uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
uygarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2012 Pazar

Kültür Şoku

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 22 Temmuz 2012

Avrupa Birliği macerası artık iyice tavsadı ama insan o kıtaya adım atınca ister istemez bazı karşılaştırmalar yapıyor. Yurtdışına her gittiğimde oradaki insanların günlük yaşantısını, hayat standarlarını ve devlet-birey ilişkisini gözlemliyor, sonra da kendi ülkemde olanları hatırlıyorum.

Ziyaret ettiğim ülkenin vatandaşlarıyla konuşuyor, hayatlarından memnun olup olmadıklarını soruyorum. Elbette hepsinde her şey güllük gülistanlık değil; özellikle Avrupa’daki ekonomik sıkıntılar bariz şekilde olumsuz yönde etkiliyor yaşamı. Ama Avrupa’da yaşayan insanlar, asla devletin özel yaşantılarına müdahale ettiği konusunda bir yakınma içinde değil. Oysa Türkiye’de son yıllarda giderek artan bir şikayet bu...

Bu ay Roskilde müzik festivalini izlemek için bir haftayı Danimarka’da geçirdim. Orada da ilginç gözlemlerim oldu. Kopenhag’a arabayla yaklaşık 40 dakikalık mesafedeki Roskilde kentinde yapılan bu festival, Avrupa’nın en büyük festivallerinden birisi; dünyanın her yerinden 150 bini aşkın izleyici katılıyor etkinliğe. Bu yazıda o festivalden dönüp Türkiye’ye ayak basınca nasıl bir şokla karşılaştığımı anlatacağım. Öyle çarpıcı ki, hani hep söz edilen bir kültür şoku vardır ya, bu tam öyle...

Roskilde’de kaldığım süre boyunca gençlerin özgürlüğü yaşayışına, müzikle coşup eğlenirken toplumsal sorunlara dikkat çekişine tanık oldum. Çok miktarda alkol tüketilmesine karşın, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği, kavganın olmadığı barışçıl bir ortam vardı. Festivalin sponsoru bir içki firmasıydı ama bu elbette Danimarka’da hiçbir sorun yaratmıyordu. Belli bir yaşa gelmiş insanın özel hayatına devletin müdahale edemeyeceğini çok uzun yıllar önce kabul etmiş Avrupa.

Danimarka’daki özgürlük ortamından çıkıp Atatürk Havaalanı’na indiğimde ülkede ne olup bitiyor diye sosyal medyaya baktım ve çok sayıda insanın “Müziğine Festivaline Konserine Sahip Çık” diyerek ortak bir talepte bulunduğunu gördüm. Sorunca anlaşıldı ki, yobaz bir grup insan, “Eyüp’te bira festivali yapılamaz!” diyerek sponsoru bira firması olduğu için One Love festivaline karşı kampanya başlatmış. Türkiye Yeşilay Cemiyeti de aynı gerekçeyle festivalin iptali için İstanbul Valiliği’ne başvurmuş!

Zamanlama olarak gerçekten inanılmaz bir çakışmaydı bu. Danimarka’da bira firmasının desteğiyle yapılan özgürlükçü festival ile, Türkiye’de bira firmasının desteğiyle yapılan festivalin engellenme girişimi arasındaki fark, Avrupa ile bugünkü Türkiye arasındaki farkı da bir açıdan ortaya koyuyor.

Bu birkaç yobazın girişimi değildir; Türkiye Yeşilay Cemiyeti ve Eyüp Belediyesi gibi kurumlar da devreye girdi. 11 yıldır düzenlenen festival neden daha önce Yeşilay’ı rahatsız etmedi de şimdi ediyor?

Nedeni şu: Türkiye’de devletin en tepesinde yer alanlar, dini kullanarak bireylerin yaşantısına açıkça müdahale eder hale gelince, toplumdaki muhafazakar kesimlere de bu konuda garip bir cesaret geldi. Otobüs şoförü şort giyen kadını otobüsten indirmeye kalkıyor, belediye görevlisi parkta sarılarak oturan gençleri tartaklıyor!

İşin acı yanı da şu ki, dinciler, bira ürettiği için Efes’e şiddetle tepki duyarken; insan haklarına, çevreye, özgürlüklere duyarlı insanlar, aynı firmaya santrallere karşı çıkan köylülere uygulanan zulüm nedeniyle aynı şiddetle tepki duymuyor.

Türkiye neden hep bir adım ileri iki adım geri gidiyor?” derseniz, yanıtı şu olabilir: Uygarlıktan yana olanlar, ideallerine gericiler kadar sahip çıkmıyor.

_

11 Mart 2012 Pazar

Türkiye'de Kadın Olmak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 11 Mart 2012

Bir belediye otobüsü durağa yaklaşır. Kapılar açılır ve genç bir kadın biner. Boş bulduğu bir koltuğa oturduğu anda, otobüsteki bir adam kendisine ters ters bakarak şunları söyler: “Hanım hanım, kalk o koltuktan! Az önce bir erkek oturuyordu orada. Henüz erkek sıcağı olan koltuğa kadın oturursa günah olur!”

Bir romandan ya da filmden alıntı değil bu sahne; kurgu değil, gerçek hayatta yaşanmış bir olay. Meydana geldiği yer, eğitim düzeyinin daha düşük olduğu bir köy ya da kasaba değil, İstanbul. Üstelik de İstanbul’un sosyal demokrat eğilimli olduğu bilinen semtlerinden Kadıköy... Yıl 1912 değil, 2012.

Bu olay benim başıma gelmedi. Otobüste bulunan bir tanıdık anlattı. Bir erkek olarak duyduğu utanç öfkesiyle birleşmiş, hâlâ etkisinden kurtulamamıştı.Yobaz adamın sözleri otobüste genel bir rahatsızlığa yol açmış; genç kadın yapılan hakarete dehşet içinde karşılık vermiş ve otobüs yoluna devam etmiş.

Birilerinin çıkıp “Bu münferit bir olay” diyeceğinden hiç şüphem yok. Kadın cinayeti yaşanmadan gün geçmeyen ülkemizde Başbakan da, “Bunlar münferittir” deyip geçmemiş miydi?

Otobüsteki o kötü niyetli, cahil adamın düşüncesini kaç kişinin paylaştığını bilmek olanaklı değil. Ancak ülkede bu tür çarpık düşüncelerin gelişmesine uygun bir ortamın var olduğu da ortada.

***

Üç gün önce 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlayan Türkiye’de oldu bu olay. Bunun gibi daha nice inanılması güç durumlar yaşanıyor bu ülkede. Ama ben, “Kadınların durumunu tek tek olaylar bazında değerlendirmeyelim” diyenler için istatistiki verilere de baktım. Altını çizdiğim bilgileri paylaşıyorum.

* Merkezi New York’ta bulunan Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık olarak yayımladığı ve ülkeleri kadın-erkek eşitliği açısından değerlendiren Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksine göre Türkiye, 2011’de 135 ülke arasında 122. sırada. Bu konumla, Cezayir, Lübnan, Ürdün ve Tunus gibi ülkelerin gerisinde. Ancak bölgelere göre ayrım yapıldığında Türkiye, Avrupa ve Orta Asya Bölgesi içinde sonuncu.

* Yine aynı endekse göre, kadınların ekonomik hayata katılımında 132., fırsat eşitliğinde ve siyasi katılımda 89., eğitimde 106., sağlıkta 62. sıradayız. Okuma-yazma oranında 104. sırayı alabilmişiz. Bu sonuçla Suudi Arabistan, İran ve Lübnan’ın gerisindeyiz.

* Dünyada kadınların iş gücüne katılım ortalaması yüzde 52 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 24 ile 28 arası, AB'de ise yüzde 64.

* 2008 verilerine göre, Türkiye'de her 10 kadından 4'ü erkeklerin şiddetine maruz kalıyor. Dört kadından biri yaşadığı şiddet sonucu fiziksel olarak yaralanıyor.

* Adalet Bakanlığının verilerine göre, son 7 yılda öldürülen kadın sayısı yüzde 1400 arttı.

***

Açıkça görüldüğü gibi, 21. yüzyılda Türkiye’de kadın olmak, her türlü fiziki ve manevi saldırıya, sömürüye, aşağılanmaya açık, riskli bir yaşamı öngörüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (Human Rights Watch) raporuna göre, Türkiye'deki yasal boşluklar ve kanun uygulayıcıların yaklaşımları nedeniyle, kadınlar şiddete karşı etkin olarak korunamıyor; hayatlarını kurtarabilecek uygulamalara erişimleri olanaksız hale gelebiliyor.

Hükümet, bu konularda gerekli düzenlemeleri yapmakla uğraşacağına, eğitimde 4+4+4 sistemiyle kız çocuklarını eve hapsedecek bir uygulamayı başlatıyor. İstedikleri kadar “geliştik” diye iddia etsinler; bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli faktör, kadınlara verdiği değerdir.

2012 Türkiyesi’ni yöneten mantıkla ve bu sonuçlarla tarih ilerlese de, ülke ancak geriye gider.

-

17 Temmuz 2011 Pazar

Yunus Parklarındaki İşkence

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Temmuz 2011

Kimdir vicdan sahibi uygar kişi?

Bu soruyu rastgele birilerine sorsanız, ortak yanıt aşağı yukarı şöyle olur: “Demokrasiye, hukuka, insan haklarına saygılı, başkalarının sorunlarına da duyarlı birey.

Ancak 21. yüzyılda yaşıyoruz. Eksiği yok mu bu yanıtın?

Elbette var; çağın sorunları sadece insan haklarıyla sınırlı değil artık. Çevre ve hayvan hakları konusunda da duyarlı olmayı gerektiriyor modern yaşam. İnsanoğlu, dünyayı güdümüne alan kapitalizmin yarattığı hırsla yaşadığı gezegeni kirletti, kaynakları köreltti, canlı türlerini yok edip her şeyin dengesini bozdu.

Bina dikmek için bir ağaç kesiliyor ve bu sizi rahatsız etmiyorsa, vicdan sahibi uygar insan değilsiniz. Eğlenmeniz için yunuslara işkence yapılıyor ve ses çıkarmıyorsanız, vicdan sahibi uygar insan değilsiniz.
javascript:void(0)
***

Bugün asıl üzerinde durmak istediğim konu, Yunus Gösteri Merkezi denilen ama gerçekte Yunus İşkence Merkezi olan parklar. Bu merkezlerde daracık beton havuzlar içine hapsedilen yunuslar çok kötü koşullarda çalıştırılıyor ve sonunda hastalanarak ölüyor. Yerlerine yenileri konulduğundan insanlar orada yaşanan katliamın farkına bile varmıyor.

Bir süre önce şehir fırsatları sunan Grupanya adlı şirket, İstanbul’daki Dolphinarium için indirim kampanyası düzenledi. 2010 Eylül ayından bu yana tepkilere kulaklarını tıkayan bu şirketle bir kez de kendim muhatap olmaya karar verdim.

Önce Call Center'da karşıma çıkan görevliyle konuştum. Görüşebileceğim yetkilinin telefon numarasını uzun süre vermedi. Israrlarım sonucu bir başka telefon numarasından Müşteri İlişkileri Sorumlusu Funda Gedik’e ulaştım.

Kendisine konunun etik yönünden söz edip, Grupanya’nın bu işkenceyi neden desteklediğini sordum. Benden konuyu yazılı aktarmamı isteyip e-posta adresini verdi ve mutlaka yanıt vereceğini söyledi. 16 Haziran’da aynı gün gönderdim e-postayı ama hâlâ yanıt yok.

Şirketin sahibi Alemşah Öztürk’e Twitter’da derdimi anlatmaya çalıştım, hiç ses yok. Duyduğuma göre yaklaşımları şu: Her rahatsızlığı dikkate alırsak, o zaman dinci kesim itiraz eder diye içkili restoran promosyonu da yapamayız...

Bu bakış açısının sakatlığı konuyu hiç anlamamış olmalarından kaynaklanıyor. Uzmanların yaptığı araştırmalar, bu merkezlerde çalıştırılan yunusların bir süre sonra koşullara dayanamayıp öldüğünü gösteriyor. Yani ortada kâr için katledilen yunuslar var! Bunu içkiden rahatsız olmayla kıyaslamak abesle iştigaldir.

***

Yunus parklarını işleten ve onların promosyonunu yapan firmaların giderek artan tepki karşısında dayandığı nokta da, bunların “yasal” olması. Yunus terapilerini sağlık hizmetiymiş gibi göstermeye çalışsalar da, parkların sadece eğlence amaçlı olduğu ortadadır.

Ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu Bern (Yaban Hayatı Koruma Sözleşmesi) ve CITES’e (Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Flora ve Faunanın Uluslararası Ticareti Sözleşmesi) de uygun değildir bu parklar. SAD (Sualtı Araştırmaları Derneği) Kurucu Üyesi Cem Orkun Kıraç’ın bu konuyu özetleyen güzel bir yazısı var; internette bulup okumanızı öneririm.

İşin yasal kısmını yunus parklarını savunanlara karşı gündeme getirdim. Aslında vicdan sahibi uygar bir insanı rahatsız eden temel nokta, yunuslara uygulanan zulüm olmalıdır.

Grupanya yunus parklarını destekleyen tek şirket değil, onun gibi şirketler çok. Acun Ilıcalı gibi Survivor’daki yarışmacılara ödül olarak sunanlar da var.

Devletin ilgili kurumları bir an önce bu parklar konusunda harekete geçmelidir. Katalonya'da boğa güreşinin, İngiltere'de sirklerde hayvan kullanılmasının, bizde sokakta ayı oynatılmasının yasaklandığı gibi yunus parkları da yasaklanmalıdır!

-

14 Haziran 2010 Pazartesi

Marslı’nın kaçışı

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Haziran 2010

Geçenlerde elime eski bir dergi geçti. The International Herald Tribune’un Aralık 2009’da yayımladığı yıl sonu dergisi. Siyaset, edebiyat, sanat, ekonomi, medya ve bilim dünyasının başarılı isimleri, 2010'a ışık tutacak düşünceleri yazmış.

Özellikle tarihçi Prof. Paul Kennedy’nin makalesi ilgimi çekti. Kennedy, “Bugün Marslılarla karşılaşsak, onlara bu dünyada insanlığın neden bu kadar bölünmüş olduğunu anlatamayız. Onlar da muhtemelen beğenmez, çeker giderlerdi böyle çatışmalı bir gezegenden” şeklinde bir görüş belirtmiş.

Gerçekten de 21. yüzyılın dünyası, ardı arkası gelmeyen savaşlarla sarsılıyor. Ülkeler arasında nükleer savaş tehdidi sürerken, aynı anda füzeler havalanıyor, bombalar patlıyor...

Daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, Dünyanın Ağası var. Küresel emperyalizmin kurallarını o koyuyor, oyunun planlarını o belirliyor...

İnsanın insanla savaşı, ormandaki vahşi hayvanların mücadelesini aratmıyor. Uygar dünyanın en akıllı canlı türü, aklını barış için değil, daha vurucu yeni teknolojiler geliştirmek için kullanıyor. Eski çağlardaki gibi artık bilek gücüyle değil, üstün teknolojiyle daha da öldürücü olabiliyor.

***

Bütün bunlar ne adına, ne için yapılıyor? Elbette temel neden, dünyada tükenmeye başlayan kaynakların paylaşılması sorunu... Kömür ve çelik, nasıl 2. Dünya Savaşı’nda savaş sanayisinin temeli olduysa, bugün de Ortadoğu’daki savaşlar petrol üzerinde dönüyor...

Bir diğer neden, din ve etnik köken farklılıkları. Bir inanca bağlı olan ya da belli bir kökenden gelenlerin diğerlerine tahammül edememesi, insanoğlunun en ilkel yönü...

Ya aynı dinden olanların kavgasına ne demeli? İşte o mezhep kavgasıdır ki, onu anlamak daha da zor. Mantık sınırlarını zorlayan bir dizi cehalet silsilesini yaşadı insanlık. Bugün de Irak’ta olanları ibretle izlerken, Aydınlanma çağını yakalayamamış topraklardaki ilkelliğe tanık oluyoruz.

Bir de cinsiyet farkı var tabii... Erkeğin kadını köleleştirme mücadelesi 2000’lerde hâlâ son bulmadı. Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerinde bir kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalmasın, tecavüze uğrayıp katledilmesin...

İnsanın kendi türü ile olan savaşı yetmiyormuş gibi, diğer canlılara karşı uyguladığı vahşetin de sonu gelmiyor. Hayvanlara yapılan zulmün listesini yapsam buraya sığmaz...

Doğa katliamını da unutmayalım. Meksika Körfezi’ne yayılan tonlarca petrolün yarattığı faciayı dehşetle izliyor, küresel ısınmanın yok ettiği canlı türlerini, bitkileri konuşuyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegen can çekişirken, kimin daha çok petrole sahip olacağının kavgasını veriyoruz...

***

Şimdi gelin bütün bu saçmalıkları dünyalı olmayan birisine, örneğin bir Marslı’ya anlatmaya çalışın. Şu soruları sorarsa ne diyeceksiniz?

Neden böyle güzel bir gezegeni cehenneme döndürmeye çalışıyorsunuz?

Neden bunca vahşet?

Neden bunca kaynağa sahip dünyada insanlar açlıktan ölüyor?

Neden aklınızı kullanmıyor ve farklılıklara saygı duyup barış içinde yaşamıyorsunuz?

Uzun uzun yanıt vermeye kalkarsanız; taa ilkçağlara gitmeniz ve sonunda da kapitalizme uzanmanız gerekir. Ama kısaca şöyle de diyebilirsiniz Marslı’ya:

Hepsinin nedeni, insanoğlunun dizginlenemeyen hırsı ve açgözlülüğüdür. Herkese yetecek kaynak varken, birileri hep daha fazlasını, bazen de hepsini istemiştir. Sonuçta küresel kapitalizm palazlanırken kitleler ezilmiş; Aydınlanma’nın uğramadığı yerlerde demokrasi ve özgürlük yeşerememiştir.

Bütün bunları duyan Marslı dünyada kalıp da ne yapsın? Herhalde hemen geri dönüp kendi gezegenini insanlara bırakmamak için önlemler alır...

-

15 Şubat 2010 Pazartesi

Kadın meta değildir!

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 14 Şubat 2010

Geçen hafta bir cinayet haberiyle sarsıldık. Duymayanlar için hatırlatayım. Aralık ayında polise yapılan bir ihbar sonucunda, Adıyaman Kahta’da bir evin bahçesindeki kümese gömülü bir ceset bulunmuştu.

Polis ekipleri, toprağı 2 metre kazınca, bir süre önce ailesi tarafından kaybolduğu bildirilen 16 yaşındaki Medine Memi’ye ait cesetle karşılaştı. Boynunda bir eşarp, elleri bağlı, oturur vaziyette bir ceset... Olay üzerine, kızın dedesi ve babası tutuklandı.

Bu haber, gazete ve televizyonlarda yer aldı; ama ilk anda Türkiye’nin çalkantılı gündeminde ön sıralarda yer bulamadı kendisine. Çünkü birtakım iddialarla birbirlerini suçlayan gazeteciler, çok yoğundu. “Sen darbecisin!”, “Sen yandaşsın!”, “Sen döneksin!” lafları havada uçuşuyordu. Ancak birkaç gün sonra Hürriyet olayı manşetine taşıdı.

Siyasetçilerse, çok ateşli bir hafta geçirdi. Yıllar önce olmuş bir olayı bugün kullanmak için saklayan iktidar, yine mağdur rolüne soyundu. “Peygamber” lafı üzerine Meclis’te yumruklar konuştu.

Bu arada benim aklım Medine’de kaldı. Biliyorum ki, onun gibi yüzlerce Medine var bu ülkede... Her yıl Türkiye’de 200’den fazla töre ve namus cinayeti işleniyor. Genç kızlar, kadınlar birer mal gibi kullanılıyor, direnen olursa da ortadan kaldırılıyor...

Bakın, Medine tavuk kümesine gömülmeden önce neler olmuş? Hiç okula gitmemiş Medine, tarikatçı babası ve dedesi tarafından sürekli şiddet görmüş.

Bir defasında yine dayak yüzünden polise şikayetçi olmuş. Yakınlarının anlattığına göre, eve gelen polisler, buldukları ruhsatsız tabancaya el koymuş. Dede ve baba, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmış.

Ancak kısa bir süre sonra, Medine, yine dayak iddiasıyla polisin kapısını çalmış. Bunu duyan dede ile baba, sürekli polise gitmesine tepki gösterip kızı tartaklamış. Bu sırada Medine, başını duvara çarpıp ölmüş. Bunun üzerine panikleyen aile, bahçedeki kümesin altına açtığı çukura kızı gömmüş.

Yapılan Adli Tıp incelemesinde, Medine’nin midesinde ve ciğerlerinde toprak bulundu. Bu demek oluyor ki, zavallı kızcağız canlı canlı gömülmüş!

***

Ben, bu tür cinayetlerin artık neredeyse alışıldığı bir Türkiye için tarifsiz bir üzüntü duyuyorum. Okuduğum günden beri gece uykularımı kaçıran bu haberin ülkem adına nasıl büyük bir utanç olduğunu izliyorum...

Bütün dünya basınında şu başlıkla çıktı bu haber: “Turkish Girl Buried Alive for Talking to Boys”... Yani Türk kızı, erkeklerle konuştuğu için diri diri gömüldü...

Siz istediğiniz kadar yüz binlerce dolar harcayıp moda haftası açılışına Meg Ryan’ı getirin, istediğiniz kadar İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti oldu diye sevinin, bu tür haberler duyuldukça, insanların aklındaki Türkiye imajı bellidir...

Onları bırakın; kendimizle yüzleşelim. Sizin aklınızdaki Türkiye imajı nasıl? Gerçekten, lüks alışveriş merkezlerine, güzel mekanlara, defilelere bakıp, “Ya biz çok medenileştik” mi diyorsunuz? Bana sorarsanız, töre ve namus cinayetlerinin yaşandığı bir ülke, uygar olamaz...

O nedenle yetkililere diyorum ki; mesainizi türbanı kamusal alanlara sokmak için harcayacağınıza ya da kadına durmadan üç çocuk doğurmasını öğütleyeceğinize, onları sosyal, kültürel ve ekonomik hayata katacak daha büyük adımlar atın!

Başbakan olarak sigara kampanyasına verdiğiniz destek gibi, her gittiğiniz yerde bu konuya da değinin. Siyasetçiler, sivil toplum önderleri, gazeteciler, kadının bir meta olmadığını anlatın bu halka!

Anlatın ki, kadın katliamı son bulsun...

24 Kasım 2008 Pazartesi

Cahilliğin Egemenliği

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/23 Kasım 2008

Şiddetle yağmur yağarken bir taksiye biniyorum. Orta yaşlı şoför konuşmaya başlıyor:

“Nasıl yağmur yağıyor! Bir de küresel ısınma var diyorlar. Hani nerde? Her şey Allah’tandır! İster yağdırır ister yağdırmaz.”

Şoför konuşmaya devam edince yanıt vermek gerekiyor. “Durum öyle değil,” diyorum. Küresel ısınmanın belirtilerinin birçok alanda görüldüğünü, buzulların eridiğini, kimi göllerin ve hayvan türlerinin yok olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Lafımı kesip, “Kim demiş bunları?” diye soruyor. “Bilim adamları ve uzmanlar,” şeklindeki yanıtım onu hiç tatmin etmiyor, aksine kızdırıyor. “Bunlar safsata! Onlar hep böyle konuşur,” diyor.

***


Plastik damacanalarda su satan bir esnaf ile konuşuyorum. Şişenin altındaki dönüşüm logosuna bakmak isteyince, hemen anlıyor sebebini. “7 sayısına mı bakacaksınız?” diye soruyor.

“Evet,” diyorum. Çünkü damacanaların altında bulunan logonun içinde 3 ya da 7 rakamı varsa, bu o damacananın yüksek oranda kimyasal madde içerdiğini ve insan sağlığına zararlı olduğunu gösteriyor. Ama o, ısrarla bunu inkar etmeye çalışıyor.

“Bilim öyle demiyor,” diye karşılık verince sinirleniyor. “Ne bilimi? Onların işi gücü milleti korkutmak!” diyerek öfkesini açığa vuruyor.

***

Küresel mali krizin bütün dünya piyasalarında ciddi çöküşlere yol açtığı bir sırada, Başbakan Erdoğan anlaşılması güç laflar ediyor. Bankacılık sistemimizde alınan dersler nedeniyle ekonominin sıkıntıya düşmeyeceğini anlatıyor... “Hamdolsun, korkulduğu gibi bir şey söz konusu değil,” diyor.

Ekonomistler, mali krizin reel sektöre yansıyacağı konusunda uyarıyor, yaklaşan tehlikenin boyutları verilerle anlatılıyor ama nafile... O, “Kriz inşallah bizi teğet geçecek,” diyor.

Fakat aradan daha bir ay geçmeden krizin yansımaları görülüyor. Sanayideki üretim, eylül ayında geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 5.5 oranında düştü... İş yerleri kapanıyor, ağustos ayında 207 bin kişi daha işsizler ordusuna katıldı... Olsun... Başbakan, yine de krizin Türkiye'yi teğet geçeceğine inanıyor... Washington'a gidince, IMF'den para almak için, krizden etkilenmemenin mümkün olmadığını söylüyor ama Türkiye'de farklı konuşuyor...

***

Bu birbirinden bağımsız gibi görünen üç olayın ortak bir noktası var. Başbakan Erdoğan'ın aymazlığı, oy peşindeki takıyyeci politikacının tavrı olmanın ötesinde. Şoförün, su satıcısının ve Başbakan'ın tavrı, sonuçta aynı anlayıştan kaynak buluyor. O da, bilimsel çalışmayla elde edilen verileri değersizleştirme çabası. Böylelikle, bu tür verilerin yerine boş inançlar geçirilince, her türlü yanlışı gerçekmiş gibi göstermek olanaklı hale geliyor. Aynı anlayış, bir zamanlar da Kenan Evren'in radyasyonun faydalı olduğunu savunmasına yol açmıştı...

İlkel toplumlara uygun bir yaklaşım bu. Ancak neden diye sorgulamadan efendisine biat edenler tarafından kabul edilebilir. Oysa kulluktan vatandaşlığa geçen insan, araştıracak, bilimsel verileri aklın süzgecinden geçirip değerlendirecektir.

Bu yaklaşım değişmediği sürece, ne yazık ki, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması olanaklı görünmüyor. Mustafa Kemal Atatürk, boşuna “Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir,” dememiştir. Çünkü çağdaşlığın yolu bilimden geçer.

Atatürk’ü daha iyi tanımak amacıyla “belgesel” yaptığını iddia edenler, onun özellikle bu yönünü göz ardı etmemeli. Atatürk’ün düşünce sisteminin temelleri topluma doğru bir şekilde anlatılmazsa, işte bugünkü gibi, cahillik gelir çöker tepemize...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Küresel Kapitalizm, Emperyalizm ve Uygarlık

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/10 Ağustos 2008

Geçen gün bir zamanlar dergilerden kesip bir kitabın içine koyduğum iki karikatürü buldum.

Birisi, Rus karikatürist Gennady Chegodayev’e ait. İki emekçi büyük bir kütüğü uçlarından tutarak omuzlamış. O kütüğün üzerine dört tane takım elbiseli adam (muhtemelen bürokrat) oturmuş ama onların da sırtına bir masa yüklenmiş. Masanın sahibi konumunda olan daha yüksek makamdaki iki kişi ise, emirler yağdıran tepedeki tek adamın masasını tutuyor. “En üsttekinin rahatça oturması için alttakilerin canı çıksın” misali tam bir kapitalist bürokrasi modeli...

İkinci karikatür, Danuse Sedlackova adlı Çek sanatçının eseri. Bu defa siyah takım elbiseli, yaşlı ve zengin adam almış eline kırbacı, tarlada çalışan işçilere vuruyor. Ağızlarından burunlarından kan gelinceye kadar çalıştırıyor onları ki, bir yandan da altın liralar çuvala dolsun... Karikatürün altında Çek dilinde yazılmış bir yazı var: “Kapitalismus Ma Jeden Cil”. Türkçe’de, “kapitalizmin yalnızca tek bir amacı vardır” anlamına geliyor.

***

Sedlackova’nın karikatürü 1953 tarihli. Chegodayev’inkini tam bilemiyorum ama o da epey eski. Ne yazık ki, eski olmaları verdikleri mesajı eskitmiyor. Çünkü eleştirdikleri sömürü düzeni, tüm şiddetiyle, üstelik küreselleşerek devam ediyor. Kapitalizmin tek amacının kar maksimizasyonu olduğunu biliyoruz. Ezme, yok etme, çiğneme, sömürme pahasına kar! Bir de bu hırs, tüm dünyaya egemen olup emperyalizm ile el ele verince siz düşünün gerisini...

***

Küresel kapitalizmin sonuçlarını gözle görmek zor değil. Hangi büyük kentte olursanız olun, gösterişli ana bulvarları geçip arka sokaklara daldığınızda tanık olursunuz o utanç verici ezilen/ezen, sömürülen/sömüren ayrımına...

Örneğin Paris’te cafcaflı Champs Elysées’de bir tur atıp sonra Cezayirlilerin ya da Arapların yaşadığı mahallelere giderseniz, dramatik bir fark görürsünüz. Oralarda yaşayan göçmenlerin maruz kaldıkları ayrımcılık, yıllar geçtikçe öyle derinleşti ki, sonunda isyan bayrağını kaldırdılar. Ama o berbat yaşam koşulları umurlarında bile olmayan Sarkozy gibiler, onları “haşarat” diye nitelemekte gecikmedi...

Aynı şekilde New York’un milyon dolarlık dairelerinin bulunduğu Madison Avenue’den çıkıp, İspanyol Harlemi’ne uğrarsanız, bambaşka iki dünyayla karşılaşırsınız. Manhattan’ın yukarı kısmında ve Brooklyn'in kimi bölgelerinde yollar ve binalar bakımsızdır. Fakirliğin yansımalarını görürsünüz oralarda...

İşin tuhaf yanı, zenginlik-fakirlik uçurumu sergileyen bu mahallelerin birbirine metro ile ancak 10 dakika mesafede oluşudur. Bu yüzden, New York, Paris, ya da Londra gibi Batılı kentlerin en zengin semtlerinde gezen turistlerin, “Ne uygar toplum!” diye iç geçirmelerini garip bir tebessümle karşılarım.

Uygarlığın ölçütü, lüks mağazalar, ışıklı caddeler, pahalı restoranlar değildir. Uygarlık, insan aklında yatar. O akıl ki, eşitliği, emeğe saygıyı, sosyal adaleti, paylaşımı ve hakça bir düzeni savunur.

Yanıbaşlarında yoksulluktan kırılanların yaşam savaşına duyarsız kalan insanların düzeni uygar olabilir mi?

Kendi ülkelerinin sınırları içinde yarattıkları yıkımla yetinmeyip, emperyalizmin kılıcını fakir halkların üzerinde şaklatanlar uygar görülebilir mi?

Elbette hayır...

Çünkü onların tek bir amacı vardır: Her koşulda önlerine geleni sömürmek ve böylece karikatürdeki gibi o altın liraları çuvala doldurmak!

Ama Chegodayev’in karikatürüne iyi bakmak lazım. Ya altta kütüğü omuzlayan emekçi dayanamayıp yıkılırsa ya da kütüğü şöyle bir silkelerse...