Pages

22 Mart 2018 Perşembe

YEŞİL BÜLTEN @ AÇIK RADYO - 22.3.2018

22.3.2018

Bugün Açık Radyo'da yayınlanan Yeşil Bülten programını hazırlayıp sunan Utku Zırığ'ın stüdyo konuğu oldum. "Ucuz Et" gerekçesiyle yapılan canlı hayvan ticareti ve Brezilya'dan Mersin'e gelen NADA Gemisi vakasını konuştuk. Podcast linkinden dinlenebilir: acikradyo.com.tr/podcast/202766ilir:

7 Kasım 2017 Salı

MARX GÜNÜMÜZDE YAŞASA VEGAN OLUR MUYDU?

13.9.2017

ULUSLARARASI HAYVAN HAKLARI KONFERANSI'NDAN İZLENİMLER


7-10 Eylül tarihlerinde Lüksemburg’da yedinci kez gecekleştirilen Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’na (IARC), bu yıl ben de Sivil Düşün AB Programı’nın desteğiyle katıldım. Aktivist ve gazeteci kimliğimle yer aldığım konferans, hayvan özgürlükçülerinin arasında kendimi daha güvende hissetmemi sağlamasının yanı sıra, dünyada hayvan hakları alanındaki yaklaşımları daha net görmeme neden oldu. 

Böyle geniş çaplı bir organizasyonun yapılmasını sağlayan 6 ana sponsor var: ALPA (Lüksemburg Hayvan Hakları Derneği), ARIWA (Animal Rights Watch - Almanya merkezli aktivist grup ), Bite Back (Belçika merkezli hayvan hakları örgütü), VegFund (Veganlığın yayılması için eğitim odaklı çalışmalar yapan Amerika merkezli STK), A Well-Fed World (Dünyada açlıkla mücadele, insanların iyi beslenmesi ve hayvanların korunması için çalışan Amerika merkezli STK), die tierbefreier e.V. (Hayvan haklarını savunmak için doğrudan eylemler gerçekleştiren Almanya merkezli aktivist grup). Bunun dışında vegan üretim yapan 8 adet yeme/içme ve ürün sponsoru katkı sağlıyor.

TÜRKİYE İLGİ ODAĞI OLDU


Lüksemburg’un yaklaşık 33.000 nüfuslu ikinci büyük kenti Esch-sur-Alzette’de, ironik bir şekilde 19. yüzyıldan kalma bir mezbahada yapılan konferansa katılanlar, ağırlıklı olarak Avrupa ülkelerindendi ama Amerika, Brezilya, Ermenistan, Türkiye gibi farklı bölgelerden katılımcılar da vardı. Vize alamayan Pakistan ve Kenya aktivistleri gelemeyince, konferansta ana ilgi odağı Türkiye oldu. 

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Başkanı Fatma Biltekin ve HAKİM Koordinatörü Burak Özgüner, çocuklara yönelik yaptıkları çalışmayı “Genç insanlara ulaşmak” başlıklı bir kampanya tartışmasında anlattılar. “Türkiye’de Hayvan Haklarının Durumu” konulu ülke sunumuna, onların isteğiyle ben de katıldım. Sunum için bize verilen zaman 15-20 dakika ile sınırlıydı ama HAKİM’in hazırladığı hayvan hakları ihlalleri görselleri, Türkiye’nin siyasi durumuyla ilişkili olarak aktarılınca büyük ilgi gördü. Taksim’de katledilen Kınalı, sokak hayvanlarına uygulanan şiddetin artışı, hayvanları korumayan “Hayvan Koruma Yasası”, hepsine değinildi. 

Ben yaptığım kısa konuşmada, insan haklarını rafa kaldıran bir ülkede hayvan haklarını savunmanın zorluğundan söz ettim. Siyasi iktidar ve yasal durumdan kaynaklanan sorunların yanı sıra, Türkiye’de hayvan haklarını savunanların “hayvan haklarının ne olduğuna dair” ortak bir anlayışa sahip olmamalarının ve sürekli hayvan refahcılığına odaklanılmasının temel sorun olduğunu söyledim. Hayvan hakları aktivistleri ve dernekleri arasındaki işbirliğini geliştirerek, yaşam hakkı odaklı bir mücadelenin güçlendirilmesi gerektiğini ve ne olursa olsun yılmayacağımızı da ekledim. 

Sunumdan sonra konferans boyunca bize gösterilen ilginin dozu, kuşkusuz Türkiye’nin uluslararası kamuoyunda yarattığı endişe verice görüntü ile ilgiliydi. Hatta, “Sizi takdir ediyoruz, Biz sizinki gibi bir ülkede yaşasak, hayvan hakları mücadelemizi sürdüremez ve bırakırdık,” diyenler oldu. Oysa insan hakları ve hayvan hakları mücadeleleri, ancak bütüncül bir yaklaşımla verilebilir; hayvan özgürlükçüsü birini diğerinden ayrı tutmaz.

KONFERANSTA ORTAYA ÇIKAN İKİ FARKLI YAKLAŞIM


Çeşitli atölyelerin ve panellerin düzenlendiği konferansta hayvan hakları alanında ün kazanmış isimler de konuşma yaptı. İnsan olmayan hayvanların yasal statüsü ve birey olma hakkı konusunda çok başarılı çalışmalar yapan avukat, Nonhuman Rights Project’in kurucusu Steven Wise’ın ufuk açıcı konuşmasını bu alanda çalışan tüm avukatların dinlemesini isterdim. 

Karnizm kuramına dair “Neden Köpekleri Seviyoruz, Domuzları Yiyoruz ve İnekleri Giyiyoruz” adlı kitabıyla tanınan sosyal psikolog Melanie Joy ise, bu kez veganlar, vejetaryenler ve et yiyenler arasındaki iletişimin geliştirilmesi üzerine yazdığı yeni kitabını tanıtan bir konuşma yaptı. Kendi uzmanlık alanı olduğu için, “karşınızdakini anlamaya çalışın, sabırlı olun” tavsiyesini teorik bir anlatımla aktardı. Joy’un konuşması, konferans boyunca karşımıza çıkan iki farklı yaklaşımdan birini temsil ediyordu. Ben, hayvan haklarını bir toplumsal adalet mücadelesi olarak gördügüm için, “sadece ikna ile olmaz, sokağa çıkın, eylem yapın, hayvan kurtarın” diyen diğer yaklaşımın tarafındayım. 

Aynı durum, her yıl milyonlarca hayvanın katledilmesine yol açan hayvan deneyleri konusunda da oldu. Brezilya’da Santa Catarina Üniversitesi’nde görev yapan Profesör Paula Brügger, bilimsel verileri kullanarak toplumu hayvan deneylerinin işe yaramadığı ve alternatif yöntemlerin kullanılabileceği konusunda ikna etmeyi önerdi. 90‘lardan bu yana İngiltere’deki hayvan hakları hareketinin içinde yer alan, London Action Resources Centre’ın kurucusu Jimmy Lester ise, ALF eylemlerinin hayvanların hayatını kurtarmada ne kadar etkili olduğunu anlattı. Kanımca etkiyi artırmak için iki yöntemin aynı anda yürütülmesi gerekli.

MARX, BUGÜN YAŞASAYDI VEGAN OLUR MUYDU?


Dinlediğim ilginç konuşmalardan bir diğeri de, Basel Üniversitesi’nde sosyal teori dalında doktora öğrencisi olan Tobias Rein’a aitti. Karl Marx’ın felsefesini etik ve hayvan hakları açısından eleştirdiği sözlerinin benzerlerini Can Başkent ile yazdığımız “Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi” adlı kitapta sol siyaset için biz de söylemiştik. Solun sadece insan odaklı çözüm önerileri, 21. yüzyıl dünyasında yeterli değil; diğer duyarlı canlıları sömürmeyi sürdürürken sadece insanı kapsayan özgürlük, eşitlik mesajları verildiğinde tutarsız oluyor. Rein’a konuşmasından sonra Kulturfabrik’te rastlayınca espri ile karışık, “Marx günümüzde yaşasaydı vegan olur muydu?” diye sordum. “Hayır, olmazdı; çünkü o insanların mutluluğuna odaklı olduğu için bunu yine onların hakkı olarak görürdü. Ama tabii tam olarak bilemeyiz,” dedi gülerek...

EKSİLER VE ARTILAR


Konferansta dikkatimi çeken bir eksiği de belirtmem gerekli. Lüksemburg’a gitmeden önce programa baktığımda heyecan verici konuşma ve panellerin daha çok olacağını düşünmüştüm. Fakat konuşmacıların çoğu, hayvan hakları ve veganizm alanında teorik bilgileri vermekle yetindi. Oysa katılımcıların çoğu, zaten bu konularda gerekli kişisel gelişimini gerkçekleştirmiş deneyimli aktivistlerdi. O nedenle kampanyaların gerçekleştirilmesi ve taban örgütlenmeleri hakkında pratik bilgiler içeren sunumlar yapılsaydı, çok daha faydalı olabilirdi. 

Yine de Lüksemburg’daki konferans, birçok farklı ülkeden aktivistlerle tanışıp iletişim ağı kurmak ve görüş alışverişinde bulunmak için çok işlevsel bir platform işlevi görüyor. Önümüzdeki yıllarda katılmayı düşünüyorsanız, Kulturfabrik’e ücretsiz otobüslerle ulaşım sağlanan bir kampta kalabilir ya da trenle 23 dakika uzaklıktaki Lüksemburg kentinde bir otelde konaklayabilirsiniz. Ayrıca etkinlik alanında her gün uygun fiyata kahvaltı yapıp, öğlen ve akşam yemeklerini yiyebilir; bir gece ücretsiz verilen konsere katılabilir ve çeşitli hayvan hakları belgesellerini izleyebilirsiniz. Ama en önemlisi, zulümsüz bir dünya için mücadele eden, bu ideale gönül vermiş hayvan hakları aktivistleriyle bir arada olmanın huzurunu yaşayabilirsiniz! Orada geçirdiğim dört gün boyunca duyduğum huzur hissini daha önce hiç duymadım. 

7-10 Eylül tarihlerinde Lüksemburg’da yedinci kez gecekleştirilen Uluslararası Hayvan Hakları Konferansı’na (IARC), bu yıl ben de Sivil Düşün AB Programı’nın desteğiyle katıldım. Aktivist ve gazeteci kimliğimle yer aldığım konferans, hayvan özgürlükçülerinin arasında kendimi daha güvende hissetmedim!

(Bu yazı ilk olarak Journo haber sitesinde yayınlandı. https://journo.com.tr/marx-vegan-olur-muydu)

(Fotoğraflar bana aittir.)











14 Mayıs 2017 Pazar

IRKÇI DUVARLARI SANATLA AŞMALI

14.5.2017

(Bu yazı ilk olarak Kültür Servisi'nde yayınlandı. http://kulturservisi.com/p/irkci-duvarlari-sanatla-asmali)

Kültür ve sanat dünyamız, uzun zamandır Türkiye’deki siyasi iktidarın politikaları neticesinde büyük sarsıntı içinde. Kabuk değiştirip iyice kuraklaşan Beyoğlu, betona boğulmuş görüntüsüne ek olarak yamalı sokakları ve AVM’leriyle artık utanç verici bir çirkinlik içinde... Canlı performans mekanları birbiri ardına kapanırken, buna terör saldırıları da eklenince yabancı sanatçılar Türkiye’ye gelmekten çekiniyor. Bu durum, geçen yıl 68 kuşağının sembol  müzisyenlerinden Joan Baez’in “Onca savaş bölgesine, diktatörlükler altında yönetilen ülkeye, iç kargaşaların olduğu ülkeye gittim ancak Türkiye'de bugün gördüğüm kadar büyük ve öngörülemez tehlikeyi başka bir yerde gördüğümden emin değilim,” diyerek İzmir konserini iptal ettiği günden beri değişmedi.

Gerçi o tarihten sonra ülkemize gelen yabancı sanatçılar oldu ama bir hesap yapılsa etkinlik iptalleri daha çoktur sanırım. En son geçen hafta Apocalyptica, terör nedeniyle ekipten bazı kişilerin Türkiye’ye seyahat konusunda endişeleri olduğunu belirterek İstanbul’a gelmekten vazgeçti.

Terör korkusu yüzünden ülkemizdeki etkinliklerini iptal eden sanatçıların yerine kendimizi koyarak düşünürsek, söyleyecek fazla bir şey yok. Sonuçta can tehlikesi varsa gelmiyor diye öfkelenmek ne derece haklı? Joan Baez’in açıklaması, zaten çok zor günler yaşayan bir toplumun moralini dibe vurdurduğu için eleştirilebilir. Onun konumundaki bir sanatçı, gelmiyorsa bile bunu daha dengeli bir dille açıklamalı; moral verici, cesaretlendirici olmalıydı. 

Dikkat çeken bir husus da, terör gerekçesiyle Türkiye’ye gelmeyen sanatçıların terör saldırılarının yaşandığı diğer Avrupa ülkelerine gitmeyi sürdürmesi... Buradaki ortamı daha tehlikeli bulmaları, kendilerini daha güvensiz hissetmeleriyle açıklanabilir belki ve doğrusu onu da anlamak çok zor değil. 

Politikacılar yüzünden sanatseverleri mahrum etmek?

Bu yazının konusu, aslında terör yüzünden meydana gelen iptaller değil. Buraya kadar söz ettiklerim, uzun bir giriş oldu sadece. Yazı fikrini veren asıl olay, dün medyaya yansıdı. Kültür Servisi’nde okuduğum bir haber, Pera Müzesi’ndeki “Balkanlardan Gelen Soğuk Hava” sergisinde eseri yer alan Ulay’ın İstanbul’a gelmeyeceğini bildiriyordu. Pera Müzesi’nin resmi hesaplarından yapılan açıklamaya göre Alman sanatçı, “son dönemde Türkiye ile Avrupa arasında diplomatik açıdan yaşanan sıkıntılı atmosferden duyduğu kişisel endişe” sebebiyle konuşmasını iptal etmiş.

Yazının girişinde anlattığım gibi, terör nedeniyle gelmeyenleri anlayabiliyorum ama Ulay’ın gerekçesini irdelemek isterim. Çünkü bana göre, sanatçı, devletlerin her yaptığından halkların sorumlu olmadığını bilip halkların yanında yer almalı. Amaç tepki göstermekse -ki herkes istediği konuda tepki göstermekte özgürdür; o zaman buraya gelip konuşmasında bu konuya da değinse daha anlamlı bir tavır olmaz mıydı? 

Ulay, büyük ihtimalle Avrupa ile yaşanan kriz nedeniyle burada kendisine yönelebilecek olumsuz bir tepkiden kaygılanarak Türkiye seyahatini iptal etti. Fakat yeri gelmişken ondan bağımsız olarak bu yazıda günümüzde savunulan bir anlayışa da değinmek isterim. Devletlerin geçmişte yaptıklarından ya da günümüzdeki politikalarından dolayı halklar adeta tek bir varlık gibi sorumlu tutuluyor. Bu bakış açısının doğru olduğunu düşünmüyorum. Ancak vatandaşların istisnasız iktidarın politikasını onaylaması durumunda savunulabilir bir argüman bu. Aksi halde bir insan, kendi tercihi dışında içine doğduğu ülkede devletin yaptıklarını onaylamıyorsa, onu o devletle özdeşleştirmek hiç mantıklı değil. Ben bu özdeşleştirmeyi reddediyorum. 

Ulay, Türkiye’ye gelmeyerek sonuçta sanatseverleri konuşmasından mahrum etmiş oldu. Bu kararı, sanatı önemsemeyen bir iktidarın hiç umurunda olmazken; muhtemelen kendisiyle aynı sanat dilini konuşan insanları üzdü. Yaşanan diplomatik skandal, ne Ulay’ın ne de sanatseverlerin suçu. Devletleri yöneten siyasetçilerin iç politikadaki kimi hesaplar için tırmandırdığı kriz nedeniyle halklar arasına set çekilmesi, hatalı bir davranış. Aksine Ulay’ın devletlerin dikmeye çalıştığı ırkçı duvarları aşıp İstanbul’a gelmesi ve kültürler arası uzlaşmayı konuşmasıyla da desteklemesi daha yapıcı olurdu. 


Çünkü barışı kuracak en etkili ortak dil sanat!

3 Mayıs 2017 Çarşamba

DİDİM VEGFEST'TEKİ KONUŞMAM

3.5.2017

Geçen hafta sonu Didim'de gerçekleştirilen Türkiye'nin ilk vegan festivali Vegfest kapsamında ben de 'Veganizm, Hayvan Hakları ve Hayvan Özgürlüğü' konulu bir konuşma yaptım. Tamamı 30 dakika kadardı sanıyorum; Şükran Boz, şu ana kadar bulabildiğimiz 21 dakikalık en uzun versiyonu kaydedip Youtube'a yüklemiş. Kendisine teşekkür ediyorum.


15 Nisan 2017 Cumartesi

HAYVAN HAKLARI İZLEME KOMİTESİ 2016 HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ RAPORU BASIN TOPLANTISI

15.4.2017

Hayvan Hakları İzleme Komitesi'nin (HAKİM) 2016 Hayvan Hakları İhlalleri Raporu, 14.4.2017 tarihinde İstanbul'da açıklandı. Basın toplantısında yaptığım konuşmanın videosu aşağıda.


25 Mart 2017 Cumartesi

KADINI SÖMÜREN GERİCİLİĞE HAYIR!

25.3.2017


(Bu yazı ilk olarak Bayan Yanı dergisinin 8 Mart 2017'de Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla yayınladığı özel sayısında yayınlandı.)

İnsanoğlu Ay’a ayak basalı 48 yıl oluyor; yaklaşık 7 yıl sonra Mars’a ilk insanın gönderilmesi planlanıyor. İnsandaki kas sistemine bağlanan modüler protez kollar ve görme engellilere umut olan biyonik gözler geliştirildi. İnsanlık, teknoloji alanında hayalleri zorlayan devrimlere imza atmaya devam ediyor. 

Fakat ne acıdır ki, bilim ve teknoloji alanında böylesine büyük başarılar elde edilen bu çağda, insanoğlu kadın-erkek eşitsizliği sorununa hâlâ çözüm getiremedi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, günümüzün Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilân edildi.

1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemli. Çünkü çok açıktır ki, Atatürk’ün dediği gibi, “İnsan topluluğu, kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kâbil midir ki, bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?” 

Araştırmalar gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler ağırlıklı olarak, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda. Bu tabloda Türkiye’nin durumu nasıl dersiniz? Dünya Ekonomik Forumu’nun 2016 Küresel Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre, değerlendirilen 144 ülke arasında ülkemiz 130. sırada! Kadınların eğitim oranı ile 2015 yılı raporunda küresel çapta 105. sırada bulunan Türkiye, 2016’da 109. sıraya gerilerken; kadınların siyasete katılımı kategorisinde de 105. sıradan 113. sıraya geriledi. 

Cumhuriyet’in ilânıyla birçok Avrupa ülkesinden önce kadına seçme ve seçilme hakkının verildiği bir ülkede bu boyuttaki bir gerileme, ancak kadınlara yönelik sistematik bir baskının sonucudur. 

Her 4 saatte 1 kadının tecavüze uğradığı, tecavüzcü sapıklar ve katillerin cezasız salıverildiği, geçen yıl 261 kadının erkekler tarafından katledildiği bir ülkede, kadınlar en temel haklarından yani yaşam haklarından yoksun demektir! 

Bu ortamda Cumhuriyet’in kadın hakları ve statüsü konusunda gerçekleştirdiği devrimlere sahip çıkmak şarttır. Bununla yetinmeyip daha ileri adımlar atmak için tek yumruk halinde ortak mücadele vermek zorunludur. 

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde mesajımız şudur: 

Kadını aşağılayan, metalaştıran ve sömüren cinsiyetçi görüşe HAYIR!

Kadını eve hapsedip boyunduruk altına almak isteyen gericiliğe HAYIR! 

14 Mart 2017 Salı

“HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ BAŞVURULARIMIZ DEVLET KURUMLARINCA GEÇİŞTİRİLİYOR”

14.3.2017

(Bu röportaj, ilk olarak Dağ Medya'da yayınmanmıştır. https://dagmedya.net/2017/01/30/hayvan-haklari-ihlalleri-konusundaki-basvurularimiz-ilgili-devlet-kurumlarinca-gecistiriliyor)

Ülkemizde her gün artarak tanık olduğumuz toplumsal şiddetten en çok zarar gören kesim, bu gezegeni paylaştığımız diğer duyarlı canlılar, hayvan dostlarımız. Ben dostlarımız diyorum ama pek çok insan hayvanları küçümsenip aşağılanacak, şiddet uygulanacak birer ‘meta’ olarak görülüyor. Hayvanları koruma çabasını bağımsız ya da örgütlü olarak sürdüren insanların varlığı, ne yazık ki bu şiddet vakalarının önüne geçemiyor. 

Uzun yıllardır hayvan hakları alanında mücadele veren Burak Özgüner, aynı zamanda (HAKİM) Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü olarak görev yapıyor. Kendisiyle hayvan hakları alanındaki sorunları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Oldukça ayrıntılı ve önemli tespitleri var. Bu alanda çalışan herkesin okumasını ve ilgili kurumlarla paylaşmasını dilerim. Çünkü sorunları tam olarak tespit etmediğimiz sürece, bizler olduğumuz yerde dönmeye devam ederken hayvanlar acı çekiyor... Bizim başarısızlığımız, onların hayatına mal oluyor... Artık acilen harekete geçme vaktidir!

“HAYVANA YÖNELİK SUÇLAR CEZASIZLIKLA SONUÇLANDIĞI VE PARA CEZASI İLE GEÇİŞTİRİLDİĞİ İÇİN SİSTEMATİK ŞİDDET ARTIYOR”


Hayvan Hakları İzleme Komitesi olarak hayvan hakları ihlallerini izliyorsunuz. Temmuz 2016'da açıkladığınız raporda da manzara tüyler ürperticiydi. Sadece beş ay içinde 8 milyon yaşam hakkı ihlali, 144 işkence vakası, 1 cinsel şiddet vakası yaşandığını ortaya koyuyordu. Ülkemizde yaşanan hayvan şiddetine dair son durumu genel olarak anlatır mısınız?

Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet her daim mevcuttu. Hayvanların hapsedildiği, sömürüldüğü tesislerde bu şiddet rutin ve sistematik durumda, tıpkı tüm dünyada olduğu gibi. Ama Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar, idarî para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için bu rutin ve sistematik şiddetin boyutları daha da artabiliyor. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor. Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor. Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.

Biz 2016 boyunca, tür ayırt etmeksizin hayvan hakları ihlâllerini izledik, raporladık. Raporlarımızda yaşam hakkı gasbı, işkence, beden dokunulmazlığının ihlâli, ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet verme, zorunlu göce tâbi tutma, özgürlüğü kısıtlama, cinsel şiddet gibi vakalara yer verdik. Sadece TÜİK’in istatistikî verilerini, yazılı ve görsel basına, sosyal medyaya yansıyan vakaları raporlayabildik ve raporlarımızda sınıflandırdığımız vakalara dair istatistikî verilere “EN AZ” şeklinde yer verdik. Çünkü raporlarımıza yansıyan bu veriler, sistematik bir şekilde hayvanlara yönelik işlenen suçların, hak ihlâllerinin çok küçük bir kısmı.

Türkiye’de ise sosyal medyaya yansıyan, basında yer bulan hayvan hakları ihlâlleri daha çok sokak hayvanlarına yönelik olanlardan ibaret. Kent hayvanlarına yönelik olan hak ihlâlleri de yeterince sansasyonel veya  kamuoyu tepkisini yeterince çekmiş ya da sosyal medyada gündem konusu olmuş ise basında yer bulabiliyor. 

Mevcut 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun ihlâlleri önleyemediği açık...

Hayvanları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte ve bu Kanuna göre hayvanların zehirlenmesi ya da öldürülmesi, cinsel şiddete maruz bırakılması yasak. Yıllardır yürürlükte olan mevzuatın varlığı ise, bu suçları engelleyemedi. Tüm ülkede yaptırımla sonuçlanan vaka sayısı da oldukça az. Türkiye’nin dört bir yanında kent hayvanları zehirlenerek katlediliyor; farklı türlerden hayvan her gün tecavüze uğruyor. Failler bulunamadığı için başlatılan idarî soruşturmalar genelde sonuçsuz kalıyor; failler bulunduğu takdirde ise oldukça yetersiz idarî para cezaları ile bu suçların üstü kapatılıyor. 

En göz önünde gerçekleşen, kent hayvanlarına yönelik bu hak ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması konusunda ciddi sıkıntılar yaşanırken, mezbahalar; deney laboratuvarları; hayvanat bahçeleri; hayvanlı sirkler; yunus parkları; akvaryumlar; süt çiftlikleri; kürk çiftlikleri; barınaklar; deniz canlıları üretim çiftlikleri; petshop ve evcil hayvan üretim çiftlikleri; avlaklar; yaban hayvanı üretim çiftlikleri; “kurtarma ve rehabilitasyon” merkezleri; veteriner klinikleri, poliklinikleri ve hastaneleri vb. tesis ve alanlarda, kapalı kapılar ardında ne gibi hak ihlâlleri yaşandığını bilmek, bunları raporlamak imkânsız durumda. Buralarda, zulmün sistematik bir şekilde yaşandığını biliyoruz, tanıklıklarımız da var. Ancak bu tesislerde yaşanılanlar, “ticarî sır” gibi tanımlarla devletin koruma zırhı kapsamında olduğu için bu hak ihlâlleri için yaptırım talep etmek bir yana, bu ihlâller teşhir bile edilemiyor. Buralarda yaşanılanların, hepsi birer özgürlüğü kısıtlama, yaşam hakkı gasbı ve işkence vakası. Tüm bunları düşününce, raporlarımızdaki istatistikî veriler de anlamını yitiriyor.

Raporları medya dışında ilgili kuruluşlara gönderiyor musunuz? Bugüne kadar raporlara dair size ulaşan bir devlet yetkilisi oldu mu? Ortak bir çalışma önerildi mi?

2016’nın ilk iki ayında yaşanan hak ihlâllerini içeren raporumuzu, hayvan hakları ihlâllerine yaptırım uygulamak ile görevli ve yetkili kurumlara ilettik ancak hiçbir olumlu geri bildirim alamadık. İlgili bakanlıklardan randevu taleplerimiz oldu, bu randevu taleplerimiz de olumlu olarak sonuçlanmadı. Rutin basın toplantılarımızın amacı, raporlarımızı sadece medya ile paylaşmak değildi; raporladığımız hak ihlâllerini aynı zamanda kamuoyu ile de paylaştık. Raporlarımızın tamamı, açık bir şekilde www.hayvanhaklari-izleme.org adresindeki web sitemizde mevcut. Yakın zamanda 2016 yılına ait bir yıllık hayvan hakları izleme raporumuzu da basın ve kamuoyu ile paylaşacağız ve bu raporu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na göndererek, raporlarımıza yansıyan hayvan hakları ihlâllerinin hangilerinin yaptırımla sonuçlandığını soracağız. 

Bir yıl boyunca, çeşitli hayvan hakları ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması, farklı konularda idarî ve adlî soruşturmaların başlatılması için birçok girişimde bulunduk. Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleşen birçok hayvan hakları ihlâlinin aydınlatılması, faillerin bulunması, açıldığı iddia edilen soruşturmaların akıbetini öğrenmek için çeşitli başvurularda bulunduk. Üzülerek söylüyorum ki birçok başvurumuz, ilgili kurumlar (valilikler, il/ilçe şube müdürlükleri, kaymakamlıklar, belediyeler, bakanlıklar) tarafından geçiştirildi. Birçok başvurumuza cevap dahi alamadık. 

“YASAL SÜRECİN BAŞLATILMASI İÇİN PROFESYONEL BİR YAPILANMAYA İHTİYAÇ VAR, GÖNÜLLÜ ÇABA İLE YÜRÜMÜYOR”


Bu işleyişin etkin bir hale getirilmesi için ne yapılması gerek?

Biz başvurularımıza cevap alabilmek, sorularımızın eksiksiz bir şekilde cevaplandırılmasını sağlamak için birçok kez itirazlarda bulunduk. Başvuru yapmak yeterli olmuyor, başvurunuzu takip etmezseniz cevap bile alamıyorsunuz. Yasal süre içerisinde cevap alamamanız durumunda, yine yasal süre içerisinde üst kurula, merciye itiraz etmeniz gerekiyor ve bunların hepsi çok meşakkâtli süreçler. Tüm bu başvuruların gerektiği gibi yapılması, takip edilmesi, zamanında itiraz süreçlerinin işletilmesi, itiraz yolu ile sonuç alınamaması durumunda yasal süreçlerin başlatılması için bir sekreteryaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. 

Ülkenin dört bir yanından, yağmur gibi ihbar, hayvan hakları ihlâli bildirimi yağarken, bunların tümünün gerektiği gibi işleme konulması ve takip edilmesinin, gönüllü bir çaba ile yürütülemeyecek olduğunu birebir deneyimledik. Bahsettiğimiz tüm bu süreçlerin gerektiği gibi işletilmesi için ciddi bir mesaiye ihtiyaç duyuluyor ve ne yazık ki böylesine ciddi ve profesyonel bir çalışma yürüten bir yapılanma ve örgütlülük Türkiye’de mevcut değil. Böyle bir yapılanma ve örgütlenme Türkiye’de olmadığı için, haberdar olunan hak ihlâllerinin yaptırımla karşılık bulması için sarfedilen çabaların çoğu da maalesef sonuçsuz kalıyor. Sürekli eleştirdiğimiz, hayvanların en temel haklarını yok sayan mevcut mevzuatın uygulanması bile imkânsız hâle geliyor. Netice: Cezasızlık karşısında, yaşanan hak ihlâlleri artarak devam ediyor, hakları sistematik olarak gasp edilen hayvanların sorunları çözümsüz kalıyor.

“TOPLUMSAL ŞİDDET KONUSUNDA CİDDİ BİR FARKINDALIK ÇALIŞMASI YÜRÜTÜLMELİ”


Hayvanların korumasız bir şekilde sokaklarda yaşamaya çalıştığı Türkiye'de bu tür şiddetin önüne geçilmesi için kamusal ve özel alanda yapılması gerekenler neler? 

Her şeyden öte, uzun vadeye yayılması gereken, çok ciddi bir toplumsal farkındalık, bilinç yükseltme çalışmasının yürütülmesi gerekiyor. Toplum hayvanlara karşı önyargısından, nefretinden kurtulamadığı sürece, Türkiye’de dünyaya örnek olacak bir yasama çalışması da yapılsa ve TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girse, sonuç değişmeyecek. Toplumsal şiddet, linç, nefret konusunda öznel bir ayrımcılık yapılmamalı. “Bugün hayvana yapan, yarın insana yapar” gibi bir argümanın sahiplenilmesini ben doğru bulmuyorum. Özellikle son yıllarda toplumsal şiddet çok yüksek bir oranda artış göstermiş durumda ve Türkiye’deki, şiddet sarmalının içine hapsedilmiş toplum yapısı değişmediği sürece bu cinnet hâlinden uzaklaşmak mümkün değil. 

Toplumsal şiddetin, linç kültürünün çok yönlü ele alınması, nefret suçlarının tamamına yönelik tedbir uygulamalarının hayata geçirilmesi gerekiyor. Toplumsal şiddetin kısa vadede önlenmesi, geçmişi toplumsal travmalarla dolu olan bir ülkede tabii ki mümkün değil. Bunun için coğrafyamızda, türler arasında hiçbir ayrım yapmadan tüm acılarla yüzleşmek gerekiyor. Burada, kendisini “muhalif” diye tanımlayan ve “ötekileştirme” kelimesini ağzından düşürmeyen kesimlerin ilk önce kendi yaşam biçimlerini, attığı adımları sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Kendisini “özgürlükçü” olarak tanımlayan kesimler, bireyler, sadece kendi mensup olduğu gruba özgürlük istiyorsa, burada çok aleni bir ikiyüzlülükten bahsedebiliriz. Türkiye’de durum maalesef böyle ve bu tutum nedeniyle hayvanların hakları sürekli ve sürekli olarak öteleniyor, arka plana atılıyor. Bu tavırdan uzaklaşılması gerekiyor öncelikle, herkes için özgürlük, adalet, eşitlik arayışına girmeliyiz. Bu arayışın içine hayvanlar ısrarla dâhil edilmiyorsa, başka bir grup da başka bir grubun özgürlüğünü kısıtlama hakkını kendinde görebilir ve hakların teslimi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanır ki yaşanıyor da. Türkiye’deki durum da tam anlamıyla bence bu. Toplumsal mücadeleler, istisnasız herkes için, topyekûn özgürlük hattına çekilmediği sürece insanlar da insanların haricindeki canlılar da gün yüzü görmeyecek tüm dünyada. Kısacası Türkiye’deki toplumsal mücadele kulvarlarında artık bir kırılma yaşanması gerektiğini düşünüyorum, böyle bir “seferberlik” oluşmadığı takdirde içinde yaşadığımız cinnet toplumu herkesi yutacak zamanla. 

Hukuksal alanda önerileniz neler?

Kanunî düzenlemelere bakacak olduğumuzda, uzun yıllardır hayvanları ilgilendiren mevzuatın iyileştirilmesi için girişimlerde bulunuyoruz. Tüm dünyada, devletler, hayvanların sahip olduğu hakları teslim etmemek için var gücüyle direniyor. Türkiye’de de biz hayvan hakları savunucularını tatmin eden bir tane bile yasama çalışması yok. Gerek parlamentoda gerekse bürokratlar ile yaptığımız tüm görüşmelerde, en başta hayvanların haklarının teslim edilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Devletin tavır ve tutumu ve bu tutumu kapsamında ürettiği “devlet sırrı”, “ticarî sır”, “ülke menfaati” gibi tanımlamalar, hayvanların haklarının teslimi konusunda büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Zaman zaman bürokrat ve parlamenterlerle masaya oturmak zorunda kalıyoruz ancak bunu hayvanlar adına “pazarlık” yürütmek amacı ile yapmıyoruz. Onların haklarının mümkün olduğunca gözetilmesi için oturduğumuz masalarda, etkili bir muhalefet yürütmeye çabalıyoruz. 

HAYVANLARIN LEHİNEYMİŞ GİBİ GÖRÜNEN AMA GERÇEKTE DEVLETİN HAYVAN HAKLARINI GASP ETMESİNİ KOLAYLAŞTIRAN YASALAR...


İstediğimiz kadar etkin bir muhalefet yürütelim, bu çabalarımız çoğu zaman mevcut mevzuatın iyileştirilmesi konusunda bile yetersiz kalıyor. Devletin bu denli güçlü direnci ve çeşitli sebeplerle hayvanlara karşı önyargılı bir algıya sahip toplumun devlete olan desteği karşısında, hayvanlar adına tatmin edici bir sonuç alınması da mümkün olamıyor. Hayvanları ilgilendiren mevzuatın yapım süreci aşamasında, hayvan hakları örgütlerinin görüşleri çoğu zaman alınmıyor, görüş alma süreçleri işletilse bile bunlar daha çok “göstermelik” oluyor. Bizlerin ciddi bir gönüllü mesai harcayarak hazırladığı, hayvanların lehine birçok tespit, görüş ve öneriyi içeren dosyalarımız okunmadan arşiv raflarına kaldırılıyor. Sonuç olarak da hayvanların aleyhinde, sadece başlık olarak hayvanların lehineymiş gibi gözüken, ancak özünde insan menfaatini koruyan, devletin hayvanların haklarını gasp etmesini kolaylaştıran yasalar yürürlüğe giriyor ve hayvanların haklarını savunmak daha da imkânsız hâle geliyor.

Bürokratların, kolluk kuvvetlerinin, savcı ve hâkimlerin hayvanlara yönelik algısının değişmesi gerekiyor. Tüm bu bahsettiğim devlet memurlarının zihniyeti değişmediği sürece hayvanlar lehine bir değişimden de bahsetmek mümkün olmayacak. Toplumun egemen kesimleri arasından gelen bu kişiler, mevcut mevzuatı bile uygulamamak için direniyor. Birçok hayvanı mağdur eden bir uygulama ya da idarî işlemle ilgili görüşmek istediğiniz bürokratın sizi alaya alması; hayvanlara yönelik bir suçun engellenmesi için başvurduğunuz ve mevzuata bile vâkıf olmayan polis memurunun, gerektiği gibi işlem yapmaması; bu ülkenin yasalarını hukukî dayanak alarak suç duyurusunu teslim ettiğiniz savcının yasal süreci gerektiği gibi işletmemesi; binbir zorlukla açılan kamu davasına bakan hâkimin etkin bir şekilde yargılama yapmaması, verdiğiniz hak mücadelesine en baştan ket vuruyor. Türkiye gibi, cezalandırma üzerinden toplumun şekillendiği ülkelerde, bu koşullarda hak mücadelesi vermek de oldukça zorlaşıyor. Kamu otoriteleri, kolluk kuvvetleri, yasama, yürütme ve yargının bu tutumu, haklara sahip olan tüm bireyler için verilen hak mücadelelerine dair devlet yaklaşımını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım terk edilmediği sürece işimiz çok zor.

Örneğin, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi ile ilgili olarak, sokak hayvanlarının toplatılması ile ilgili Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan görüş yazısı talep ettim. Aylar önce talep ettiğim bu görüş yazısı için defalarca yazışma yaptım. Dilekçe hakkı ile ilgili mevzuat ortada, buna rağmen Bakanlık, vermek zorunda olduğu görüş yazısını ve uygulamakla yükümlü olduğu bu Kanun ile ilgili görüşlerini bir sivil toplum örgütü ile ısrarla paylaşmamakta neden ısrar eder? Bir görüş yazısını alabilmek için aylarca uğraşmak, işi yokuşa sürmek değil de nedir? Tüm itiraz yolları tükendiği için, konuyu TBMM Dilekçe Komisyonu’na taşıdık ve görüş yazısını Bakanlıktan almak için aylardır süren bekleyişimiz devam ediyor.

HAYVAN HAKLARI MÜCADELESİ İÇİN ÖNERİLER 


Önerilerimi özetlersem;

  • Hayvanların hukukî/yasal statüsü tanımlanmalı, Anayasa’da hayvanlar, hakları olan ve hissedebilir bireyler olarak tanımlanmalı. Doğa ve hayvan hakları için devlete koruma zorunluluğu, yükümlülüğü getirilmeli; bu yükümlülük Anayasa’da net ve kesin bir şekilde ifade edilmeli.
  • İmkânsız gibi gözükse de istisnasız tüm hayvanların yaşam hakları mevzuat ile garanti altına alınmalı; hayvanlara “mal” olarak muamele edilmesine son verilmeli.
  • Ceza mevzuatı, hayvanlara karşı suç işleyen kişilerin etkin bir şekilde cezalandırılması için düzenlenmeli. Yasalar nezdinde hayvanlar için “sahipli”, “sahipsiz” ayrımına son verilmeli. İşkence, cinsel şiddet, cinayet gibi haksız fiiller, insan-insan olmayan hayvan ayrımı yapılmadan, etkin bir şekilde yargılama yapılarak cezaî müeyyide ile sonuçlanmalı.
  • Nefret suçlarını önlemeye yönelik mevzuata ve yasama çalışmalarına, hayvanlar da özne olarak dâhil edilmeli.
  • Çeşitli hurafelerden, geleneklerden, dinî olduğu öne sürülen bilgilerden kaynaklı toplumda oluşan ve hayvanlara yaşamı zindan eden önyargılara, toplumsal pratiklere son verilmesi geçmişte yaşanan tüm acılarla yüzleşilmeli, bu önyargıların bertaraf edilmesi için çok yönlü bir analiz sürecinin ardından hak ve özgürlüklerin önemsendiği bir toplumsal dönüşüm süreci içine girilmeli.
  • Hayvanlara seyirlik eğlence malzemesi, meta muamelesi yapılan yerler, tesisler, buralarda hapsedilen tüm hayvanların yaşam hakları güvence altına alınarak kapatılmalı, yenilerinin açılmaması için kanunî düzenlemeye gidilmeli. Bu yapılmadığı sürece, hayvanlar “tüketilebilir” olarak değerlendirilmeye devam edilecek.
  • Tüm karar alma süreçleri, yasama çalışmaları konusunda hayvanların da hakları, yaşamsal ihtiyaçları gözetilmeli. Örneğin şehir planlamasında kent hayvanlarının varlığı, yüzyıllardır süregelen ortak yaşama bilinci hesaba katılmalı.
  • Fikir ve görüş ayrılıkları çok normal ancak hak mücadelesi veren hayvan örgütleri, hayvanlar aleyhindeki söylem ve eylemler karşısında güç birliği, stratejik ortaklıklar kurmalı.
  • Hak mücadelesi veren ve gerçekten hayvanların menfaatini gözetmek için faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin bilgi ve belgeye erişimi, davalara katılımı, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol oynamaları sağlanmalı. 
  • Topluma yön veren, gündemin nabzını belirleyen parlamentoda hayvanların, çeşitli insan gruplarının aşağılanması, bu şekilde nefret kusulması önlenmeli. Bu tedbir, TBMM İç Tüzüğü’nde “siyasî ahlâk” olarak tanımlanmalı. Nefreti, şiddeti benimseyen ve toplumsal şiddeti, nefret suçlarını körükleyen parlamenterlere kısıtlama kararları, yaptırımlar uygulanmalı.
  • Devlet kurumları, şeffaf ve hesap verebilir olmalı. Aldıkları kararlarla, tesis ettikleri idarî işlemlerle mağduriyete sebep olan, hesap veremeyen, etik ilkelerden uzaklaşan kamu görevlileri âdil bir şekilde yargılanarak cezalandırılmalı, devlet tarafından korunmamalı.

“TÜRKİYE’DEKİ KURULUŞLARIN ÇOĞU HAYVAN REFAHI ÇİZGİSİNDE KALMIŞ DURUMDA”


Hayvan hakları alanında çalışan örgüt ve derneklerin eksikleri var mı sizce?

Türkiye’de hayvanlar ile ilgili çalışan yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve oluşum var. Sayıları yüzlerle ifade edilen bu oluşumların belki sadece beş tanesi hayvan hakları için çalışıyor diyebiliriz. Çoğu hayvanlara merhamet gösterilmesi gerekliliği üzerinden söylem ve eylem üretiyor. Haklara sahip olan hayvanların, kimsenin ya da bir grubun merhametine ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Aciziyet, merhamet, sevgi, şefkat gibi kavramlarla hayvanların, öznel olarak haklar bağlamından kopartıldığını düşünüyorum. Türkiye’deki kuruluşların çoğu hayvan refahı çizgisinde kalmış durumda. Hayvanların sömürülmesine karşı çıkmayıp sömürü ve zulmün “insanî” koşullarda sürdürülmesini talep etmek, hayvanların haklarını ortadan kaldırıyor. Esaret, işkence, hak gasbının olduğu ya da bunlara karşı çıkılmadığı takdirde herhangi bir haktan da bahsetmek mümkün değil. 

Çok değerli çalışmaları ve hayvanlar için gerçekten anlamlı girişimleri bulunanları tenzih ederek söylüyorum; hayvanlarla ilgilenen gönüllülerin, derneklerin birçoğunun hayvan hakları hareketinin itibarını da zedelediğini düşünüyorum. Hayvan haklarını ilgilendiren sayısız toplantıya katılmışımdır bugüne kadar. Devlet organlarının, bürokratların da katıldığı toplantılarda, dernek yöneticileri arasında karşılıklı diyaloğun olamadığına, iletişimsizliğin had safhada olduğuna defalarca tanıklık ettim. Karşılıklı hakaretleşmeler, ardı arkası gelmeyen ithamlar devlet nezdinde, hareketin itibarını da yerle bir ediyor. Tüm bunlardan bağımsız olarak, hayvanların menfaati için çok belli olan konularda dahi bir fikir birliğinden bahsetmek de mümkün değil. Farklı sebepler, kişisel husumetler, anlaşmazlıklar nedeniyle, hayvan yaşamına kast eden herhangi bir uygulama ya da politika karşısında bile yıllardır stratejik olarak bir güç birliği oluşturulamaması hayvanlara ve hayvan hakları hareketine büyük zararlar verdi. Çünkü hayvanların bizlerden başka kimsesi yok, karşımızda ise imkânları, propaganda araçları oldukça güçlü olan, toplumun egemen kesimlerini arkasına almış devlet var. Hayvanlar için faaliyet gösterdiğini iddia eden ve sayıları yüzlerle ifade edilen organizasyonların varlığı, işte bu gerçeklik karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor.

“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMAK YA DA İDARİ SORUŞTURMA TALEP ETMEK HİÇBİR SORUNU ÇÖZMÜYOR”


Hayvan hakları örgütlerinin çalışma yöntemlerinde de sorunlar olduğu görüşündeyim...

Örgüt ve oluşumların çoğu, hak mücadelesinden oldukça uzak bir şekilde faaliyet gösteriyor. Hayvan haklarını ilgilendiren, görülmekte olan dava sayısı, şu anda Türkiye’de beşi bile geçmez. Örgütler, nasıl kitle ve medya iletişimi yapılacağından, kampanya yürütüleceğinden, idarî ve adlî başvuru yapılacağından, hangi konuda hangi kuruma ne şekilde itiraz edileceğinden bihaber durumda. Suç duyurusunda bulunmak ya da idarî soruşturma talep etmek ile hiçbir sorun çözülmüyor, yıllardır bunu deneyimledik. Bir suç duyurusu hakkında verilen savcılık kararına itiraz edilmediği ya da davadaki mahkeme kararı temyiz edilmediğinde; bilgi ve belge talepleri karşılanmadığında üst kurullara itiraz yolları denenmediğinde atılan tüm adımlar sonuçsuz kalıyor. Boşa harcadığımız bu zaman ve enerjimizin de hayvanlara hiçbir yararı olmuyor maalesef. Bu çok içler acısı bir durum... Adına sivil toplum örgütü diyen kuruluşların, birçok yönden kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. 

Öte yandan, Türkiye’de hayvan hakları hareketi yeni yeni yeşeriyor, hayvanlar için çaba gösteren oluşumların sayısı da artıyor. Bu doğru orantılı artış ile toplumda da özellikle sokak hayvanlarına yönelik bir duyarlılık oluşmaya başladı ancak bu duyarlılık bazen hayvanlar açısından tehlike oluşturabiliyor. Hayvan davranışları, yaşamı, ihtiyaçları konusunda bilinçsiz olan bu “duyarlı kitle”, hayvanlar açısından yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor. Neredeyse tamamı hayvanlara düşman uygulamalarla gündeme gelen belediyelerin, hayvanseverlerce farklı şekillerde desteklenmesi, hayvan konusunda tutumu, tavrı belli olan belediyeler üzerinde barınak/bakımevi kurmaları yönünde baskı kurulması, sistematik kısırlaştırmanın hayvanlara yönelik bir “soykırım” hâline dönüşmesi ya da yağmurlu bir günde acınarak eve alınan bir hayvanın mahallesinden oldukça uzakta olan sokaklara vurdumduymazca “saçılması”, yuvalandırma yapıp bunun takibinin bile yapılmaması hayvanlar açısından olumlu bir gelişme ne yazık ki olamıyor. Hayvanseverin de hayvan korumacının da hayvanların hakları için mücadele vermek isteyen aktivistlerin de bilinçlenmesi gerekiyor. Attığımız adım, bulunduğumuz girişim hayvanın hayatını negatif etkileyecek ise hayvanlara hiç elimizi sürmememiz gerektiğini düşünüyorum.

HAYVAN HAKLARINI SAVUNDUĞUNU İDDİA EDENLERİN TUTARSIZLIĞI...


Bir anımı anlatarak bitireyim: 24. yasama döneminde TBMM Çevre Komisyonu görüşülmekte olan ve komisyon görüşmesinin hemen ardından TBMM Genel Kurulu gündemine alınan Hayvanları Koruma Kanunu’nun değişikliğini öngören yasa tasarısı ve teklifi görüşmeleri sırasında, birçok örgüt komisyonda düşüncelerini ifade etti, görüş ve önerilerini komisyona bildirdi. Yanılmıyorsam ilk toplantıydı; komisyon toplantısına öğle yemeği nedeniyle ara verildi ve milletvekilleri ile TBMM’nin yemek salonuna indik. Sadece benim, önüme gelen tabakları geri çevirdiğimi hatırlıyorum, diğer hayvan örgütlerinin temsilcileri, daha birkaç dakika önce haklarını savunmak için cansiparane mücadele ettiğimiz hayvanların bir zamanlar uzuvları olan ceset parçalarını çatal bıçakları ile parçalayarak tüketmekte hiçbir sakınca görmemişti. 


Kimsenin özel yaşamına karışmak gibi bir niyetim yok ancak bir mücadele veriyorsak ve verdiğimiz mücadele, savunmasız, kendisini ifade edemeyen bireyler için ise, biraz tutarlılık gerektirdiğini düşünüyorum. Hayvan koruma ya da hayvan refahını savunan derneklere bu konuda bir eleştiri getirmiyorum ancak hayvan haklarını savunduğunu iddia eden kuruluşların üyelerinin en azından kendi içinde tutarlı olması gerektiğini düşünüyorum ki verdiğimiz mücadele samimi bir çizgide yürüsün, farklı kesimler tarafından önemsensin. Hayvanların sistematik bir şekilde sömürülmesine karşı çıkmıyorsak, hakları için mücadele verdiğimizi iddia ettiğimiz hayvanlara karşı asgarî yükümlülüklerimizi bile yerine getirmiyorsak o mücadele itibarsızlaştırılmaya mahkûmdur ve bu açıdan değerlendirdiğimde hareketin birçok kesim tarafından ne denli itibarsızlaştırıldığını da üzülerek görüyorum.