlara ulaşmalarını istemiyorum. Bazı insanlar Guantanamo’yu kapatmamız gerektiğini söylüyor; bana göre genişletilmeli.”
Romney gibi Obama’nın da bu konuda yeniden değişmesi lazım. 2008 seçimlerinden önce bu işkence yuvasını kapatacağını söyleyen Obama, kısa bir süre önce, Amerikan vatandaşlarının da Guantanamo’ya atılıp süresiz tutuklu kalmalarının önünü açan bir yasa imzaladı. Bakalım 2012 seçiminden önce 2008 çizgisine dönecek mi?
Anlaşılıyor ki, Amerikalı politikacılar, düz dikişi bir tek Wall Street çıkarlarını savunurken tutturabiliyor...
-
8 Ocak 2012 Pazar
Dipsiz Bir Cehalet
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 8 Ocak 2012
Yıl oldu 2012. Bilim insanları, İsviçre’nin Cenevre kenti yakınlarındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda deneyler yapıyor. CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi), 14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamını yaratmak amacıyla işe girişti. Sonunda çarpışma sırasında teorik fizikteki kütle mantığının temelini oluşturan “Higgs Boson” adı verilen atomaltı parçacığının izi bulundu.
Bu bilimsel açıklamaları kavramak ilk anda kolay olmayabilir. Aslında olan şu: Bilim insanları evrenin doğuşunun sırrını bilimsel olarak ortaya koymak üzere. Son derece önemli sonuçlar doğuracak devrimsel nitelikte bir deney bu.
***
Yazıya bu konuyla girmemin nedeni, Cenevre’de bunlar olurken aynı anda dünyanın bir başka köşesinde yaşananların yarattığı absürd durumu ortaya koymak.
Riyad kaynaklı haber şöyle diyor: “Suudi Arabistan’da kadınlar, 2015 yılındaki belediye seçimlerinde bir erkeğin onayına ihtiyaç duymadan oy verebilecek ve yine ilk kez bu seçimlerde kadınlar da aday olabilecek.”
Suudi Arabistan Kralı tarafından alınan bu karara karşın, ülkede kadınlara uygulanan baskılar devam ediyor. Kadınlar, seyahat etmek, çalışmak, evlenmek, boşanmak gibi hayatıyla ilgili temel konularda erkeklerden izin almak zorunda.
Bir Suudi kadın, ailesinden bir erkeğin onayı olmadıkça ve bir erkek ona eğitimi süresince eşlik etmedikçe yurtdışında okumaya gidemiyor.
Kadın hastalar, acil durumlar dışında, bir erkeğin onayı olmadıkça devlet hastanelerinde ameliyat edilemiyor. Babalar, istedikleri zaman kız ya da erkek çocuklarının eğitimine son verebiliyor...
Bilindiği gibi, Suudi Arabistan’da Vahhabilik resmi mezhep konumunda. Bu yüzden diğer İslam ülkelerine göre çok daha ağır uygulamalar söz konusu. Suudi Arabistan’ın kadın hakları savunucusu Wajeha al-Hawidar, “Bu yasalar kadını hayatın her alanında bir çocuk yerine koyuyor. Bir kadın, zihni gelişimini tamamlamış bir yetişkin olarak hayatını yönlendiremiyor” diyor.
“Bedensel, zihni, ruhsal ve duygusal gelişimini tamamlayarak kendi hayatını yönlendirebilmek, kararlar alıp uygulamak, aldığı kararların sorumluluğunu taşımak”, yetişkin olmanın tanımı değil mi?
Eğer 18 yaşına ulaşmış bir kadın bunları yapacak yeterlikte görülmüyorsa, gelişiminin eksik olduğu var sayılıyor demektir. Daha baştan kadını 2. sınıf insan yerine koyan bu çarpık bakış açısının 21. yüzyılda hâlâ yandaş bulabilmesi gerçekten inanılmaz.
Alınan bu yeni karar, Suudi Arabistan’da kadınlar için yeni bir yasağın kalkması anlamına gelse de, açık ki buna karşı çıkan aşırı tutucular mutlaka olacak. “Hükümet içinde mantıklı önerileri dinlemeye niyetli insanlar var, ama toplumda yok. Farklı olduğunuz için sizden nefret ederler ve o insanlarla konuşmanın bir yolu yoktur” diyor Al-Hawidar.
***
Suudi Arabistan, kadınları aşağılayıp köleleştirmeye devam ederken; aynı anlarda 49 yaşında bir kadın, Fabiola Gianotti, Cenevre’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda yürütülen iki deneyden biri olan ATLAS’ın başında. Bugüne kadar insanoğlunun yaptığı en büyük ve en karışık makine üzerinde çalışan 3000 kişilik bir ekibi yönetiyor. Antik Yunan felsefesi ve sanat tarihi üzerine çalışıp, fizik eğitimi almış. Ayrıca Milano Konservatuarı’nda piyano eğitimini de tamamlamış.
Bir yanda Suudi Arabistan’da erkeğin onayı olmadan çalışamayan kadın... Diğer yanda belki de yakında üzerinde yaşadığımız evrenin nasıl oluştuğunu açıklayacak zinciri tamamlayacak Fabiola Gianotti...
Böyle bir uçuruma, ancak kadını çağ gerisine iten dipsiz bir yobazlık ve cehalet neden olabilir.
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 8 Ocak 2012
Yıl oldu 2012. Bilim insanları, İsviçre’nin Cenevre kenti yakınlarındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda deneyler yapıyor. CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi), 14 milyar yıl önce evrenin doğumuna yol açtığına inanılan Büyük Patlama ortamını yaratmak amacıyla işe girişti. Sonunda çarpışma sırasında teorik fizikteki kütle mantığının temelini oluşturan “Higgs Boson” adı verilen atomaltı parçacığının izi bulundu.
Bu bilimsel açıklamaları kavramak ilk anda kolay olmayabilir. Aslında olan şu: Bilim insanları evrenin doğuşunun sırrını bilimsel olarak ortaya koymak üzere. Son derece önemli sonuçlar doğuracak devrimsel nitelikte bir deney bu.
***
Yazıya bu konuyla girmemin nedeni, Cenevre’de bunlar olurken aynı anda dünyanın bir başka köşesinde yaşananların yarattığı absürd durumu ortaya koymak.
Riyad kaynaklı haber şöyle diyor: “Suudi Arabistan’da kadınlar, 2015 yılındaki belediye seçimlerinde bir erkeğin onayına ihtiyaç duymadan oy verebilecek ve yine ilk kez bu seçimlerde kadınlar da aday olabilecek.”
Suudi Arabistan Kralı tarafından alınan bu karara karşın, ülkede kadınlara uygulanan baskılar devam ediyor. Kadınlar, seyahat etmek, çalışmak, evlenmek, boşanmak gibi hayatıyla ilgili temel konularda erkeklerden izin almak zorunda.
Bir Suudi kadın, ailesinden bir erkeğin onayı olmadıkça ve bir erkek ona eğitimi süresince eşlik etmedikçe yurtdışında okumaya gidemiyor.
Kadın hastalar, acil durumlar dışında, bir erkeğin onayı olmadıkça devlet hastanelerinde ameliyat edilemiyor. Babalar, istedikleri zaman kız ya da erkek çocuklarının eğitimine son verebiliyor...
Bilindiği gibi, Suudi Arabistan’da Vahhabilik resmi mezhep konumunda. Bu yüzden diğer İslam ülkelerine göre çok daha ağır uygulamalar söz konusu. Suudi Arabistan’ın kadın hakları savunucusu Wajeha al-Hawidar, “Bu yasalar kadını hayatın her alanında bir çocuk yerine koyuyor. Bir kadın, zihni gelişimini tamamlamış bir yetişkin olarak hayatını yönlendiremiyor” diyor.
“Bedensel, zihni, ruhsal ve duygusal gelişimini tamamlayarak kendi hayatını yönlendirebilmek, kararlar alıp uygulamak, aldığı kararların sorumluluğunu taşımak”, yetişkin olmanın tanımı değil mi?
Eğer 18 yaşına ulaşmış bir kadın bunları yapacak yeterlikte görülmüyorsa, gelişiminin eksik olduğu var sayılıyor demektir. Daha baştan kadını 2. sınıf insan yerine koyan bu çarpık bakış açısının 21. yüzyılda hâlâ yandaş bulabilmesi gerçekten inanılmaz.
Alınan bu yeni karar, Suudi Arabistan’da kadınlar için yeni bir yasağın kalkması anlamına gelse de, açık ki buna karşı çıkan aşırı tutucular mutlaka olacak. “Hükümet içinde mantıklı önerileri dinlemeye niyetli insanlar var, ama toplumda yok. Farklı olduğunuz için sizden nefret ederler ve o insanlarla konuşmanın bir yolu yoktur” diyor Al-Hawidar.
***
Suudi Arabistan, kadınları aşağılayıp köleleştirmeye devam ederken; aynı anlarda 49 yaşında bir kadın, Fabiola Gianotti, Cenevre’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nda yürütülen iki deneyden biri olan ATLAS’ın başında. Bugüne kadar insanoğlunun yaptığı en büyük ve en karışık makine üzerinde çalışan 3000 kişilik bir ekibi yönetiyor. Antik Yunan felsefesi ve sanat tarihi üzerine çalışıp, fizik eğitimi almış. Ayrıca Milano Konservatuarı’nda piyano eğitimini de tamamlamış.
Bir yanda Suudi Arabistan’da erkeğin onayı olmadan çalışamayan kadın... Diğer yanda belki de yakında üzerinde yaşadığımız evrenin nasıl oluştuğunu açıklayacak zinciri tamamlayacak Fabiola Gianotti...
Böyle bir uçuruma, ancak kadını çağ gerisine iten dipsiz bir yobazlık ve cehalet neden olabilir.
_
Etiketler:
bilim,
CERN,
Fabiola Gianotti,
İslam,
kadın hakları,
Wajeha al-Hawidar


