John McCain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
John McCain etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Eylül 2011 Pazar

Obama'nın Geleceği

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 4 Eylül 2011

Amerika’da gelecek yıl başkanlık seçimi var. 2008’de büyük umutlarla “kurtarıcı” olarak seçilen Obama, hem Amerika’da hem de dünyada hayal kırıklığı yarattı.

Ben, Obama'nın yıldızının parladığı kongreyi Türkiye'de ilk yazan ve yükselişine dikkat çeken yazarım. Ancak Amerika’da siyahi bir başkanın seçilmesini ne kadar önemsesem de, Obama’nın Amerikan politikalarında temel değişikliklere gidebileceğine hiç inanmadım; dolayısıyla büyük beklentilerim yoktu.

Üç yıldır devam eden Obama döneminin ABD iç politikası açısından elbette Bush döneminden farkları oldu. Fakat Obama, yapmak istediklerinin bir kısmını Kongre’deki Cumhuriyetçilerin direnişi yüzünden tam yapamadı.

Örneğin sosyal sağlık sigortasını düzenlemek istedi, önemli bir gelişme sağladı ama bütün vatandaşları kapsayan bir sigorta sistemini getiremedi.

Demokratlar Bush’un savaş politikalarını eleştirirken, kendileri iktidara gelince savaşı genişlettiler. Obama’nın farkı, Bush gibi tek başına hareket etmeyip, uluslararası toplumu da işin içine sokarak hareket etmesiydi. Ama Libya operasyonu için Kongre’den onay almadan emir verdi. Sonuçta o da, ağzından barış kelimesini hiç düşürmese de savaş dönemi Başkan’ı oldu.

Çünkü o da Wall Street ile göbek bağı bulunan bir partiye mensup. Korporatokrasinin (ticari şirketlerin açık ya da gizli şekilde devlet yönetimine hakim olduğu sistem) hüküm sürdüğü Amerika’da, sistemin baş aktörlerine karşı gelerek Başkan seçilmek olanaklı değil. Ayrıca Obama siyahi olduğu için farklı algılansa bile, o da ABD’de kurulu düzenin içinden çıkan seçkinlerden birisi.

Bütün bunlara Amerika’daki işsizlik sorununun tırmanması, bütçe açığının büyümesi, Amerika’nın kredi notunun tarihte ilk kez düşürülmesi de eklenince, halkın Obama’ya desteği giderek azaldı. Son kamuoyu araştırmalarına göre, bu oran % 40’a kadar düştü. Obama’nın başkanlığını beğenmeyenlerin oranı ise % 50’yi aştı.

Şimdi gelecek yılki seçimlerde neler olabileceği üzerine çeşitli tahminler yapılıyor. Demokratlar’ın adayı Obama olacağına göre, onun karşısına çıkacak Cumhuriyetçi adaylara bakmak gerek.

Şu ana kadar aday olan dört isim var: İşadamı ve eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Temsilciler Meclisi Üyesi Ron Paul, Teksas Valisi Rick Perry ve Çay Partisi Hareketi’nin kurucularından, Temsilciler Meclisi Üyesi Michele Bachmann. 2008’de John McCain’in Başkan Yardımcısı adayı olarak seçime katılan eski Alaska Valisi Sarah Palin’in de adı geçiyor ama henüz adaylığı netlik kazanmadı.

Bunların içinde muhafazakar görüşlere daha yakın olanı da var, bazı konularda Demokratlara yaklaşanı da. Ancak bu aşamada bu yazıyı ilgilendiren kısmı Obama karşısındaki güçleri.

Gallup’un 17-18 Ağustos’ta yaptığı araştırmaya göre, Obama ile Mitt Romney seçime girecek olursa, kayıtlı seçmenler arasında Obama % 46, Romney % 48 oy alıyor. Cumhuriyetçi Parti adayı Rick Perry olursa, Obama ile ikisi de % 47 alırken; Obama Ron Paul’ü 2 puan farkla, Michele Bachmann’ı 4 puan farkla geçiyor.

Görüldüğü gibi seçime bir yıl kala Obama’nın durumu parlak değil. Ancak buradan yola çıkarak seçimi kaybedeceğini söylemek de olanaklı değil. 1995’te olanı hatırlayalım. Kansas Senatörü Bob Dole, yine bir Gallup araştırmasında Bill Clinton karşısında % 48’e % 46 öndeydi. 1996’da Clinton, Bob Dole’a 8 puan fark atarak seçildi.

Ama bunun tersi bir durum da var. 1979’da Başkan Jimmy Carter, Kaliforniya Valisi Ronald Reagan’la % 45 oy oranıyla eşit görünüyordu. Sonunda Reagan, Carter’ı 10 puan farkla yendi. Bu olduğunda işsizlik yükselişteydi.

Belli ki Obama, gelecek bir yıl içinde en büyük mücadeleyi ekonomide verecek.

-

11 Nisan 2010 Pazar

Politik yalpalamalar

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 11 Nisan 2010

Geçenlerde gazetelere bir haber yansıdı. Anlaşıldığı üzere Obama, Amerika’nın kıyı hattının çok geniş bir şeridini petrol ve doğalgaz aramalarına açmayı planlıyormuş.

Cumhuriyet’in “Obama, Okyanusu Petrol Platformuna Çevirecek” başlığı ile verdiği habere göre, yeni öneri yasalaşırsa, Atlantik Okyanusu’nda 67 milyon hektarlık bir alan, Meksika Körfezi’nin doğusunda yer alan bölge ve Alaska’nın kuzey kıyıları, enerji şirketlerinin sondaj çalışmalarına açılacak.

Ayrıca, New Jersey’nin kuzey kısmından başlamak üzere ABD’nin doğu kıyısının büyük bir bölümü ve ülkenin Pasifik kıyısının tamamı petrol ve doğalgaz aramaları için kullanılacak.

Bu bölgelerden bazılarının ilk kez sondaja açılacağı düşünülürse, Obama’nın Bush’un verdiği iznin de ötesine geçtiği görülüyor.

***

Peki neden böyle bir plan yapılıyor? Beyaz Saray’daki resmi kaynaklara göre, ülkenin yabancı petrole olan bağımlılığı giderilmek isteniyormuş...

Oysa öneriye karşı çıkanlar, aksine, yeni planın bunu daha da artıracağını söylüyorlar. Bu gerçeği kanıtlamak için de, Obama’nın sözlerinden yararlanıyorlar.

2008’de Cumhuriyetçi Parti'nin adayı John McCain, başkanlık kampanyası sırasında aynı tür öneriyi getirdiğinde, ona karşı çıkan Obama bakın neler demiş:

Bu tür çabaların kısa vadede herhangi bir getirisi yoktur, ancak uzun vadede sonuç verebilir. Çünkü petrole ulaşmak en azından 10 yıl alır. Politikalar değişse de gerçekler değişmez.

Doğru; başkanların politikaları değişse de gerçekler aynı... Kıyılarda yapılacak sondajların Amerika’nın yabancı petrole olan bağımlılığını yok etmeyeceği belli. 10-12 yıl sonra petrole ulaşılsa bile, elde edilebilecek petrol miktarı, ülkenin devasa boyutlardaki ihtiyacını karşılamaktan çok uzak...

Obama’nın planı sadece şu sonuçlara yol açacak:

1-Enerji şirketlerinin kârı artacak.

2-Temiz enerji kaynaklarına yönelmek yerine pahalı yöntemlerle elde edilen petrol ve doğalgazın faturası topluma çıkacak.

3-Kutup ayılarının, balinaların ve diğer birçok hayvan türünün doğal yaşam alanı yağmalanacak.

4-Küresel ısınmanın artmasına neden olunacak.

Washington'un küresel ısınma nedeniyle yaşamını kaybedecek insanları da hayvanları da pek düşünmediği Kopenhag’daki İklim Konferansı’nda açığa çıkmıştı. Öyleyse kimi ya da neyi düşünüyorlar?

Beyaz Saray’ın, enerji konusundaki düzenlemelerde Cumhuriyetçiler’in desteğine ihtiyaç duyduğu için bu planı geliştirdiği anlaşılıyor. Sonuçta politik bir manevra bu...

***

Obama’nın pragmatist bir politikacı olduğunu biliyoruz. Ama bu olay bana şu soruları bir kez daha sordurdu: Bir politikacının pragmatizm maskesi altında sürekli kendi kendisiyle çelişmesi kabul edilebilir bir durum mudur? Bugün söylediği temel bir politikadan yarın hemen dönüveren lidere ne kadar güvenilir?

Amerika’daki Biyolojik Çeşitlilik Merkezi’nden Brendan Cummings, Obama’nın bu politik yalpalamalarını şöyle anlatıyor: “Bu şu ana kadar Başkan Obama’da gördüğümüz tipik bir durum: Önce değişim sözü, ardından bir yıllık bir müzakere dönemi ve sonunda işe yaramayan, yanlış Bush politikalarını benimseme hali...

Şu kesin ki; Başkan Obama, iki yıl önceki Başkan adayı Obama değil. Değişim sözü vermişti ama kendisinin de bu kadar kısa zamanda birçok açıdan değişmesi, rakiplerini epey sevindiriyor.

Sarah Palin bile, bu yeni plan üzerine Twitter’dan Obama’ya şu sloganı hatırlatmış: Drill, baby, drill! (2008 kampanyasında Cumhuriyetçiler'in denizaşırı sondaj politikasını anlatmak için kullandıkları “del, bebek, del” anlamına gelen slogan.)

-

2 Kasım 2008 Pazar

Bir Dönemin Sonu mu?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/2 Kasım 2008

Birkaç gün sonra bütün dünya, gelecek dört yıl boyunca Amerika’yı yönetecek yeni başkanın kim olduğunu öğrenmiş olacak. Kamuoyu araştırmalarına göre Obama önde. Belli ki, finansal krizle sarsılan Amerikan halkının tercihinde ekonomik endişeler oldukça etkili. Bir yandan da, Obama’ya karşı gelişen ırkçılık ve uydurma sosyalistlik tartışmaları gündemde...

McCain ile Obama arasında özellikle vergi, dış politika ve sosyal güvenlik gibi temel konulara bakış açılarında farklar var. Bugüne kadar bunların önemli bir bölümü medyaya yansıdı. Hatta gariptir; kendi ülkemizdeki politikacıların görüşlerinden çok onlarınkini bilir hale geldik.

Peki, hangi adayın kazanması Türkiye için daha iyi? “Amerika’nın temel politikaları değişmez. O nedenle fazla fark olmaz,” diyenler var... Bunda doğruluk payı vardır; ama şunu da görmek gerekir ki, Obama kazanır ve vaat ettiği gibi sekiz yıldır Beyaz Saray'da hüküm süren kovboy diplomasisini sona erdirirse, bu bütün dünya için olumlu sonuçlar doğuracaktır.

Fakat yeni seçilecek başkanın hem Amerika’yı hem de dünyayı etkileyebilecek bir diğer özelliği var ki, bu yoğun gündemde pek de üzerinde durulmuyor. O da, Amerika’da giderek yükselen anti-entelektüel hareket karşısında alacağı duruştur...

Son günlerde bu hareketi inceleyen bir kitap okudum. Susan Jacoby, “The Age of American Unreason” (Amerikan Mantıksızlık Çağı) adlı mükemmel eserinde, Aydınlanma, laik gelenek ve bilim karşıtlığı olarak ortaya çıkan bu anlayışın Amerika’ya ve dünyaya nelere mal olduğunu anlatıyor.

Bush döneminde doruk noktasına varan “anti-entelektüelizm”, ticari medyanın pompaladığı popüler kültür aracılığıyla Amerika’ya hakim oldu. Bilimsel çalışmaları din karşıtı gibi gösteren, küresel ısınmayı yok sayan, evrim teorisine karşı çıkan, bilginin karşısına hurafeleri çıkaran bu görüş, her geçen gün daha da güç kazanıyor. Bunun sonuçlarını bu yazıda ayrıntılı olarak ele almak olanaklı değil, fakat birkaç örnek durumun vahametine dikkat çekebilir.

Amerikan Ulusal Bilim Kurumu'nun (NSF) yaptığı araştırmalara göre, Amerikalıların 2/3’sinden fazlası DNA’nın kalıtımın ana maddesi olduğunu bilmiyor... 5 kişiden 1’i hala güneşin dünyanın etrafında döndügüne inanıyor... 10 kişiden 9’u radyasyonun insan bedenine verebileceği zararların farkında değil... Ortalama eğitim alan bir Amerikalının günümüzdeki durumu böyle...

Akılcılık karşıtı olarak gelişen bu cahilliğin dünyaya faturası ise oldukça ağır oldu. Milyonlarca insan, yalanlara dayanarak ülke işgal eden politikacılara inandı... İşlenen insanlık suçlarını televizyondan seyreden yığınlar sessiz kaldı... "Neden?" diye sormadılar, sorgulamadılar...

Jacoby’ye göre, buradaki sorun sadece politikacıların yalan söylemiş olması değil; asıl sorun, insanların kamu görüşü oluşturabilmek için bilmesi gerekenleri öğrenmek adına hiçbir çaba harcamaması...

Bu duyarsızlığın gerisinde, medyanın eğlence ile bilgiyi karıştıran "infotainment" bombardımanının olduğu da çok açık... Halkının 2/3’sinin haritada Irak’ı bulamadığı, kongre üyelerinin birçoğunun Şii’nin Sünni’den farkını bilmediği bir toplum Amerika...

Reagan döneminden bu yana entelektüeli "elitist" göstermeye çalışan Amerikan dinci sağının geriletilmesi gerçekten önemli. Çünkü Bush'la iyice popülerleşen cehalet ve korku temelli bu ideolojinin yönettiği Mantıksızlık Çağı, adeta bir virüs gibi tüm dünyaya yayılıyor.

Bakalım bu çağın veda çanlarını yakında duyacak mıyız?

6 Ekim 2008 Pazartesi

Bağımsızların Stratejisi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/5 Ekim 2008

Amerika’da John McCain’in ve Barack Obama’nın değişimi temsil edemeyeceğini düşünenlerin katıldığı bir panelden söz etmiştim geçen hafta. Bugünkü yazıda ise, bu grupta yer alanların bir ay sonraki başkanlık seçiminde izlemeyi planladıkları yöntemleri aktaracağım. Belki bu yöntemler, ülkemizde kendi görüşlerine uygun parti bulamayanlara da bir fikir verebilir...

***

Birinci yöntem, halkın sorunlarını seçim sürecinin odağı haline getirmek. Örneğin, medyanın günlerce haber yaptığı “Rujlu Pitbull” gibi gündem saptıran polemikler yerine, eğitim olanaklarındaki eşitsizliğe dikkat çekmek.

Çünkü horoz dövüşünü andıran kapışmaların medya üzerinden sürdürülmesi, gerçek sorunlara yönelik çözümlerin tartışılmasını engelliyor. Bu nedenle, partilerin somut planlarını açıklamalarını sağlamak için baskı oluşturacak sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi amaçlanıyor.

İkinci yöntem, bağımsız medyayı desteklemek. Doğruyu ancak siyasi iktidarla çıkar ilişkisi içinde olmayan gazeteciler aktarabilir. Halkın bu gerçeğin farkına varması için, medya-iktidar ilişkisinin mide bulandırıcı örnekleri hakkında kamuoyunun sürekli bilgilendirilmesi hedefleniyor.

Üçüncü yöntem, bağımsız medyanın yanı sıra, internet üzerindeki bireysel blogların gücünden yararlanmak. Amerika’daki seçim sürecini yakından izlerseniz, bu “blogosphere” denilen yeni dünyanın, çok büyük boyutlara ulaştığını görüyorsunuz. Bir blogda yer alan bir makale, on binlerce kişi tarafından okunup elektronik postalarla sayısız insana ulaştırılıyor. Bir de bakıyorsunuz, ertesi gün herkes aynı yazıdan söz eder hale gelmiş.

Özellikle gençler arasında olağanüstü bir popülaritesi olan bu dünyanın içinde etkili bir biçimde yer almak, bu kesimin enerjisini siyaset sahnesine yöneltmek açısından çok önemli. Öyle ki, birçok kişi, bloglar aracılığıyla gerçekleri duyurmayı, Obama’nın önerdiği değişikliklerden daha devrimci buluyor.

***

Görüldüğü gibi, Amerika’da Cumhuriyetçi ve Demokrat grupların dışında kalan bağımsızların seçim stratejisi, doğrudan medya üzerinde etkinlik kurmaya yönelik. Holding medyasının oluşturduğu engeli aşmak için kullanacakları araçlar da, bağımsız gazete ve dergiler ile sivil toplum örgütleri.

Bu gazete ve dergiler, gönüllülük esasına göre çalışan insanlar tarafından çıkarılıp, okur desteği ve yapılan bağışlarla ayakta duruyor. Milyon dolarlık dev medya kuruluşlarının reklam bombardımanı karşısında yılmadan yollarına devam etmeleri ise, gerçekten hayranlık verici. Çünkü onların asıl gücü, tabandan gelen sahiplenme duygusu...

***

Aslında Amerikalı bağımsızların hepsinin kalbinde üçünçü bir büyük parti yatıyor. İki büyük partinin egemen olduğu siyasi sistemin, ciddi bir kısırdöngü yarattığını düşünüyorlar. Çünkü bu durum onların görüşlerini duyurmalarını önlüyor.

Haksız da değiller... Tüm dünya sadece McCain'i ve Obama’yı aday sanarken, gerçekte başkanlık için yarışan dört aday daha var: Bağımsız aday Ralph Nader, Yeşil Parti’nin siyahi kadın adayı Cynthia McKinney, Libertaryen Parti’nin adayı Bob Barr, Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nin adayı Gloria La Riva...

Fakat hiçbirisinin adı medyada geçmediği gibi, seçimden önce adayların katılacağı ve televizyondan yayınlanacak tartışma programlarına da davet edilmiyorlar. Cumhuriyetçi ya da Demokrat Parti’den olmayanlara söz hakkı yok... Ve bu durum Amerikan Anayasası’na aykırı... “Özgürlükler ülkesi” Amerika’da durum bu...

29 Eylül 2008 Pazartesi

Farklı Bir Bakış Açısı...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Eylül 2008



Geçen hafta Amerika’daki ırkçılık sorununa değinip Obama’nın kazanmasını isteyenlerin görüşlerini aktarmıştım. Bu yazıda ise, farklı bir bakış açısını ele alacağım.

Geçtiğimiz günlerde New York’ta küreselleşme karşıtı hareketin önde gelen bağımsız gazetelerinden The Indypendent’ın düzenlediği bir paneli izledim. Yazar ve radyo program yapımcısı Laura Flanders’ın yönettiği panelin başlığı, “2008 Seçimi: Gerçekten Risk Altında Olan Ne?” idi.

Konuşmacılar ise, Cumhuriyetçi ve Demokratik partileri eleştirerek, daha ilerici politikaları savunan kesimlerin tanınmış temsilcilerinden oluşuyordu: “No Logo” ve “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism” adlı kitapların yazarı ünlü gazeteci/yazar Naomi Klein; Blackwater skandalını incelediği kitabıyla çok konuşulan gazeteci/yazar Jeremy Schaill, Amerika’nın en saygın siyasi dergilerinden The Nation’ın yazarı Roberto Lovato, toplumdaki şiddeti önlemek ve seçimlerde etkili olmak üzere uluslararası alanda çalışmalarda bulunan The Gathering derneğinin yöneticilerinden Malia Lazu.

***

Panelin yapıldığı salona girdiğimde, bir an sanki New York’ta değil de Latin Amerika kentlerinden birindeymiş gibi hissettim. Üzerinde “Viva Cuba” yazılı tişörtler giyen gençler, Marksizm’i anlatan kitapların satıldığı standlar, video ekranda beliren “Sağduyulu Emperyalist = Deli Kovboy” yazısı, hepsi paneldeki konuşmaların ne yönde şekilleneceğinin birer göstergesiydi.

Salonda bulunan birkaç kişi dışında herkes, Cumhuriyetçiler ile Demokratlar’ın temelde birbirine benzer politikaları savunduklarını düşünüyordu. Çünkü onlara göre bu iki parti de, kapitalist sistem içerisinde şirketlerin kurduğu hegemonyaya destek veriyordu. Gelecek seçimlerde kim kazanırsa kazansın, değişen bir şey olmayacaktı. Bu nedenle de, John McCain’den daha çok değişim mesajıyla yola çıkan Obama eleştiri oklarına hedef oldu.

Nitekim Naoi Klein, Demokratlar’ın geçen ayki ulusal kongresinden örnekler vererek sert eleştirilerde bulundu. Kongreyi izleyen 15 bin gazeteciye, büyük holdinglerin parasıyla nasıl her gün bedava masaj hizmeti verildiğini, ellerinde buzlu içecekleriyle gezip yüz maskesi yaptıran “gazetecilerin” nasıl gerçekleri aktarmadığını anlattı.

Klein’a göre, telekomünikasyon devi AT & T, kongre kapsamında verdiği gösterişli partiyle aslında Demokratlar’a teşekkür ediyordu. Çünkü güvenlik gerekçesiyle mahkeme kararı olmadan telefonların dinlenmesine ve elektronik postaların izlenmesine olanak veren yasa kapsamında telefon şirketlerine dokunulmazlık sağlanması için Demokratlar da çalışmıştı...

Roberto Lovato ve Malia Lazu’nun üzerinde durduğu nokta ise, Amerika’nın ülke dışında sürdürdüğü savaşların yanı sıra, ülke içinde devam eden ama sürekli gözardı edilmeye çalışılan savaşlarının da olduğu. İşsizlik, zenginle yoksul arasında genişleyen uçurum, kötü eğitim, artan şiddet olayları, sağlık sigortası olmayan milyonlarca insan... Lovato’ya göre, Amerikan rüyası denilen efsane artık sona erdi; halkın sadece yüzde 18’i bu rüyanın gerçekleşebileceğine inanıyor.

İşte bütün bu gerçekleri dile getiren konuşmacılar, Obama’nın özellikle son aylarda daha merkeze kayan bir politika izlemesinden, Katrina faciasına yeterince eğilmemesinden, Afganistan’daki savaşı genişletmekten söz etmesinden rahatsız. Onlara göre asıl risk altında olan ise, vatandaşın geleceği ve hakları...

Peki bu durumda ne öneriyorlar? Yerim kalmadı. O da haftaya...

22 Eylül 2008 Pazartesi

İki Belirleyici Soru...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/21 Eylül 2008

Brooklyn’de bir otobüs. Siyahi bir kadın oğluyla konuşuyor. Başkan adaylarından hangisini destekleyeceğine karar veremediğini söylüyor 20’li yaşlarındaki genç.

Nasıl olur?!” diye tepki veriyor annesi.

Bilmiyorum... Hangisinin ülke için daha iyi olacağını düşünüyorum...

Durum o kadar açık ki, bu söylediğin anlamsız! Barack Obama ülkemizin tüm dünyada yerle bir olan imajını düzeltecek. McCain, Bush’un politikalarının devamını savunuyor. Çok mu memnunsun bugünkü durumdan?

Hayır ama sence Obama’nın kazanma şansı ne?...

Obama siyah ırktan diye mi bunu söylüyorsun? Oğlum bana bak, şu anda tarih yazılıyor! Obama ilk siyah başkan adayı oldu... Onu desteklemek bizim görevimiz!

***



Manhattan’da bir metro treni. İstasyonun birinde kapılar açılınca içeriye hızla bir adam giriyor. Elindeki bildirileri yolculara dağıtan orta yaşlı siyahi adam, neredeyse yüzünün tümünü örten rastalı saçlarının ardından bağırıyor:

Bayanlar baylar, lütfen bir iki dakika bana kulak verin! Benim adım Michael ve bu ülkenin birliği için çalışıyorum. Kapı kapı, tren tren dolaşıp vatandaşlarımıza önümüzdeki tehlikeyi anlatmak istiyorum. Bu ülkedeki bölünmüşlüğe son vermek için Obama'nın seçilmesi lazım. O nedenle yapmamız gereken, onun kampanyasında çalışabilecek insanlar arasında bir iletişim ağı kurmak. Ben bunu sağlamakla görevliyim. Lütfen elimdeki listeye adınızı ve telefon numaralarınızı yazdırın. Ülkeniz için bunu yapın!”

İspanyol asıllı bir Amerikalı hemen ayağa kalkıp Michael’ın yanına gidiyor ve adını listeye yazdırıyor. İkisi de öyle heyecanlı ki, bir anda sarmaş dolaş oluyorlar.

***

Harlem'de Bill Clinton'ın ofisinin olduğu binanın önü. Tarih 11 Eylül. Büyük bir kalabalık toplanmış, Clinton'ı ziyaret eden Obama'nın binadan çıkışını bekliyor. Her yer Gizli Servis görevlileri ile çevrilmiş. Bir siyahi genç, yanındaki beyaz kadına kime oy vereceğini soruyor. Sertlik yanlısı McCain’in seçilmesi durumunda, hem Amerika’nın hem de dünyanın bugünkünden daha ciddi bir kaosa sürükleneceğini söyleyen kadın, "Obama, bir ülkede işlerin iyi gidip gitmediğini kadınlara yapılan muamele belirler diyor. Oyum tabii ki ona," diyor, “Hem Obama kazanırsa müthiş olmaz mı? Düşünsene siyah bir başkan!"

O sırada binadan birlikte çıkan Clinton ve Obama bekleyenleri selamlarken, herkes birlikte Obama'nın "Evet, Yapabiliriz" sloganını atıyor.

***



Bütün bu günlük hayattan yansımalar da gösteriyor ki, Amerika, ırkçılığın sorgulandığı bir başkanlık seçimine sahne oluyor. New York’ta mağazaların ve restoranların vitrinlerinde “Evet, Senatör Obama. Yeniden İnanmaya Hazırız” yazan pankartlar asılı. Ama oy kullanma kabinine girip kendi vicdanıyla başbaşa kalan seçmenin ne yapacağını tam olarak bilme olanağı yok. Üstelik Amerika’nın her yeri New York kadar Demokrat eğilimli değil.

Fakat şunu söylemek mümkün; Bush döneminin yarattığı 8 yıllık yıpratıcı bölünmenin ardından seçmenlerin aklında yatan belirleyici iki soru var: 1. Gerçek Birleştirici McCain mi, Obama mı? Bu önemli, çünkü Amerikan halkı keskin siyasi bölünmeden gerçekten bezmiş. 2. Bir siyah başkan seçilebilir mi?

Bunları düşünürken aklıma ünlü İngiliz müzisyen Morrissey’in “America Is Not the World” adlı şarkısı geliyor. Kadın, gay ya da siyah ırktan birisi başkan seçilemediği sürece, hiçbir şeyin onu Amerika’nın özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olduğuna inandıramayacağını söyler o şarkıda Morrissey...

8 Eylül 2008 Pazartesi

Pis Sularda Yüzmek...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/7 Eylül 2008

Amerika'da Demokratlar, ulusal kongrelerini güle oynaya gerçekleştirip tüm dünyanın dikkatini çekerken, Cumhuriyetçiler'inkine Gustav kasırgasının gölgesi düştü. Düşmeseydi onlarınki de bir şenliğe dönüşecekti.

Her iki partinin de 2004 ulusal kongresini gazeteci olarak izleme olanağı bulmuştum. Oradaki gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki, bu toplantılar çok iyi organize edilen Oscar törenlerine benziyor. Amerika'da yapılan her büyük organizasyon gibi, bunlar da şatafatlı.

Dünyanın her yerinden çok sayıda gazetecinin takip ettiği bu kongreler, aynı zamanda büyük bir reklam platformu olarak da görülüyor. Bu nedenle, medya mensuplarına son teknolojiyle donatılmış ofislerde çalışma ortamı yaratılıyor. Hatta bu yıl Demokratlar’ın kongresine akredite olmak için 15 bin gazeteci başvurunca, kongrenin yapıldığı Pepsi Center’ın yanına geçici bir medya merkezi inşa ettiler. Sadece bunun için harcanan para 15 milyon dolar...

Tek bir partinin kongresi için bu yıl yapılan masraf -federal hükümetin güvenlik için verdiği 50 milyon da eklenince- 125 milyon doları buluyor. Dile kolay; o kadar para nasıl toplanır? İşte Amerikan siyasi sisteminin en zayıf noktalarından “soft money” (yumuşak para), bu aşamada iyice önem kazanıyor.

Doğrudan bir adaya ya da kampanyasına değil ama seçimlerle ilgili çalışmalar yürüten organizasyonlara ve komitelere yapılan bağışlar bu şekilde adlandırılıyor. Adaylara yapılan bağışların miktarı yasayla sınırlandırılmışken, bu tür bağışlarda bir sınır ve denetim yok. Bu durumda, lobicilerden gelecek milyonlarca dolara ihtiyaç duyan adaylar, seçim sürecinde bu gruplarla çıkar ilişkisi içine giriyor. Siyasi parti kongreleri de “soft money” denilen bağışları kullanma yolunu açarak, başkan adayları üzerinde etkili olmak isteyen büyük şirketler için bulunmaz bir fırsat sunuyor.

Bu yıl her iki partinin de aldığı bu tür bağışlara baktığımızda, en başta enerji ve telekomünikasyon sektöründe faaliyet gösteren holdingleri, bankaları ve hukuk firmalarını görüyoruz. Kimisi tek bir partiye bağış yaparken, kimisi de işini sağlama alıp ikisine birden yapmış...

Georgetown Üniversitesi’ne bağlı CFI’ın (Kampanya Finans Enstitüsü) verdiği bilgiye göre, kongrelere bağışta bulunan 146 adet şirket, 2005'ten bu yana lobi faaliyetleri için 1 milyar doların üzerinde para harcamış. Aynı şirketlerin doğrudan iki partinin kongresi için yaptığı bağışın tahmini miktarı ise, toplam 112 milyon dolar.

Fakat şu ana kadar bu paranın yaklaşık 1/4'inin kaynağı belirlenebilmiş. Çünkü şirketlerden 31’i yaptığı bağışla ilgili bilgileri açıklarken, 115’i susuyor... Neden? Bağışta bulundukları parti, ilerde yapacağı bir yasayla onlara çıkar sağlamak için çırpındığında, gündeme gelebilecek suçlamaları önlemek için!

Sonuç olarak, Amerikan siyaseti, bu sistem yüzünden dev sermaye gruplarının güdümü altındadır. Barack Obama, daha seçim kampanyasının başında lobicilerden bağış kabul etmeyeceğini açıklamıştı. Bununla birlikte, büyük yatırım fonlarının başındaki bazı yöneticilerin onun için de yardım topladığı görüldü.

Obama 2007’de yaptığı bir konuşmada, “Ben tertemiz olduğumu tartışmıyorum. Çünkü ben de aynı pis suların içinde yüzüyorum. Ama o suların pis olduğunu biliyorum ve onu temizlemek istiyorum,” diyerek Washington siyasetine karşı çıkmıştı.

Bakalım Obama başkan seçilirse kovboy diplomasisine son verip Amerikan dış siyasetini daha barışçıl kılabilecek mi? Bunu yapabilmek için, önce lobilerin baskısından kurtulması gerekiyor. Aksi takdirde, o da sisteme teslim olup o pis sularda yüzmeye devam edecektir...

18 Ağustos 2008 Pazartesi

Seçim Taktiği Savaşlar...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/17 Ağustos 2008

Yazıya, Amerika’da dinci sağın propaganda aracı Fox News'un "Hannity & Colmes" adlı programında, sunucu Alan Colmes (AC) ve konuğu Dick Morris (DM) arasında geçen söyleşiden bazı bölümlere yer vererek başlıyorum.

***

DM: Obama seçimi kazanırsa, tabii İsrail'de iktidar partisinin liderinin kim olacağına bağlı olarak da, yemin töreninden önce İran’a saldırı olabilir. Eğer McCain kazanırsa, biraz daha zaman verilebilir. Asıl çarpıcı olan, Obama ve McCain’in başa baş gitmesi durumunda, eğer İsrail'de de sertlik yanlısı aday kongreyi almışsa, benim tahminim McCain’in kazanması için seçimden önce İran’a saldırır.

AC: Ve siz bunun iyi bir şey olduğunu düşünüyorsunuz?

DM: Evet... Kesinlikle!

AC: McCain’in seçilmesini sağlamak için yapılmasını mı veya İran’a saldırıyı mı iyi bir fikir olarak görüyorsunuz?

DM: Her ikisi de. Suudiler, Iraklılar ve Kuveytliler, İsrail saldırısına şükranlarını sunmak için partiler verecektir. Kamuoyunda kınasalar da aslında buna bayılacaklardır...

Kamuoyu yoklamaları McCain’in kazanacağını gösterirse, İsrail, seçimin ya da yemin töreninin sonrasına kadar saldırmayabilir. Çünkü McCain’in doğru kararı vereceğine dair tam bir güven içindeler. Fakat kamuoyu yoklamaları Obama’nın kazanacağını gösterirse, yemin töreninden önce saldıracaklar. Çünkü Obama’nın Irak hava sahasının kullanılmasına izin vereceği konusunda güven duymuyorlar...

Şu anda İran’da ve özellikle İsrail’de yanıtı aranan en önemli soru, Obama’nın İran’a saldırmak için Irak’ın kullanılmasına izin verip vermeyeceği. İsrailli politikacılar arasında hakim olan görüş vermeyeceği yönünde...

AC: Irak bağımsız bir devlet değil mi? Irak Başbakanı da kendi topraklarının ve hava sahasının İran’a saldırı için kullanılmasına izin vermeyeceğini açıkladı.

DM: İkna edilebileceklerini düşünüyorum.

***

İnanması güç ama Amerikan televizyonlarında bu tür görüşler dile getiriliyor.. Dick Morris’i dinlerken bir an kendinizi film izliyor sanabilirsiniz. Çünkü gerçekten dehşet verici konuşmalar yapıyor. Açıkça ABD başkanlık seçiminin sonucuna etki edebilmek için savaşın kullanılmasını destekliyor... Savaşın bir seçim taktiği olduğunu hiç çekinmeden anlatıyor...

Tabii bunları okuduktan sonra bu savaş tamtamları çalanın kim olduğunu merak edebilirsiniz. Ben söyleyeyim... Dick Morris, gazeteci, yazar, siyasi yorumcu ve danışman olarak çalışıyor. Bill Clinton ile Arkansas Valiliği döneminde yakınlık kurdu. İlk Clinton yönetiminde danışmanlık yaptı ve 1996 seçim kampanyasını yönetti. Clinton’ı Demokrat ve Cumhuriyetçi politikaları karıştırıp orta yol izlemeye yönelten kişi olarak tanınıyor.

1996'da bir hayat kadını ile ilişkisinin açığa çıkması ve o kadına hava atmak için Başkan Clinton'la yaptığı konuşmaları dinlettiğinin belirlenmesi üzerine istifa etti. Son yılllarda da Clinton'lara karşı çıkışlarıyla gündeme geldi. Ailesinin bir tarafı Musevi, bir taratı Katolik. Şu anda New York Post gazetesinde köşe yazıları yazıyor ve Fox News’da yorumculuk yapıyor.

***

Dick Morris, İran’a saldırıyı Obama ile McCain'in oylarını gösteren kamuoyu araştırmalarına bağlıyor. Demek ki, Ortadoğu’nun kaderi o araştırmaları yapacak olan şirketlerin elinde...

Ona göre her üç durumda da İran bombalanacak. 1. Obama kazanacak gibiyse, yemin edip başkanlık görevini devralmadan önce; 2. McCain kazanacak gibiyse, biraz daha sonra; 3. İki adayın oyları çok yakınsa, McCain kazansın diye seçimden hemen önce...

Ve bunun adı da demokrasi... İnanırsanız...

4 Ağustos 2008 Pazartesi

Akla İhanet...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/3 Ağustos 2008

Amerika garip bir ülke...

Bir bakıyorsunuz, en ileri teknoloji, en gelişmiş bilimsel araştırmalar oradan çıkıyor. Ama bir de bakıyorsunuz, çağın gerisindeki anlayışlar yine orada hortlamış.

Aslında ülkenin siyasal açıdan ikiye bölünmüşlüğünün bir göstergesi bu... Louisiana’da son günlerde yaşanan bir gelişme de, bunu açıkça ortaya koyuyor.

Olay şu: Louisiana Eyalet Meclisi’ne yeni bir Bilim Eğitim Yasası teklifi verildi. Yapılan gizli oylama sonucunda teklif, 3 ret oyuna karşılık 94 kabul oyuyla yasalaştı.

Yasaya göre, eyalet içinde görev yapan öğretmenlerin derslerde Darwin’in evrim teorisine alternatif olarak bilim dışı teorileri de öğretmelerine izin veriliyor. Bunların başında da ID (Intelligent Design-Akıllı Tasarım) adı verilen ünlü teori geliyor.

Bilindiği gibi, evrim teorisine göre canlılar doğal seçilimin ve mutasyonun ürünüdür. Oysa buna karşı ortaya atılan ID teorisi, hayatın, olağanüstü bir gücün varlığı olmadan açıklanmak için fazla karışık olduğunu ve bu nedenle kökeninde “tasarlayıcı bir akıl” bulunduğunu iddia ediyor.

Bugün Amerika’da, nasıl Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında kıyasıya bir çekişme varsa, bu konuda da taban tabana zıt iki görüşü savunanlar şiddetli bir tartışmanın içinde. Söz konusu yasanın taraflarına bakınca durum daha iyi anlaşılıyor.

Evrim teorisi, küresel ısınma ve hücre klonlama gibi konuların bilimselliğini tartışmaya açan yasanın destekleyicileri arasında, dini liderler, kilise görevlileri, okula gönderilmeyip evde eğitim verilen gençler var... Karşıtları da, Louisiana Devlet Üniversitesi profesörleri, eyaletteki eğitimcilerin oluşturduğu birlik ve devlet ile kilise işlerinin birbirinden ayrılması gerektiğini savunanlar...

Ne garip değil mi? Sanki ülkemizi çağrıştırıyor...

Söz konusu yasa en büyük desteğini ise, Louisiana Valisi Piyush “Bobby” Jindal'dan alıyor. Hink kökenli genç vali Jindal, bir yandan da, Cumhuriyetçi John McCain’in kasım ayındaki başkanlık seçimini kazanması için elinden geleni yapıyor...

***

Amerika’da evrim teorisine karşı yürütülen kampanya, elbette Lousiana ile sınırlı değil; bütün ülkede devam ediyor. Örneğin, Kentucky'deki Yaratılış Müzesi’nde insanlarla dinozorların aynı dönemde yaşadığını gösteren heykeller yer alıyor.

Oysa bilimsel çalışmalara göre, insanoğlunun ilk atası sayılabilecek hominidlerin izi 7 milyon yıl önceye kadar uzanıyor. Dinozorlar ise 65 milyon yıl önce yok oldu! Öyleyse nasıl oluyor da, dinozorlarla insanlar aynı dönemde var oluyor? Biz bu soruyu soruyoruz ama ne çare... Anlaşılan milyonlarca dolar harcanarak yürütülen dini kampanyalar amacına eriyor. Çünkü yapılan araştırmalar, bu ülkede halkın yarıya yakın bir kesiminin bu saçmalıklara inandığını gösteriyor...

***

Kanımca, dincilerin dayattığı görüşlerin ikiyüzlülüğünü sergilemenin en etkili yolu, onlara kendi temel referanslarını hatırlatmak.

Bu yaklaşımı izlersek, Amerika’daki dinci sağa, neden “insan hayatının kutsallığı” gerekçesiyle kürtaja karşı çıkarken diğer yandan savaşı desteklediklerini; neden başka ülkelerin suçsuz sivil halklarının üzerine bombalar yağdırılmasına karşı gelmediklerini sormamız gerek.

Aynı bizdeki dincilere de, neden Kuran’da açıkça yasaklandığı halde faizi savunduklarını, ama dinen zorunluluk bulunmayan türbanı ölüm kalım meselesi haline getirdiklerini sormamız gerektiği gibi...

Bunu yapmazsak akla ihanet etmiş oluruz...

23 Haziran 2008 Pazartesi

Beyazla Siyah...

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi /22 Haziran 2008

ABD başkanlığı için yarışan Demokrat Partili Barack Obama, sonunda adaylık için gereken 2118 delegenin oyunu kazandı. Durum şudur: Hillary Clinton kaybetmiş, Obama Amerikan tarihinde ilk siyah başkan adayı olmayı başarmıştır. Demokrat Parti’deki güçlü Clinton etkisini kırarak kazandığı bu başarı, çok önemli sonuçlar doğuracaktır.

On altı aydır devam eden bu yarışta, ilk günden beri Obama’nın kazanacağını tahmin ediyordum. Çünkü Obama’yı 2004’teki Demokratik Parti Kurultayı’nda yaptığı o tarihi konuşmadan bu yana dikkatle izliyorum.

Daha önce Cumhuriyet'in Strateji ekine yazdığım bir makalede de belirttiğim gibi, o kurultayda, Jimmy Carter, Ted Kennedy, Bill ve Hillary Clinton, Al Gore, John Kerry, John Edwards gibi Demokratların en ileri gelenleri konuşmuş, ama en etkilisi Obama olmuştu. Herkes genç senatörü ayakta alkışlarken, salonda yanımda oturan İtalyan bir gazeteci ne düşündüğümü sorunca, “Geleceğin başkan adayı,” demiştim. O, bu görüşümü fazla iyimser bulmuş, siyah bir politikacının ırkçılığı aşıp o noktaya kadar gelemeyeceğini savunmuştu.

Sonuçta Obama, Washington’daki kurulu düzenin temsilcisi Clinton’a karşı bir değişim sembolü olarak ortaya çıktı ve izlediği bu akıllı strateji ile kendi partisindeki seçimi kazandı.

***

Fakat bundan sonra ne olacağı çok belirgin değil. Artık Obama'nın rakibi, 1982’den beri Kongre’de yer alan, çok deneyimli, 71 yaşında, beyaz bir Vietnam gazisi. Obama’nın değişim rüzgarı, bu defa da deneyime karşı güçlü esebilecek mi acaba?

İkinci bir soru, Obama’nın, Amerika’daki ırkçılık sorununu ulusal düzeydeki bir seçimde nasıl gögüsleyeceği...
Associated Press ile Yahoo News tarafından nisan ayında yapılan bir araştırmaya göre, halkın üçte birinden fazlası kendisini muhafazakar olarak tanımlarken, liberal olduğunu söyleyenlerin oranı dörtte birin hemen altında. Bu durumda, ılımlı olarak nitelendirilen geri kalan kesimin oyları seçim sonucunu belirleyecek.

Obama, önseçim sürecinde beyaz yakalıların yoğunlukta olduğu batı eyaletlerinde ve hispaniklerin yaşadığı yerlerde fazla oy toplayamadı. Bu kesimlerde güçlü olduğu görülen Clinton’ın başkan yardımcısı olarak belirlenmesinin Obama’ya oy kazandırabileceği iddia ediliyor.

Benim de katıldığım bir diğer görüşe göreyse, ülkedeki muhafazakarların adeta nefretini kazanmış bir isim olan Clinton'ın başkan yardımcılığı yanlış bir tercihtir.

Obama’nın Güney Dakota’daki seçimden sonra yaptığı konuşmada Clinton’a övgü dolu sözler yağdırmasını, bir birliktelik işareti olarak yorumlayanlar var. Ama Obama’nın bunu, iki kampa ayrılan partideki bölünmenin önüne geçmeyi amaçlayarak yaptığı belli.

Kısacası, Clinton başkan yardımcılığına gönüllü olsa da, Obama’nın işi epey zor.

Bana göre, Barack Obama’nın 44. ABD Başkanı olabilmesi için Amerikan halkının şu gerçeğin ayırdına varması gerekiyor:

Cumhuriyetçiler’in adayı John McCain, Bush’un saldırgan dış politikasını, Irak’taki haksız savaşı, varlıklı kesime uygulanan vergi indirimlerini ve sosyal güvenlik sorununun piyasa koşullarına göre çözülmesini savunuyor.

Obama ise, diplomasiyi temel yöntem olarak gören barışçıl politikaların temsilcisi, neoconların "pre-emptive strike" olarak formüle ettikleri önleyici vuruş doktrinine, Irak'ta kalıcı üs kurulmasına, ve sosyal güvenliğin özelleştirilmesine karşı, vergi indirimlerinin geliri az olanlar için uygulanmasından yana.

İşte bu nedenle, John McCain Bush’un politik ikiziyse, Obama da ikinci John F. Kennedy. İlginçtir; durum aslında beyazla siyah arasındaki fark kadar açık.

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Obama Marksist, Clinton Sosyalist mi?

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Mayıs 2008


Amerika’daki başkanlık yarışı, ilginç ve bir o kadar da absürd tartışmalarla devam ediyor. Bunun son örnekleri, Demokrat başkan aday adaylarından Barack Obama’nın Marksist, Hillary Clinton’ın sosyalist olduğu yönündeki iddialar...

Her ikisi de, hem medyanın bir konuyu nasıl çarpıtabileceğini, hem de Amerika’da sosyalizmin nasıl hala öcü gibi görüldüğünü gösteriyor.

***

Barack Obama ile ilgili tartışma, kendisinin bir süre önce seçim kampanyası sırasında dile getirdiği sözlerle başladı. "Amerika’nın orta bölgelerinde yaşayanların kırgınlık duyması, dine ve silaha sarılması, kendilerine benzemeyen insanlara antipati beslemesi ve serbest ticarete karşı çıkması şaşırtıcı değildir" dedi Obama. Çünkü bu insanların yıllardır karşı karşıya kaldıkları zor hayat koşullarından söz ediyordu.

Gerçekleri söylüyordu aslında, ama Clinton ve Cumhuriyetçi aday John McCain, bu sözlere farklı anlamlar yüklemekten geri kalmadılar. Sonunda da Obama’yı "elitist" yapıp çıktılar.

En ilginç yorum ise, yeni muhafazakarların önde gelenlerinden Bill Kristol'den geldi. Kristol, The New York Times gazetesinde çıkan makalesinde, Obama’nın sözleriyle Marksizm arasında bağlantı kurup maskenin düştüğünü yazınca, tartışma yeni bir boyut kazandı. Obama’nın görüşleriyle Marx’ın ünlü “Din halkın afyonudur” sözü arasında paralellik vardı makaleye göre.

Böyle bir iddianın ne gibi bir amacı olabilir?

Marksizm’i tek bir cümle ile değerlendirme hatasına düşen bu yorum, konuya hakim olanlar için gerçekten gülünç.

Ama kapitalizmin kalesinde yaşayan ve siyasi tercihlerini yalnızca medyadan aldığı bilgilere göre belirleyen ortalama bir Amerikalı için durum farklı. Çünkü o, oyunu elbette Marksist olduğundan şüphelendiği bir adaya vermeyecektir...

Kristol'ün hedefi de bu. Ne de olsa kendisi Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin (PNAC) iki kurucusundan birisi. Obama'nın önünü kesip, Bush'un üçüncü dönemini sürdürecek McCain'e yol açma gayreti bundan.

***
Hillary Clinton'ın sosyalist gibi gösterilmesine gelince... Bu da, Cumhuriyetçi Parti’nin propaganda makinesi Fox News kanalındaki bir programda meydana geldi.

Muhafazakar kanattan da oy toplama arayışındaki Clinton, Amerikan medyasının en tartışmalı isimlerinden Bill O’Reilly’nin programına katıldı. Clinton’ın uzaktan yakından sosyalizm ile ilgisi yok, ama programda geçen şu diyalog oldukça ilginç.

O’Reilly soruyor; “Başkan olursanız cüzdanımdan ne kadar parayı geri alacaksınız?” Clinton, yanıt olarak orta sınıf aileler için getirdiği önerileri sıralamaya başlayınca da sözünü kesiyor: “Ben orta sınıftan değilim, zengin bir adamım!"

Sonra da, Clinton'ın varlıklılardan alıp daha az geliri olanlara vereceğini iddia ediyor ve ekliyor: “Bu sosyalizmdir.” İşte o an Hillary’nin suratı görülmeye değer. Tam olarak ne düşünüyor bilinmez, ama sanki korkunç bir iftira ile karşı karşıya kalmış gibi tepki veriyor: “Teddy Roosevelt de mi sosyalistti? Bence çok iyi bir başkandı!”

Yani "sosyalist olsaydı iyi olamazdı" demeye getiriyor...

Komik ve garip ...

Sosyalizmin, Hillary Clinton gibi kapitalizme yürekten bağlı birinin politikalarına indirgenmesine mi yanalım, yoksa medya kurbanı halka mı?

Çünkü bugünlerde Obama Marksist, Clinton sosyalist olabilir mi diye endişe ediyorlar.

Bak şu medyanın yaptığına...

21 Nisan 2008 Pazartesi

Cheney'i Gandhi Gibi Gösterecek Başkan Adayı

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/20 Nisan 2008

O da kim?

Kim o derece şahin olabilir ki, ABD Başkan Yardımcısı Cheney onun yanında Gandhi gibi kalsın?!

Amerikalı politikacı/yazar Pat Buchanan’a göre o kişi, başkan adaylığı kesinleşen Cumhuriyetçi John McCain. Buchanan, geçmişte Nixon, Ford, Reagan gibi başkanlara danışmanlık yapan çok tanınmış bir isim.

Muhafazakar kesimin önde gelenlerinden birisi böyle diyorsa, gerisini siz düşünün…

***

George W. Bush’un Beyaz Saray’daki koltuğundan ayrılmasına az kaldı. Başkanlık seçimleri bu yıl 4 Kasım’da. Ama prosedüre göre, yeni başkan ve başkan yardımcısı, göreve 20 Ocak 2009 tarihinde yemin ederek başlayacak.

Sonuç olarak, dünyada milyonlarca insan nefesini tutmuş bir halde, Bush’un gidişini kutlamayı bekliyor.

Bugünlerde Bush, her ne kadar şehit askerlerin arkasından ağlasa da, etrafa gülücük dağıtmaya çalışıp her gittiği yerde dans etse de, hiç kuşkusuz en sevilmeyen politikacılar arasında ilk sıralarda.

O listede Bush’un hemen yanında yer alanlardan birisi de Dick Cheney. Kapılı kapılar ardında Amerika’yı asıl yönetenin o olduğunu herkes biliyor artık.

Fakat Cheney’in sevilmemekle ilgili bir sorunu yok, bu nedenle de Bush gibi umutsuzca şirin gözükmeye çalışmıyor. Hatta geçenlerde Türkiye’ye yaptığı ziyarette, kendisine bu konuda soru yönelten bir Amerikalı gazeteciye, “Eğer sevilmek isteseydim, televizyon muhabiri olurdum,” şeklinde bir yanıt vermiş.

Yani hem kendi halkı hem de dünyadaki diğer halklar tarafından sevilmediğini, hatta nefret edildiğini biliyor ve bu hiç umurunda değil…

Böyle bir adamı Gandhi gibi gösterecek McCain’in başkan olması durumunda neler olur? İnsan düşününce bile ürperiyor.

***

İşin ilginç tarafı, Amerikalı seçmenlerin çoğunluğu, John McCain hakkındaki gerçeklerin farkında değil. Amerikan medyasında çizilen McCain portresi, büyük ölçüde Cumhuriyetçi adayın savaş gazisi, deneyimli senatör ve güvenilir politikacı imajlarına dayanıyor.

Öyleyse biz pek öne çıkarılmayanları sıralayalım:

McCain, özellikle Irak, Rusya ve Çin konusunda, Bush-Cheney politikalarına göre çok daha sertlik yanlısı. Irak’tan çekilmek gibi bir planı yok, bölgede kalmaktan yana. Bush’un “ülkesine derinden bağlı bir lider” diye tanımladığı Putin’in gözlerine baktığında, sadece KGB harflerini gördüğünü söylüyor. Çin’in dünya liderliğine soyunmasından rahatsız. Bu ülkeyi, Amerika’nın çıkarlarına baş tehdit yaratacak bir güç olarak görüyor.

Bush yönetiminin uyguladığı önleyici savaş (pre-emptive war) stratejisini şiddetle savunuyor.

McCain, son dönemde özellikle aşırı dinci sağ kesimle yakın temas içinde. Amerika’nın varoluş amacının İslam dinini yok etmek olduğuna inanan rahip Rod Parsley’i ruhani lideri olarak tanımlıyor.

İşkenceye karşı olduğu izlenimini vermeye çalışıyor, ama bir yandan da CIA’nin uyguladığı basınçlı su ile sorgulama (waterboarding) olarak bilinen işkence tekniğinin yasaklanması için verilen yasa önerisine karşı oy kullanıyor.

Ev için aldıkları banka kredilerini ödeyemez hale gelenlere ikinci bir iş bulup tatilden vazgeçmelerini öneriyor. Ardından kendisine ve eşine ait en az sekiz adet ev olduğu ortaya çıkıyor.

Kürtaj konusunda kadınların karar verme hakkına karşı. Tüm çocukların sağlık sigortası kapsamına alınmasını öneren yasaya karşı. Çok sayıda lobi grubundan kampanyasına büyük miktarlarda yardım kabul ediyor.

McCain ABD Başkanı seçilirse, olabilecekleri tahmin etmek çok da zor değil...



-

17 Mart 2008 Pazartesi

Süper Delegeler İçin Süper Yarış

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/6 Mart 2008

20 Ocak 2009’da göreve başlayacak 44. ABD Başkanı kim olacak?

Bu soru, bir yılı aşkın bir süredir gündemimizde.

Dünyanın gidişatına yön veren en yetkili liderin koltuğunda dört yıl boyunca kimin oturacağı, bu gezegende yaşayan herkesin hayatını bir şekilde etkileyecek önemli bir konu.

Acaba o koltuğa sertlik yanlısı bir şahin mi oturacak, yoksa diyaloğa daha açık bir Demokrat mı?

Arizona Senatörü John McCain’in, Cumhuriyetçi Parti’den başkan adayı olacağı kesinleşince, şimdi tüm dikkatler Demokrat Parti’ye çevrildi.

Bu partinin kurallarına göre, başkan adayı olabilmek için 2025 delegenin kazanılması gerekiyor. Bizim tek parti dönemindeki ikinci seçmenlere benzeyen bu delegeler, bağımsız değil; kendi eyaletlerinden çıkan sonucu uygulamakla görevliler.

Bugüne kadar yapılan ön seçimler, Hillary Clinton ile Barack Obama arasında büyük bir yarışa sahne oldu.

Fakat durum öyle bir aşamaya geldi ki, bundan sonraki bütün ön seçimleri Clinton kazansa da, eyalet delegeleri bazında önde giden Obama’ya yetişmesi pek olanaklı görünmüyor.

Kalan seçimlerin hepsini Obama’nın kazanması durumunda ise, onun da adaylığı garanti değil.

Bu durumda, sonucu belirleyecek olan “süper delegeler” kilit konumuna geldi.

Peki, kim bu süper delegeler?

Partinin seçilmiş valileri, belediye başkanları, Kongre üyeleri, Demokrat Parti Ulusal Komite üyeleri, eski başkanlar ve parti liderleri. Toplam 796 kişi; yani kongrede oy kullanacak 4049 delegenin yaklaşık % 20’si; adaylık için gerekli olan 2025 delegenin % 40’ı.

Bu süper delegelerin yetkileri gerçekten süper.

Başkan adayının belirleneceği kongrede bağımsız bir şekilde istedikleri adaya oy verebiliyorlar Hangi adayı destekleyeceğini önceden açıklayanlar olduğu gibi, son ana kadar karar vermeyenler ya da kongrede karar değiştirenler de var.

İşte bu 796 kişi, Clinton ile Obama’nın kaderini belirleyecek.

Son verilere göre, Clinton’ın 244, Obama’nın 205 süper delegesi var, geriye kalanlar ise henüz kararsız.

Görünen o ki, en son 7 Haziran’da Porto Riko’da yapılacak ön seçime kadar, her iki aday adayı da sayılarla ince hesaplar yapmayı sürdürecek. Bu belirsizliğin, John McCain karşısında Demokrat adayların şansını zayıflattığı bir gerçek.

Belli ki, süper delegelerin bir kısmı, oylarını, genel seçimde John McCain’i hangi adayın yenebileceğine bakarak belirleyecek.

71 yaşındaki Bush destekli muhafazakar McCain, halk nezdinde saygın bir savaş gazisi. Böyle bir adaya karşı, 60 yaşında, beyaz bir eski first lady mi, yoksa Müslüman bir baba ile Hıristiyan bir annenin, siyah ırka mensup, 46 yaşındaki senatör oğlu mu daha başarılı olur?

Aslında doğuştan gelen bu özellikler yerine, adayların kendi iradeleriyle ortaya koydukları politikalara odaklanılsa, yanıtı bulmak çok da zor değil.

Bu arada kimi Demokratlar, süper delege lobisinin kızışmasından çok rahatsız. Çünkü süper delegeler kendi eyaletlerinde çıkan sonuca uygun yönde oy vermezlerse, bu, seçmenden daha az oy alan adayın desteklenmesi sonucunu doğuracak.
Partideki sıkıntının nedeni de bu…

3 Nisan 2007 Salı

Amerika'nın 44. Başkanı Kim Olabilir? (II. Bölüm)

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet Strateji Eki/ 2 Nisan 2007 Yıl:3 Sayı:144

Geçen hafta bu konuyu ele aldığımız ilk yazıda, Amerika’da 4 Kasım 2008 tarihinde yapılacak Başkanlık seçimine katılacak adaylardan öne çıkanları tanıtmış ve seçilebilirliği etkileyecek temek faktörleri sıralamaya başlamıştık. Birinci bölümde, A) Karakter, B) Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi C) Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü olarak belirlenen bu faktörlere, yazının bugünkü ikinci bölümünde devam ediyoruz.

D- Irk ya da Etnik Köke

Seçmenlerin partilerden daha çok adaylara göre oy kullandığı iki partili Amerikan sisteminde, oyların, Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti arasında birbirine çok yakın bir oranda dağıldığı göze alınırsa, “kararsız kalan seçmeni de yakalayabilecek ve toplumun geneline hitap edebilecek aday” faktörü çok önem kazanıyor.

Bu faktör, her iki partiyi de en çok düşündüren konu. Demokratlar geçen yıl Kongre seçimlerinde yakaladıkları rüzgarı arkalarına alıp, Bush sonrası dönemde Beyaz Saray’ı da ele geçirmek istiyorlar. Bu nedenle, “Amerikan halkı tarafından seçilebilirliği en yüksek olanı” kendi başkan adayları olarak belirlemeleri gerekiyor. USA Today-Gallup tarafından 2-4 Mart tarihleri arasında yapılan bir araştırmaya göre, Demokratlar arasında Hillary Clinton % 36, Barack Obama % 22, Al Gore % 18 (aday olmayacağını açıklamasına karşın Demokratlar arasında popülerliğini koruyor), John Edwards % 9, Joseph Biden % 3 (Delaware Senatörü-Demokrat), Wesley Clark % 2 (henüz aday değil), Bill Richardson ise % 1 oranında tercih
ediliyor. Bu sıralama karşısında sorulan soru şu: Amerikan halkı bir kadını ya da siyah ırktan bir politikacıyı başkan seçmeye hazır mı? Hillary Clinton ya da Barack Obama önseçimleri kazanıp Demokrat Parti adayı olarak seçime girerse, buna Amerikan halkının tepkisi nasıl olur?

Bir Afrikalı-Amerikalı ya da Hispanik Amerikan Başkanı Olabilir mi?

Cumhuriyet gazetesinin 1 Ağustos 2004 tarihli sayısında çıkan yazımda şu satırlar yer alıyordu: “Kör bir iyimserlikten ya da hakkında konuşmazsak işsizliğin yok olup gideceğini, sağlık sorunlarının kendi kendine çözüleceğini sanan bir boş vermişlikten bahsetmiyorum. Daha temel bir şeyden söz ediyorum. Bu, ateşin etrafında oturup özgürlük şarkıları söyleyen kölelerin umudu; uzak kıyılara kaçan göçmenlerin umudu; Mekong Deltası’nda devriye gezen genç askerlerin umudu; bir işçinin zorluklara göğüs geren oğlunun umudu; Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli çelimsiz çocuğun umudu! Bu umudun azmi!”

Bu sözlerin sahibi, 26-29 Temmuz 2004 tarihlerinde Boston’da yapılan Demokrat Parti Kurultayı’nda muhteşem bir konuşma yapan Barack Obama’ydı. Son derece etkileyici üslubuyla, ben dahil salonda bulunan binlerce kişiyi ayağa kaldıran Obama, tartışmasız kurultayın yıldızıydı. Dört gün süren kurultay boyunca, Bill Clinton, James Carter, Hillary Clinton, Al Gore, John Kerry, John Edwards, Nancy Pelosi ve Wesley Clark başta olmak üzere Demokratların önde gelen birçok ismi konuşmuştu ama en büyük alkışı Barack Obama almıştı. Öyle ki, bugün 45 yaşında olan bu genç politikacı, aynı yıl yapılan seçimlerde, Illinois eyaletinden Senato’ya seçilmeyi başardı. Bu, Amerikan tarihinde daha önce yalnızca 4 kez yaşanmış ender bir durumdu. Obama şu anda, Amerikan Senatosu’nda görev yapan tek Afrikalı-Amerikalı senatör.

“Amerika’da kendisine de yer olduğuna inanan garip isimli bu çocuk”, 10 Şubat 2007’de Washington’da başkanlık seçimi için yarışacağını duyurdu. Açıklamayı yaptığı nokta, 1858’de Abraham Lincoln’ün köleliğe karşı savaşını başlattığı ünlü konuşmasını yaptığı yerdi.

Obama’yı 2004’te medyada adeta bir rock yıldızı haline getiren şey, o günlerde Amerikan halkının gerçekten ihtiyaç duyduğu “yeniliği” yansıtması ve parti tabanında heyecan yaratmasıydı. Nitekim, bugünkü stratejisini de aynı temele oturtuyor ve “Artık değişim vakti” diyor. Gençliği ve deneyimsizliği kimilerince eleştirilse de, “Washington’a özgü yöntemleri öğrenecek kadar zamanım olmadı belki ama Washington’un değişmesi gerektiğini anlayacak kadar bulundum orada” diye yanıt veriyor. Afrikalı-Amerikalılar arasında yüksek bir popülariteye sahip olan Obama, aynı zamanda bu kesimin hayallerindeki imajı da destekliyor. “Bizden birisinin başkan olduğu gün, çocuklarımıza bu ülke özgürdür” diyebileceğiz şeklinde konuşanların sayısı az değil. “Rosa Parks, zamanında otobüsteki koltuğundan kalmadığı için bugün Obama aday olabiliyor” diyorlar. Yani Barack Obama’nın adaylığı, Amerika’daki siyah ırkın gösterdiği gelişmenin kanıtı olarak görülüyor. Nitekim, Dışişleri Bakanı Condeleeza Rice da, bu görüşe destek verip, onu politikacı olarak beğendiğini söylüyor. Fakat asıl soru şu: Amerikan halkı, siyah ırktan Kenyalı bir baba ile Kansaslı beyaz bir annenin Barack Hussein Obama adlı oğlunu gerçekten başkan seçer mi? Orta-Batı’daki muhafazakar beyaz Amerikalılar böyle bir adaya oy verir mi? Herkesi düşündüren soru bu. Obama ise, insanların sağlık, eğitim, iş, terörizm konusundaki endişelerine yanıt verdiği sürece, ırk konusunun belirleyici olmayacağına inanıyor.

Bana kalırsa, Barack Obama’nın seçimlerde büyük rol oynayacak siyah nüfusun oylarını garanti göremeyeceğini de göz önünde tutmak gerekir. Bu kesimin ağırlıklı bir şekilde Demokrat adaylara oy verdiği bir gerçek. 2004 seçimlerinde, John Kerry siyah nüfusun oylarının % 89’unu almıştı. Fakat sorun şu ki, siyahlar arasında Obama’yı “yeterince siyah” bulmayanlar da var. Annesi beyaz olduğundan değil, yıllar içinde bu grupla olan bağlarını güçlendirmediğini düşünüyorlar. Bu nedenle de, bu yönde düşünenler sadece siyah olduğu için onu değil, Hillary Clinton’ı tercih ediyorlar. Ne de olsa Hillary Clinton, eşinin başkanlığı sırasında bu kesimle iyi ilişkiler geliştirmeyi ihmal etmemişti. Bill Clinton’a olan bağlılıkları aynen eşine de yansır mı, bunun da değerlendirmesini iyi yapmak gerekir.

2008 başkanlık seçiminin en renkli simalarından bir diğeri de, 59 yaşındaki New Mexico Valisi Bill Richardson. Amerika’nın Birleşmiş Milletler nezdindeki eski büyükelçilerinden olan Richardson, Bill Clinton’ın başkanlığı sırasında Enerji Bakanlığı da yaptı. Bill Richardson seçilirse, ilk Hispanik kökenli Amerikan Başkanı olacak. Enerji bağımlılığını azaltma, iş olanakları yaratma ve okulları daha iyileştirme konularına önem vereceğini bildiren Richardson, merkezci politikalarının Amerikan seçmenlerinden oy alacağını savunuyor. Fakat Richarson’ın Demokrat Parti kongrelerinde Hillary Clinton ve Obama karşısında fazla şansı bulunmuyor ve bu nedenle medya kendisine fazla yer vermiyor.

E- Irak Savaşı Konusunda Aldıkları Tutumlar

1- 2002 Yılında Irak’a Asker Gönderilmesi İçin Kongre’de Yapılan Oylama

Amerika’da siyasi arenaya Demokrat Parti ve Cumhuriyetçi Parti olmak üzere iki büyük partinin tamamen egemen olması nedeniyle, seçimlerde oylar da genellikle birbirine oldukça yakın bir oranda ikiye bölünüyor. Geçtiğimiz yıl yapılan Kongre seçimlerinde Cumhuriyetçilerin ağır bir yenilgi almasının temel nedenlerinden birisi, Irak Savaşı ve terörle mücadelede hükümetin izlediği politikaların halktan onay görmemesi olarak ortaya çıkmıştı.

Irak’ta şiddetin her gün yüzlerce can aldığı ve hala herhangi bir çıkış stratejisinin geliştirilemediği bir ortamda, bu konunun 2008 başkanlık seçimlerine de damgasını vuracağı anlaşılıyor.

Başkanlık yarışı için adaylıklarını açıklayanlar arasında, Irak’a askeri güç gönderilmesi için 2002 yılında Amerikan Kongresi’nde yapılan oylamaya karşı o dönemde olumsuz tavır almış olan sadece birkaç isim var. Ve bu politikacılar, işgalin, başından beri büyük bir hata olduğunu ve olumlu oy kullanarak Bush’un politikasına o gün destek vermiş olanların bugün gelinen durumdan sorumlu olduklarını sürekli olarak hatırlatıyorlar. Aslında, her iki partinin de adayları arasında oylamada karşı yönde oy kullanan tek kişi Demokrat Temsilciler Meclisi Üyesi Dennis Kucinich. Fakat Kucinich’in partinin başkan adaylığını kazanmasına pek ihtimal verilmiyor. Irak’ın işgaline en başından beri karşı çıkan bir diğer aday ise, o dönemde Kongre üyesi olmadığı için oylamaya katılamayan Barack Obama. Obama, seçim kampanyasını başlattığından bu yana, özellikle bu oylama konusunda rakipleri Clinton ve Edwards’ın üzerine gidiyor. Sonunda Edwards, 2002’de hata yaptığını ve asla Irak’a asker göndermeye onay vermemesi gerektiğini kabul ederek özür diledi. Aynı şeyi yapması konusunda baskılarla karşılaşan Hillary Clinton ise, bugün bildiklerini o gün bilseydi onay vermeyeceğini, o dönemde sadece Birleşmiş Milletler’in araştırma yapması için olumlu yönde oy kullandığını, fakat Bush’un onlar işlerini tamamlamadan aceleyle savaşı başlattığını söyleyerek özür dilemeyi reddetti.

2- Irak’ta Asker Sayısını Artırma ve Tamamen Çekilme Sorununa Yaklaşım

Diğer yandan, Bush’un Irak’taki asker sayısını çoğaltma önerisine hep birlikte karşı
çıkan Demokrat Parti adayları, Irak’tan çekilmenin nasıl olacağı konusunda anlaşmazlık içinde. Edwards, 18 ay içinde çekilmeyi ve Kongre’nin Irak için verdiği ödenekte sınırlama yapılmasını önerirken, Obama çekilmenin 2007’de başlaması ve 2008 Mart ayına kadar tamamlanması gerektiğini söylüyor. Irak’taki savaşın yeni başkanın göreve başlama tarihinden önce bitmesi gerektiğini bildiren Clinton ise, çekilme konusunda belirli bir başlayış ve bitiş tarihi vermiyor. Önerisindeki bu belirsizlik nedeniyle de, özellikle Obama tarafından eleştiriliyor. Bu tartışmalar yaşanırken, geçtiğimiz günlerde Demokratlar, Bush üzerinde baskı kurmak amacıyla Kongre’ye yasa teklifi vererek, Irak’taki Amerikan askerlerinin 2008 yılında, en geç eylül ayı başına kadar, çekilmelerini istedi.

Cumhuriyetçi Parti’de ise durum daha farklı. Amerika’nın Irak’ta yaşadığı başarısızlıktan kendilerini soyutlamaya çalışan Cumhuriyetçi adaylar, 2002’deki Kongre oylamasındaki tavırlarını sürdürerek, Irak’ın işgalini hala savunsalar da, daha çok savaşın idare edilmesindeki yöntemler ve bundan sonrasında alınacak kararlarda farklılaşıyorlar. Irak Savaşı’nı başından beri destekleyen John McCain, Bush’un asker sayısını artırma planının da en kuvvetli destekçilerinden. Buna karşın, şubat ayında Senato’da asker sayısı konusunda yapılan oylamalara katılmayarak tepki çekti. Cumhuriyetçi adaylardan Sam Brownback ise, sorumluluğun yavaş yavaş Iraklılara bırakılmasını öneriyor. Öte yandan, Başkan Bush ve generallerin istediği desteğin kendilerine verilmesi gerektiğine inanan Giuliani, Irak’tan kısa dönemde çekilmenin büyük hata olacağı inancında.

Bu farklı tutumlar, değişen öneriler ve karşılıklı suçlamalar ışığında, Irak konusunun önümüzdeki günlerde giderek gerginleşmesi beklenen seçim sürecinde daha fazla konuşulacağı açık. İşgale en başından beri karşı çıkan iki aday, onay verenleri suçlarken; onlarsa, ya Hillary Clinton’ın yaptığı gibi Bush’u suçlayarak, ya da John McCain’in yaptığı gibi, Rumsfeld’i “Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en kötü savunma bakanlarından biri” olarak niteleyerek kendilerini aklamaya çalışacaklar.

F- Cinsiyet: Artı mı, Eksi mi?

New York Senatörü Hillary Clinton, şu anda Demokrat Parti’deki en güçlü aday konumunda. Amerikan halkının hala unutamadığı eski Başkan Bill Clinton’ın zeki, esprili ve hırslı eşi, eğer seçilirse Amerika’nın ilk kadın başkanı olacak. Kuşkusuz ki, Hillary Clinton’ın en büyük şansı Bill Clinton. Fakat endişe duyulan husus, ona duyulan sevginin ne kadarının eşine oy olarak dönüşeceği. Bu endişenin temelinde, muhafazakar Amerikalıların henüz bir kadını ülkeye başkan olarak seçmeye hazır olmadığı gerçeği de yatıyor.

Öte yandan, Amerika’daki seçmenlerin çoğunluğunun kadın olduğu düşünülecek olursa, Hillary Clinton’ın avantajlı olduğu söylenebilir. “Eşit işe eşit ücret” sloganını her fırsatta dile getiren Clinton, önde gelen kadın kuruluşlarının desteğini almış durumda. Ayrıca, Bill Clinton döneminde Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Madeleine Albright ta kendisine tam destek veriyor.

Görüldüğü gibi, cinsiyet konusundaki artıların mı yoksa eksilerin mi üstün geleceğini bu aşamada tam olarak tahmin etmek zor.

***
Bütün bu bilgiler ışığında konuyu değerlendirirsek, bu erken aşamada adayların seçilebilirliği konusunda neler söylenebilir? Bu soruya, daha önce sözünü ettiğim Time dergisi araştırmasının bulgularından yararlanarak bir yanıt vermek mümkün.

1-Hillary Clinton’ı tanıyan seçmenlerin % 58’i onun hakkında olumlu düşünürken, % 41’i olumsuz düşünüyor. Hillary Clinton’da +17 olarak belirlenen bu oran, diğer adaylarda onların lehine çok daha fazla: Obama’da +47, Giuliani’de +68, John McCain’de +45.

2- Araştırmaya gore, seçim eğer bugün (yani araştırmanın yapıldığı Ocak 2007’de) yapılmış olsaydı, her iki partiden de en büyük desteği % 56 ile Giuliani alıyor. Onu % 51 ile Hillary Clinton, % 50 ile John McCain ve yine % 50 ile Barack Obama izliyor.
Seçim kampanyasının ilerleyen günlerinde, adayların rakiplerini yıpratmak üzere, karşılıklı olumsuz propaganda yöntemlerine başvurması muhtemeldir. Nitekim, seçim süreci başladığından bu yana, Obama’yı zor duruma sokabilecek haberlerin medyada sık sık yer aldığı görülüyor. Senatör olduktan sonra bazı hisse senetleri aldığı ve bu senetlerin ait olduğu şirketlerin yararına Senato’da yasa çalışmalarına ön ayak olduğu, beyaz ırktan atalarının köle sahibi olduğu, Harvard Hukuk Fakültesi’nde okuduğu günlerden kalan otopark cezasını aday olduktan sonra ödediği yazılıyor gazetelerde. Genç senatör, hisse senetlerinin kendisinin bilgisi dışında yatırımcısı tarafından alındığını ve bunu öğrenir öğrenmez senetleri sattığını bildirse de, önümüzdeki günlerde bu tür haberlerin medyada artması beklenebilir.

Bakalım 2008 Kasım ayına kadar hangi aday kampanyası için en çok parayı toplayıp, halk tarafından “en çok yemeğe davet edilmek istenen politikacı” olmayı başaracak? O da ne demeyin? Amerikan başkanlık seçimleri için yapılan kamuoyu araştırmalarının kilit sorularından birisidir bu. Halk kimi en çok yemek masasında konuk olarak görmek istiyorsa, en popüler olan o demektir.

27 Mart 2007 Salı

ABD'nin 44. Başkanı Kim Olabilir (I. Bölüm)

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Strateji Eki/ 26 Mart 2007 Yıl:3 Sayı: 143

Amerikan halkı, gelecek yıl George W. Bush’tan sonra görevi devralacak olan 44. başkanını ve Dick Cheney’den sonra göreve gelecek 47. Başkan Yardımcısını seçecek. 4 Kasım 2008’de yapılacak seçim için süreç şimdiden başladı. Demokrat Parti’den ve Cumhuriyetçi Parti cephesinden adaylıklarını erkenden açıklayanların kimlikleri, bunun Amerikan tarihinin en çekişmeli, renkli ve heyecanlı seçimi olacağını gösteriyor. Çünkü hem birçok ilk aynı anda yaşanıyor, hem de Amerikan tarihinde 1928’den bu yana ilk kez, ne görevde olan başkan ne de başkan yardımcısı seçime katılıyor. (İngilizce’de “open-seat” olarak tanımlanan durum.) Bu da demek oluyor ki, Beyaz Saray’ın ev sahipleri tamamen değişecek.

Öne Çıkan Adaylar Kimler?

2008 yılında Amerika, ilk kez bu kadar farklı köken ve gruplardan gelen adayların yarıştığı bir başkanlık seçimine sahne olacak. Her iki partiden öne çıkan adaylar şöyle: Başkanlık için aday olan ilk Afrikalı-Amerikalı senatör Barack Obama (Demokrat); seçilirse ilk kadın başkan olacak eski First Lady Hillary Clinton (Demokrat); ilk Latin kökenli aday New Mexico Valisi Bill Richardson (Demokrat); 2004’te Demokrat Parti’nin adayı olarak Bush’la yarışan John Kerry’nin başkan yardımcısı adayı eski senatör John Edwards; Cumhuriyetçi Parti’nin nihai adayı olarak seçilirse, bu partiden başkanlığa aday gösterilen ilk Katolik olarak tarihe geçecek olan eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani (Cumhuriyetçi); Irak’ta savaşı kazanmak için şiddetle asker sayısının artırılmasını savunan Arizona Senatörü John McCain (kampanyasına yardım toplamak için komite kurdu fakat adaylığını resmen nisan ayında açıklayacağını duyurdu); New Orleans kasırgasından sonra yaptığı bazı açıklamalar nedeniyle ırkçılıkla suçlanan Newt Gingrich (eski Temsilciler Meclisi Sözcüsü); sonradan Katolikliğe geçen eski bir Evanjelist, Kansas Senatörü Sam Brownback (Cumhuriyetçi); seçilirse ülkenin ilk Mormon başkanı ünvanını alacak olan eski Massachusetts Valisi Mitt Romney.

Her iki partiden adaylık için yarışacağını duyuran başka politikacılar olsa da, şu ana kadar partilerin kendi içinde yaptığı araştırmalara göre, tercihler özellikle bu adı geçen adaylar üzerinde yoğunlaşıyor. Önümüzdeki günlerde sürpriz bir büyük isim ortaya çıkmazsa, Amerika’nın yeni başkanı bu isimlerden birisi olacak. Fakat adayların önce kendi partileri içinde yapılacak eyalet kongrelerindeki önseçimleri kazanmaları gerekiyor. Seçim takvimine göre, bu kongrelerin ilki 14 Ocak 2008’de Iowa eyaletinde yapılacak. Daha sonra ülke çapındaki diğer eyaletlerde yapılacak önseçimlerde delegelerden en çok oyu alan aday, her partinin kurultayında resmi başkan adayı olarak belirlenecek. Demokrat Parti Kurultayı, 25-28 Ağustos 2008’de Denver’da, Cumhuriyetçi Parti Kurultayı ise 1-4 Eylül 2008’de Minnesota’da gerçekleştirilecek.

Seçilebilirliği Etkileyecek Temel Faktörler

A-Karakter


Söz konusu Amerikan başkanlık seçimi olduğunda, Amerikan halkının, adayların ülke meseleleri hakkında benimsedikleri politikalardan daha çok karakterlerine önem verdiği bilinmektedir. Mart ayının ilk haftasında Associated Press-Ipsos tarafından yapılan kamuoyu araştırması göre, % 55 oranındaki katılımcı, dürüstlük başta olmak üzere diğer değerleri ve karakteri, bir adayda aranan en önemli nitelikler olarak belirledi.

Araştırmaya göre, Demokratlar arasında % 38 ile Hillary Clinton başı çekerken, onu % 21’le Barack Obama, % 14’le Al Gore, % 10’la John Edwards izliyor. Karaktere önem verenler arasında Hillary Clinton, kamuoyundaki güçlü karakteri, zeki ve hırslı imajıyla ve önem verdiği konuların üzerine giden tavrıyla puan topluyor. Fakat kanımca, Hillary Clinton ile ilgili olarak göz önünde bulundurulması gereken bir diğer husus, onun Demokratlar arasındaki popülaritesinin genel halk ölçeğine yansımayabileceği. Çünkü, Amerikalıların alışmadığı bir şekilde oldukça aktif olarak geçirdiği “First Lady”lik döneminde, ülkenin bir bölümünün kalbinde yer kazanırken, bir bölümünde de ona karşı büyük bir antipati gelişmiş durumda. Ya çok seviliyor ya da nefret ediliyor. Bu durum da, kararsız ve merkezdeki seçmenden fazla oy alamayacağını düşündürebilir. Ocak ayı başında açıklanan bir CBS News araştırması, toplam seçmenin % 38’inin ve Cumhuriyetçilerin % 78’inin Hillary Clinton’a olumlu bakmadıklarını ortaya koydu.

Barack Obama’nın Hillary Clinton ile baş başa geldiği nokta ise, henüz kısa olmasına karşın senatörlük döneminde yürüttüğü çalışmalar. Kamuoyunda yeterince tanınmaması bu aşamada handikap olarak ortaya çıkıyor. Çünkü diğer iki rakibi, Clinton ve Edwards, uzun yıllardır kampanya yürütüyorlar.

Fakat eğer adayların benimsedikleri politikalar ana kriter alınacak olursa, Clinton’ın bu konuda zorlanacağı söylenebilir. Senato’daki çalışmaları sırasında kimi zaman Cumhuriyetçilerle birlikte hareket ederek, büyük şirketler lehine desteklediği yasa teklifleri ve savunduğu merkezci politikalar nedeniyle de oportünist olmakla eleştiriliyor. Hatta, 1996 ve 2000 seçimlerinde Yeşil Parti’den, geçen yıl da bağımsız olarak başkanlık yarışına katılan Ralph Nader, dış politikada “Demokratik bir Şahin” olarak tanımladığı Hillary Clinton’ın büyük ticari sermaye ile ilgili konularda Cumhuriyetçilerle çok benzeştiğini, bu nedenle de Cumhuriyetçilerin karşılarında onun gibi bir aday olunca ne yapacaklarını şaşırdıklarını yazdı. Acaba bu oynak zemin, Clinton’ı nereye taşır? Sonuç olarak, Demokratların adayı olarak belirlense bile, karşısına Rudy Giuliani gibi halkın takdirini kazanmış bir aday çıktığında ne yapabileceği şüphelidir.

Cumhuriyetçi Parti’de ise, ilk üç sırayı Giuliani (% 35), John McCain( % 22), Newt Gingrich (% 11) paylaşıyorlar. Karakter ve liderlik niteliklerine önceliği verenler arasında Giuliani önderliğini sürdürürken, McCain, bir liderdeki en önemli özelliği deneyim olarak görenler arasında Giuliani’ye yetişiyor.

B- Seçim Kampanyası İçin Yardım Toplama Kapasitesi

Amerikan siyasetini yakından izleyen herkes bilir ki, seçim kampanyasında en çok yardımı kim toplarsa, onun kazanma şansı da en yüksektir. Amerika’da başkan adayları, en başta kampanyalarına para toplamak için yarışırlar ve hangisinin bu konuda kabiliyeti fazlaysa, o en şanslı aday durumuna gelir. Çünkü bu durumda kampanyasını yürütmek için en fazla parayı toplamıştır ve böylelikle, rekabetin acımasızca sürdüğü, şampuan ilaç seçiminden başkan seçimine kadar her şeyin reklama dayandığı bu ülkede, en çok reklamı da o yapacaktır. Yürütülen kampanyaların boyutları öylesine kapsamlıdır ki, internetten, televizyona, radyolardan gazetelere, el broşürlerinden evlere açılan telefonlara kadar, adaylar her yolu deneyerek seçmenlere ulaşmaya çalışır. Bu nedenle, başkanlık yarışına katılacak adayların şu andan itibaren Kasım 2008’e kadar milyonlarca dolar toplaması gerekmektedir.

Federal Seçim Komisyonu’nun (FEC) yaptığı açıklamaya göre, 2008 başkanlık seçimi için 1 milyar dolardan fazla para harcanacak. Yani seçimde Cumhuriyetçi Parti’yi ve Demokrat Parti’yi nihai olarak temsil edecek olan iki aday, 500’er milyon dolar para toplamış olacak. Kendilerinden önceki adayların önseçimler sırasında topladıkları paralar da eklenince, bu miktar 1 milyar doları aşacak.. FEC Üyesi Michael E. Toner’in verdiği bilgiye göre, “her bir adayın ciddi bir aday durumuna gelmesi için, 2007 sonuna kadar en azından 100 milyon dolar para toplaması gerekiyor.”

Durum böyle olunca, adaylar içinde en şanlısının Hillary Clinton olduğunu belirtmek gerek. Amerika’da Watergate skandalı sonrasında yolsuzlukları önlemek ve kampanyalara yapılacak yardımları sınırlamak için yürürlüğe konan 1974 tarihli FECA (Federal Seçim Kampanyası Yasası), başkanlık seçimini kısmen kamu finansmanına bağlıyor. Buna göre, kamu finansmanından yararlanmak isteyen adayların, alacakları yardımların miktarını sınırlamayı ve yapacakları harcamaları belli bir düzeyde tutmayı kabul etmeleri gerekiyor. Yasaya göre, bu limit önseçimler için 50, genel seçimler için 84 milyon dolar. Hillary Clinton, kamu finansmanı almadan bu miktardan daha fazla toplayabileceğini belirterek, hem önseçimler için hem de genel seçim için sistemden yararlanmayı reddetti. Böylece Clinton, 1974’te uygulama başladığından bu yana seçim süresince hiçbir şekilde kamu finansmanı sağlamayacağını duyuran ilk politikacı oldu. Bu şekilde, istediği kadar yardım toplayıp istediği kadar harcayacak. Clinton’ın ardından John Edwards da onu izleyerek aynı yönde açıklama yaptı. Fakat Barack Obama’nın Federal Seçim Komisyonu’na yaptığı önerinin kabul edilmesi üzerine, John McCain ve Obama başka bir yöntem belirlediler. Buna göre, her iki aday da, önseçimlerde kamu finansmanını kullanırken, genel seçim için bu sistem dışında para toplamaya başlayacaklar. Eğer önseçimleri kazanıp genel seçimde partiyi temsil edecek aday olurlarsa, karşı partinin adayının da aynı öneriyi benimsemesi durumunda topladıkları parayı iade edip, kamu finansmanını seçebilecekler. Henüz kesin bir karar açıklamayan Giuliani ise, genel seçime yönelik olarak para toplama çalışmalarına başlamış durumda.

Bu arada, Hillary Clinton’ın para toplama konusundaki kendisine güvenli tavrı, son günlerde Hollywood’dan gelen bir haberle bir miktar sarsılmış durumda. Geçmişte Bill Clinton’ı destekleyen Dreamworks’un kurucularından David Geffen, bu defa Barack Obama’nın kampanyasına destek verdi. Ayrıca seçim kampanyalarının yardım şampiyonu ünlü iş adamı George Soros, kamu finansmanı yasasına göre ferdi olarak yapabilecek en büyük yardımı yaparak, adaylığı açıklanır açıklanmaz Obama’nın kampanyasına 2100 dolar gönderdi. Diğer yandan, Bill Clinton eşinin yardımına yetişti ve haftada 1 milyon dolar toplamayı hedefleyen bir email kampanyası başlattı. Anlaşılan o ki, Amerikan tarihinin bu en pahalı başkanlık seçimi dolarların kıyasıya rekabetine sahne olacak.

C-Sosyal Konulardaki Tutumlar: Eşcinsel Evliliği, Kök Hücre Araştırmaları, Kürtaj, Silah Kontrolü

Amerikan toplumunda son yıllarda gündemi işgal eden sosyal konularda adayların almış olduğu tavırlar da seçimin sonucunu belirleyecek önemli faktörler arasında. Özellikle eşcinsel evliliği, kök hücre araştırmalarına izin verilmesi ve kürtaj konularında Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında derin görüş ayrılıkları bulunuyor. Demokratlar, bu konulara bireysel özgürlük temelinden yaklaşıp kişilerin tercih haklarına saygı duyulmasını savunurken, Cumhuriyetçiler, toplum ahlakı ve din açısından karşı çıkıyorlar.

Demokratlar arasında bu konularda herhangi bir anlaşmazlık görülmezken, Cumhuriyetçiler arasında farklı fikir ve tavırlar ortaya konulabiliyor. Örneğin, Cumhuriyetçi Sam Brownback, kürtaj hakkına ve eşcinsel evliliklerine karşı savaşmak için yarışa girdiğini açıklarken, Rudy Giuliani, “kürtaja ahlaken karşı olsa da, sonuçta bir kadının bu nedenle hapse atılamayacağını ve tercih hakkı olabileceğini” söylüyor. Bir zamanlar rahip olmayı düşünen ama sonradan kendini politikada bulan Katolik Giuliani’nin, bu tavrı almasının asıl nedeninin New York Belediye Başkanlığı’na aday olduğu sırada, çoğunluğu liberal olan eyalet nüfusunun oylarını alabilmek için yaptığı bir manevra olduğu da iddia ediliyor. Giuliani’nin muhafazakarlar tarafından eleştirilmesine neden olan bir diğer tavrı, silah kontrolünü savunması. Rudy Giuliani’nin Cumhuriyetçi politikalara ters düşen bu görüşlerinin, eğer inandırıcı olabilirse, son aşamada merkeze yakın bazı Demokratlardan ve kararsızlardan oy toplamasına neden olması da bir başka olasılık. Çünkü Amerikan halkı, onu 11 Eylül sırasında New York Belediye Başkanlığı sırasındaki başarılı yönetimiyle hatırlıyor. 2001 yılında Time dergisinin “Yılın Kişisi” seçtiği Giuliani, halk tarafından “Amerika’nın Belediye Başkanı” olarak tanımlanıyor.

Amerikan halkını bıçakla kesilmiş gibi ikiye ayıran bu konuların seçim sürecinde iyice kızışacağı anlaşılıyor. Fakat şurası kesin ki, eşcinsellerden Cumhuriyetçilere oy yok.