© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 6 Kasım 2011
Bana göre dünyanın en iyi dergisi New Scientist. Bilim ve teknoloji konusunda çok ilginç makaleleri okuyabildiğim, İngilizce yayınlanan haftalık bir yayın. Geçen haftaki sayısında yine çok ilgi çekici bir yazıya rastladım. Önce “Dünyayı yöneten kapitalist ağ” başlığını görünce şaşırdım. Bir bilim dergisinde ekonomik/siyasi bir konu ele alınmıştı.
Yazıyı okuyunca durum anlaşıldı. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde görev yapan üç sistem analisti, küresel ekonomi üzerinde orantısız bir şekilde aşırı güç sahibi olan 43.000 uluslararası şirketin analizini yapmış.
Çalışma, bu tür bir güç ağını, ilk kez ideolojinin ötesinde deneysel bir şekilde tanımlanmayı amaçlıyor. Bunu yapmak için, doğal sistemleri modelleştirmede kullanılan matematik mantığı ile uluslararası şirketlerin sahipleri bazında elde edilen kapsamlı veriler birleştirilmiş.
Analistlerden James Glattfelder, “Gerçek karmaşıktır; komplo teorisi ya da serbest piyasa söz konusu olsa da dogmalardan uzak durmalı. Bizim analizimiz gerçeklere dayanıyor” diyor. Öyleyse soralım; gerçeklere dayalı küresel kapitalizm incelemesinden ne çıkmış?
Daha önce yapılan çalışmalarda dünya ekonomisini elinde tutan az sayıda şirket ve bunların arasındaki sınırlı ilişkiler ortaya konmuşken, bu analizde 1318 şirketin sahipleri üzerinden ortaya çıkan ağ gözler önüne seriliyor.
1318 şirketin her birisinin ağ içindeki iki ya da daha fazla, ortalama olarak 20 şirketle, doğrudan bağlantısı var. Ayrıca bu şirketler, küresel işletme gelirlerinin yüzde 20’sini ellerinde tutsa da, hisse senetleri aracılığıyla küresel gelirin yüzde 60’ına sahip.
Analistler işi burada da bırakmamış, şirketlerin küresel ağını daha ayrıntısıyla ortaya çıkarmışlar. Sonuçta, “Super-Entity” (Süper Birim) adını koydukları ve birbirleriyle çok daha sıkı bağları olan 147 şirket tespit etmişler.
Şirketlerden her birisinin kendi sahibi yanında, Süper Birim’deki diğer şirketler arasından da sahipleri olduğu belirlenmiş. Böylece bu 147 şirket, küresel ağdaki gelirin yüzde 40’ını elinde tutuyor.
Bunların çoğu finansal kurumlar. İlk 20’de Barclays Bank, JP Morgan Chase, The Goldman Sachs, Deutsche Bank, Merrill Lynch, Bank of New York Mellon Corp gibi şirketler var.
Küresel ekonomiyi az sayıdaki banka ve finansal kurumun kontrol ettiği elbette bilinen bir durum. Ancak bu analizin ortaya çıkardığı gerçek, bunların aralarındaki şaşırtıcı derecedeki sıkı bağlar. Glattfelder’ın söylediği gibi, “2008’de gördüğümüz üzere, eğer bir şirket sıkıntıya düşerse, bu mutlaka yayılır.” Endişe verici olan da bu.
İsveç Federal Teknoloji Enstitüsü’nde yapılan çalışma, küresel ekonomik gücün mimarisini görsel olarak da önümüze seriyor. Siyah bir zemin üzerinde bir yerküre düşünün; üzerinde renkli noktalarla dünya ekonomisini kontrol eden 1318 şirket işaretlenmiş. Kırmızı noktalar, çok yakın bağlantılı olanlar; sarılar ise bağlantılı olanlar. İlişkiler de yeşil çizgilerle gösterilmiş. Kırmızıların yoğun olduğu alanda zemin artık siyah değil yeşil...
Sonuçta o çizime baktığınızda, dünyanın devletler tarafından değil, çok az sayıdaki şirketlerden oluşan bir Süper Birim/Güç tarafından yönetildiği düşüncesinin komplo teorisi olmadığını daha iyi anlıyorsunuz.
Konuyla ilgili uzmanlar, bunu zaten biliyordu; ama analiz, bu gerçeği, şirketler arasındaki ilişkinin yoğunluğunu, sıradan bir insanın da gözüyle görebileceği bir hale getirmiş.
Sadece bu nedenle bile önemli bir katkıdır.
-
Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Kasım 2011 Pazar
23 Ocak 2011 Pazar
Dünya tükenirken...
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 23 Ocak 2011
“Piyasa ekonomisi, çevre krizine bir çözüm getirmeyecek. Bu kez Nuh’un Gemisi olmayacak. Eğer var olan durumu değiştirmezsek, en kötüsüyle karşı karşıya kalacağız. Gelecek beş ya da yedi yıl içinde küresel iklim değişikliği nedeniyle 100 milyon insan mülteci durumuna düşecek ve bu da siyasi sorunlar yaratacak. Ya kendimizi koruyacağız ya da hep birlikte yok olacağız.”
Bu uyarıyı yapan, Brezilya’daki Rio de Janeiro Devlet Üniversitesi’nde etik, çevrebilim ve din felsefesi dersleri veren, 60’tan fazla kitabın yazarı Profesör Leonardo Boff.
Dünyanın acil sorunlarına karşı pratik çözümler üzerinde çalışanlara verilen ve alternatif Nobel olarak da bilinen The Right Livelihood Award’u (Doğru Yaşam Ödülü) 2001’de kazanan isimlerden birisi. 20 yıldır çevre hareketine çok önemli desteklerde bulunan bir bilim insanı.
Prof. Boff, Tierramerica internet portalına verdiği röportajda, dünyanın gidişatına yön veren ülkelerin, yeryüzü kaynaklarını süresiz olarak kullanabilecekleri bir kasa gibi gördüğünü söylüyor. Bu yüzden, doğadaki varlıkların haklarını tanımıyor ve onları sadece birer üretim malzemesi olarak değerlendiriyorlar.
Bu sorunu yaratan, sistemin kendisi olduğundan, her ülke aynı sistem içinde büyümek amacıyla doğayı katletmeyi sürdürürse, çözüm bulunamayacak. Çünkü zaten doğanın yenileyebileceği kaynağın % 30 fazlası tüketiliyor.
***
Peki bu durumda, Boff’un önerdiği çözüm nedir?
İnsanoğlu, doğayla olan vahşi ilişkisini değiştirecek. Gerekli fonlara ve teknolojiye sahip olan dünyada bunu yapmak için siyasi istek ve duyarlılık eksik. Bunun değişmesi için herkes işbirliğine gidecek ve doğa için el ele verecek.
Nasıl olacak bu?
Bu konuda öne çıkan bazı örnek hareketler var. Örneğin uluslararası köylü hareketi Via Campesina.
1993’te ilk kongresi düzenlenen Via Campesina, dünyada çevre bilincinin gelişmesi ve doğa katliamlarını sona erdirmek için ortak eylemler düzenliyor. Şu anda 69 ülkeden 148 örgüt bu harekete üye. Türkiye’den tek üyeleri Çiftçi-Sen; ama Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da yaygın bir dayanışma sağlamış durumdalar.
Bir diğer örnek de, Brezilya’daki Topraksız İşçiler hareketi (MST). Latin Amerika’nın en büyük sosyal hareketi MST’nin 23 ülkeden toplam 1.5 milyon topraksız üyesi var. Brezilya, dünyada toprakların en eşitsiz dağıtıldığı ülke; toprak sahiplerinin yüzde 1.6’sı, tarıma elverişli toprakların yüzde 46.8’ini kontrol ediyor.
MST, toplumun dikkatini toprak sorununa çekmek için yoksulları örgütlüyor. Bugüne kadar toprak işgalleriyle milyonlarca insan için toprak elde ettiler. Bu topraklarda kooperatifler, okullar ve klinikler yaptılar.
***
Bütün bu örgütlenmelerin amacı, sosyalizme doğru hareket etmek için yapısal değişiklikler yapmak. Via Campesina, MST gibi hareketler, yoksul toplum kesimleri arasında dayanışmayı güçlendirip bu yapısal değişiklikler için zemin oluşturuyor.
Prof. Boff, yaşanmakta olan sorunu bir para sorunu olarak görmüyor. Doğada denge sağlanması, ona göre insanlığın ortak görevi. Ancak bu dengenin, sorunların asıl yaratıcısı kapitalizm ile kurulmayacağı açık...
Yaşadığımız ülkede de, 6094 Sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda yaptığı bir değişiklikle, bugüne kadar korunmuş tüm alanları hidroelektrik santrali inşaatlarına açan bir iktidar iş başında. Kültürel varlıkları, tarihi dokuları, SİT alanlarını talan eden anlayış egemen...
Ama yılmak yok. Bu aşamada herkes kendi üzerine düşeni yapıp doğa katliamına karşı çıkarsa, hepimiz için umut doğabilir.
Unutmayalım; Prof. Boff’un dediği gibi bizim için Nuh’un Gemisi yok; ya önlem alırız ya da hep birlikte yok oluruz...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 23 Ocak 2011
“Piyasa ekonomisi, çevre krizine bir çözüm getirmeyecek. Bu kez Nuh’un Gemisi olmayacak. Eğer var olan durumu değiştirmezsek, en kötüsüyle karşı karşıya kalacağız. Gelecek beş ya da yedi yıl içinde küresel iklim değişikliği nedeniyle 100 milyon insan mülteci durumuna düşecek ve bu da siyasi sorunlar yaratacak. Ya kendimizi koruyacağız ya da hep birlikte yok olacağız.”
Bu uyarıyı yapan, Brezilya’daki Rio de Janeiro Devlet Üniversitesi’nde etik, çevrebilim ve din felsefesi dersleri veren, 60’tan fazla kitabın yazarı Profesör Leonardo Boff.
Dünyanın acil sorunlarına karşı pratik çözümler üzerinde çalışanlara verilen ve alternatif Nobel olarak da bilinen The Right Livelihood Award’u (Doğru Yaşam Ödülü) 2001’de kazanan isimlerden birisi. 20 yıldır çevre hareketine çok önemli desteklerde bulunan bir bilim insanı.
Prof. Boff, Tierramerica internet portalına verdiği röportajda, dünyanın gidişatına yön veren ülkelerin, yeryüzü kaynaklarını süresiz olarak kullanabilecekleri bir kasa gibi gördüğünü söylüyor. Bu yüzden, doğadaki varlıkların haklarını tanımıyor ve onları sadece birer üretim malzemesi olarak değerlendiriyorlar.
Bu sorunu yaratan, sistemin kendisi olduğundan, her ülke aynı sistem içinde büyümek amacıyla doğayı katletmeyi sürdürürse, çözüm bulunamayacak. Çünkü zaten doğanın yenileyebileceği kaynağın % 30 fazlası tüketiliyor.
***
Peki bu durumda, Boff’un önerdiği çözüm nedir?
İnsanoğlu, doğayla olan vahşi ilişkisini değiştirecek. Gerekli fonlara ve teknolojiye sahip olan dünyada bunu yapmak için siyasi istek ve duyarlılık eksik. Bunun değişmesi için herkes işbirliğine gidecek ve doğa için el ele verecek.
Nasıl olacak bu?
Bu konuda öne çıkan bazı örnek hareketler var. Örneğin uluslararası köylü hareketi Via Campesina.
1993’te ilk kongresi düzenlenen Via Campesina, dünyada çevre bilincinin gelişmesi ve doğa katliamlarını sona erdirmek için ortak eylemler düzenliyor. Şu anda 69 ülkeden 148 örgüt bu harekete üye. Türkiye’den tek üyeleri Çiftçi-Sen; ama Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da yaygın bir dayanışma sağlamış durumdalar.
Bir diğer örnek de, Brezilya’daki Topraksız İşçiler hareketi (MST). Latin Amerika’nın en büyük sosyal hareketi MST’nin 23 ülkeden toplam 1.5 milyon topraksız üyesi var. Brezilya, dünyada toprakların en eşitsiz dağıtıldığı ülke; toprak sahiplerinin yüzde 1.6’sı, tarıma elverişli toprakların yüzde 46.8’ini kontrol ediyor.
MST, toplumun dikkatini toprak sorununa çekmek için yoksulları örgütlüyor. Bugüne kadar toprak işgalleriyle milyonlarca insan için toprak elde ettiler. Bu topraklarda kooperatifler, okullar ve klinikler yaptılar.
***
Bütün bu örgütlenmelerin amacı, sosyalizme doğru hareket etmek için yapısal değişiklikler yapmak. Via Campesina, MST gibi hareketler, yoksul toplum kesimleri arasında dayanışmayı güçlendirip bu yapısal değişiklikler için zemin oluşturuyor.
Prof. Boff, yaşanmakta olan sorunu bir para sorunu olarak görmüyor. Doğada denge sağlanması, ona göre insanlığın ortak görevi. Ancak bu dengenin, sorunların asıl yaratıcısı kapitalizm ile kurulmayacağı açık...
Yaşadığımız ülkede de, 6094 Sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda yaptığı bir değişiklikle, bugüne kadar korunmuş tüm alanları hidroelektrik santrali inşaatlarına açan bir iktidar iş başında. Kültürel varlıkları, tarihi dokuları, SİT alanlarını talan eden anlayış egemen...
Ama yılmak yok. Bu aşamada herkes kendi üzerine düşeni yapıp doğa katliamına karşı çıkarsa, hepimiz için umut doğabilir.
Unutmayalım; Prof. Boff’un dediği gibi bizim için Nuh’un Gemisi yok; ya önlem alırız ya da hep birlikte yok oluruz...
-
Etiketler:
çevre,
Dünya,
iklim değişikliği,
kapitalizm,
Leonardo Boff,
sosyalizm,
teknoloji
14 Haziran 2010 Pazartesi
Marslı’nın kaçışı
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Haziran 2010
Geçenlerde elime eski bir dergi geçti. The International Herald Tribune’un Aralık 2009’da yayımladığı yıl sonu dergisi. Siyaset, edebiyat, sanat, ekonomi, medya ve bilim dünyasının başarılı isimleri, 2010'a ışık tutacak düşünceleri yazmış.
Özellikle tarihçi Prof. Paul Kennedy’nin makalesi ilgimi çekti. Kennedy, “Bugün Marslılarla karşılaşsak, onlara bu dünyada insanlığın neden bu kadar bölünmüş olduğunu anlatamayız. Onlar da muhtemelen beğenmez, çeker giderlerdi böyle çatışmalı bir gezegenden” şeklinde bir görüş belirtmiş.
Gerçekten de 21. yüzyılın dünyası, ardı arkası gelmeyen savaşlarla sarsılıyor. Ülkeler arasında nükleer savaş tehdidi sürerken, aynı anda füzeler havalanıyor, bombalar patlıyor...
Daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, Dünyanın Ağası var. Küresel emperyalizmin kurallarını o koyuyor, oyunun planlarını o belirliyor...
İnsanın insanla savaşı, ormandaki vahşi hayvanların mücadelesini aratmıyor. Uygar dünyanın en akıllı canlı türü, aklını barış için değil, daha vurucu yeni teknolojiler geliştirmek için kullanıyor. Eski çağlardaki gibi artık bilek gücüyle değil, üstün teknolojiyle daha da öldürücü olabiliyor.
***
Bütün bunlar ne adına, ne için yapılıyor? Elbette temel neden, dünyada tükenmeye başlayan kaynakların paylaşılması sorunu... Kömür ve çelik, nasıl 2. Dünya Savaşı’nda savaş sanayisinin temeli olduysa, bugün de Ortadoğu’daki savaşlar petrol üzerinde dönüyor...
Bir diğer neden, din ve etnik köken farklılıkları. Bir inanca bağlı olan ya da belli bir kökenden gelenlerin diğerlerine tahammül edememesi, insanoğlunun en ilkel yönü...
Ya aynı dinden olanların kavgasına ne demeli? İşte o mezhep kavgasıdır ki, onu anlamak daha da zor. Mantık sınırlarını zorlayan bir dizi cehalet silsilesini yaşadı insanlık. Bugün de Irak’ta olanları ibretle izlerken, Aydınlanma çağını yakalayamamış topraklardaki ilkelliğe tanık oluyoruz.
Bir de cinsiyet farkı var tabii... Erkeğin kadını köleleştirme mücadelesi 2000’lerde hâlâ son bulmadı. Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerinde bir kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalmasın, tecavüze uğrayıp katledilmesin...
İnsanın kendi türü ile olan savaşı yetmiyormuş gibi, diğer canlılara karşı uyguladığı vahşetin de sonu gelmiyor. Hayvanlara yapılan zulmün listesini yapsam buraya sığmaz...
Doğa katliamını da unutmayalım. Meksika Körfezi’ne yayılan tonlarca petrolün yarattığı faciayı dehşetle izliyor, küresel ısınmanın yok ettiği canlı türlerini, bitkileri konuşuyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegen can çekişirken, kimin daha çok petrole sahip olacağının kavgasını veriyoruz...
***
Şimdi gelin bütün bu saçmalıkları dünyalı olmayan birisine, örneğin bir Marslı’ya anlatmaya çalışın. Şu soruları sorarsa ne diyeceksiniz?
Neden böyle güzel bir gezegeni cehenneme döndürmeye çalışıyorsunuz?
Neden bunca vahşet?
Neden bunca kaynağa sahip dünyada insanlar açlıktan ölüyor?
Neden aklınızı kullanmıyor ve farklılıklara saygı duyup barış içinde yaşamıyorsunuz?
Uzun uzun yanıt vermeye kalkarsanız; taa ilkçağlara gitmeniz ve sonunda da kapitalizme uzanmanız gerekir. Ama kısaca şöyle de diyebilirsiniz Marslı’ya:
Hepsinin nedeni, insanoğlunun dizginlenemeyen hırsı ve açgözlülüğüdür. Herkese yetecek kaynak varken, birileri hep daha fazlasını, bazen de hepsini istemiştir. Sonuçta küresel kapitalizm palazlanırken kitleler ezilmiş; Aydınlanma’nın uğramadığı yerlerde demokrasi ve özgürlük yeşerememiştir.
Bütün bunları duyan Marslı dünyada kalıp da ne yapsın? Herhalde hemen geri dönüp kendi gezegenini insanlara bırakmamak için önlemler alır...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Haziran 2010
Geçenlerde elime eski bir dergi geçti. The International Herald Tribune’un Aralık 2009’da yayımladığı yıl sonu dergisi. Siyaset, edebiyat, sanat, ekonomi, medya ve bilim dünyasının başarılı isimleri, 2010'a ışık tutacak düşünceleri yazmış.
Özellikle tarihçi Prof. Paul Kennedy’nin makalesi ilgimi çekti. Kennedy, “Bugün Marslılarla karşılaşsak, onlara bu dünyada insanlığın neden bu kadar bölünmüş olduğunu anlatamayız. Onlar da muhtemelen beğenmez, çeker giderlerdi böyle çatışmalı bir gezegenden” şeklinde bir görüş belirtmiş.
Gerçekten de 21. yüzyılın dünyası, ardı arkası gelmeyen savaşlarla sarsılıyor. Ülkeler arasında nükleer savaş tehdidi sürerken, aynı anda füzeler havalanıyor, bombalar patlıyor...
Daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, Dünyanın Ağası var. Küresel emperyalizmin kurallarını o koyuyor, oyunun planlarını o belirliyor...
İnsanın insanla savaşı, ormandaki vahşi hayvanların mücadelesini aratmıyor. Uygar dünyanın en akıllı canlı türü, aklını barış için değil, daha vurucu yeni teknolojiler geliştirmek için kullanıyor. Eski çağlardaki gibi artık bilek gücüyle değil, üstün teknolojiyle daha da öldürücü olabiliyor.
***
Bütün bunlar ne adına, ne için yapılıyor? Elbette temel neden, dünyada tükenmeye başlayan kaynakların paylaşılması sorunu... Kömür ve çelik, nasıl 2. Dünya Savaşı’nda savaş sanayisinin temeli olduysa, bugün de Ortadoğu’daki savaşlar petrol üzerinde dönüyor...
Bir diğer neden, din ve etnik köken farklılıkları. Bir inanca bağlı olan ya da belli bir kökenden gelenlerin diğerlerine tahammül edememesi, insanoğlunun en ilkel yönü...
Ya aynı dinden olanların kavgasına ne demeli? İşte o mezhep kavgasıdır ki, onu anlamak daha da zor. Mantık sınırlarını zorlayan bir dizi cehalet silsilesini yaşadı insanlık. Bugün de Irak’ta olanları ibretle izlerken, Aydınlanma çağını yakalayamamış topraklardaki ilkelliğe tanık oluyoruz.
Bir de cinsiyet farkı var tabii... Erkeğin kadını köleleştirme mücadelesi 2000’lerde hâlâ son bulmadı. Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerinde bir kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalmasın, tecavüze uğrayıp katledilmesin...
İnsanın kendi türü ile olan savaşı yetmiyormuş gibi, diğer canlılara karşı uyguladığı vahşetin de sonu gelmiyor. Hayvanlara yapılan zulmün listesini yapsam buraya sığmaz...
Doğa katliamını da unutmayalım. Meksika Körfezi’ne yayılan tonlarca petrolün yarattığı faciayı dehşetle izliyor, küresel ısınmanın yok ettiği canlı türlerini, bitkileri konuşuyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegen can çekişirken, kimin daha çok petrole sahip olacağının kavgasını veriyoruz...
***
Şimdi gelin bütün bu saçmalıkları dünyalı olmayan birisine, örneğin bir Marslı’ya anlatmaya çalışın. Şu soruları sorarsa ne diyeceksiniz?
Neden böyle güzel bir gezegeni cehenneme döndürmeye çalışıyorsunuz?
Neden bunca vahşet?
Neden bunca kaynağa sahip dünyada insanlar açlıktan ölüyor?
Neden aklınızı kullanmıyor ve farklılıklara saygı duyup barış içinde yaşamıyorsunuz?
Uzun uzun yanıt vermeye kalkarsanız; taa ilkçağlara gitmeniz ve sonunda da kapitalizme uzanmanız gerekir. Ama kısaca şöyle de diyebilirsiniz Marslı’ya:
Hepsinin nedeni, insanoğlunun dizginlenemeyen hırsı ve açgözlülüğüdür. Herkese yetecek kaynak varken, birileri hep daha fazlasını, bazen de hepsini istemiştir. Sonuçta küresel kapitalizm palazlanırken kitleler ezilmiş; Aydınlanma’nın uğramadığı yerlerde demokrasi ve özgürlük yeşerememiştir.
Bütün bunları duyan Marslı dünyada kalıp da ne yapsın? Herhalde hemen geri dönüp kendi gezegenini insanlara bırakmamak için önlemler alır...
-
Etiketler:
2. Dünya Savaşı,
açlık,
Amerika,
Aydınlanma,
cinsel ayrımcılık,
Dünya,
emperyalizm,
Irak,
insan,
kapitalizm,
nükleer savaş,
Paul Kennedy,
uygarlık,
zulüm
19 Ekim 2009 Pazartesi
Gözü Olmayan Kafalar
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 18 Ekim 2009
“Global Kapitalizm soyut bir kavram; protesto etmek bir fark yaratmaz.”
Kim demiş bunu? ABD Başkanı Barack Obama... Pittsburgh Post-Gazette ile yaptığı röportajda, soyut bir kavramla uğraşmanın değil, insanların hayatını etkileyen yerel ve acil sorunlara odaklanmanın fark yarattığını söylemiş....
“Ne diye şaşırıyorsun ki, adam kapitalizmin anavatanını yönetiyor?” diyebilirsiniz... Doğru, ama kendi ülkesinde sosyalistlikle itham edilmiyor mu Obama?
Hadi o saçmalığı bir yana bırakalım... Ama kendisinin geçmişte aktif olarak toplumsal örgütlenme çalışmaları yapmış olmasına ne diyelim?
“Gösteriler, sağlıklı bir demokrasinin işaretidir, ama protestocuların görüşüne katılmıyorum. Büyük kitle gösterilerine taraftar değilim,” diyor Obama. Dünyanın gidişatından memnun olmayan emekçilere de şu mesajı veriyor: “Küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu anlamaları lazım.”
O zaman şunu sormak gerekir: Başkanlık seçimi sırasında kendisini desteklemek için sokakları, stadyumları dolduran milyonlarca insanın yaptığı gösteriler ne oluyor?
Irak savaşı sırasındaki protesto gösterilerine karşı Bush da benzer bir küçümseyici tavır takınmıştı. Ama zaten onun aksi yönde davranması beklenmiyordu.
Oysa Obama gibi geçmişte sivil haklar mücadelesine destek vermiş, bütün dünyada demokrasi rüzgarı estirmeye çalışan bir politikacının benzer bir tavrı takınması, ciddi bir karşıtlık yaratıyor.
***
Amerika’daki sivil toplum örgütleri, Obama’nın bu sözleriyle gerçek yüzünün ortaya çıktığını düşünüyor. Gerçekten öyle mi acaba?
Belki de politikacılar çokyüzlü ve duruma göre o yüzlerden işlerine geleni maske gibi takıveriyorlar... Kendileri iktidardaysa protesto edilmekten hiç hoşlanmıyorlar; muhalefettelerse, protestoculara pasif destek veriyorlar...
İşin ilginci, çok yüzlü politikacılar değişip dururken, onların karşısında duran yüz hep aynıdır... Solgun renkli, kemikleri çıkmış bir yüz, öfkesini gözlerinden haykırır... Sokaklarda işsiz gezen, karnını doyurma mücadelesi veren, hep görmezden gelinen, umudu yok edilen milyonlardan biridir o...
Obama’nın soyut kavram dediği küresel kapitalizm, işte o yüzde somutlaşır... Parayı ve iktidar gücünü elinde tutanın düşüncesinde “soyut” olan, aslında tam karşısında gözünü dikmiş ona bakmaktadır...
Ama iktidar sahibi, gözü olmayan bir kafaya dönüşmüştür. Ona sesini duyurmak amacıyla bağırır... Sonra anlaşılır ki, gözsüz kafanın kulakları da, tek bir sesi, kapital sahiplerinin sesini duyacak şekilde ayarlıdır...
Yapacak tek bir şey kalmıştır; soluk benizli adamlar, dünyanın vicdanına seslenmek ve varlıklarını hissedilir kılmak için bir araya gelip sokağa çıkar...
Demokratik haklarıdır protesto etmek. Zengin bir adamın servetinin, 140 ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasından fazla olduğu bir dünyadır yaşadıkları... Sessiz kalmaları, akla ve vicdana hakarettir...
***
İstanbul’daki protestolarda meydana gelen bazı istenmeyen olayları bahane edip, konuyu bulandırmayalım... IMF ve Dünya Bankası’nın yaptığı makyaj tutmaz; uygulandığı zemin o kadar kötü ki, akar gider... Ardından sömürünün çirkin yüzü belirir yine...
Kurallarını insanların belirlediği ekonomik bir sistemdir kapitalizm. Akıl almayacak eşitsizliklerin baş nedenidir. Eğer bu vahşi sistemi insanlar yarattıysa, onun insani alternatifini de yine onlar bulacaktır.
Kapitalist sistem alternatifsiz değildir; kimileri kabul etmek istemese de, bu sömürünün sonunu ancak sosyal adalet düşüncesine dayanan gerçek sosyalizm getirir.
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 18 Ekim 2009
“Global Kapitalizm soyut bir kavram; protesto etmek bir fark yaratmaz.”
Kim demiş bunu? ABD Başkanı Barack Obama... Pittsburgh Post-Gazette ile yaptığı röportajda, soyut bir kavramla uğraşmanın değil, insanların hayatını etkileyen yerel ve acil sorunlara odaklanmanın fark yarattığını söylemiş....
“Ne diye şaşırıyorsun ki, adam kapitalizmin anavatanını yönetiyor?” diyebilirsiniz... Doğru, ama kendi ülkesinde sosyalistlikle itham edilmiyor mu Obama?
Hadi o saçmalığı bir yana bırakalım... Ama kendisinin geçmişte aktif olarak toplumsal örgütlenme çalışmaları yapmış olmasına ne diyelim?
“Gösteriler, sağlıklı bir demokrasinin işaretidir, ama protestocuların görüşüne katılmıyorum. Büyük kitle gösterilerine taraftar değilim,” diyor Obama. Dünyanın gidişatından memnun olmayan emekçilere de şu mesajı veriyor: “Küreselleşmenin kaçınılmaz olduğunu anlamaları lazım.”
O zaman şunu sormak gerekir: Başkanlık seçimi sırasında kendisini desteklemek için sokakları, stadyumları dolduran milyonlarca insanın yaptığı gösteriler ne oluyor?
Irak savaşı sırasındaki protesto gösterilerine karşı Bush da benzer bir küçümseyici tavır takınmıştı. Ama zaten onun aksi yönde davranması beklenmiyordu.
Oysa Obama gibi geçmişte sivil haklar mücadelesine destek vermiş, bütün dünyada demokrasi rüzgarı estirmeye çalışan bir politikacının benzer bir tavrı takınması, ciddi bir karşıtlık yaratıyor.
***
Amerika’daki sivil toplum örgütleri, Obama’nın bu sözleriyle gerçek yüzünün ortaya çıktığını düşünüyor. Gerçekten öyle mi acaba?
Belki de politikacılar çokyüzlü ve duruma göre o yüzlerden işlerine geleni maske gibi takıveriyorlar... Kendileri iktidardaysa protesto edilmekten hiç hoşlanmıyorlar; muhalefettelerse, protestoculara pasif destek veriyorlar...
İşin ilginci, çok yüzlü politikacılar değişip dururken, onların karşısında duran yüz hep aynıdır... Solgun renkli, kemikleri çıkmış bir yüz, öfkesini gözlerinden haykırır... Sokaklarda işsiz gezen, karnını doyurma mücadelesi veren, hep görmezden gelinen, umudu yok edilen milyonlardan biridir o...
Obama’nın soyut kavram dediği küresel kapitalizm, işte o yüzde somutlaşır... Parayı ve iktidar gücünü elinde tutanın düşüncesinde “soyut” olan, aslında tam karşısında gözünü dikmiş ona bakmaktadır...
Ama iktidar sahibi, gözü olmayan bir kafaya dönüşmüştür. Ona sesini duyurmak amacıyla bağırır... Sonra anlaşılır ki, gözsüz kafanın kulakları da, tek bir sesi, kapital sahiplerinin sesini duyacak şekilde ayarlıdır...
Yapacak tek bir şey kalmıştır; soluk benizli adamlar, dünyanın vicdanına seslenmek ve varlıklarını hissedilir kılmak için bir araya gelip sokağa çıkar...
Demokratik haklarıdır protesto etmek. Zengin bir adamın servetinin, 140 ülkenin gayri safi yurtiçi hasılasından fazla olduğu bir dünyadır yaşadıkları... Sessiz kalmaları, akla ve vicdana hakarettir...
***
İstanbul’daki protestolarda meydana gelen bazı istenmeyen olayları bahane edip, konuyu bulandırmayalım... IMF ve Dünya Bankası’nın yaptığı makyaj tutmaz; uygulandığı zemin o kadar kötü ki, akar gider... Ardından sömürünün çirkin yüzü belirir yine...
Kurallarını insanların belirlediği ekonomik bir sistemdir kapitalizm. Akıl almayacak eşitsizliklerin baş nedenidir. Eğer bu vahşi sistemi insanlar yarattıysa, onun insani alternatifini de yine onlar bulacaktır.
Kapitalist sistem alternatifsiz değildir; kimileri kabul etmek istemese de, bu sömürünün sonunu ancak sosyal adalet düşüncesine dayanan gerçek sosyalizm getirir.
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Dünya,
Dünya Bankası,
George W. Bush,
IMF,
kapitalizm,
sosyal ve ekonomik eşitsizlik,
sosyalizm
22 Haziran 2009 Pazartesi
Uygunsuz Bir Gerçek...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Haziran 2009
Geçenlerde Dünya Çevre Günü kutlandı. Aslında küresel ısınma tehlikesi nedeniyle pek de kutlama gibi olmadı... Üzerinde yaşadığı gezegenin yok oluşunu uzun süre seyreden insanoğlu, sonunda panikledi ve bu aymazlığa son verme çabasına girişti...
Bu çabanın en ünlü isimlerinden birisi, ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore. Bence 2000 yılında Bush’a karşı yarıştığı başkanlık seçimini şaibeli bir şekilde kaybetmiş sayılmasa, dünya için çok daha hayırlı olurdu...
Ama Al Gore, o kaybı da bir kazanca dönüştürdü. Küresel ısınmanın önlenmesi konusundaki çalışmaları ve özellikle “An Inconvenient Truth” (Uygunsuz Gerçek) adlı belgeseldeki anlatıcı rolü çok etkili oldu.
Bütün bu çalışmalarını alkışlamakla birlikte, Al Gore’a soru sorma olanağım olsa, şunu sorardım: Dünyadaki sera gazı salınımının beşte birini yaratan hayvancılık sektörünün küresel ısınmaya olan etkisi, belgeselinizde neden göz ardı edildi?
Bunu sadece vegan olduğum için değil, bilimsel bir gerçeğin neden gizlendiğini merak ettiğim için soruyorum. Çünkü bu gerçeğin dayandığı veriler çok açık. (Biraz fazla sayı vereceğim ama konuyu açıklamak için bu zorunlu.)
1-BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, hayvancılık sektörü, dünyadaki karbondioksit gazının yüzde 9’undan, metan gazının yüzde 37’sinden ve azot protoksit’in yüzde 65’inden sorumlu. Metan gazının küresel ısınmaya etkisi, karbondioksitin etkisinin 23 katı; bu oran azot protoksitte ise 296 katına çıkıyor...
2-Et endüstrisi, dünyadaki amonyak salınımının yüzde 64’ünün de sorumlusu. Amonyak ve çeşitli kimyasallar ise, asit yağmurlarının ve biyolojik çeşitliliğin yok oluşunun nedeni...
3-Et üretimi için kullanılan geniş toprakların yanı sıra, milyarlarca hektarlık arsa da, hayvanlara besin sağlamak için tarımsal üretime ayrılıyor. Örneğin, dünyada 756 milyon ton tahıl, çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılıyor. Bu miktar, açlık riski altındaki 1.4 milyar insanın beslenmesi için kullanılsa, yaşamaları için gereken miktarın iki misli tahıl elde ediliyor.
4-Sektörün su tüketiminin çok fazla olması nedeniyle su kaynakları azalıyor. (Araştırmalara göre, 1 kg. sığır eti elde etmek için harcanan su miktarı ortalama 18930 litre iken, bu oran aynı miktarda patates için 455 lt., buğday için 820 lt., pirinç 1735 lt., soya için 1820 lt. / Kaynak: David Pimentel, American Journal of Clinical Nutrition, 2003, Vol:78)
5-Et tüketimi giderek artıyor. Gelişmekte olan ülkelerde kişi başına düşen yıllık et tüketimi 1980’de 14 kg. iken, 2002’de 28 kg. oldu. FAO’ya göre bu oran, 2050’ye kadar iki katına çıkacak.
Bazı kişilerin, et yemenin doğal ve gerekli olduğunu savunup, bunlara hiç itibar etmeyeceğini biliyorum. Ama şu da bir gerçek ki, insanın et yemesi doğal bir durum değil. Bilimsel araştırmalar, ilk insanların vejetaryen olduğunu kanıtlıyor...
Etin insan sağlığına etkisi ise, ayrı bir tartışma konusu... Geleneksel mutfağında ete çok fazla yer verilen bir ülkenin vatandaşlarına bunları anlatmanın bir etkisi olur mu?
En azından birileri haftada bir gün et tüketmemeye ikna olabilir belki... (Sözüm, zaten et almaya gücü yetmeyen dar gelirlilere değil.) Böylece hem kendi sağlıklarına hem de dünyanın geleceğine olumlu bir katkı yapabilirler.
Geçen ay Belçika’nın Ghent şehrinde bu yönde bir uygulama başladı. Belediye meclisi kararıyla artık Ghent'te haftada bir gün et yenilmeyecek, bütün restoranlar vejetaryen menü sunacak.
Darısı her şehrin başına... Çünkü ete olan bu aşırı düşkünlüğün önü alınmazsa, dünya daha da hızla tükenecek.
İnsanlık için ne uygunsuz bir gerçek...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Haziran 2009
Geçenlerde Dünya Çevre Günü kutlandı. Aslında küresel ısınma tehlikesi nedeniyle pek de kutlama gibi olmadı... Üzerinde yaşadığı gezegenin yok oluşunu uzun süre seyreden insanoğlu, sonunda panikledi ve bu aymazlığa son verme çabasına girişti...
Bu çabanın en ünlü isimlerinden birisi, ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore. Bence 2000 yılında Bush’a karşı yarıştığı başkanlık seçimini şaibeli bir şekilde kaybetmiş sayılmasa, dünya için çok daha hayırlı olurdu...
Ama Al Gore, o kaybı da bir kazanca dönüştürdü. Küresel ısınmanın önlenmesi konusundaki çalışmaları ve özellikle “An Inconvenient Truth” (Uygunsuz Gerçek) adlı belgeseldeki anlatıcı rolü çok etkili oldu.
Bütün bu çalışmalarını alkışlamakla birlikte, Al Gore’a soru sorma olanağım olsa, şunu sorardım: Dünyadaki sera gazı salınımının beşte birini yaratan hayvancılık sektörünün küresel ısınmaya olan etkisi, belgeselinizde neden göz ardı edildi?
Bunu sadece vegan olduğum için değil, bilimsel bir gerçeğin neden gizlendiğini merak ettiğim için soruyorum. Çünkü bu gerçeğin dayandığı veriler çok açık. (Biraz fazla sayı vereceğim ama konuyu açıklamak için bu zorunlu.)
1-BM Gıda ve Tarım Örgütü’ne (FAO) göre, hayvancılık sektörü, dünyadaki karbondioksit gazının yüzde 9’undan, metan gazının yüzde 37’sinden ve azot protoksit’in yüzde 65’inden sorumlu. Metan gazının küresel ısınmaya etkisi, karbondioksitin etkisinin 23 katı; bu oran azot protoksitte ise 296 katına çıkıyor...
2-Et endüstrisi, dünyadaki amonyak salınımının yüzde 64’ünün de sorumlusu. Amonyak ve çeşitli kimyasallar ise, asit yağmurlarının ve biyolojik çeşitliliğin yok oluşunun nedeni...
3-Et üretimi için kullanılan geniş toprakların yanı sıra, milyarlarca hektarlık arsa da, hayvanlara besin sağlamak için tarımsal üretime ayrılıyor. Örneğin, dünyada 756 milyon ton tahıl, çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılıyor. Bu miktar, açlık riski altındaki 1.4 milyar insanın beslenmesi için kullanılsa, yaşamaları için gereken miktarın iki misli tahıl elde ediliyor.
4-Sektörün su tüketiminin çok fazla olması nedeniyle su kaynakları azalıyor. (Araştırmalara göre, 1 kg. sığır eti elde etmek için harcanan su miktarı ortalama 18930 litre iken, bu oran aynı miktarda patates için 455 lt., buğday için 820 lt., pirinç 1735 lt., soya için 1820 lt. / Kaynak: David Pimentel, American Journal of Clinical Nutrition, 2003, Vol:78)
5-Et tüketimi giderek artıyor. Gelişmekte olan ülkelerde kişi başına düşen yıllık et tüketimi 1980’de 14 kg. iken, 2002’de 28 kg. oldu. FAO’ya göre bu oran, 2050’ye kadar iki katına çıkacak.
Bazı kişilerin, et yemenin doğal ve gerekli olduğunu savunup, bunlara hiç itibar etmeyeceğini biliyorum. Ama şu da bir gerçek ki, insanın et yemesi doğal bir durum değil. Bilimsel araştırmalar, ilk insanların vejetaryen olduğunu kanıtlıyor...
Etin insan sağlığına etkisi ise, ayrı bir tartışma konusu... Geleneksel mutfağında ete çok fazla yer verilen bir ülkenin vatandaşlarına bunları anlatmanın bir etkisi olur mu?
En azından birileri haftada bir gün et tüketmemeye ikna olabilir belki... (Sözüm, zaten et almaya gücü yetmeyen dar gelirlilere değil.) Böylece hem kendi sağlıklarına hem de dünyanın geleceğine olumlu bir katkı yapabilirler.
Geçen ay Belçika’nın Ghent şehrinde bu yönde bir uygulama başladı. Belediye meclisi kararıyla artık Ghent'te haftada bir gün et yenilmeyecek, bütün restoranlar vejetaryen menü sunacak.
Darısı her şehrin başına... Çünkü ete olan bu aşırı düşkünlüğün önü alınmazsa, dünya daha da hızla tükenecek.
İnsanlık için ne uygunsuz bir gerçek...
Etiketler:
Al Gore,
Dünya,
et tüketimi,
George W. Bush,
küresel ısınma,
vegan,
vejetaryen
1 Aralık 2008 Pazartesi
Dünyanın Ağası
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/30 Kasım 2008
Dünyanın toplam yüzölçümü 510.065.284 km2.
5.613.963 rakamı, bunun ne kadarına denk gelir?
Yaklaşık yüzde 1’ine... Bu rakam, Amerika’nın dünya üzerinde hiç asker bulundurmadığı toprakların yüzölçümünü gösteriyor. Geriye kalan 504.451.321 km2’lik alanda Amerika’nın askeri gücü var.
Bu sayıları nasıl bulduğuma gelince... Mother Jones dergisinin ekim sayısında, Amerika’nın dünyanın diğer ülkelerindeki askeri gücünü gösteren bir harita yayımlandı.
Pentagon’un hiç asker bulundurmadığı bölgeler haritada açık yeşil renkte... Bu bölgelere bakınca şu liste çıkıyor karşımıza: Libya, İran, Kuzey Kore, Batı Sahra, Burkina Faso, Togo, Kongo Cumhuriyeti, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine ve Fransız Guyanası... İşte bu bölgelerin yüzölçümlerini bulup toplayınca, dünya yüzölçümünün yaklaşık yüzde 1'i kadar olduğunu gördüm.
Fransız Guyanası, Fransa’ya bağlı denizaşırı il statüsünde. Geri kalan 9 ülkeden Libya, İran ve Kuzey Kore dışındakiler ise, fakirlik, açlık ve susuzluktan kıvranıyor... Ne petrolleri var ne de konumları stratejik...
***
Haritada Türkiye nasıl gösterilmiş?
Sarı-yeşil çizgili bir grafik kullanılmış. Ne demek bu? Haziran 2000-Aralık 2007 arasında bu bölgede asker sayısında azalma yönünde bir değişiklik olduğu anlamına geliyor. Türkiye ile ilgili açıklamada şöyle yazıyor: İncirlik Hava Üssü, uzun yıllardır Amerikan askerlerini barındırdı ve Irak Savaşı nedeniyle çok önemli bir merkez haline geldi. Geçen sonbaharda, Ermenilere yönelik 1915-23 Osmanlı soykırımını kınayan bir yasa tasarısının Kongre'de görüşülmesine öfkelenen Türk politikacılar, üssü Amerika’nın kullanımına kapatmakla tehdit etti. Tasarı kısa bir süre sonra rafa kalktı.
Durum şu: Sözde soykırım yasa tasarısı, 10 Ekim 2007’de Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde 21’e karşı 27 oyla kabul edildi. Türkiye, tepki olarak Washington Büyükelçisini Ankara’ya çağırdı. Kongre üyelerine yönelik lobi faaliyeti yürütülerek ilişkilerin büyük zarar göreceği anlatıldı. Bush yönetimi ise, Ankara’nın, Irak’a gönderilecek ABD kuvvetlerinin sevkiyatı için Türk yollarını kısıtlamasından kaygı duyduğunu söyledi. Sonunda tasarı ertelendi.
Bakalım Obama başkanlığı devralınca sözde soykırım tasarısı ne olacak? Buna bağlı olarak İncirlik tartışması yeniden gündeme gelecek mi göreceğiz... Ama İncirlik gibi bir noktaya yerleşen Amerika’nın kolay kolay oradan çıkacağını düşünmek yanıltıcı olur. Sonuçta İran’a olan yakınlığı ortada...
***
Mother Jones’un harita ile ilgili haberinde, Bush'un 2004 başkanlık seçiminden birkaç ay önce, Amerikan askeri üslerine ilişkin bir plan açıkladığı da anlatılıyor. Soğuk Savaş’tan bu yana yapılan en sert plandı bu. O dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in hazırladığı düzenlemenin amacı, zayıf durumdaki savaş makinesine hayat vermekti. Bunun için yapılacak şey, eldeki kuvvetleri son teknolojiyle donatıp, daha az güçle daha çok iş yapabilecek ve aynı anda dört bölgede birden çatışma yürütüp baskı kurabilecek hale getirmekti.
Amerika, o günden beri bunu sağlamak için dünyanın birçok yerinde üsler kurmaya devam ediyor. Pentagon’u yönetenler, söz konusu haritaya bakıp ne düşünüyorlardır acaba?
“Vay be, dünya imparatorluğumuz muhteşem görünüyor!” mu diyorlardır? 151 yabancı ülkede 510.927 asker... Yaklaşık 120 milyar dolar ederindeki 761 askeri üs... 21.yüzyılda imparatorluk, parayla, silahla ve dünya yüzölçümünün yüzde 99’unda asker bulundurarak kuruluyor...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/30 Kasım 2008
Dünyanın toplam yüzölçümü 510.065.284 km2.
5.613.963 rakamı, bunun ne kadarına denk gelir?
Yaklaşık yüzde 1’ine... Bu rakam, Amerika’nın dünya üzerinde hiç asker bulundurmadığı toprakların yüzölçümünü gösteriyor. Geriye kalan 504.451.321 km2’lik alanda Amerika’nın askeri gücü var.
Bu sayıları nasıl bulduğuma gelince... Mother Jones dergisinin ekim sayısında, Amerika’nın dünyanın diğer ülkelerindeki askeri gücünü gösteren bir harita yayımlandı.
Pentagon’un hiç asker bulundurmadığı bölgeler haritada açık yeşil renkte... Bu bölgelere bakınca şu liste çıkıyor karşımıza: Libya, İran, Kuzey Kore, Batı Sahra, Burkina Faso, Togo, Kongo Cumhuriyeti, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine ve Fransız Guyanası... İşte bu bölgelerin yüzölçümlerini bulup toplayınca, dünya yüzölçümünün yaklaşık yüzde 1'i kadar olduğunu gördüm.
Fransız Guyanası, Fransa’ya bağlı denizaşırı il statüsünde. Geri kalan 9 ülkeden Libya, İran ve Kuzey Kore dışındakiler ise, fakirlik, açlık ve susuzluktan kıvranıyor... Ne petrolleri var ne de konumları stratejik...
***
Haritada Türkiye nasıl gösterilmiş?
Sarı-yeşil çizgili bir grafik kullanılmış. Ne demek bu? Haziran 2000-Aralık 2007 arasında bu bölgede asker sayısında azalma yönünde bir değişiklik olduğu anlamına geliyor. Türkiye ile ilgili açıklamada şöyle yazıyor: İncirlik Hava Üssü, uzun yıllardır Amerikan askerlerini barındırdı ve Irak Savaşı nedeniyle çok önemli bir merkez haline geldi. Geçen sonbaharda, Ermenilere yönelik 1915-23 Osmanlı soykırımını kınayan bir yasa tasarısının Kongre'de görüşülmesine öfkelenen Türk politikacılar, üssü Amerika’nın kullanımına kapatmakla tehdit etti. Tasarı kısa bir süre sonra rafa kalktı.
Durum şu: Sözde soykırım yasa tasarısı, 10 Ekim 2007’de Temsilciler Meclisi’nin Dış İlişkiler Komitesi’nde 21’e karşı 27 oyla kabul edildi. Türkiye, tepki olarak Washington Büyükelçisini Ankara’ya çağırdı. Kongre üyelerine yönelik lobi faaliyeti yürütülerek ilişkilerin büyük zarar göreceği anlatıldı. Bush yönetimi ise, Ankara’nın, Irak’a gönderilecek ABD kuvvetlerinin sevkiyatı için Türk yollarını kısıtlamasından kaygı duyduğunu söyledi. Sonunda tasarı ertelendi.
Bakalım Obama başkanlığı devralınca sözde soykırım tasarısı ne olacak? Buna bağlı olarak İncirlik tartışması yeniden gündeme gelecek mi göreceğiz... Ama İncirlik gibi bir noktaya yerleşen Amerika’nın kolay kolay oradan çıkacağını düşünmek yanıltıcı olur. Sonuçta İran’a olan yakınlığı ortada...
***
Mother Jones’un harita ile ilgili haberinde, Bush'un 2004 başkanlık seçiminden birkaç ay önce, Amerikan askeri üslerine ilişkin bir plan açıkladığı da anlatılıyor. Soğuk Savaş’tan bu yana yapılan en sert plandı bu. O dönemin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in hazırladığı düzenlemenin amacı, zayıf durumdaki savaş makinesine hayat vermekti. Bunun için yapılacak şey, eldeki kuvvetleri son teknolojiyle donatıp, daha az güçle daha çok iş yapabilecek ve aynı anda dört bölgede birden çatışma yürütüp baskı kurabilecek hale getirmekti.
Amerika, o günden beri bunu sağlamak için dünyanın birçok yerinde üsler kurmaya devam ediyor. Pentagon’u yönetenler, söz konusu haritaya bakıp ne düşünüyorlardır acaba?
“Vay be, dünya imparatorluğumuz muhteşem görünüyor!” mu diyorlardır? 151 yabancı ülkede 510.927 asker... Yaklaşık 120 milyar dolar ederindeki 761 askeri üs... 21.yüzyılda imparatorluk, parayla, silahla ve dünya yüzölçümünün yüzde 99’unda asker bulundurarak kuruluyor...
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Donald Rumsfeld,
Dünya,
emperyalizm,
George W. Bush,
İncirlik,
Soğuk Savaş,
Türkiye
15 Eylül 2008 Pazartesi
Akılsızlığın Küresel Boyutları...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/14 Eylül 2008
BBC Program Yapımcısı Jessica Williams, 2005 yılında “50 Facts That Should Change The World” (Dünyayı Değiştirmesi Gereken 50 Gerçek) adlı bir kitap yazmış ve büyük ilgi çekmişti. Kitabın gözden geçirilerek Amerika için yeniden düzenlenen 2007 baskısını okudum son günlerde.
Kitapta sıralanan 50 maddenin hepsini bu yazıya sığdırmam olanaklı değil, ama en dikkat çekici olanlarını aşağıya listeledim. Williams’ın çalışması ortaya öyle bir manzara çıkarıyor ki, fazla bir yoruma gerek kalmıyor...
İktidar ve para hırsı insanoğlunun aklını başından almış...
Küresel kapitalizm ise almış başını gidiyor.
Bilmem bu akılsızlık nereye varacak?
***
-Dünyadaki obezlerin üçte biri gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
-Londra’da Oxford Caddesi ile Regent Caddesi’nin kesiştiği noktadan başlayan beş millik alanın içinde 161 Starbucks var.
-2005’te idamların yüzde 94’ü İran, Suudi Arabistan, Çin ve Amerika’da gerçekleştirildi.
-Avrupa Birliği’ndeki her bir inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrikalıların yüzde 75’inin yaşamak için bir günde harcadığı paradan daha fazla.
-Dünya nüfusunun beşte biri, günde 1 dolardan daha az parayla yaşıyor.
-Rusya’da her yıl 12 binden fazla kadın, aile içi şiddet nedeniyle yaşamını yitiriyor.
-Saatte en az bir kişi kara mayınları yüzünden ölüyor.
-Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var.
-David Beckham, LA Galaxy futbol takımı ile yaptığı anlaşma nedeniyle dakikada 100 dolar kazanıyor.
-Her gün 1 milyon kişi yeni cep telefonu alıyor.
-Arabalar dakikada iki kişiyi öldürüyor.
-Küresel ısınma nedeniyle yılda 150 bir insan ölüyor.
-Kenya’da rüşvet ödemeleri, ortalama hanehalkı bütçesinin üçte birini oluşturuyor.
-150’den fazla ülkede işkence uygulanıyor.
-Her gün dünya nüfusunun beşte biri -800 milyon kadar insan- aç kalıyor.
-Amerikalı siyahi erkeklerin hapse girme olasılığı üçte bir.
-Dünya nüfusunun üçte biri savaşta.
-Petrol rezervleri 2040 yılına kadar tükenebilir.
-Sigara içenlerin yüzde 82’si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
-İngilizler, her yıl toplam 3 milyar parça giysi satın alıyor (kişi başına ortalama 50 parça) ve sonunda bunların büyük kısmı kullanılmayıp atılıyor.
-30 milyon kadar Afrikalı’da AIDS var.
-Her yıl intihar nedeniyle ölenlerin sayısı, silahlı çatışmalarda ölenlerden daha fazla.
-Amerika’da her hafta ortalama 54 çocuk silah taşıdığı için okuldan atılıyor.
-Dünyada en az 300.000 kadar düşünce suçlusu var.
-Yılda iki milyon genç kız ve kadına sünnet uygulanıyor.
-Dünyadaki çeşitli çatışmalarda savaşan 300.000 çocuk asker var.
-İngiltere’de 2001 genel seçimlerinde yaklaşık 26 milyon insan oy kullandı. Pop Idol yarışmasının birinci sezonunda kullanılan oy sayısı ise, 32 milyondan daha fazlaydı.
-Her altı İngiliz gencinden birisi, reality şovlarının kendisine ün kazandırabileceğine inanıyor.
-2005’te Amerika’nın askeri harcamaları 554 milyar dolar. Bu, Amerika’nın dünya barışını tehdit eden haydut ülkeler olarak gösterdiği 6 ülkenin (Küba, Kuzey Kore, İran, Sudan, Libya ve Suriye) toplam askeri harcamasının 29 katı.
-Dünyada 27 milyon köle var.
-Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor. Bu, her üç haftada bir aya ulaşmak için yeterli uzunlukta şişe birikmesi anlamına geliyor.
-Sıradan bir İngiliz, günde 300 kere kameraya yakalanıyor.
-Her yıl 120 bin kadar kadın Batı Avrupa’ya satılıyor.
-Amerika’nın Birleşmiş Milletler’e 1 milyar dolardan fazla borcu var.
-Yoksulluk içinde yaşayan çocukların akıl hastalığına yakalanma olasılığı, varlıklı ailelerin çocuklarına göre üç kat daha fazla...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/14 Eylül 2008
BBC Program Yapımcısı Jessica Williams, 2005 yılında “50 Facts That Should Change The World” (Dünyayı Değiştirmesi Gereken 50 Gerçek) adlı bir kitap yazmış ve büyük ilgi çekmişti. Kitabın gözden geçirilerek Amerika için yeniden düzenlenen 2007 baskısını okudum son günlerde.
Kitapta sıralanan 50 maddenin hepsini bu yazıya sığdırmam olanaklı değil, ama en dikkat çekici olanlarını aşağıya listeledim. Williams’ın çalışması ortaya öyle bir manzara çıkarıyor ki, fazla bir yoruma gerek kalmıyor...
İktidar ve para hırsı insanoğlunun aklını başından almış...
Küresel kapitalizm ise almış başını gidiyor.
Bilmem bu akılsızlık nereye varacak?
***
-Dünyadaki obezlerin üçte biri gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
-Londra’da Oxford Caddesi ile Regent Caddesi’nin kesiştiği noktadan başlayan beş millik alanın içinde 161 Starbucks var.
-2005’te idamların yüzde 94’ü İran, Suudi Arabistan, Çin ve Amerika’da gerçekleştirildi.
-Avrupa Birliği’ndeki her bir inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrikalıların yüzde 75’inin yaşamak için bir günde harcadığı paradan daha fazla.
-Dünya nüfusunun beşte biri, günde 1 dolardan daha az parayla yaşıyor.
-Rusya’da her yıl 12 binden fazla kadın, aile içi şiddet nedeniyle yaşamını yitiriyor.
-Saatte en az bir kişi kara mayınları yüzünden ölüyor.
-Hindistan’da 44 milyon çocuk işçi var.
-David Beckham, LA Galaxy futbol takımı ile yaptığı anlaşma nedeniyle dakikada 100 dolar kazanıyor.
-Her gün 1 milyon kişi yeni cep telefonu alıyor.
-Arabalar dakikada iki kişiyi öldürüyor.
-Küresel ısınma nedeniyle yılda 150 bir insan ölüyor.
-Kenya’da rüşvet ödemeleri, ortalama hanehalkı bütçesinin üçte birini oluşturuyor.
-150’den fazla ülkede işkence uygulanıyor.
-Her gün dünya nüfusunun beşte biri -800 milyon kadar insan- aç kalıyor.
-Amerikalı siyahi erkeklerin hapse girme olasılığı üçte bir.
-Dünya nüfusunun üçte biri savaşta.
-Petrol rezervleri 2040 yılına kadar tükenebilir.
-Sigara içenlerin yüzde 82’si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyor.
-İngilizler, her yıl toplam 3 milyar parça giysi satın alıyor (kişi başına ortalama 50 parça) ve sonunda bunların büyük kısmı kullanılmayıp atılıyor.
-30 milyon kadar Afrikalı’da AIDS var.
-Her yıl intihar nedeniyle ölenlerin sayısı, silahlı çatışmalarda ölenlerden daha fazla.
-Amerika’da her hafta ortalama 54 çocuk silah taşıdığı için okuldan atılıyor.
-Dünyada en az 300.000 kadar düşünce suçlusu var.
-Yılda iki milyon genç kız ve kadına sünnet uygulanıyor.
-Dünyadaki çeşitli çatışmalarda savaşan 300.000 çocuk asker var.
-İngiltere’de 2001 genel seçimlerinde yaklaşık 26 milyon insan oy kullandı. Pop Idol yarışmasının birinci sezonunda kullanılan oy sayısı ise, 32 milyondan daha fazlaydı.
-Her altı İngiliz gencinden birisi, reality şovlarının kendisine ün kazandırabileceğine inanıyor.
-2005’te Amerika’nın askeri harcamaları 554 milyar dolar. Bu, Amerika’nın dünya barışını tehdit eden haydut ülkeler olarak gösterdiği 6 ülkenin (Küba, Kuzey Kore, İran, Sudan, Libya ve Suriye) toplam askeri harcamasının 29 katı.
-Dünyada 27 milyon köle var.
-Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyor. Bu, her üç haftada bir aya ulaşmak için yeterli uzunlukta şişe birikmesi anlamına geliyor.
-Sıradan bir İngiliz, günde 300 kere kameraya yakalanıyor.
-Her yıl 120 bin kadar kadın Batı Avrupa’ya satılıyor.
-Amerika’nın Birleşmiş Milletler’e 1 milyar dolardan fazla borcu var.
-Yoksulluk içinde yaşayan çocukların akıl hastalığına yakalanma olasılığı, varlıklı ailelerin çocuklarına göre üç kat daha fazla...
Etiketler:
Amerika,
Dünya,
kapitalizm,
küresel ısınma


