© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 14 Ağustos 2011
Londra’da geçen hafta sonu 29 yaşındaki siyahi taksi şoförü Mark Duggan’ın kentin en yoksul semtlerinden Tottenham’da polis tarafından öldürülmesiyle başlayan olaylar sonunda isyana dönüştü. Olayın nasıl çıktığını izleyemeyenler için kısaca özetliyorum.
Dört çocuk babası Duggan, akşam saat 6 dolayında nişanlısını görmek üzere taksisine binmiş gidiyordu. Birden polis tarafından durdurulan araçtan indirildi ve vurularak öldürüldü. Polisler, Duggan’ın ateş ettiğini ve o nedenle kendilerini korumak için onu vurduklarını söylüyor. Görgü tanıkları ise, bunu reddediyor; Duggan’ın önce yere yatırılıp sonra ateş edildiğini söylüyor.
Ardından içinde çeşitli etnik grupların yaşadığı, Londra’nın en büyük siyahi nüfusu barındıran semti Tottenham’da protesto düzenlendi; çevredeki dükkanlar, arabalar, evler yakılıp yıkıldı. Karakolun önünde gösteri yapan gruba polisin sert müdahalesiyle olaylar çığırından çıktı; semtten semte yayılarak kenti sardı ve yağmalamaya dönüştü.
Bu aşamada ana akım İngiliz medyası ve onun etkisiyle çoğunluk, polisin uyguladığı ölçüsüz şiddeti bir yana bırakıp, yağmalamaya odaklandı. Yağmayı savunacak değilim. Elbette protestoların amacını aşan, kontrolden çıkmış bir grup insanın dükkanlara, mağazalara, bankalara saldırması da şiddettir ve şiddetin her türlüsünü reddeden bir insan olarak bunun da kuşkusuz karşısındayım.
Fakat buradan hareketle tüm suçu isyancılara yıkmak, ancak sorunu göz ardı etmeye neden olur. Açıkçası İngiltere’de sonunda isyan çıkacağını tahmin etmek hiç zor değildi. Mark Duggan’ın öldürülmesi fitili ateşledi ama o fitil orada halihazırda duruyordu.
***
İşçi Partisi, İngiltere’de geçen yıl yapılan seçimlerden sonra, 13 yıldır tek başına elinde tuttuğu iktidarı kaybetmişti. Muhafazakar Parti Başkanı David Cameron’ın koalisyon arayışlarının sürdüğü sırada, 16 Mayıs 2010 tarihinde bu köşede bir yazı yazmıştım.
Yazının sonu şöyleydi: “Hangi parti kurarsa kursun yeni hükümetin işi zor. Çünkü Danny Dorling’in de işaret ettiği gibi, ülkede bugün ortaya çıkan öfke, Marksist bir işçi sınıfının öfkesi değil; tam yolun ortasında duranların öfkesi. İlerlemek isteyenlerin önce o yolu açması gerek...”
Adı geçen Danny Dorling, Sheffield Üniversitesi’nde beşeri coğrafya dalında yaptığı çalışmalarla tanınan bir profesör. Geçen yıl Britanya’da uzun süredir yaşanan sınıf mücadelesini ve eşitsizliği anlatan çok önemli bir kitap yazdı. “Injustice: Why Social Inequality Persists” adlı kitapta şu bilgileri veriyor Dorling:
“1990-2000 arasında Britanya’da toplumun en varlıklı % 10’luk kesiminin paylaştığı servetin oranı, % 47’den % 54’e çıktı. En zengin % 1’lik kesimin aldığı pay ise, % 18’den % 23’e yükseldi. Aynı kritere göre Londra, dünyada eşitsizliğin en fazla olduğu kent. En zengin % 10’luk kesim, en yoksul durumdaki % 10’luk kesimin 273 katı servete sahip.”
Bu ne anlama geliyor?
“Britanya’da gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin bu derece arttığı dönemin, en son 1854’te, Charles Dickens’ın ‘Zor Zamanlar’ı yazdığı Victoria dönemi” olduğu anlamına geliyor.
Ne yazık ki Rupert Murdoch’ın sağcı gazetesi The Sun’ın seçim öncesinde kapaktan “Tek Umudumuz” diye duyurduğu Cameron, İngiltere için umutsuzluğun işaretiydi. Göreve geldiği günden bu yana kamu harcamalarında yaptığı bütün kesintiler, ezilen kesimi daha da çok ezdi, işsizliği artırdı. İngiltere’de bir kangren haline gelen eşitsizlik daha da büyüdü.
Bu duruma bir çare bulunmaz, neoliberalizm bütün açgözlülüğüyle yoksul kitleleri ezmeye devam ederse bu tür isyanların olması kaçınılmazdır.
-
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiltere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ağustos 2011 Pazar
19 Aralık 2010 Pazar
Bütün İktidar Hayal Gücüne!
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Aralık 2010
Üniversite öğrencileri ayakta. Fransa ve Yunanistan’ın ardından, İngiltere ve İtalya öğrenci eylemleriyle sarsılıyor. Avrupa başkentlerinden her gün protesto eylemlerine ilişkin haberler geliyor.
Son haftalarda Türkiye’de de yaşanan öğrenci olaylarını nasıl değerlendirmeli?
Acaba bu olayları Başbakan’ın dediği gibi “illegal örgütler içinde yer alan tipler” mi organize ediyor?
Yoksa TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun dediği gibi olayların arkasında Ergenekon denilen örgüt mü var?
Ya da bu olayların asıl sorumlusu, bütün dünyada olduğu gibi şirazesinden çıkan iktidarlar mı? Nasıl çıkar bir iktidar şirazesinden?
Örneğin İngiltere’de olduğu gibi, eğitim bütçesini keserken varlıklı kesimin vergisinde indirim yapar...
İtalya’da olduğu gibi, üniversitelerde bütçe kısıtlamalarının yanı sıra, özelleştirmeye de kapı aralayan yasa tasarıları getirir...
Ya da Türkiye’deki gibi, rektörlerle buluşan Başbakan’ı protesto etmek isteyen gençlere coplarla, biber gazıyla saldırı emri verir...
***
Avrupa’daki olaylar, daha çok ekonomik nedenlere dayanırken; Türkiye’de buna bir de üniversiteler üzerinde YÖK aracılığıyla kurulan iktidar baskısı ekleniyor.
İşin ekonomik temeline inecek olursak, asıl sorunun, piyasa ekonomisinin önceliklerini halkın gereksinimlerinin önüne koyan zihniyet olduğu ortaya çıkıyor.
İngiltere Başbakan Yardımcısı Nick Clegg, hükümetin öğrenci harçlarını yükselten planını desteklemekten utanç duymadığını; çünkü küresel duruma uyum gösterdiğini söylemiş.
Aslında bir itirafta bulunuyor Clegg; diyor ki, dünyaya egemen olan koşulların, yani küresel kapitalizmin gereği budur.
Kapitalizm nasıl ayakta kalacak? Yoksulun, emekçinin, dar gelirli halk kesimlerinin ihtiyaçlarından kesip zengine vererek...
Yani sosyal devleti öldürerek...
Bu konuda önemli bir bilgiye, Mustafa Sönmez’in 8 Aralık’ta Cumhuriyet’teki köşesinde rastladım. Şöyle diyor Sönmez:
“Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe? Bir kere yüzde 22’si, işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ye devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış. Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? Polis-mahkeme, cezaevi harcamaları… Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için. Yani bütçenin yüzde 6.5’u…
Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…”
***
Bugün sosyal devleti yok eden baskıcı kafalar, çıkan isyanları şiddet kullanarak bastırmaya çalışıyor. Sonra da öğrencilere destek verenlere, “Bu yolla İMKB’de prim yapamazsınız” diyorlar...
Fakat öğrenciyi, emekçiyi karşısına alırken borsada prim yapmayı tercih eden iktidarların gidebileceği yerin bir sınırı vardır. Hiç güvenilir mi borsaya?.. Gün gelir bir anda çöker, olacaklar hayal gücünüzü zorlar...
Ne ilginç ki, Nick Clegg de, hükümetin öğrenci harçlarını artırma planına karşı çıkanları, “hayalciler” diye nitelemiş.
Öyleyse, ben de bu piyasacı, borsacı politikacılara 1968 Mayısı’nın en güzel sloganlarından birisini hatırlarak diyorum ki; “Bütün iktidar hayal gücüne!”
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Aralık 2010
Üniversite öğrencileri ayakta. Fransa ve Yunanistan’ın ardından, İngiltere ve İtalya öğrenci eylemleriyle sarsılıyor. Avrupa başkentlerinden her gün protesto eylemlerine ilişkin haberler geliyor.
Son haftalarda Türkiye’de de yaşanan öğrenci olaylarını nasıl değerlendirmeli?
Acaba bu olayları Başbakan’ın dediği gibi “illegal örgütler içinde yer alan tipler” mi organize ediyor?
Yoksa TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’nun dediği gibi olayların arkasında Ergenekon denilen örgüt mü var?
Ya da bu olayların asıl sorumlusu, bütün dünyada olduğu gibi şirazesinden çıkan iktidarlar mı? Nasıl çıkar bir iktidar şirazesinden?
Örneğin İngiltere’de olduğu gibi, eğitim bütçesini keserken varlıklı kesimin vergisinde indirim yapar...
İtalya’da olduğu gibi, üniversitelerde bütçe kısıtlamalarının yanı sıra, özelleştirmeye de kapı aralayan yasa tasarıları getirir...
Ya da Türkiye’deki gibi, rektörlerle buluşan Başbakan’ı protesto etmek isteyen gençlere coplarla, biber gazıyla saldırı emri verir...
***
Avrupa’daki olaylar, daha çok ekonomik nedenlere dayanırken; Türkiye’de buna bir de üniversiteler üzerinde YÖK aracılığıyla kurulan iktidar baskısı ekleniyor.
İşin ekonomik temeline inecek olursak, asıl sorunun, piyasa ekonomisinin önceliklerini halkın gereksinimlerinin önüne koyan zihniyet olduğu ortaya çıkıyor.
İngiltere Başbakan Yardımcısı Nick Clegg, hükümetin öğrenci harçlarını yükselten planını desteklemekten utanç duymadığını; çünkü küresel duruma uyum gösterdiğini söylemiş.
Aslında bir itirafta bulunuyor Clegg; diyor ki, dünyaya egemen olan koşulların, yani küresel kapitalizmin gereği budur.
Kapitalizm nasıl ayakta kalacak? Yoksulun, emekçinin, dar gelirli halk kesimlerinin ihtiyaçlarından kesip zengine vererek...
Yani sosyal devleti öldürerek...
Bu konuda önemli bir bilgiye, Mustafa Sönmez’in 8 Aralık’ta Cumhuriyet’teki köşesinde rastladım. Şöyle diyor Sönmez:
“Bu yılın Ocak-Ekim döneminde bütçe harcamaları 230 milyar TL’yi bulmuş. Peki nereye, ne için harcanmış bütçe? Bir kere yüzde 22’si, işçi primlerinin üstüne yatarak SGK’ye devasa açıklar verdirenleri ödüllendirircesine, sosyal güvenlik açıklarını kapatmak için harcanmış. İkinci sırada ne var? Çoğu rantiyelere, dış kreditörlere ödenen faizlere harcanmış. Ne kadar? Bütçenin yüzde 18’i. Üçüncü sırada 16 milyon öğrenci için lütfedilip ayrılan eğitim bütçesi var ki toplamı 32 milyar TL, oranı da yüzde 14. Devletin yönetimine ayrılan yüzde 14’e yakın payı da geçtikten sonra ne geliyor? Polis-mahkeme, cezaevi harcamaları… Öyle böyle değil bütçeden yaklaşık 15 milyar TL harcanmış bu baskı mekanizması için. Yani bütçenin yüzde 6.5’u…
Devletin baskı mekanizmasına 15 milyar TL harcanırken halkın sağlığı için harcanan para, bundan 3 milyar TL eksik. Yani, sağlığın, polis-hapis harcamalarının gerisinden geldiği bir ülke burası…”
***
Bugün sosyal devleti yok eden baskıcı kafalar, çıkan isyanları şiddet kullanarak bastırmaya çalışıyor. Sonra da öğrencilere destek verenlere, “Bu yolla İMKB’de prim yapamazsınız” diyorlar...
Fakat öğrenciyi, emekçiyi karşısına alırken borsada prim yapmayı tercih eden iktidarların gidebileceği yerin bir sınırı vardır. Hiç güvenilir mi borsaya?.. Gün gelir bir anda çöker, olacaklar hayal gücünüzü zorlar...
Ne ilginç ki, Nick Clegg de, hükümetin öğrenci harçlarını artırma planına karşı çıkanları, “hayalciler” diye nitelemiş.
Öyleyse, ben de bu piyasacı, borsacı politikacılara 1968 Mayısı’nın en güzel sloganlarından birisini hatırlarak diyorum ki; “Bütün iktidar hayal gücüne!”
-
Etiketler:
1968 olayları,
Avrupa,
Burhan Kuzu,
bütçe,
Fransa,
İngiltere,
İtalya,
Nick Clegg,
öğrenci olayları,
Recep Tayyip Erdoğan,
sosyal devlet,
Türkiye,
Yunanistan
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Britanya’nın sorunu
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 16 Mayıs 2010
Britanya’daki seçim tahmin edilen sonucu verdi. İktidarı tek başına elinde tutan İşçi Partisi’nin (İP) 13 yıllık hakimiyeti sona erdi.
Muhafazakar Parti (MP), seçimden birinci parti olarak çıksa da, tek başına hükümet kurmak için yeterli sandalyeye sahip olamadığı için, tek partili hükümet dönemi de bitmiş oldu.
Ortaya çıkan bu yeni tablo üzerine çeşitli yorumlar yapılıyor. Şu bir gerçek ki, İP, ekonomik kriz ve Irak savaşı yüzünden çok yıprandı.
Ayrıca parti başkanı Gordon Brown’ın yaptığı gaflar da seçim sürecindeki yıpranmaya katkıda bulundu.
Ancak bütün bunlar doğru olsa da, asıl sorun çok daha derin: Britanya’da uzun süredir şiddetli bir sınıf mücadelesi yaşanıyor.
Seçimden 15 gün önce, bu gerçeği çarpıcı şekliyle ortaya koyan bir kitap yayınlandı. Prof. Danny Dorling’in yazdığı kitabın adı “Injustice: Why Social Inequality Persists”.
Sheffield Üniversitesinde beşeri coğrafya dalında yaptığı çalışmalarla tanınıyor Dorling. Hayatı boyunca İP’ne oy vermiş. Ama bu kitabıyla, partinin nerede hata yaptığını tüm açıklığıyla anlatıyor.
Dorling’in yaptığı araştırmalar, “New Labour” döneminde gelir dağılımı uçurumunun inanılmaz boyutlara ulaştığını gösteriyor.
1996’da Tony Blair, sosyalist politikaları izlemek yerine, küreselleşme baskısıyla merkeze kayarak partinin rotasını değiştirmişti. Üçüncü yol ya da yeni sol denen bu anlayış, eşitsizliği azaltacak yerde daha da büyüttü.
1990-2000 arasında toplumun en varlıklı % 10’luk kesiminin paylaştığı servetin oranı, % 47’den % 54’e çıktı. En zengin % 1’lik kesimin aldığı pay ise, % 18’den % 23’e yükseldi.
Aynı kritere göre Londra, dünyada eşitsizliğin en fazla olduğu kent. En zengin % 10’luk kesim, en yoksul durumdaki % 10’luk kesimin 273 katı servete sahip...
Dorling, “Britanya’da gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin bu derece arttığı dönem, en son 1854’te, Charles Dickens’ın ‘Zor Zamanlar’ı yazdığı Victoria dönemiydi” diyor...
***
Bu durumda şu soruyu soruyor Dorling: Eşitsizlik neden ısrarla devam ediyor? İP, zenginin daha da zenginleşmesini önleyeceğini söylemişti. Nerede hata yaptı ki bu gidişatı durduramadı?
Görünen o ki, İP, sadece dümeni biraz kırmakla bu sorunu giderebileceğini sandı. Üstelik dümeni sola kıracağına sağa kırdı...
Danny Dorling, 1942’de İngiliz ekonomist William Beveridge başkanlığında hazırlanan raporda sayılan beş toplumsal düşmanın da değiştiğini söylüyor.
Eşitsizlikle mücadele edip sosyal güvenliği geliştirmeyi öneren o raporda sayılan bu düşmanlar şunlardı: Yoksulluk, hastalık, cehalet, tembellik ve bakımsızlık-sefalet.
Oysa New Labour döneminde bunların yerini, seçkincilik, dışlama, önyargı, aşırı hırs ve umutsuzluk aldı. İzlenen yanlış politikalar sonucunda da, zenginlik belli ellerde giderek artan ölçülerde yoğunlaşmaya başladı.
***
Peki bundan sonra ne olacak?
Rupert Murdoch’un sağ eğilimli gazetesi The Sun, seçim günü kapaktaki “Tek Umudumuz” manşetinin altına MP Başkanı David Cameron’un resmini basmıştı. İşin ilginci, resim, Shepard Fairey’in Obama için yaptığı ünlü posterin aynısıydı.
Ben, sosyalist politikalara inanmış biri olarak, Cameron’un umut olabileceğini düşünmüyorum elbette. Bana göre, Britanya’daki asıl mesele, öncelikle bu aşırı eşitsizliği kaçınılmaz gören anlayışı değiştirmek...
Şunu da belirtmek lazım ki, hangi parti kurarsa kursun yeni hükümetin işi zor. Çünkü Dorling’in de işaret ettiği gibi, ülkede bugün ortaya çıkan öfke, Marksist bir işçi sınıfının öfkesi değil; tam yolun ortasında duranların öfkesi...
İlerlemek isteyenlerin önce o yolu açması gerek...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 16 Mayıs 2010
Britanya’daki seçim tahmin edilen sonucu verdi. İktidarı tek başına elinde tutan İşçi Partisi’nin (İP) 13 yıllık hakimiyeti sona erdi. Muhafazakar Parti (MP), seçimden birinci parti olarak çıksa da, tek başına hükümet kurmak için yeterli sandalyeye sahip olamadığı için, tek partili hükümet dönemi de bitmiş oldu.
Ortaya çıkan bu yeni tablo üzerine çeşitli yorumlar yapılıyor. Şu bir gerçek ki, İP, ekonomik kriz ve Irak savaşı yüzünden çok yıprandı.
Ayrıca parti başkanı Gordon Brown’ın yaptığı gaflar da seçim sürecindeki yıpranmaya katkıda bulundu.
Ancak bütün bunlar doğru olsa da, asıl sorun çok daha derin: Britanya’da uzun süredir şiddetli bir sınıf mücadelesi yaşanıyor.
Seçimden 15 gün önce, bu gerçeği çarpıcı şekliyle ortaya koyan bir kitap yayınlandı. Prof. Danny Dorling’in yazdığı kitabın adı “Injustice: Why Social Inequality Persists”.
Sheffield Üniversitesinde beşeri coğrafya dalında yaptığı çalışmalarla tanınıyor Dorling. Hayatı boyunca İP’ne oy vermiş. Ama bu kitabıyla, partinin nerede hata yaptığını tüm açıklığıyla anlatıyor.
Dorling’in yaptığı araştırmalar, “New Labour” döneminde gelir dağılımı uçurumunun inanılmaz boyutlara ulaştığını gösteriyor.
1996’da Tony Blair, sosyalist politikaları izlemek yerine, küreselleşme baskısıyla merkeze kayarak partinin rotasını değiştirmişti. Üçüncü yol ya da yeni sol denen bu anlayış, eşitsizliği azaltacak yerde daha da büyüttü.
1990-2000 arasında toplumun en varlıklı % 10’luk kesiminin paylaştığı servetin oranı, % 47’den % 54’e çıktı. En zengin % 1’lik kesimin aldığı pay ise, % 18’den % 23’e yükseldi.
Aynı kritere göre Londra, dünyada eşitsizliğin en fazla olduğu kent. En zengin % 10’luk kesim, en yoksul durumdaki % 10’luk kesimin 273 katı servete sahip...
Dorling, “Britanya’da gelir ve servet dağılımındaki eşitsizliğin bu derece arttığı dönem, en son 1854’te, Charles Dickens’ın ‘Zor Zamanlar’ı yazdığı Victoria dönemiydi” diyor...
***
Bu durumda şu soruyu soruyor Dorling: Eşitsizlik neden ısrarla devam ediyor? İP, zenginin daha da zenginleşmesini önleyeceğini söylemişti. Nerede hata yaptı ki bu gidişatı durduramadı?
Görünen o ki, İP, sadece dümeni biraz kırmakla bu sorunu giderebileceğini sandı. Üstelik dümeni sola kıracağına sağa kırdı...
Danny Dorling, 1942’de İngiliz ekonomist William Beveridge başkanlığında hazırlanan raporda sayılan beş toplumsal düşmanın da değiştiğini söylüyor.
Eşitsizlikle mücadele edip sosyal güvenliği geliştirmeyi öneren o raporda sayılan bu düşmanlar şunlardı: Yoksulluk, hastalık, cehalet, tembellik ve bakımsızlık-sefalet.
Oysa New Labour döneminde bunların yerini, seçkincilik, dışlama, önyargı, aşırı hırs ve umutsuzluk aldı. İzlenen yanlış politikalar sonucunda da, zenginlik belli ellerde giderek artan ölçülerde yoğunlaşmaya başladı.
***
Peki bundan sonra ne olacak?
Rupert Murdoch’un sağ eğilimli gazetesi The Sun, seçim günü kapaktaki “Tek Umudumuz” manşetinin altına MP Başkanı David Cameron’un resmini basmıştı. İşin ilginci, resim, Shepard Fairey’in Obama için yaptığı ünlü posterin aynısıydı.
Ben, sosyalist politikalara inanmış biri olarak, Cameron’un umut olabileceğini düşünmüyorum elbette. Bana göre, Britanya’daki asıl mesele, öncelikle bu aşırı eşitsizliği kaçınılmaz gören anlayışı değiştirmek...
Şunu da belirtmek lazım ki, hangi parti kurarsa kursun yeni hükümetin işi zor. Çünkü Dorling’in de işaret ettiği gibi, ülkede bugün ortaya çıkan öfke, Marksist bir işçi sınıfının öfkesi değil; tam yolun ortasında duranların öfkesi...
İlerlemek isteyenlerin önce o yolu açması gerek...
-
29 Mart 2010 Pazartesi
Geriye gidiş
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 28 Mart 2010
Fransa’dan sonra İngiltere de son günlerde yoğun bir seçim atmosferine girdi. Yasaya göre 3 Haziran’a kadar yapılması gereken genel seçimler için partiler çeşitli stratejiler geliştiriyor.
Bunlardan en önemlisi ise kadınlara yönelik. Çünkü İngiltere’de hemen herkes, seçimlerin kaderini kadın oylarınının belirleyeceğini kabul ediyor.
İnternet bazlı kamuoyu yoklamaları yapan YouGov’un açıkladığı son araştırma, hem iktidardaki İşçi Partisi’ni hem de Tory’ler olarak bilinen muhalefetteki Muhafazakar Parti’yi harekete geçirdi.
Bu araştırmaya göre , İngiltere’deki kadın seçmenlerin % 29’u İşçi Partisi’ni, % 37’si Tory’leri destekliyor. İngiltere’de kadınların ağırlıklı olarak muhafazakar eğilimli olduğu biliniyor; ama 1997 seçimlerinde Tony Blair bu seçmen grubuna hitap etmeyi başarmıştı.
İşçi Partisi, zaten ekonomik sıkıntıların ve son yerel seçimde uğradığı bozgunun da etkisiyle, 13 yıla yaklaşan iktidarında iyice yıpranmış olduğundan, kadın oylarını kaybetme lüksü yok. Muhafazakar Parti ise, lehine gelişen bu durumu korumaya çalışıyor.
***
Her iki parti de, öncelikle “cybermums” denilen kadın grubuna ulaşmaya çalışıyor. Amerika’da “soccer moms” olarak adlandırılan kadınlara karşılık gelen bir terim bu. Orta sınıftan, eğitimli ama çalışmayıp çocuklarını büyüten ve internet üzerinde annelere yönelik sitelerde aktif olan genç kadınlar bunlar.
İşçi Partisi Başkanı ve Başbakan Gordon Brown’ın, bu gruba verdiği mesaj şu: Eğer Tory’ler kazanır ve harcamalarda kısıntıya giderlerse, bundan en çok etkilenecek olanlar sizsiniz...
David Cameron ise, kadınları siyasete çekmek ve partisinde daha dengeli bir temsil sağlamak için bazı öneriler sunuyor. Partisinde daha önce yaşanan bazı olayları hatırlatarak, parlamenter adayları belirlenirken kadınların adaylıktan çekilmeye zorlanması halinde, seçime sadece kadınlardan oluşan listeyle gidilmesini istiyor.
Kadın adayların erkeklere göre çok daha yüksek bir çıtayı aşmak zorunda olduğunu söylüyor Cameron. “Kapıyı açıp ‘Hoş geldiniz’ desek bile, partiye geldiklerinde karşılarında yine bir salon dolusu erkeği buluyorlar” diyor. Bu konuda partisinden gelen itirazlar olsa da, değişikliğe kararlı gözüküyor Tory’lerin lideri.
Bütün bu tartışmalar medyada da etkili oluyor. BBC, tamamen kadın katılımcılardan oluşan “Question Time” adlı bir politik tartışma programı başlattı. Kadın erkek eşitliğinin önündeki engellerin kaldırılması için çalışan sivil toplum örgütleri ise, bu konuda siyasi partileri zorlayan kampanyalar yürütüyor.
Sonuç olarak İngiltere, genel seçime kadınların siyasi ve toplumsal alandaki rolünü genişletici politikaları tartışarak hazırlanıyor. Üstelik bunu onların sınıfsal konumunu öne çıkararak yapıyor.
***
Ben bu gelişmeleri ilgiyle ve imrenerek izliyorum... 21. yüzyılda Türkiye, siyasi partilerin kadınları hâlâ giyimleri üzerinden tartıştığı bir ülke...
Çarşafın, türbanın, kadınlar için özgürlük olarak gösterilmeye çalışıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Erkek egemen kültürde, kadını sınıfsal kökeninden ayırıp cinsel bir obje haline getiren anlayış var ülkemizde...
Oysa Tekel işçilerinin grevinde görüldüğü gibi, sınıfsal perspektiften bakıldığında, türbanlı kadının da başı açık kadının da ortak sorunları ve endişeleri var.
Çağdaş bir sol partinin yapması gereken, o sorun ve endişeleri giderecek çözümler üretmektir. Erkeklerin dayattığı ve kadını çağ gerisine iten çarşafı özgürlük adına savunmak aldatmacadır...
İngiltere örneği, bana bir kez daha kadın hakları konusunda ne kadar geriye gittiğimizi hatırlattı...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 28 Mart 2010
Fransa’dan sonra İngiltere de son günlerde yoğun bir seçim atmosferine girdi. Yasaya göre 3 Haziran’a kadar yapılması gereken genel seçimler için partiler çeşitli stratejiler geliştiriyor.
Bunlardan en önemlisi ise kadınlara yönelik. Çünkü İngiltere’de hemen herkes, seçimlerin kaderini kadın oylarınının belirleyeceğini kabul ediyor.
İnternet bazlı kamuoyu yoklamaları yapan YouGov’un açıkladığı son araştırma, hem iktidardaki İşçi Partisi’ni hem de Tory’ler olarak bilinen muhalefetteki Muhafazakar Parti’yi harekete geçirdi.
Bu araştırmaya göre , İngiltere’deki kadın seçmenlerin % 29’u İşçi Partisi’ni, % 37’si Tory’leri destekliyor. İngiltere’de kadınların ağırlıklı olarak muhafazakar eğilimli olduğu biliniyor; ama 1997 seçimlerinde Tony Blair bu seçmen grubuna hitap etmeyi başarmıştı.
İşçi Partisi, zaten ekonomik sıkıntıların ve son yerel seçimde uğradığı bozgunun da etkisiyle, 13 yıla yaklaşan iktidarında iyice yıpranmış olduğundan, kadın oylarını kaybetme lüksü yok. Muhafazakar Parti ise, lehine gelişen bu durumu korumaya çalışıyor.
***
Her iki parti de, öncelikle “cybermums” denilen kadın grubuna ulaşmaya çalışıyor. Amerika’da “soccer moms” olarak adlandırılan kadınlara karşılık gelen bir terim bu. Orta sınıftan, eğitimli ama çalışmayıp çocuklarını büyüten ve internet üzerinde annelere yönelik sitelerde aktif olan genç kadınlar bunlar.
İşçi Partisi Başkanı ve Başbakan Gordon Brown’ın, bu gruba verdiği mesaj şu: Eğer Tory’ler kazanır ve harcamalarda kısıntıya giderlerse, bundan en çok etkilenecek olanlar sizsiniz...
David Cameron ise, kadınları siyasete çekmek ve partisinde daha dengeli bir temsil sağlamak için bazı öneriler sunuyor. Partisinde daha önce yaşanan bazı olayları hatırlatarak, parlamenter adayları belirlenirken kadınların adaylıktan çekilmeye zorlanması halinde, seçime sadece kadınlardan oluşan listeyle gidilmesini istiyor.
Kadın adayların erkeklere göre çok daha yüksek bir çıtayı aşmak zorunda olduğunu söylüyor Cameron. “Kapıyı açıp ‘Hoş geldiniz’ desek bile, partiye geldiklerinde karşılarında yine bir salon dolusu erkeği buluyorlar” diyor. Bu konuda partisinden gelen itirazlar olsa da, değişikliğe kararlı gözüküyor Tory’lerin lideri.
Bütün bu tartışmalar medyada da etkili oluyor. BBC, tamamen kadın katılımcılardan oluşan “Question Time” adlı bir politik tartışma programı başlattı. Kadın erkek eşitliğinin önündeki engellerin kaldırılması için çalışan sivil toplum örgütleri ise, bu konuda siyasi partileri zorlayan kampanyalar yürütüyor.
Sonuç olarak İngiltere, genel seçime kadınların siyasi ve toplumsal alandaki rolünü genişletici politikaları tartışarak hazırlanıyor. Üstelik bunu onların sınıfsal konumunu öne çıkararak yapıyor.
***
Ben bu gelişmeleri ilgiyle ve imrenerek izliyorum... 21. yüzyılda Türkiye, siyasi partilerin kadınları hâlâ giyimleri üzerinden tartıştığı bir ülke...
Çarşafın, türbanın, kadınlar için özgürlük olarak gösterilmeye çalışıldığı bir toplumda yaşıyoruz. Erkek egemen kültürde, kadını sınıfsal kökeninden ayırıp cinsel bir obje haline getiren anlayış var ülkemizde...
Oysa Tekel işçilerinin grevinde görüldüğü gibi, sınıfsal perspektiften bakıldığında, türbanlı kadının da başı açık kadının da ortak sorunları ve endişeleri var.
Çağdaş bir sol partinin yapması gereken, o sorun ve endişeleri giderecek çözümler üretmektir. Erkeklerin dayattığı ve kadını çağ gerisine iten çarşafı özgürlük adına savunmak aldatmacadır...
İngiltere örneği, bana bir kez daha kadın hakları konusunda ne kadar geriye gittiğimizi hatırlattı...
Etiketler:
çarşaf,
David Cameron,
Gordon Brown,
İngiltere,
kadın hakları,
türban,
Türkiye
21 Şubat 2010 Pazar
Bir şarkının çağrışımları
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Şubat 2010
Uzun süredir heyecanla beklediğim bir albümü geçen hafta elime alabildim. Albümü internet üzerinden satış yapan, Londra’daki bağımsız bir CD dükkanından aldığım için elime geçmesi biraz uzun sürdü.
Ancak o sabırsız bekleyişe değeceğini biliyordum. Çünkü çok sevdiğim post-punk grubu The Durutti Column’ün son çalışması “A Paean To Wilson”dı gelen. The Durutti Column, bu albümle, efsanevi Haçienda kulübünün ve Factory Records’ın kurucusu Tony Wilson’a şükranlarını sunuyor.
“24 Hour Party People” filmini izlediyseniz, Tony Wilson’ı hemen hatırlarsınız. “Mr Manchester” adıyla tanınan Wilson’ı filmde Steve Coogan canlandırmıştı.
Wilson, ilk olarak The Durutti Column, ardından Happy Mondays, Joy Division gibi unutulmaz grupları Factory Records’a bağlayan menajerdi.
Wilson, 2007’de kanserden ölünce, ilk evladı olarak gördüğü The Durutti Column, onun anısına bu albümü yaptı. Burada albümün olağanüstü müzikal kalitesini anlatmayacağım. Çünkü bu bir müzik yazısı değil.
***
Bu yazıda anlatmak istediğim şey, özellikle bir şarkının bana düşündürdüklerinden söz etmek. Şarkının adı “How Unbelievable”; yani “Ne Kadar İnanılmaz”. Son bir haftadır yüzlerce kez dinledim bu şarkıyı...
Müzik yazılarımı okuyan Cumhuriyet okurları farkındadır; ben müzikle nefes alıp veren biriyim. Benim için, ertesi sabah ayağa kalkma isteği yaratan en önemli sebeplerden birisi müzik. O nedenle, bir şarkıyı çok seversem, garip bir şekilde, günlerce sürekli onu dinlediğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan birisi...
Şarkının büyüleyici ve son derece dokunaklı melodisine, aynı sözcükleri adeta mırıldanarak tekrarlayan bir kadın sesi eşlik ediyor. Ama kadının söyledikleri değil çarpıcı olan...
Müziğin yavaşladığı bir yerde, şarkının tam ortasında, Tony Wilson’ın hasta yatağında kaydedilmiş konuşma sesi duyuluyor: “Ne kadar inanılmaz ki, İşçi Partisi 10 yıldır iktidarda ve bu ülkedeki gelir dağılımı uçurumu daha da büyüdü” diyor. Tam bu anda müziğin yaylılarla yükselişi etkiyi iyice artırıyor.
Şarkının sonuna doğru Tony Wilson tekrar giriyor devreye. “Sosyalizm, kendi kompleks yapısı içinde, yüreğinizin derinliklerinde hissettiğiniz şu temel inanca dayanır: Yoksul bu derece yoksul, zengin de bu derece zengin olmamalıdır. Britanya’da zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyümüştür.”
***
Bu şarkıyı dinlerken ben de Türkiye’deki inanılmaz olayları ve çelişkileri düşündüm ister istemez...
Ne kadar inanılmaz ki, dokunulmazlıkları kaldırma sözü vererek iktidar olan bir parti 8 yıldır iktidarda ama milletvekilleri hâlâ dokunulmaz...
Ne kadar inanılmaz ki, yolsuzlukların üzerine gideceğini söyleyenler Deniz Feneri skandalının üzerini örtüyor...
Ne kadar inanılmaz ki, mazlumun, yoksulun hakkını savunacağız diyenler, hakkını arayan Tekel işçilerini çoluk çocuk perişan ediyor...
Ne kadar inanılmaz ki, halk egemenliği kavramını dillerine dolayanlar, seçime giderken hâlâ yüzde 10 barajını kaldırmıyor...
Ne kadar inanılmaz ki, seçim zaferi sonrasında herkesin başbakanı olacağını iddia edenler, eczacıyla, doktorla, yargıyla, işçiyle, herkesle kavgalı...
Ne kadar inanılmaz ki, ulusal çıkarları savunduklarını söyleyenler, bu ülkenin askerinin başına çuval geçirenleri ağırlıyor...
Benzer durumları art arda sıralayıp sayfalarca uzatabilirim. Çünkü Türkiye, inanılmaz bir dönemden geçiyor. Ne kadar inanılmaz ki, demokrasi geliyor diye sevinenler de, sivil faşizme doğru gidildiğini görmüyor...
Tony Wilson’a ve The Durutti Column’e şükranlarımla...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Şubat 2010
Uzun süredir heyecanla beklediğim bir albümü geçen hafta elime alabildim. Albümü internet üzerinden satış yapan, Londra’daki bağımsız bir CD dükkanından aldığım için elime geçmesi biraz uzun sürdü.
Ancak o sabırsız bekleyişe değeceğini biliyordum. Çünkü çok sevdiğim post-punk grubu The Durutti Column’ün son çalışması “A Paean To Wilson”dı gelen. The Durutti Column, bu albümle, efsanevi Haçienda kulübünün ve Factory Records’ın kurucusu Tony Wilson’a şükranlarını sunuyor. “24 Hour Party People” filmini izlediyseniz, Tony Wilson’ı hemen hatırlarsınız. “Mr Manchester” adıyla tanınan Wilson’ı filmde Steve Coogan canlandırmıştı.
Wilson, ilk olarak The Durutti Column, ardından Happy Mondays, Joy Division gibi unutulmaz grupları Factory Records’a bağlayan menajerdi.
Wilson, 2007’de kanserden ölünce, ilk evladı olarak gördüğü The Durutti Column, onun anısına bu albümü yaptı. Burada albümün olağanüstü müzikal kalitesini anlatmayacağım. Çünkü bu bir müzik yazısı değil.
***
Bu yazıda anlatmak istediğim şey, özellikle bir şarkının bana düşündürdüklerinden söz etmek. Şarkının adı “How Unbelievable”; yani “Ne Kadar İnanılmaz”. Son bir haftadır yüzlerce kez dinledim bu şarkıyı...
Müzik yazılarımı okuyan Cumhuriyet okurları farkındadır; ben müzikle nefes alıp veren biriyim. Benim için, ertesi sabah ayağa kalkma isteği yaratan en önemli sebeplerden birisi müzik. O nedenle, bir şarkıyı çok seversem, garip bir şekilde, günlerce sürekli onu dinlediğim zamanlar oluyor. Bu da onlardan birisi...
Şarkının büyüleyici ve son derece dokunaklı melodisine, aynı sözcükleri adeta mırıldanarak tekrarlayan bir kadın sesi eşlik ediyor. Ama kadının söyledikleri değil çarpıcı olan...
Müziğin yavaşladığı bir yerde, şarkının tam ortasında, Tony Wilson’ın hasta yatağında kaydedilmiş konuşma sesi duyuluyor: “Ne kadar inanılmaz ki, İşçi Partisi 10 yıldır iktidarda ve bu ülkedeki gelir dağılımı uçurumu daha da büyüdü” diyor. Tam bu anda müziğin yaylılarla yükselişi etkiyi iyice artırıyor.
Şarkının sonuna doğru Tony Wilson tekrar giriyor devreye. “Sosyalizm, kendi kompleks yapısı içinde, yüreğinizin derinliklerinde hissettiğiniz şu temel inanca dayanır: Yoksul bu derece yoksul, zengin de bu derece zengin olmamalıdır. Britanya’da zengin ve yoksul arasındaki uçurum büyümüştür.”
***
Bu şarkıyı dinlerken ben de Türkiye’deki inanılmaz olayları ve çelişkileri düşündüm ister istemez...
Ne kadar inanılmaz ki, dokunulmazlıkları kaldırma sözü vererek iktidar olan bir parti 8 yıldır iktidarda ama milletvekilleri hâlâ dokunulmaz...
Ne kadar inanılmaz ki, yolsuzlukların üzerine gideceğini söyleyenler Deniz Feneri skandalının üzerini örtüyor...
Ne kadar inanılmaz ki, mazlumun, yoksulun hakkını savunacağız diyenler, hakkını arayan Tekel işçilerini çoluk çocuk perişan ediyor...
Ne kadar inanılmaz ki, halk egemenliği kavramını dillerine dolayanlar, seçime giderken hâlâ yüzde 10 barajını kaldırmıyor...
Ne kadar inanılmaz ki, seçim zaferi sonrasında herkesin başbakanı olacağını iddia edenler, eczacıyla, doktorla, yargıyla, işçiyle, herkesle kavgalı...
Ne kadar inanılmaz ki, ulusal çıkarları savunduklarını söyleyenler, bu ülkenin askerinin başına çuval geçirenleri ağırlıyor...
Benzer durumları art arda sıralayıp sayfalarca uzatabilirim. Çünkü Türkiye, inanılmaz bir dönemden geçiyor. Ne kadar inanılmaz ki, demokrasi geliyor diye sevinenler de, sivil faşizme doğru gidildiğini görmüyor...
Tony Wilson’a ve The Durutti Column’e şükranlarımla...
23 Kasım 2009 Pazartesi
Medya ve İktidar
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 22 Kasım 2009
Geçen hafta dünya basınına önemli bir haber yansıdı. Küresel medya imparatoru Rupert Murdoch, gazetelerinin editoryal bağımsızlığına ilişkin bir soruya şöyle yanıt vermiş:
“İngiltere’deki gazete editörleri Başbakan’a karşı tavır aldığı için üzgünüm. Gordon Brown benim dostum. Ama onun bir Başbakan olarak hayal kırıklığı yarattığı konusunda haklılar.”
Buna karşın Gordon Brown ise, The Sun gazetesini siyasi bir partiye dönüşmekle suçluyor. Fakat şu ayrımı da yapıyor: “Bu Rupert’la ilgili kişisel bir mesele değil, kendisi bana karşı her zaman dostça davrandı.”
Bu konuşmaların ardında aslında çok önemli bir değişim yatıyor. 1997’de ilk sayfadan “The Sun Blair’i destekliyor” diye dev bir manşetle çıkmıştı gazete. Oysa 30 Eylül 2009 tarihli kapağında yer alan Gordon Brown fotoğrafının altındaki manşet şöyle: “İşçi Partisi kaybetti.”
Gazete bununla ilgili açıklama yazısında, “İktidardaki 12 uzun yıldan sonra, bu hükümet yolunu kaybetti. Artık The Sun’ın desteğini de yitirdi,” diyor...
***
The Sun, 3 milyon satışıyla İngiltere’nin en etkili gazetesi. Blair’in 1997’de seçilmesinde çok büyük etkisi olmuştu. Gazetenin bunca yıldan sonra böyle açık bir dönüşüm geçirmesi, ilk anda çok şaşırtıcı görünüyor.
Tabii ki işin arkasında türlü türlü hesaplar var. Murdoch, Brown’un dostu olduğunu söylese de, artık herkes biliyor ki, The Sun daha doğrusu Murdoch-Brown savaşı başladı...
Murdoch, iş dünyasının en pragmatist, en hırslı ve en kurnaz iş adamlarından birisi. Daima kazanan politikacıların yanında yer alır. Son dönemde süper lüks yatında Muhafazakar Parti Başkanı David Cameron’u ağırladığına göre, mutlaka bir bildiği vardır...
İktidardaki İşçi Partisi’nin kamuoyu desteği giderek azalıyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki tarihi yenilgi bunu ortaya koydu. Ekonomideki kötü gidişat ve üst üste yaşanan siyasi skandallar, Brown’u iyice yıprattı. Gelecek yıl haziran ayına kadar yapılması gereken seçimlerde İşçi Partisi’nin kaybedeceği tahmin ediliyor...
Hal böyle olunca, Murdoch’un, The Sun’ın dönüşümünü sanki editörlerin gazetecilik refleksiyle verdikleri bir kararmış gibi göstermesini kimse yutmaz...
Her şeyden önce, gazetelerinin editoryal yönetimine karışmak konusunda sabıkalı bir patron Murdoch. Onun onayı olmadan, The Sun, İşçi Partisi’ne 12 yıldır verdiği büyük desteği asla çekemezdi...
***
Her ne kadar İngiltere’deki basın özgürlüğü Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar geniş olsa da, durum budur. Bunun nedeni, medya iktidar ilişkilerindeki çok önemli bir soruna dayanıyor.
O sorun, gazete ve televizyonların holdinglerin yan kuruluşu olmasıdır. Bu yüzden medya sahipleri, politikacılarla çok yakın çıkar ilişkisi içinde... Daha çok kâr elde etme ve büyüme hedefini gözettikleri için, iktidarla olan ilişkilerini düzenlerken sürekli baskı hissediyorlar.
İhalelere giriyorlar, bürokraside kolaylık sağlamak istiyorlar, yasaların onlardan yana olması için lobi yapıyorlar... Ve bunları yaparken iktidara karşı güçlü olmalarını sağladığı için de medya sektörüne giriyorlar...
Türkiye’de iktidarı rahatsız eden olayların üzerine gidilememesinin nedeni de bu...
Sonuçta İngiltere, medya-iktidar ilişkisini güçlü demokratik kurumları ve basın özgürlüğü sayesinde bir şekilde düzenler; ama bunlardan yoksun ülkemizde durum vahimdir...
Bugün Türkiye’de hiç çekinmeden gerçekleri yazan sadece birkaç gazete var: Cumhuriyet, Sözcü ve Aydınlık.
Büyük medyada birkaç yazarın dışında belli konuların üzerine gidebilen yok...
Türkiye dinci sivil bir faşizme doğru kayıyor, medya sus pus...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 22 Kasım 2009
Geçen hafta dünya basınına önemli bir haber yansıdı. Küresel medya imparatoru Rupert Murdoch, gazetelerinin editoryal bağımsızlığına ilişkin bir soruya şöyle yanıt vermiş: “İngiltere’deki gazete editörleri Başbakan’a karşı tavır aldığı için üzgünüm. Gordon Brown benim dostum. Ama onun bir Başbakan olarak hayal kırıklığı yarattığı konusunda haklılar.”
Buna karşın Gordon Brown ise, The Sun gazetesini siyasi bir partiye dönüşmekle suçluyor. Fakat şu ayrımı da yapıyor: “Bu Rupert’la ilgili kişisel bir mesele değil, kendisi bana karşı her zaman dostça davrandı.”
Bu konuşmaların ardında aslında çok önemli bir değişim yatıyor. 1997’de ilk sayfadan “The Sun Blair’i destekliyor” diye dev bir manşetle çıkmıştı gazete. Oysa 30 Eylül 2009 tarihli kapağında yer alan Gordon Brown fotoğrafının altındaki manşet şöyle: “İşçi Partisi kaybetti.”
Gazete bununla ilgili açıklama yazısında, “İktidardaki 12 uzun yıldan sonra, bu hükümet yolunu kaybetti. Artık The Sun’ın desteğini de yitirdi,” diyor...
***
The Sun, 3 milyon satışıyla İngiltere’nin en etkili gazetesi. Blair’in 1997’de seçilmesinde çok büyük etkisi olmuştu. Gazetenin bunca yıldan sonra böyle açık bir dönüşüm geçirmesi, ilk anda çok şaşırtıcı görünüyor.
Tabii ki işin arkasında türlü türlü hesaplar var. Murdoch, Brown’un dostu olduğunu söylese de, artık herkes biliyor ki, The Sun daha doğrusu Murdoch-Brown savaşı başladı...
Murdoch, iş dünyasının en pragmatist, en hırslı ve en kurnaz iş adamlarından birisi. Daima kazanan politikacıların yanında yer alır. Son dönemde süper lüks yatında Muhafazakar Parti Başkanı David Cameron’u ağırladığına göre, mutlaka bir bildiği vardır...
İktidardaki İşçi Partisi’nin kamuoyu desteği giderek azalıyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki tarihi yenilgi bunu ortaya koydu. Ekonomideki kötü gidişat ve üst üste yaşanan siyasi skandallar, Brown’u iyice yıprattı. Gelecek yıl haziran ayına kadar yapılması gereken seçimlerde İşçi Partisi’nin kaybedeceği tahmin ediliyor...
Hal böyle olunca, Murdoch’un, The Sun’ın dönüşümünü sanki editörlerin gazetecilik refleksiyle verdikleri bir kararmış gibi göstermesini kimse yutmaz...
Her şeyden önce, gazetelerinin editoryal yönetimine karışmak konusunda sabıkalı bir patron Murdoch. Onun onayı olmadan, The Sun, İşçi Partisi’ne 12 yıldır verdiği büyük desteği asla çekemezdi...
***
Her ne kadar İngiltere’deki basın özgürlüğü Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar geniş olsa da, durum budur. Bunun nedeni, medya iktidar ilişkilerindeki çok önemli bir soruna dayanıyor.
O sorun, gazete ve televizyonların holdinglerin yan kuruluşu olmasıdır. Bu yüzden medya sahipleri, politikacılarla çok yakın çıkar ilişkisi içinde... Daha çok kâr elde etme ve büyüme hedefini gözettikleri için, iktidarla olan ilişkilerini düzenlerken sürekli baskı hissediyorlar.
İhalelere giriyorlar, bürokraside kolaylık sağlamak istiyorlar, yasaların onlardan yana olması için lobi yapıyorlar... Ve bunları yaparken iktidara karşı güçlü olmalarını sağladığı için de medya sektörüne giriyorlar...
Türkiye’de iktidarı rahatsız eden olayların üzerine gidilememesinin nedeni de bu...
Sonuçta İngiltere, medya-iktidar ilişkisini güçlü demokratik kurumları ve basın özgürlüğü sayesinde bir şekilde düzenler; ama bunlardan yoksun ülkemizde durum vahimdir...
Bugün Türkiye’de hiç çekinmeden gerçekleri yazan sadece birkaç gazete var: Cumhuriyet, Sözcü ve Aydınlık.
Büyük medyada birkaç yazarın dışında belli konuların üzerine gidebilen yok...
Türkiye dinci sivil bir faşizme doğru kayıyor, medya sus pus...
Etiketler:
basın özgürlüğü,
David Cameron,
Gordon Brown,
iktidar,
İngiltere,
medya,
Rupert Murdoch,
Tony Blair,
Türkiye


