Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Haziran 2013 Perşembe

Gezi Parkı Ruhu ve Yaklaşan Seçimler


Şubat ayından beri bu bloga hiç yazı eklemedim. Gazetedeki siyasi yazılarımı topladığım bir blogdu bu ama o tarihten beri herhangi bir gazetede köşem yok. Ancak Gezi Parkı olayları sonrasında bugün geldiğimiz noktada naçizane önerilerimi topluca yazmak istedim. Düşüncelerimi olabildiğince sade ve uzatmadan anlatmaya çalışacağım.

Çok yakında yerel seçimler var. Onun ardından ilk kez halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı için seçim süreci devreye girecek. Birçok kişi "Ne yapacağız şimdi? Oy vermek istediğim, bana hitap eden bir parti yok," diyerek içinde bulunulan belirsizliği ortaya koyuyor. Her seçim önemlidir ama bu kez gerçekten bir yol ayrımındayız. Son bir ayda Türkiye'de yaşanan olaylar, en temel insan haklarının dahi bu ülkede garanti altında olmadığını net bir şekilde gösterdi. Gezi Parkı ruhu iktidarı rahatsız etti; çünkü bağlı oldukları parti  ya da sivil toplum kuruluşu ne olursa olsun, çok farklı düşünceleri taşıyan insanlar, ortak bir zemin buldu: Özgürlük talebi milyonları bir araya getirdi. Uzun zamandır muhalefet partilerinin başaramadığı ve belki de başarmayı hedeflemediği bir gelişmeydi bu. Siyasetçilerin yapamadığını halk yaptı. Gezi Parkı ruhunu ortaya çıkaran inisiyatifin halktan gelmesi, iktidarı telaşlandıran nedenlerden birisi.

Gezi Parkı'nda hepimiz kısa bir süreliğine de olsa bir ütopya yaşadık. Kentin ortasındaki en önemli meydanda, yiyeceğin, içeceğin, her şeyin bedava olduğu, kendine ait kütüphanesi, radyo ve televizyonu bile olan, az zamanda çok işlerin başarıldığı bir komün hayatı yaşandı. 11 yıldır süren baskı rejimine gençliğin verdiği bu barışçıl tepki ve karşılığında gördüğü acımasız şiddet hiç unutulmayacak. Orada tarih yazıldı.

Ancak şimdi park halka kapanmış durumda olsa da, önümüze bakma zamanı. Birçok kişi, Gezi Parkı ruhunun partileşme sürecine girip seçimlerde alternatif yaratması gerektiğini dile getiriyor. Benim görüşüm, Gezi Parkı'ndan tek bir siyasi parti çıkmayacağı yönünde. Çünkü herkesin bildiği gibi, hareketin tabanı homojen değil; protestolara destek veren birbirine taban tabana zıt gruplar var. Belki birkaç küçük parti çıkabilir ama o da bana göre şu anda ihtiyaç duyulan şey değil. İhtiyacımız olan daha fazla ayrışmak olmamalı; aksine Gezi Parkı ruhunu sürdürebilmek için asgari müştereklerde buluşmanın gerekli olduğuna inanıyorum.

Parkta düzenlenen söyleşilerde ve parkın dağılmasından sonra mahalle forumlarında, mevcut muhalefet partilerinden duyulan memnuniyetsizlik sıklıkla dile getirildi. "Zaten onlar yıllardır etkili olamadıkları için düştük sokağa. Şimdi kime oy vereceğiz?" deniliyor. Bu doğru; var olan partiler gerek TBMM'de gerekse sokaktaki talebi siyasete taşımakta başarılı olamadı. Ancak bunu söylesek de, içinde bulunduğumuz durumda işlevsel çözümleri üretmeliyiz. Çünkü başlangıçta da belirttiğim gibi seçimlere çok az süre var. Bu kadar kısa zamanda yeni bir parti kurup, mahalle, ilçe, il örgütleri bazında teşkilatı oluşturmak; yetkili kurulları belirleyerek politikalar oluşturmak ve seçime girmek olanağı yok.

Bu durumda oyları boş atmanın ya da hiç kullanmamanın da çözüm olmayacağını bildiğimize göre ne yapacağız? Gezi Parkı ruhu partilere taşınacak. Köhnemiş parti politikalarını aşmak kolay olmayacaktır. Ama benim önerim, herkesin kendisine en yakın hissettiği partiyi Gezi'de ortaya çıkan talepler doğrultusunda etkilemek için bireysel çaba harcaması. Taleplerimizi, önerilerimizi yapıcı eleştiriler şeklinde iletebiliriz, seçim çalışmalarında onlara yardım edebiliriz. Çünkü gün artık, sürekli muhalefeti eleştirip iktidar partisinin ekmeğine yağ sürme günü değildir; gün artık kavganın değil, asgari müştereklerde birleşmenin günüdür. Ne yazık ki temel hak ve özgürlüklerin garantilendiği bir Avrupa ülkesi değil Türkiye. O nedenle sağduyulu davranmamız şart. Yakınlık duymadığımız partileri semboller üzerinden yıpratmaktan vazgeçmeliyiz. Gezi Parkı'ndaki gibi birbirimizi itmeden bir arada durmayı öğrenmemiz gerekiyor. Artık parktaki gibi fiziksel bir birliktelik yok ama ruh birliğini korumak zorundayız. Onu nasıl yapacağız? Özgürlük, adalet ve demokrasi talebi ortak zeminimiz olacak. 11 yıllık AKP deneyiminin bizi getirdiği bu noktada nereye gitmekte olduğumuz açık. Artık bunu görüp, bu analizi yaparak akılcı stratejiler belirlemeliyiz.

Halka düşen bu sorumluluğun yanında, siyasi partilerin de ego savaşlarını bir yana bırakarak aynı sağduyuyu göstermesi şart. Bunu açıklamak için bir örnek vereceğim. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, 1994 seçiminde Refah Partisi'nin adayı olarak seçime girdi ve 393.579 oy aldı. SHP adayı Korel Göymen 387.189, CHP adayı Ali Dinçer ise 30.085 oy aldı. Böylece aradan Melih Gökçek sıyrılarak belediye başkanı oldu. CHP'nin Ali Dinçer'i aday göstermesi tarihi bir hataydı, çünkü merkez sol oylar dağıldı. Ama işin bir diğer yanı da, o yıllarda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak başarılı bulunan Murat Karayalçın'ın genel başkanlık hevesiyle belediye başkanlığından ayrılmasıydı. O ayrılmasa, Melih Gökçek kesinlikle kazanamazdı. Daha sonraki yıllarda Karayalçın, yeniden Gökçek'in karşısına aday olarak çıktı ama hiç kazanamadı. Çünkü arada Çiller'in Başbakan Yardımcısı olmuş ve aşırı derece yıpranıp tepki toplamıştı. Karayalçın'ın hatası, hem kendisine hem de Ankara halkına pahalıya mal oldu.

Bu örnekten çıkarılacak dersler şunlar: Partiler, seçimlerden önce her bölgede sağlam kamuoyu yoklamaları yapıp, eğilime göre toplumun kabul edeceği, iyi adaylar bulmak zorunda. İkincisi, bazı kritik bölgelerde ortak aday belirleme yöntemi de denenebilir. Bu yöntem zordur ama göz göre göre yenilmekten iyidir. Üçüncüsü, muhalafet partilerinin seçimde ittifak yapıp blok kurması olabilir. 2009'da bu yönde bazı denemeler olmuştu. Bana göre sonuç verebilecek bir yöntemdir.

Sonuç olarak, ben tüm enerjinin siyasetteki yalanların ortaya çıkarılması yönünde kullanılmasını ve AKP'den memnun olmayanların seçim sürecinde sürekli muhalefete vurmaktan vazgeçmesini öneriyorum. Hep tekrarladığım gibi, ideallerimizin peşine sonra düşeceğiz; şimdi asgari haklarımız için mücadele ediyoruz. AKP, Gezi Parkı ruhunu söndürmek için gayret içinde. Lütfen bunun ayırdına varalım.










27 Ocak 2013 Pazar

Düşen tirajlar ve ünlüler


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Ocak 2013

Türkiye’de gazete tirajlarının düştüğü bir gerçek. Ara ara dönemsel çıkışlar olsa da, bunlar kısa süreli; genel eğilim giderek azaldığını gösteriyor. Bunun çeşitli nedenleri var. Birisi, bütün dünyada olduğu gibi internetin yaygınlaşmasıyla, çoğu kişinin haberlerini bedava olarak dijital dünyadan almayı yeğlemesi. Akıllı cep telefonlarının, tablet bilgisayarların, iPad’in hayatımıza girmesiyle artık bu kaçınılmaz bir gelişme.

Ancak bunun dışında Türkiye’ye özgü durumlar da var. Geçenlerde bir arkadaşıma söylüyordum; ben bu ülkede mesleğimin ölümünü gördüm... Benim hayalini kurduğum, bana öğretilen gazetecilik, bugün bu ülkede yapılamıyor. 

Nasıldı o gazetecilik? 

Hiçbir kurum ya da kişiyi kayırmadan ve meslek etiğinden ayrılmadan, olayları ve toplumu, sadece doğruyu bulmak, haksızlıkları ortaya çıkarmak amacıyla izleyip, dili doğru ve güzel kullanarak aktarma işiydi; yani hep söylendiği gibi, kamunun doğru bilgi alma hakkını yerine getirmek için, onun gözü, kulağı ve sesi olmaktı.

Peki, demokratik toplum için elzem olan bu iş neden yapılamıyor Türkiye’de? 

Medya  sahipleri iktidar baskısından çekiniyor; o nedenle de hemen hiçbir yolsuzluğun, haksızlığın üzerine gidilemiyor, gazeteciler kör, sağır ve dilsizi oynuyor. 

Gerçekleri yazan hiç mi yok? 

Birkaç bağımsız mecra var ama onların toplam satış/izlenme oranı, diğerlerinin yanında çok az kalıyor. 

Durum böyle olunca da medya patronları, tirajı artırmak için çareyi ünlülere köşe vermekte buluyor. Bir bakıyorsunuz yazı yazma konusunda hiçbir yeteneği olmayan bir şarkıcı birden köşe sahibi oluyor, bir manken ya da oyuncu yediğini, içtiğini, yaptığı seyahatleri ballandıra ballandıra anlatıyor. Onlar köşe sahibi olup gazetelerden hiç de azımsanmayacak ücretler alırken, edebiyatçı, yazar ve gazeteci, bir başka deyişle hayatını sadece yazı yazarak kazanmaya çalışanlar açıkta kalıyor.

Bana göre gazeteciliğin saygınlığını yitiren bir meslek olmasında en başat faktör, gazeteleri yönetenler. Bir insan kendi mesleğine ancak bu kadar ihanet eder. Sadece iktidarın önünde şekilden şekile girilmesinden söz etmiyorum; gazeteciliğin hiçbir yeteneği/deneyimi olmayan ünlüler tarafından hakkıyla yerine getirilebileceğini düşünmeleri, daha en başından mesleğe hakaret.

İletişim fakültelerinde geleceğin gazetecisi olma umuduyla okuyan çok sayıda genç var. Onlar mezun olduklarında diğer adaylar arasından tercih edilmeyecekler; bir başka fakülteyi bitiren ile aralarında işe kabul edilme açısından fark görülmeyecek. Bu ülkede hep olduğu gibi, yine nepotizm devreye girecek ve gazetecilik hayalleri belki de suya düşecek.

Üniversitelerdeki gazetecilik eğitiminin yeterli olmadığı savunulabilir ve bu doğrudur. Ama onun cezasını o bölümde okuyanlar çekmemeli; onlar, en azından gazeteciliği meslek olarak seçme heyecanı duyan gençlerdir. Bir başka alanda meşhur olup ya da başka bir sektörde çalışıp, “Hadi bir de şu gazetede yazalım da havamız olsun,” diyenlerden değildir. 

Bu görüşleri ne zaman dile getirsem, “Ne yani gazetecilik okumayan gazetecilik yapamaz mı?!” diyenler oluyor. Elbette yapabilirler ve yapıyorlar. Bir konuda uzmanlığı olan, iyi yazı yazabildiği sürece o konudaki görüşlerini paylaşabilir ya da farklı bir alanda eğitim almışsa bile gazeteciliği meslek olarak seçip yıllarını bu işe vermişse, o da gazetecidir. Benim lafım, sadece ünü için gazetelere alınan ama yazı yazmayı beceremeyenlere ve onlara köşe açanlara...

Yazı yazmak, özen ister, bilgi ister, her şeyden önce dilde ustalık ister. Hepsini bir kenara atıp tiraj için ünlülere sarılmak ise, ölen gazeteciliği/haberciliği diriltmez.

-

13 Ocak 2013 Pazar

Kerry'nin tutarsızlığı


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 13 Ocak 2013

ABD Dışişleri Bakanlığı’na Hillary Clinton yerine Massachusetts Senatörü ve Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry’nin atanması, Türkiye’de ana akım gazetelerde sevinçle karşılanmış görünüyor. Obama’nın Kerry’yi seçmesi, benim için sevinç nedeni olmadığı gibi sürpriz de yaratmadı. Sanırım Türkiye’de bu atama olasılığını ilk duyuran benim.

Geçen sonbaharda Demokratik Parti (DP) kurultayını Kuzey Carolina’da izlerken 7 Eylül’de Cumhuriyet’in Dış Haber sayfasına gönderdiğim haberde şöyle yazmıştım: “Senatör John Kerry’nin kurultayın son gününde Obama’nın ulusal güvenlik politikalarını savunan bir konuşma yapması, Kerry’nin ilerde Hillary Clinton’ın yerine Dışişleri Bakanı olarak atanabileceği şeklinde yorumlanıyor.

Hem Demokratik Parti’den hem de Cumhuriyetçilerden destek aldı John Kerry. Amerikan politikası açısından bakınca bu olağan bir durum ama Türkiye’de buna sevinenlerin olması pek normal değil. Milliyet’te Aslı Aydıntaşbaş’ın “Ankara Kerry’den memnun” başlıklı bir yazı yazıp, yeni bakanın Türkiye için ne kadar uygun olduğunu anlattığı bir yazıya rastlamıştım. Ona benzer başka yazılar da çıktı basında. Ana akım gerçekleri tam olarak yazmasa da, Birgün ve soL gazetesinin haber portallarında isabetli yazılar okudum. 

John Kerry’yi 2004’te Başkanlık yarışına DP adayı olarak katıldığı tarihten beri yakından izliyorum. O dönemde Amerika’da yaşıyordum; ülkede George W. Bush’un ikinci kez seçilmemesini isteyen herkes, çok beğenmese bile Kerry’yi canla başla destekliyordu. Ama fayda etmedi; Bush, Kerry’ye karşı seçimi kazandı. 

John Kerry’nin kampanya sırasında ve öncesinde çeşitli konularda yaptığı farklı açıklamalar tutarsız görünmesine neden oldu. 2002-3’te Amerikan halkını Irak’ta kitle imha silahları olduğuna inandırmak için uzun süre kanal kanal gezip medyaya konuşmuş, Irak’a karşı güç kullanılmasına kabul oyu vermişti. Sonra Bush yönetimi Irak’ı işgal edince ve kitle imha silahları bir türlü bulunamayınca, birden karşı görüşler açıklamaya başlamıştı. Bush, bu çelişkileri iyi kullandı.

2004 seçim kampanyası boyunca Kerry’nin DP’nin daha solunda yer aldığı, Senato’daki en liberal isim olduğu imajı çizildi. Sürmekte olan iki savaştan yılmış Amerikan halkının gözünde “savaş karşıtı tavır alan Vietnam gazisi” iyi bir izlenim bırakıyordu. "Vietnam’daki hizmetlerinden dolayı" madalyalar almıştı ama yaşadıkları karşısında savaşa karşı olduğunu anlatıyor, seçmenlerin yüreğini titretiyordu. Oysa daha sonra Suriye’de muhalefetin silahlandırılması, Libya’da uçuşa yasak bölge yaratılması gbi konularda da ilk harekete geçenlerden biriydi. 

Bugün eleştirse de,  2001’de Bush’un terörle mücadele kapsamında izleme ve dinleme yetkilerini genişleten “Patriot Act” adlı iç güvenlik yasasına kabul oyu verdi. Hep önce desteklediğini sonradan eleştiren tutarsız bir politikacı oldu Kerry. 

Geçen yıl DP kurultayında yaptığı konuşmada Obama’nın dış politikasının anahtarlarını da o açıkladı. “İsrail’in güvenliğini sağlama taahhüdümüz sekteye uğramamalı” dedi; ABD Başkanı’nın İran’a karşı yaptırımları genişletmek konusunda her zaman İsrail’in yanında olmaya söz verdiğini ve hiçbir seçeneği masadan kaldırmadığını vurguladı. Hatta İsrail’e öylesine koşulsuz bir destek veriyordu ki, konu o ülke olunca her zaman Mitt Romney yerine Netenyahu’ya inanacağını söyledi. 

Bunca yıldır izlediği politikalara bakarsak, John Kerry’nin bir konuda tutarlı olacağı kesin. İsrail yanlısı politikalardan şaşmayacaktır ama diğer konularda zikzaklamayacağının garantisini kimse veremez. 

-

30 Aralık 2012 Pazar

Direnç ve Umut


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 30 Aralık 2012

Yarın herkes yeni bir yıla girişimizi kutlayacak. Bütün dünya insanlığın kendi kendine zamanı izleyebilmek amacıyla oluşturduğu takvimin bir yıl için yeniden başa dönmesine heyecanlanacak. Eğlenmek, gülmek herkesin hakkı. Bir şekilde buna bahane oluyor yılbaşı kutlamaları. Ancak birileri bunları yapabilirken, birileri de aynı anda bir yerlerde acı çekiyor, zulüm görüyor.

Çok yakınımızda oluyor bütün bunlar. Ne ile suçlandığını henüz bilmeyen gazeteciler, aydınlar yıllardır hapiste yatıyor. İktidarı protesto eden üniversite öğrencileri polisten dayak yiyor, muhalif herkes biber gazı yutuyor. KCK, Ergenekon ve Balyoz davalarında evrensel adil yargılama ilkelerini yerle bir eden hukuksuzluklar yaşanıyor.

Uludere’de/Roboski'de 34 kişinin öldüğü facianın sorumlusu bir türlü bulunamıyor, bulunmuyor. İktidar, emperyalizmle kol kola ilerleyerek, Türkiye’yi Suriye ile sıcak savaşın eşiğine getiriyor. 
Türkiye’yi faşizan yöntemlerle yöneten iktidar 10. yılını doldurdu; Başbakan artık kuvvetler ayrılığının kendilerini engellediğini söylüyor. Tarihi mekanlar, binalar, rant uğruna sermayeye peşkeş çekiliyor; kentsel dönüşüm adı altında kültürümüz, geçmişimiz yok ediliyor, insanlar yerlerinden yurtlarından edilirken gösterişli oteller, alışveriş merkezleri yükseliyor her yerde.

Vajina kelimesinden utanan, kadını her fırsatta aşağılayan kaba ve cahil sözlerin devlet görevlilerince fütursuzca sarfedildiği, tecavüzcülerin elini kolunu sallaya sallaya serbestçe gezdiği, Başbakan’ın “Her kürtaj bir Uludere’dir” söylemiyle kürtaja dini nedenlerle savaş açarak laikliği bir kez daha rafa kaldırdığı bir ülke Türkiye... 

Almanya’da yüzyılın dolandırıcılığı olarak adlandırılan Deniz Feneri soruşturması, bizim ülkemizde “örgüt” suçlamasına takipsizlik kararı, ardından da dosyadaki telefon kayıtlarının silinmesiyle imha ediliyor. 

İlköğretim okulları imam hatip ortaokuluna dönüştürülürken, imam hatip okulları dışındaki okullarda da Kuran derslerinde başörtüsü takılabiliyor. Eğitim sisteminde hızla geriye doğru gidiliyor, bilim ve sanattan uzak kuşaklar yetişiyor. Başbakan “ucube” dediği için İnsanlık Anıtı yıkılıyor, +24 yaş uygulamasıyla alkollü içecek firmalarının sponsor olduğu kültür, sanat etkinliklerine üniversite öğrencileri alınmıyor. 

İstanbul’un ortasında bir müzik festivali gericiler tarafından basılıyor, “bira şeytan işidir” deniyor. Başbakan, ecdadını koruma bahanesiyle televizyon dizilerinin içeriğine müdahale ediyor, Devlet Opera ve Balesi’ndeki balerinlerin etek boyu uzatılıyor...

2012 Türkiyesi, özetle hukuk, adalet, özgürlük, basın özgürlüğü, kültür, sanat, bilim, eğitim, sosyal haklar, fırsat eşitliği gibi temel konularda sürekli gerileyen bir ülkedir. Ekonomik olarak ne kadar iyi durumda olduğumuzu söyleyenlere de kanacak değiliz. Emre Kongar, İlhan Kesici’nin kendisine gönderdiği bir ileti sayesinde, yapılan dikkatli analizlerin ekonomik başarı balonunu nasıl söndürdüğünü, 18 Aralık 2012 tarihli gazetedeki köşesinde ayrıntısıyla anlatmıştı. Ekonomideki gerçek durumu görmek isteyenler, o yazıyı okusun lütfen. (http://cumhuriyet.com.tr/?hn=386294&kn=37&ka=4&kb=5&kc=37)

2013’e girerken Türkiye’de yaşayan insanların bunca haksızlık ve baskı karşısında mutlu olmaları olanaklı mıdır? Kötümser bir yazı olduğunun farkındayım ama gerçek bu. Ancak ne demişler; çıkmadık candan umut kesilmez. Daha aydınlık, daha güzel günler için yılmadan adaletin peşinden koşacak, ezilenin yanında durma direncini gösterecek insanlar da var bu ülkede. Umudu hiç kaybetmeyeceğiz. 

-

16 Aralık 2012 Pazar

Sol ve kafa karışıklığı


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 16 Aralık 2012


Kısa bir süre önce siyaset dünyamızda bir gelişme yaşandı. Eşitlik ve Demokrasi Partisi ve Yeşiller Partisi bir kongre ile birleşerek Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adını aldı. Bunun ardından partinin kurucuları, art arda röportajlar vererek görüşlerini açıkladı. Murat Belge, Akşam gazetesinde yayımlanan röportajında iktisat profesörü İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır” diye özetlenen çizgisine yakın olduğunu anlattı. 

Küçükömer, siyasi yelpazeye ilişkin tezlerini 1969’da yayımlanan “Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştı. Ben de geçen yılın sonunda Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan kitabım “İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri”nde Küçükömer’in görüşlerinin eleştirisinden hareketle günümüzdeki rejim tartışmalarına ışık tutmaya çalışmıştım. Bu nedenle konu hakkında bu köşede de yazma gereğini duydum.

Bir siyasi akımın/düşüncenin siyasi yelpazedeki yeri değerlendirilirken, temel alınan kriterler var. Toplumsal eşitlik ilkesinden hareketle sermayenin ekonomik ve siyasi tahakkümününü reddederek emekçi sınıfların yararını gözeten, ezilenin haklarını savunan, toplumu özgürleştirme ve çağdaşlaşma amacı güden, ilerici düşüncedir sol. 

Küçükömer, Osmanlı yapısından gelen merkeziyetçi-bürokratik gelenekleri solun önündeki temel engel olarak görüyor; toplumsal, ekonomik yapının yanında modern genetik ve etolojik nedenlerden de söz ederek, Türkiye’de sivil toplum kurulamayacağını iddia ediyor. Kurtuluş Savaşı’nın antikapitalist niteliği olmadığı için antiemperyalist de olamayacağını, Türkiye’nin kuruluşunda gerçekleşen devrimler “halktan uzak laik-bürokratlar tarafından yapıldığı için” ilerleme olarak görülemeyeceğini söylüyor.
B
unları söylerken sadece yüzde 11’i okuma yazma bilen, ekonomik olarak tamamen çökmüş, savaşta egemen devletlerce parçalanan bir imparatorlukta verilen bağımsızlık mücadelesini bir anda silip atmakla kalmıyor; padişahlığı, halifeliği sona erdirip cumhuriyeti ilan eden, şeri hukuk yerine medeni hukuku getiren, insanları kulluktan vatandaşlık düzeyine çıkaran, sonuçta kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir hareketi ilerici görmüyor...

Ama Demokrat Parti’yi (DP) daha solda görürken dikkate aldığı kriter, “üretim güçlerinin geliştirilmesi ve daha büyük kitlelere mutlak olarak bir şeyler verilmesi.” O zaman burada sormak gerekir? DP, emekçi halk kesimleri için ne yaptı? DP’nin asıl tabanı, işçiyi, emekçiyi sömüren toprak ağaları ve tüccarlar değil miydi? Enflasyonist politikalar aracılığıyla köylüye nakit verilmesi ve tarımın makineleştirmesi söz konusu olsa da, alınan dış borçlarla körüklenen o politikaların zararını sonuçta yine emekçiler çekti. 

Küçükömer, 1950’de DP’nin iktidara gelişi ile başlayan “İkinci Cumhuriyet” döneminin asıl işlevinin, 1. Cumhuriyet’in eğitim, politika, ekonomi alanlarında getirdiklerinin demokratikleştirilmesi olduğunu söylüyor. Her şeyi laik-batıcılar ile dindar-doğucular arasında geçen bir mücadele olarak algılamasının sonucudur bu değerlendirme. Öylesine gözünü karartmış ki bu, emperyalizme karşı olsa da, çok eleştirdiği NATO’ya girilmesi, Batı’ya siyasal ve askeri bağımlılığın artması, Meclis’te kurulan soruşturma komisyonları aracılığı ile basının cendereye alınması bile DP’yi sol diye nitelemesine engel olmamış...

Bu anlayışla Küçükömer’in izinden gidenler de 2002-2011 arasında piyasacı-gerici saldırılarını sürdüren AKP’yi desteklediler. Şimdi hâlâ sol sağdır, sağ da sol demelerinin nedeni o. Bu kafa karışıklığı hiç bitmedi.

-

2 Aralık 2012 Pazar

Vasatın Yükselişi, Yeteneğin Çöküşü...


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 2 Aralık 2012

Hani bazı olaylar vardır; duyduğunuz anda sarsılırsınız, iz bırakır sizde. Belki başkaları için o kadar yıkıcı değildir söz konusu olay ama sizin içinizde bir isyan başlatır. Böyle bir haber aldım geçenlerde. 

Yeteneğine hayran olduğum ve çok saygı duyduğum bir müzisyenin hem sağlık hem de ciddi geçim sorunlarıyla mücadele ettiğini öğrendim. 1200 poundluk kirasını ödeyebilmek için Grado kulaklıklarını satıyordu. Son iki yılda üç kere kalp krizi geçirdikten sonra sol eline felç geldiğinden artık eskisi gibi gitar çalamıyor. Ancak müzik yaparak nefes alabilen bu sanatçının ismi Vini Reilly

Onun adını duymamış olanlar belki post-punk grubu The Durutti Column’ü bilirler. 6 yaşından beri çaldığı enstrümanıyla kendisinden sonra gelen birçok gitariste esin kaynağı oldu Vini. Bana göre dünyanın en iyi gitaristi o. Red Hot Chili Peppers’ın eski gitaristi John Frusciante ile bu konuda aynı fikirdeyiz. Vini Reilly’nin müziğini ilk duyduğum günden beri gitarı ondan daha yoğun bir duygusallıkla çalan birisine rastlamadım. Klasik müzik, rock ve flamenko’yu kendine özgü bir doku içinde buluşturan kusursuz tarzı, gitara dokunduğu daha ilk notalardan tanınacak kadar farklı.

Bu yazıda onun müzik tarihi açısından önemini ayrıntısıyla anlatmayacağım; sadece bugün içinde bulunduğu durumun bende uyandırdığı düşünceleri paylaşmak istiyorum. Daha önce Türkiye’de de vefasızlıktan değeri bilinmeyen, insanı kahreden bir ilgisizlik içinde bu dünyadan göçüp giden onca sanatçı gördük. Onlar o hale gelene kadar neden kimse ilgi göstermez, neden onca yeteneksiz rahat hayatlar sürerken, gerçek sanatçılar muhtaç duruma düşürülür? 

Günlerdir vasatı yücelten popüler kültürü düşünüyorum. Elbette belli bir çıtanın üzerinde işler yaparak popüler olmayı başaranlar da var. Ancak yine de bu çağda gerçek şu: Bir şekilde ana akım medyaya haber olmayı başaramıyorsanız, ne kadar iyi iş yaparsanız yapın yoksunuz. 

Bugün Türkiye’de ana akım medyaya baktığımda karşıma çıkansa, ezici oranda dizi kültürü, pop ve arabesk dayatması. Medya tarafından güdülenen toplum da ilgisini bu dayatma ile belirliyor. Daha iyiyi, daha güzeli bulmaya çalışan, kendine sunulanın dışındakileri araştırmak için zaman harcayan, hatta siz ona hazır sunsanız bile merak eden insan sayısı çok az. 

Türkiye’de durum böyle de İngiltere’de farklı mı? Vini Reilly hakkındaki haberi çevremdekilerle paylaştığımda hemen herkes, “Demek orada da oluyor böyle şeyler!” diyerek şaşkınlığını ifade etti. Batı kültüründe bilginin, yeteneğin ve uzmanlığın değeri çok daha fazla; nepotizm ve kronizm denilen akraba, eş, dost kayırma hastalığı orada da var elbette ama bizdeki kadar yaygın değil. 

Benim düşünceme göre, vasatın yükselişi, kapitalist kültürün bir sonucu. Hiçbir yeteneği olmayan insanların, birtakım skandallar veya tuhaflıklar sonucunda dikkat çekmesi, pazarlanması çok daha kolay. Enrique Iglesias gibi vasatın da altında bir ses, babasının ismiyle kariyer yapıp konser teklifleri alırken, Vini Reilly gibi olağanüstü bir müzisyen, müzik sektöründe dönen oyunun içinde yer almadığı için evsiz kalabiliyor. Çoğunluk seviyorsa Enrique Iglesias da müzik yapacak tabii ama çoğunluğun ve medyanın ilgisini çekemeyenler ne olacak? 

Nick Drake’in müziği, kendisi hayattayken ilgi görseydi, o güzelim insan depresyona girip intihara sürüklenmezdi belki de... Bu yazıyı Vini Reilly’nin öyküsü başlattı ama ben bu satırları her alanda göz ardı edilen tüm yetenekli insanlar için yazdım. 

-

18 Kasım 2012 Pazar

Obama ve Siviller

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Kasım 2012

Obama’nın ikinci kez başkan seçilmesi, Amerika kadar Türkiye’de de heyecan yarattı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nı seçim üssü haline getirecek kadar kendini kaybetti bazıları. Televizyonda, sosyal medyada coşku dolu insanlar vardı.

Mitt Romney gibi aşırı dinci bir muhafazakarın yenilgisine karşı Amerikalıların sevincini anlamak olanaklı. Kürtaja, eşcinsellere, kadın haklarına karşı söylemleriyle dikkat çeken bir partinin, halkının yarısını Demokrat Parti’ye oy verdikleri için aşağılayan, zengin ve beyaz kesime hitap eden adayıydı Mitt Romney.

Fakat politikayla sadece kendi günlük hayatını etkileyen alanlar dışında da ilgilenen bilinçli kesimlerin Obama’dan rahatsız olduğu da bir gerçek. 2008’de Amerika’nın seçilen ilk siyah Başkanı olduğunda tüm dünyada büyük umutlar yaratan Obama’dan geriye ne kaldı? Verdiği sözlerin büyük kısmını yerine getiremedi. En büyük vaadi sağlık sigortasıydı; bir düzenleme yaptı ama Kongre’de zorlanınca çok büyük ödünler verdi.

Guantanamo’yu göreve geldikten sonra bir yıl içinde kapatacağını söyledi; oysa aradan geçen dört yıla karşın, hapishaneyi kapatmayı bırakın, koşulları daha da sertleştirerek, insanları hâlâ hücrelerde neden suçlandıklarını bilmeden, süresi belli olmayan bir tutukluluğa mahkum ediyor.

Bush döneminin sonunda patlayan ekonomik kriz konusunda da büyük hayal kırıklığı yarattı Obama. Halkın ödediği vergileri bankalara aktardı. Ekonomi toparlansın diye yaptı diyenler olsa da, halk işsizlikten kırılıp her şeyini kaybederken, banka yöneticilerinin cebine prim olarak giren milyonları, dönen üçkağıtları kimse açıklayamadı.

Irak Savaşı’na karşı çıkıp Ortadoğu’ya barış getireceği mesajlarını verdi. Irak’ta istediğini alan Amerika’nın askerlerini çekti ama Afganistan’daki savaşı büyüttü.

Bütün bunların arasında yaptığı en kötü şey, Amerikan savunma sisteminde “sivil” anlayışına getirdiği bakış açısı oldu. Obama yönetimi, insansız uçaklarla yürütülen gizli savaşlarda ölen siviller konusunda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları en aza indirmek için, “sivil” tanımına yeni boyutlar kazandırdı. 

ABD’nin elinde terörle mücadele için oluşturdukları bir ölüm listesi (kill list) var. Bu listede olan birisi yakalandığında yanında başka siviller varsa, bombardıman kararını doğrudan Obama veriyor. 2009’da verdiği emirle yerine getirilen ilk füze saldırısında ölen 44 sivilin arasında kadın ve çocuklar da vardı. Beyaz Saray, sivil ölümleri hakkında bilgisi olmasına karşın, saldırıları Afganistan, Pakistan, Yemen gibi ülkelerde devam ettiriyor. Eski çalışma arkadaşlarının söylediğine göre, Obama’nın bu tür hedefli saldırılara tutkusu tehlikeli boyutlarda...

Ana akım medyada yakın zamana kadar göz ardı edilen bu konu, mayıs ayında The New York Times’da da haber oldu. 2010’da istifa eden Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, Amerikan vatandaşlarının hayatına mal olmayan, düşük maliyetli bu saldırıların, sert mücadele tarzını ortaya koyduğu için, politik açıdan ülke içinde avantajlı görüldüğünü, sadece diğer ülkelerde eleştirildiğini söyledi.

Diyelim ki Blair’in dediği gibi, sivillerin öldürülmesi Amerikan halkının çoğunluğu açısından sorun yaratmıyor; ama acaba bizde Obama seçildi diye neredeyse kalkıp oynayacak olanları da mı rahatsız etmiyor? Dünyanın bir başka ülkesinde siviller bombardıman altında katledilince bu onları ilgilendirmiyor mu? Hani insan hakları evrenseldi?

Romney seçilseydi daha iyi olurdu demiyorum; ama imparator Obama yeniden seçildi diye, çokuluslu şirketlerin temsilcisi yine o oldu diye sevinecek kadar saf da değilim.

_

21 Ekim 2012 Pazar

Nereye Kadar?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 21 Ekim 2012

Geçen ay Kuzey Carolina’nın Charlotte kentinde Demokratik Parti Kurultayı’nı izlerken farklı kesimlerden Amerikalılarla konuştum. Türkiye’den geldiğimi duyunca her biri değişik tepki verdi; bazısı hep görmek istediği bir ülke olduğundan söz etti, bazısı Türkiye hakkında bir fikri olmadığı için yönelttiği sorularla tanımaya çalıştı. Ancak birisi vardı ki, bilgisi ve yorumlarıyla beni şaşırttı. 

Öğlen saatlerinde bir masada oturmuş yemek yiyordum; 60’lı yaşlarında bir kadın masayı paylaşmak için izin istedi. 40 yıl önce Amerikan vatandaşı olan Naz isminde Pakistanlı bir kadındı. Gazeteci olduğumu öğrenince kendi öyküsünü anlatmaya başladı. Gençken Amerika’ya okumaya gelmiş, iletişim alanında doktorasını yapıp üniversitede ders vermeye başlamış. Şimdi kendisine ait bir danışmanlık firması varmış.

Bir Amerikalı bana aşık oldu. ‘Gitme evlenelim’ deyince kabul ettim. Onca yıl ülkemden uzak kaldığıma üzgünüm ama ne zaman ziyaret etsem orada işlerin giderek daha kötü olduğunu gördüm. Aslında şimdi dönebilirim. Çünkü kocam öldü ve yaşlı annem orada yalnız” dedi yaşadıklarını anlatırken.

Neden dönmediğini sorunca verdiği yanıt ilginçti. “Pakistan’daki toplum beni korkutuyor. Evet, bu yaşta bile korkutuyor. Bir kadın olarak ne demek istediğimi anlarsınız; sizin de Türkiye’de başınızda aynı dertler var. Özgür müsünüz, kendinizi güvenlikte hissediyor musunuz o ülkede? Başbakanınızın ülkenizi İslam ülkesi olarak yeniden kurguladığını, din baskısının her gün arttığını okuyorum ve inanın çok üzülüyorum. Pakistan’da aynı süreçleri yaşadık. Ben Amerika’ya geldiğim zaman durum orada bugünkü kadar kötü değildi. Örtünmeyene kötü gözle bakılmıyordu. Şimdi her şey farklı.

Konuşma boyunca verdiği örneklerle Türkiye’yi yakından izlediği belli oluyordu. İlgisinin özel bir nedeni olup olmadığını sordum. “Türkiye’nin halkının çok büyük çoğunluğu Müslüman olan bir toplumda uzun zaman önce laikliği ilke olarak benimsemesi, kadınların durumu açısından önemliydi. Müslüman ülkelerde kadınların ortak denilen kaderini yenmek için dev bir adımdı o. Ama yaşadığı devrimin değerini bilemedi Türkiye. Bu bana çok dramatik geldi. İşin kötüsü, erkek egemen toplumlarda kadınların da kendi aleyhlerine olan uygulamaları savunması. İnanılmaz bir şey bu” dedi.

Sonunda konu Amerika’ya geldi. ABD’nin de kendi çıkarları için diktatörlere çekinmeden destek verdiğini anlattım Naz’a. Tüm dünyanın demokrasi şampiyonluğuna soyunurken, kadını ezen, aşağılayan yönetimlerle el ele ilerleyen bir ülke Amerika. “Arap Baharı” adı verilen ama tamamen Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Amerikan çıkarlarına hizmet edecek yönetimlerin işbaşına getirilmesi için düzenlenen ayaklanmalar zinciri “demokrasi ihracı” olarak pazarlanıyor.

Amerika, eğer iddia ettiği gibi dünyanın dört bir ucuna demokrasi götürmeye niyetliyse, o zaman neden Suudi Arabistan’la sıkı dost? Kadının yanında erkek olmadan araba kullanamadığı, seyahat edemediği, okula gidemediği, şeriat yasalarına göre en zalimce cezaları aldığı, kısacası insan muamelesi görmediği ülkeyi dost olarak tanımlamak, ikiyüzlülük değil de nedir?

Naz’a bunları söylediğimde, “Haklısınız. Burada yaşayarak sadece kendimi kurtarmış oluyorum. Oysa Pakistan’da yapacak çok şey var...” dedi.

Ardından kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra, kendi kendine konuşurcasına usulca şunları mırıldandı: “Evet, dönmeliyim. Bu yaştan sonra benim için büyük riskler yok ama mesela siz ülkeniz şeriata kaysa nereye kadar orada yaşamaya dayanabilirsiniz?

-

7 Ekim 2012 Pazar

Siz "sahip" misiniz?


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 7 Ekim 2012

Yaşadığımız dünyanın sahibi var mı? Bir insan olarak bu gezegenin efendisinin insan türü olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa insanoğlunun bu evreni diğer canlılarla paylaşan varlıklardan birisi olduğunun farkında mısınız? 

Bu soruların nedeni, AKP'nin TBMM’ye sevk ettiği yeni hayvanları koruma yasası. Toplumun işleyişini düzenleme görevini üstlenen bir grup insan, oturmuş eski yasadaki eksikleri düzeltmek adına girişimde bulunmuş. Ancak hazırlanan katliam tasarısı, geçen hafta sonu çok katılımlı bir eylemle protesto edilince, AKP, yeniden değerlendirme kararı aldı. Belki bu yazı da onlara bir fikir verir. 

Tasarıya bazı konularda, mesela hayvana işkenceye ilk kez hapis cezası öngörülmesi gibi olumlu maddeler eklenmiş. Fakat vicdan sahibi bir insanı çileden çıkarabilecek maddeler de var. İki yıla kadar olan hapis cezaları para cezasına dönüştürülmüş. Hayvanlarla cinsel ilişkiye girenlere 1 yıla kadar hapis cezası öngörüldüğüne göre, demek ki bu suçu işleyenler, yine para cezası ile kurtulabilecek! 

Büyük tepki yaratan bir diğer madde ise, tehlikeli görülen bazı köpek ırklarını ve melezlerini sahiplenmeyi suç kapsamına alıyor. Bu durumda taslakta adı sayılan türlere ait hayvanları besleyenler birden suçlu haline getiriliyor. 

Bunlarla da kalınmıyor; akıl sınırlarını zorlayan bir düzenlemeyle, sahipli ve sahipsiz hayvanları belediye sınırları içinde veya dışında başıboş bırakmak yasaktır deniyor. Ne demek bu? Yani sokaktaki kedi ve köpekler ortadan kalkacak. Ne yapacak belediyeler sokaktaki kedi ve köpekleri? Hayvan bakımevlerinde kısırlaştırıp aşıladıktan sonra kayıt altına alacaklar ve bakımevlerinde yer kalmayınca, “doğal hayat parkı” denilen bir alana götürecekler. Oysa yürürlükteki yasada, “kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra alındıkları yere geri bırakılır” diyor. 

Bunun adı ancak “Doğal Ölüm Parkı” olabilir! Büyük kentlerde 30-40 köpeğin konduğu bakımevlerinde bile hayvanlar eziyet çekiyor, açlık ve susuzluktan can veriyorlar. Belediyelerin bakımevlerinde hizmet vermek için ne gerekli ödeneği ne de personeli var. Bu durumda sokak hayvanlarının toplama kamplarına gönderilerek katledilmesi söz konusu olacak. Binlerce canlı, tutsak edilmekle kalmayacak, açlıktan birbirlerini yiyecek! Taslak, bu haliyle çıkarsa, II. Mahmud döneminde Hayırsızada diye bilinen Sivriada’ya gönderilen köpeklerin ölüme terk edilişi, bu topraklarda yeniden ve aynen yaşanır.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na bu şikayetler günlerdir iletiliyor. Kendisinin bunlara karşı söylediği, Twitter’da verdiği yanıttan gördüğüm kadarıyla şöyle: “Bir zahmet taslağı mevcut mevzuata göre bir mukayese et. Hayvanlara işkenceye ilk defa hapis cezası geliyor. Yeni yasa taslağında nihayet hayvanlara karşı işlenen suçların Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılıp Ceza Kanunu kapsamına alınması olumlu bir adım. Ancak taslak bu haliyle yasalaşırsa, sorumlular önce kendine ceza kesmeli; çünkü bu, bir türün diğer türe karşı yaptığı soykırımdır. 

Ey milletvekilleri, kurulması düşünülen toplama kamplarına yaklaştığınızda açlık ve susuzluktan can çekişen hayvanların iniltilerini duymaya hazır mısınız, yoksa yine sağır numarası mı yapacaksınız? 

Hayvana tecavüz eden para cezası ile kurtulduğunda içiniz rahat edecek mi? Bir gün bu zulüm evde beslediğiniz köpeğin başına gelirse ne diyeceksiniz? 

Ayrıca hayvan türlerini yok etme ya da "uyutarak" öldürme hakkını size kim verdi? Kendinizi sahip, insanlarla kıyaslanabilecek bilince sahip olduğu kanıtlanan diğer canlıları köle mi sanıyorsunuz?

-

6 Eylül 2012 Perşembe

Obama'nın Michelle kozu

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 6 Eylül 2012

CHARLOTTE - ABD’de Demokratik Parti’nin (DP) Kuzey Carolina’da devam eden kurultayı Başkan Barack Obama’nın eşi Michelle Obama’nın coşkulu ve duygusal konuşmasıyla açıldı. Time Warner Cable Arena’da yapılan kurultayın ilk gününde ana tema, eğitim, sağlık ve kadın haklarıydı. Partililerin Obama’ya övgü silsilesi şeklinde geçen açılış gününde, Michelle Obama’nın eşi için ikinci kez destek isterken yaptığı konuşma, Demokratlar tarafından büyük beğeniyle karşılandı. Esprilerle ve aile hayatından çeşitli anekdotlarla süslediği oldukça kişisel bir konuşma yaptı “First Lady”. “Barack’ı 4 yıl öncekinden, hatta 23 yıl önce ilk tanıştığımız günden daha çok seviyorum. Hayata nereden başladığını asla unutmadı” diyerek halkın sorunlarının aynılarını geçmişte eşi ve kendisinin de bizzat yaşadıklarını vurguladı.

DEĞİŞİM ZAMAN ALIYOR

Popülerliği Barack Obama’dan fazla olduğu yorumları yapılan First Lady, konuşmasında eşinin 2008 yılı kampanyasındaki sloganı ve vaadi olan “değişim” ile ilgili yaptığı değerlendirmede, değişimin zor olduğunu ve bir kerede yapılamayacağını, ama bu yönde ilerlemeleri halinde sonunda mutlaka onu gerçekleştireceklerini söyledi. Michelle Obama, en önemli görevinin annelik olduğunu ve çocuklarının hayatının merkezinde bulunduğunu da belirtti.

Michelle Obama’nın özellikle Amerikan orta sınıfı ve kadınlara yönelik olarak planlanan konuşmasında tek bir kez bile Mitt Romney’nin adını anmadan Cumhuriyetçi bakış açısını eleştirmesi dikkat çekiciydi. Sık sık alkış ve sloganlarla kesilen konuşma sonunda bütün salon ayaktaydı. Konuşmasından sonra delegeler arasında ABD’de “2016’da Michelle başkan olsun” yorumları yapılıyordu.

Kurultayın ilk gününde, Temsilciler Meclisi’ndeki kadın üyeler, Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi başkanlığında podyuma çıkarak tek tek neden Obama’yı desteklediklerini anlattılar. Obama’nın 2008’de başkan seçildiğinden bu yana sağlık ve iş güvenliği konularında kadınların yararına yaptığı çalışmalardan örnekler verilirken, Obama’nın imzaladığı ‘Eşit Ücret Yasası’na rağmen kadınla erkek arasında devam eden ücret dengesizliğinin giderilmesi talebi yinelendi.

Tecavüz tecavüzdür” cümlesinin sık sık duyulduğu konuşmalarda, Cumhuriyetçilerin tecavüzün tanımını bile kadın aleyhine değiştirmeye çalıştığı, hamile kalma konusunda kararı kadınların vermesi gerektiğine inanmayan Romney gibi bir politikacıya güvenilemeyeceği vurgulandı.

"YENİ BARACK OBAMA"

Newark (New Jersey) Belediye Başkanı Cory A. Baker, konuşmasında “Her Amerikalı saygın bir şekilde huzur içinde emekliliğini yaşamalı, özgürlük ve adalet herkes için olmalı, her anne baba çoçuklarının hayallerinin kendininkinden daha büyük olmasını sağlayabilmeli” deyince delegelerin “USA! USA!” sloganları arasında kayda değer bir alkış topladı.

Partili Demokratlar tarafından çok sevilen ve “Yeni Barack Obama” denilen San Antonio (Teksas) Belediye Başkanı Julian Castro, DP kurultayında ana konuşmalardan birini yapan ilk Latin Amerikalı oldu. Julian Castro ve Teksas‘tan Temsilciler Meclisi’ne aday olan ikiz kardeşi Joaquin Castro, Demokratların parlayan yeni yıldızları olarak görülüyor. Obama’nın 21. yüzyılı yeni bir Amerikan yüzyılı yapacağını savunan genç Belediye Başkanı, Michelle Obama’dan sonra en büyük alkışı alan konuşmacı oldu. Partinin Castro’yu öne çıkaran seçiminin, Obama’nın ülkedeki Latinlerin desteğini almayı ne kadar kritik önemde gördüğünü gösterdiği yorumları yapılıyor.

TURKİYE'NİN BÖLGEDE ARTAN ÖNEMİ

Salondaki konuşmalar başlamadan önce Yabancı Basın Ofisi'nde, Obama yönetiminden uzmanların katıldığı basın toplantıları düzenlendi. "Obama for America" adlı seçim kampanyasının ulusal güvenlik danışmanı Michele Flournoy, yaptığı açıklamada, Obama’nın Irak’ta savaşı sona erdirip askerleri eve geri döndürdüğünü, Kaddafi’nin artık bir tehlike olmadığını, Afganistan’daki savaşı 2014‘te sona erdirmek için NATO’ya bir plan önerdiğini ve İsrail’in güvenliği için en çok çalışan Başkan olduğunu, işkenceyi yasakladığını anlattı.

Obama’nın müttefik ülke Türkiye’nin bölgede artan önemine değer verdiğini söyleyen Flournoy, aslında bu konuda iki partinin de aynı tavrı alması gerektiğini, ama Romney’nin birçok konuda sessiz kaldığını belirtti.

Öte yandan, DP’nin programında Türkiye’nin adı, programın ABD’nin Avrupa için öngördüğü “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen füze kalkanı projesinin anlatıldığı bölümde geçiyor. Obama’nın, hem Avrupa’yı hem de ABD’yi İran ve başka yerlerden kaynaklanabilecek füze tehditlerine karşı koruyacak balistik füze savunma sisteminde ilerleme kaydettiğine işaret edilen programda, “ABD ve Rusya’nın füze savunma konusunda işbirliği yapabileceğine inanıyoruz, ancak şunu da açıklıkla dile getirdik ki (füze kalkanı) sistemimizde, Polonya, Türkiye ve Romanya’da konuşlandırmak suretiyle attığımız adımlardan başlayarak, yol almaya devam edeceğiz” ifadesi kullanıldı.

Bu arada DP’nin 2008’deki programında, “Kudüs, İsrail’in başkentidir ve öyle de kalacaktır” ifadesine bu kez yer verilmezken, “ABD Başkanı Obama ve Demokrat Parti’nin İsrail’in güvenliğine sarsılmaz bağlılığı” vurgulandı ve İsrail’e yapılan güvenlik yardımlarının Obama’nın görevde olduğu süre içerisinde her yıl artırıldığına işaret edildi.

BAŞA BAŞ GİDEN SEÇİM YARIŞI

Gün içinde yapılan ilginç basın toplantılarından bir diğerine kamuoyu araştırma şirketi Zogby’nin sahibi John Zogby katıldı. Bu şirketin yaptığı son araştırmaya göre, kasım ayındaki başkanlık seçiminde oylar yüzde 44 Obama, yüzde 44 Romney şeklinde başa baş gidiyor; sonucu ise yüzde 12’lik kararsız kesim belirleyecek. “Oy oranları birbirine o kadar yakın ki, 6 Kasım’da ne olacağı hakkında şu anda bir fikrim yok” diyen Zogby’ye göre, Demokratlar, seçmenlere “Bugünkü durumunuz 4 yıl öncesine göre daha iyi değil mi?” diye sormak yerine, geleceğe dönük umutları canlandırmalı.

-

29 Temmuz 2012 Pazar

İkinci Cumhuriyetçilik ve Dincilik

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 29 Temmuz 2012

İki hafta önce bu köşede yazdığım “Dinselleşme ve Komünistler” başlıklı yazı çeşitli kesimlerin büyük ilgisiyle karşılaştı. O makaleyi okumamış olanlar için içeriğini belirteyim; Türkiye Komünist Partisi’nin bir süre önce yayınladığı ve aynı başlığı taşıyan bildiriydi yazının konusu. Kanımca ilginin bir nedeni, bildirinin çok doğru noktalara işaret eden metniyse; bir diğeri de, ana akım medyada TKP ile ilgili haberlerin hemen hemen hiç yer almamasıydı.

Ama ben o yazının sonunda da belirttiğim gibi, çok önemsediğim bu konuya bugün yine yer vereceğim. Geçen sefer TKP bildirisinin giriş kısmında çizilen genel çerçeve ile işe başlamıştım. Bu defa metindeki “İkinci Cumhuriyet’te Neler Oluyor?” başlığı altındaki görüşlere yer vereceğim:

-İkinci Cumhuriyet sınıfsal olarak burjuvazinin gerici bir fraksiyonunun değil, bütününün tarihsel tercihi olarak karşımıza çıkmaktadır. Arkasında emperyalizmin onayı ve desteği de bulunan egemen güçler içindeki iç çelişkiler, derin ve uzlaşmaz strateji ayrılıkları olmaktan uzaktır. Aydınlanma mirasının reddi ve tarihsel kazanımların tasfiyesi konusunda İkinci Cumhuriyet bir burjuva konsensüsünü temsil etmektedir. Neoliberal, piyasacı yaklaşımlarla dinci gericilik birbirini bütünlemektedir.

-Siyasal iktidarın güç kaynakları geniş olmakla birlikte, İkinci Cumhuriyet rejiminin, mantıksal sonuçlarına kadar derinlik kazanacağı düşüncesi yanlıştır. Türkiye toplumunun dinselleştirilmesinin yapısal ve tarihsel sınırları vardır. Bu sınırları, mülk sahibi egemen güçlerin “laik” olduğu düşünülen kesimleri değil, modern işçi sınıfı, doktor, mühendis, öğretmen gibi eğitimli ve kalifiye emekçiler, sanatçı ve bilim insanları gibi aydın kesimler, öğrenci gençlik, kadınlar, Aleviler temsil etmektedir. Bu geniş nüfusun siyasi temsilciden yoksun olduğu veya ağırlıklı temsilcilerinin İkinci Cumhuriyet karşısında uzlaşmacı ve teslimiyetçi davrandıkları açıktır. Dinci gericiliğin Türkiye'yi geri dönülmez bir karanlığa, şeriatçı bir diktatörlüğe götüreceği yolundaki umutsuz öngörüler reddedilmelidir. Yine dinci gericiliğe muhalefet edebilmek için dinle pozitif ve politik bir ilinti içine girmek gerektiği yolundaki yaklaşımlar da kabul edilemez. Dinci gericiliğe pratikte çekilecek sınırı, büyük ölçüde, komünist ve devrimci hareketin söz konusu toplumsal kesimlerle bağı belirleyecektir.

-Nasıl dinci gericilik ayrıksı bir olgu, bir aşırılık değilse ve burjuva egemenliğinin bütünlüğünü temsil ediyorsa, solun mücadelesi de bütünlüklü olmak zorundadır. Türkiye'nin Ortadoğu'da emperyalist senaryoların içine çekilmesi için Sünniliğin keskinleştirilmesine gerek vardır; ve buna karşılık barış mücadelesinin başarısı, dinci gericiliğe de darbe vuracaktır. Kürt halkına din kardeşliği adına boyun eğdirilmek isteniyorsa, Kürt emekçilerin sınıf mücadelesine katılmaları, dinci gericiliğin bir kalesini düşürecektir. Örnekleri çoğaltılabilecek bu dolayımlar, solun mücadele programında mutlaka gözetilmelidir.

***

İkinci Cumhuriyetçiliğin, neoliberal politikalar ve dinci gericilikle el ele vererek ülkeyi getirdiği yer ortadadır. Bu gidişatın önüne geçilmesinin yolu, emekçi kesimden ve uygar bir yaşamdan yana olan herkesin din temelinde değil, özgürlükler temelinde buluşup mücadele etmesidir.

Bugün gelinen noktada artık hemen herkesin ortak derdi özgürlüklerinden yoksun kalması değil mi? Öncelikli meselemiz buysa, seçimde bu temelde bir şemsiye altında birleşip sol blok kurmayı ciddi şekilde ele almalıdır. Aksi halde kuşkusuz neoliberal politikalarla dinci gericiliğe bir kez daha geçit verilecektir.

_

22 Temmuz 2012 Pazar

Kültür Şoku

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 22 Temmuz 2012

Avrupa Birliği macerası artık iyice tavsadı ama insan o kıtaya adım atınca ister istemez bazı karşılaştırmalar yapıyor. Yurtdışına her gittiğimde oradaki insanların günlük yaşantısını, hayat standarlarını ve devlet-birey ilişkisini gözlemliyor, sonra da kendi ülkemde olanları hatırlıyorum.

Ziyaret ettiğim ülkenin vatandaşlarıyla konuşuyor, hayatlarından memnun olup olmadıklarını soruyorum. Elbette hepsinde her şey güllük gülistanlık değil; özellikle Avrupa’daki ekonomik sıkıntılar bariz şekilde olumsuz yönde etkiliyor yaşamı. Ama Avrupa’da yaşayan insanlar, asla devletin özel yaşantılarına müdahale ettiği konusunda bir yakınma içinde değil. Oysa Türkiye’de son yıllarda giderek artan bir şikayet bu...

Bu ay Roskilde müzik festivalini izlemek için bir haftayı Danimarka’da geçirdim. Orada da ilginç gözlemlerim oldu. Kopenhag’a arabayla yaklaşık 40 dakikalık mesafedeki Roskilde kentinde yapılan bu festival, Avrupa’nın en büyük festivallerinden birisi; dünyanın her yerinden 150 bini aşkın izleyici katılıyor etkinliğe. Bu yazıda o festivalden dönüp Türkiye’ye ayak basınca nasıl bir şokla karşılaştığımı anlatacağım. Öyle çarpıcı ki, hani hep söz edilen bir kültür şoku vardır ya, bu tam öyle...

Roskilde’de kaldığım süre boyunca gençlerin özgürlüğü yaşayışına, müzikle coşup eğlenirken toplumsal sorunlara dikkat çekişine tanık oldum. Çok miktarda alkol tüketilmesine karşın, kimsenin kimseyi rahatsız etmediği, kavganın olmadığı barışçıl bir ortam vardı. Festivalin sponsoru bir içki firmasıydı ama bu elbette Danimarka’da hiçbir sorun yaratmıyordu. Belli bir yaşa gelmiş insanın özel hayatına devletin müdahale edemeyeceğini çok uzun yıllar önce kabul etmiş Avrupa.

Danimarka’daki özgürlük ortamından çıkıp Atatürk Havaalanı’na indiğimde ülkede ne olup bitiyor diye sosyal medyaya baktım ve çok sayıda insanın “Müziğine Festivaline Konserine Sahip Çık” diyerek ortak bir talepte bulunduğunu gördüm. Sorunca anlaşıldı ki, yobaz bir grup insan, “Eyüp’te bira festivali yapılamaz!” diyerek sponsoru bira firması olduğu için One Love festivaline karşı kampanya başlatmış. Türkiye Yeşilay Cemiyeti de aynı gerekçeyle festivalin iptali için İstanbul Valiliği’ne başvurmuş!

Zamanlama olarak gerçekten inanılmaz bir çakışmaydı bu. Danimarka’da bira firmasının desteğiyle yapılan özgürlükçü festival ile, Türkiye’de bira firmasının desteğiyle yapılan festivalin engellenme girişimi arasındaki fark, Avrupa ile bugünkü Türkiye arasındaki farkı da bir açıdan ortaya koyuyor.

Bu birkaç yobazın girişimi değildir; Türkiye Yeşilay Cemiyeti ve Eyüp Belediyesi gibi kurumlar da devreye girdi. 11 yıldır düzenlenen festival neden daha önce Yeşilay’ı rahatsız etmedi de şimdi ediyor?

Nedeni şu: Türkiye’de devletin en tepesinde yer alanlar, dini kullanarak bireylerin yaşantısına açıkça müdahale eder hale gelince, toplumdaki muhafazakar kesimlere de bu konuda garip bir cesaret geldi. Otobüs şoförü şort giyen kadını otobüsten indirmeye kalkıyor, belediye görevlisi parkta sarılarak oturan gençleri tartaklıyor!

İşin acı yanı da şu ki, dinciler, bira ürettiği için Efes’e şiddetle tepki duyarken; insan haklarına, çevreye, özgürlüklere duyarlı insanlar, aynı firmaya santrallere karşı çıkan köylülere uygulanan zulüm nedeniyle aynı şiddetle tepki duymuyor.

Türkiye neden hep bir adım ileri iki adım geri gidiyor?” derseniz, yanıtı şu olabilir: Uygarlıktan yana olanlar, ideallerine gericiler kadar sahip çıkmıyor.

_

24 Mayıs 2012 Perşembe

Tutarsızlık

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Mayıs 2012

Twitter’ın faydalarından birisi, bazen ıskalayabileceğiniz yazıları görmenizi sağlaması. Geçenlerde bu sayede bir yazıya rastladım. Ece Temelkuran, bir süredir Lübnan’da yayımlanan Hizbullah’a yakın El Akhbar gazetesine makaleler yazıyor. Bu konudaki haberleri bizim medyadan izlemiştim ama yazılarını okumamıştım. Ta ki 11 Mayıs tarihli makalesine verilen bağlantıyı Twitter’da görene kadar...

‘Dubaiziation’ versus... what?” başlığını taşıyan yazısına Viyana’da gerçekleştirilen Bruno Kreisky Forum’da kendisine sorulan “Türkiye’nin İslamileştirildiğini düşünüyor musunuz?” sorusu ile başlıyor Temelkuran.

Bu sorudan hoşnut olmadığını da şöyle anlatıyor. “Sadece sorması kolay ya da yanıtlaması neredeyse olanaksız olduğundan değil, Avrupalıların Doğu Avrupa ve Ortadoğu demokrasileri ile ilgili beklentileri o kadar düşük ki, Türkiye hakkında konuşulduğunda İslamileştirmenin eskiden beri gelen dehşetine odaklanmayı tercih ediyorlar.

Aslında Viyana’da o soruyu soran kişi, Türkiye ile ilgili en temel sorunlardan birini işaret etmiş ama Temelkuran aynı görüşte değil; “Olabilir de olmayabilir de. Ama asıl sorun bu değil” diyerek yanıtlamış soruyu.

Bunu anlatıp görüşünü pekiştirmek için şu satırlarla devam ediyor makalesine: “Ben hâlâ gerçek sorunun, toplumun İslamileştirilmesi ya da yükselen muhafazakarlaşma değil, ülke doğasının ‘Dubaileştirilmesi’, dolayısıyla alışveriş merkezleri olduğunu düşünüyorum.

Yazının geri kalanında, ülkenin her yerinde mantar gibi biten alışveriş merkezlerinin gerek genel görüntü olarak gerekse toplumun kültürel yapısında yarattığı travmalar anlatılmış. O bölüme bir itirazım yok elbette ama giriş kısmına takıldım. Siyasi İslam ve Cemaat toplumu her alanda giderek baskı altına alır, 4 + 4 + 4 yasasıyla imam hatiplerin orta kısmı açılıp, ortaokul ve liselerde Kuran-ı Kerim ve Peygamberin hayatı sözde seçmeli ders olarak müfredata girerken, Temelkuran, asıl sorun siyasi İslam değildir diyor.

Belediye başkanları kentlerde alkollü içkiyi yasaklamaya cesaret ediyor, bütün Batı medyasında Türkiye’den artık “Müslüman demokrasi” diye söz ediliyor, anayasasında sözde de olsa hâlâ laik olduğu yazan bir ülkede Başbakan “tek din” nutuğu atıp, tepki gelince “dilim sürçtü” diyor; ama sol görüşlü bir gazeteci muhafazakarlaşmayı temel sorun olarak görmüyor.

The New York Times gazetesi bile “Türkiye, ABD’de inzivaya çekilmiş din adamının egemenliğini hissediyor” diye başlık atıyor, Amerikalı diplomatlar Cemaat hakkında, “Nüfuz ve güç istedikleri açık. Laik Türkiye’ye meydan okumak ve ülkeyi daha İslami bir yöne götürmek konusunda gizli bir ajandaları olduğundan endişeleniyoruz” diyor, International Herald TribuneTürkiye’deki gölge güç büyüyor” yazıyor; ama Temelkuran bunu dert etmiyor.

Acaba hangi aşamada dert edecek?

Fakat burada bir gariplik yok mu? Kendisinin de arkadaşım dediği gazeteci Ahmet Şık, “Dokunan yanar!” demedi mi? Ne demek istedi bununla? Türkiye’nin giderek daha radikal bir İslami yöne çekilmesinden Batı bile endişe duymaya başlamışken, Temelkuran’ın gidip yurtdışında “Asıl sorun bu değil” demesi, sonuçta kendi düşüncesidir, istediğini savunabilir; ama tutarsızlığını eleştirmek de bizim hakkımız.

Ülkenin siyasi İslam’ın baskısının altına alınması, hukuku geri plana iten, otoriter bir yönetim doğurdu. Dubaileştirme, rant peşinde gözü dönen kapitalist açgözlülüğün sonucu. İkisi de kuşkusuz Türkiye’nin temel sorunudur.

29 Nisan 2012 Pazar

Tuhaf ve utanç verici

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 29 Nisan 2012

Geçenlerde Amerika’da kadınların toplumsal, siyasal, ekonomik durumlarıyla ilgili araştırmalarıyla tanınan The Institute for Women’s Policy Research (IWPR) tarafından yapılan bir araştırma raporu yayımlandı. Rapor önemli; çünkü kadınlar söz konusu olduğunda, Amerika gibi dünya liderliğine soyunan bir ülkede haksızlığın ulaştığı boyutu ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre, tam zamanlı olarak çalışan erkeklerin kazandığı her 1 dolara karşı, aynı koşullarda çalışan kadınlar 77 sent kazanıyor. Ortalama haftalık gelir erkekler için 832 dolarken, kadınlar için 684 dolar; yıllık gelirse erkeklerde 47.715 dolar, kadınlarda 36.931 dolar.

Amerika’da 15 milyon hanenin kadınlar tarafından geçiminin sağlandığı, bunların yaklaşık yüzde 30’unun yoksullluk sınırının altında kaldığı ve 8.5 milyon adedinde 18 yaşın altında çocuk bulunduğu hesaba katılırsa, kadın-erkek ücret dengesizliğinin topluma verdiği zarar da net şekilde görülüyor.

IWPR’ın araştırmasını yapan ekibin başındaki Ariane Hegewish, bu açığın nedenlerini şöyle açıklıyor: 1. Kazancı en yüksek görevler için kadınların işe alınma olasılığı az. 2. Kadınların erkeklerle aynı işte çalıştıklarında aldıkları ücret daha az olmakla kalmıyor, yıllar içinde aldıkları zamlar da erkeklere göre daha düşük.

***

Bunlar daha önceden de bildiğimiz veriler. Ancak raporda benim özellikle ilgimi çeken iki bilgi var.

Birincisi, en kazançlı görevler için işe alınmak konusunda tüm kadınlar haksızlığa uğruyor; ama en büyük ayrımcılığa, özellikle siyahi ırktan olanlar ve “Hispanic” denilen İspanyol kökenli Amerikalı kadınlar maruz kalıyor. Demek ki, kadına yönelik ayrımcılık, toplumun genelinde cinsiyet temelli olmasının yanında, bazı kesimlerde etnik köken ile birleşip ırkçı bir yaklaşım da taşıyor...

İlgimi çeken ikinci nokta ise, Amerika’da Eşit Ücret Yasası’nın 1963 yılında kabul edilişinden bu yana, kadınlarla erkekler arasındaki ücret dengesizliğinin yılda yarım sent kadar gerileme göstererek düşmesi. Böyle devam ederse, cinsiyetler arasındaki ücret dengesinin tam olarak kurulması, 40 yıldan fazla bir süre alacak.

Eğer cinsiyetler arasındaki açık yok edilseydi, bu, hukuksal eşitlik ilkesinin sağlanmasının yanında, ekonomik olarak kadınlar için ne anlama gelecekti?

National Partnership for Woman and Families adlı kuruluş, bunu net şekilde yanıtlamak için ilginç hesaplamalar yapmış. Eşit ücretin bir kadına getirisi, 92 haftalık yiyecek, 7 aylık ev kredisi ve elektrik, su vb. giderler, 13 aylık kira, 35 aylık aile sigortası ücreti, 10413 litre benzin anlamına geliyor.

***

Tüm dünyaya demokrasi dersi vermeye kalkan Amerika’da durum bu... Toplumun yarısının haklarının gasp edildiği ülkelerde demokrasiden kim söz edebilir? İstediği kadar anayasalarda cinsiyet ayrımcılığına karşı olunduğu yazılsın, uygulamalar bunun tersi...

Amerika’daki araştırmanın aynısı Türkiye’de yapılsa, acaba sonuçlar nasıl çıkar?

Kadını alınıp satılacak bir “meta” gibi gören, döven, katleden anlayışın ülkenin birçok bölgesinde hâlâ geçerli olduğunu düşünürsek, sonuçların vahim çıkacağını tahmin edebiliriz. Yine de adından “kadın” ifadesi çıkarılmış olsa da, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Çalışma Bakanlığı’nın bu konuda ayrıntılı araştırma yapıp kamuoyuna açıklamasını dilerim.

Bu yazıdan çıkarılacak sonuç şudur: 21. yüzyılda bir tarafta laboratuvarlarda DNA alternatiflerinin yaratıldığı dünyanın, aynı anda insanların doğuştan gelen özellikleri nedeniyle üstün tutulduğu ya da aşağılandığı bir gezegen olması, yeterince tuhaf ve utanç verici.

-

18 Mart 2012 Pazar

Diktatörüme Dokunma

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Mart 2012

The New Yorker dergisinin 12 Mart 2012 tarihli nüshasında Dexter Filkins’in “The Deep State” (Derin Devlet) başlıklı bir yazısı yayımlandı.

12 sayfalık yazının alt başlığında şu soruluyor: “Başbakan bir ılımlı olarak saygıyla karşılanıyor ama iktidarını sürdürmek için daha ne kadar ileri gidecek?

Filkins, yazısına Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir zamanlar derin devletin kendisinin ülkeyi idare etmesine asla izin vermeyeceği konusunda endişeli olduğunu ama iktidara geldiğinde çoğu kişiyi şaşırtarak, Türkiye’yi Batı’ya daha çok yaklaştırdığını, ekonomiyi geliştirdiğini, Batı ile Filistin, İran ve Suriye arasında önemli bir arabulucu haline geldiğini anlatarak başlıyor.

Ancak sonra Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeleri, Ergenekon davasını, tutuklanan gazetecileri, Gülen Cemaati’ni ve muhaliflere karşı giderek artan baskıyı ayrıntısıyla aktarıyor.

Üzerinde durulacak çok husus var ama benim dikkatimi en çok aşağıdaki bölüm çekti:

Erdoğan yönetiminin Batı’nın görmezden gelmeye kararlı göründüğü karanlık bir tarafı daha var: Ülke içindeki muhalefeti giderek artan bir şekilde sertleşerek bastırma harekatı. Son beş yılda, aralarında generallerin, paşaların, milletvekillerinin, yayın yönetmenleri ve diğer gazetecilerin, televizyon kanalı sahiplerinin, vakıf ve üniversite yöneticilerinin bulunduğu 700’den fazla kişi tutuklandı. Şu anda ordu bünyesinde görevde olan paşaların ve generallerin yüzde 15’lik bir kesimi, hükümeti darbeyle devirmeye teşebbüsten yargılanıyor.

Giderek yoğunlaşan bu baskıya karşı Amerika tepkisiz durumda. Başkan Barack Obama, dinamik ve demokrat düşünceli bir lider olarak gördüğü Erdoğan ile yakın bir ilişki kurdu, Bir Beyaz Saray yetkilisi, bana Obama’nın devamlı olarak dini ve etnik azınlıklara karşı muameleler konusundaki endişelerini dile getirdiğini söyledi.


***

Burada bir soru sormamız gerek. Batı demokrasilerinde iktidara karşıt düşüncelerin dile getirilmesinin baskıyla engellenmesi kabul edilemez. Öyleyse ABD, AKP iktidarının Türkiye’de yarattığı korku ortamına neden kayıtsız? Obama, Erdoğan’ı neden “demokrat düşünceli” görüyor?

Filkins, şöyle bir yanıt veriyor bu soruya: “Amerikan tepkisizliğine dair bazı Türklerin de paylaştığı bir açıklama, Obama’nın Müslüman dünyasında müttefiğe çok ihtiyaç duyduğu ve çok çabuk karışabilen bir bölgede Erdoğan’ı dost olarak tutmaya karar verdiği yönünde. Bundan bir Batılı diplomata söz ettiğimde, Erdoğan’ın Türkiye için yararlı bir lider olduğunu kanıtladığını söyledi. ‘Türkiye, Müslüman, müreffeh ve demokratik bir ülke. Böyle başka bir ülke daha yok.’

***

Türkiye Gazeteciler Sendikası’na göre bu ülkede geçen ay itibariyle 94 gazeteci tutuklu. Yani Türkiye, Çin ve İran’dan daha fazla sayıda gazetecinin tutuklu olduğu, insanların suçlarını bilmeden yıllarca hapiste yattığı bir ülke. Bu açıdan dünyadaki en baskıcı ülke. Böyle başka bir ülke de yok...

Bana göre Amerika’nın tavrının iki nedeni var.

1-Türkiye’yi Batılı demokrasinin değil, “Müslüman demokrasinin bir örneği” olarak görüp değerlendiriyorlar. Türkiye, AB’ye girecek Batılı anlamda bir demokrasi olarak değerlendirilse, sınıfta kaldığımız çok açık.

2-Aslında Amerikalılar da bunun farkında ama kendileri için hayati önemi olan bir bölgede, Türkiye gibi bir ülkeyi etki alanlarında tutmak istiyorlar.

Sonuç olarak, bu aşamada Türkiye’nin tam demokratik olmaması umurlarında değil. Suudi Arabistan da çağdışı bir krallık ama en yakın dostları değil mi? Çıkarları gereği devrilmelerine destek verdikleri Ortadoğu diktatörleri de bir zamanlar en yakın müttefikleri değil miydi?

Amerika, hep “Diktatörüme dokunma” diyor...

-

11 Mart 2012 Pazar

Türkiye'de Kadın Olmak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 11 Mart 2012

Bir belediye otobüsü durağa yaklaşır. Kapılar açılır ve genç bir kadın biner. Boş bulduğu bir koltuğa oturduğu anda, otobüsteki bir adam kendisine ters ters bakarak şunları söyler: “Hanım hanım, kalk o koltuktan! Az önce bir erkek oturuyordu orada. Henüz erkek sıcağı olan koltuğa kadın oturursa günah olur!”

Bir romandan ya da filmden alıntı değil bu sahne; kurgu değil, gerçek hayatta yaşanmış bir olay. Meydana geldiği yer, eğitim düzeyinin daha düşük olduğu bir köy ya da kasaba değil, İstanbul. Üstelik de İstanbul’un sosyal demokrat eğilimli olduğu bilinen semtlerinden Kadıköy... Yıl 1912 değil, 2012.

Bu olay benim başıma gelmedi. Otobüste bulunan bir tanıdık anlattı. Bir erkek olarak duyduğu utanç öfkesiyle birleşmiş, hâlâ etkisinden kurtulamamıştı.Yobaz adamın sözleri otobüste genel bir rahatsızlığa yol açmış; genç kadın yapılan hakarete dehşet içinde karşılık vermiş ve otobüs yoluna devam etmiş.

Birilerinin çıkıp “Bu münferit bir olay” diyeceğinden hiç şüphem yok. Kadın cinayeti yaşanmadan gün geçmeyen ülkemizde Başbakan da, “Bunlar münferittir” deyip geçmemiş miydi?

Otobüsteki o kötü niyetli, cahil adamın düşüncesini kaç kişinin paylaştığını bilmek olanaklı değil. Ancak ülkede bu tür çarpık düşüncelerin gelişmesine uygun bir ortamın var olduğu da ortada.

***

Üç gün önce 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlayan Türkiye’de oldu bu olay. Bunun gibi daha nice inanılması güç durumlar yaşanıyor bu ülkede. Ama ben, “Kadınların durumunu tek tek olaylar bazında değerlendirmeyelim” diyenler için istatistiki verilere de baktım. Altını çizdiğim bilgileri paylaşıyorum.

* Merkezi New York’ta bulunan Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık olarak yayımladığı ve ülkeleri kadın-erkek eşitliği açısından değerlendiren Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksine göre Türkiye, 2011’de 135 ülke arasında 122. sırada. Bu konumla, Cezayir, Lübnan, Ürdün ve Tunus gibi ülkelerin gerisinde. Ancak bölgelere göre ayrım yapıldığında Türkiye, Avrupa ve Orta Asya Bölgesi içinde sonuncu.

* Yine aynı endekse göre, kadınların ekonomik hayata katılımında 132., fırsat eşitliğinde ve siyasi katılımda 89., eğitimde 106., sağlıkta 62. sıradayız. Okuma-yazma oranında 104. sırayı alabilmişiz. Bu sonuçla Suudi Arabistan, İran ve Lübnan’ın gerisindeyiz.

* Dünyada kadınların iş gücüne katılım ortalaması yüzde 52 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 24 ile 28 arası, AB'de ise yüzde 64.

* 2008 verilerine göre, Türkiye'de her 10 kadından 4'ü erkeklerin şiddetine maruz kalıyor. Dört kadından biri yaşadığı şiddet sonucu fiziksel olarak yaralanıyor.

* Adalet Bakanlığının verilerine göre, son 7 yılda öldürülen kadın sayısı yüzde 1400 arttı.

***

Açıkça görüldüğü gibi, 21. yüzyılda Türkiye’de kadın olmak, her türlü fiziki ve manevi saldırıya, sömürüye, aşağılanmaya açık, riskli bir yaşamı öngörüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (Human Rights Watch) raporuna göre, Türkiye'deki yasal boşluklar ve kanun uygulayıcıların yaklaşımları nedeniyle, kadınlar şiddete karşı etkin olarak korunamıyor; hayatlarını kurtarabilecek uygulamalara erişimleri olanaksız hale gelebiliyor.

Hükümet, bu konularda gerekli düzenlemeleri yapmakla uğraşacağına, eğitimde 4+4+4 sistemiyle kız çocuklarını eve hapsedecek bir uygulamayı başlatıyor. İstedikleri kadar “geliştik” diye iddia etsinler; bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli faktör, kadınlara verdiği değerdir.

2012 Türkiyesi’ni yöneten mantıkla ve bu sonuçlarla tarih ilerlese de, ülke ancak geriye gider.

-

21 Şubat 2012 Salı

Sol Haber Portalı ile "İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri" adlı kitabım hakkında yaptığımız söyleşi

7 Şubat 2012

Gerek görsel gerekse yazılı medyada uzun yıllar çalışmış, şu anda da Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazılarına devam eden Zülal Kalkandelen ile son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine konuştuk.

Gazeteci/Yazar Zülal Kalkandelen, uzun yıllardır gerek görsel gerekse yazılı medyada faaliyet gösteren bir isim. Bundan önce yayınlanmış 3 kitabı bulunuyor. Kalkandelen ile Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan 4. ve son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine sohbet ettik.


soL: Uzun yıllardır medyada televizyon programı yapımcılığı, gazetecilik, köşe yazarlığı gibi çeşitli alanlarda çalışıyorsunuz. İlk olarak sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

Zülal Kalkandelen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı Mülkiye'de Siyaset Bilimi bölümünde yaptım. Cumhuriyet gazetesinde pazar günleri “Dünyalı Yazılar” başlıklı köşemde genellikle siyaset ve daha çok Amerika odaklı yazılar yazıyorum. Onun dışında müzik yazılarım da aynı gazetenin kültür sayfasında yayınlanıyor. Siyaset dışında müzik, en heyecan duyduğum alan. Uzun yıllardır müzik yazılarımı topladığım aktif bir blogum var. Yayınevlerine dışarıdan çeviriler de yaptım ama son yıllarda çeviriden çok editörlük üzerinde yoğunlaştım. Bu son çıkanla birlikte yayımlanmış 4 kitabım var.

Bunların öncesinde daha çok görsel medyada çalıştım, NTV, Kanal E, CNBC-e bünyesinde programlar yaptım. Görsel medya dönemi benim açımdan oldukça ders verici oldu. Medyada dönen ilişkilerin perde arkasını görme fırsatım oldu. Pek de bana göre değildi açıkçası; çünkü hep birilerine yaranmanız gerekiyor ve ne yaparsanız yapın birinin adamı olmadığınız sürece her zaman tehlikedesiniz. Nitekim öyle de oldu; işten çıkartıldım. O dönem çok sayıda insan işini kaybettiği için, en azından 1 yıl boyunca kimsenin medyada iş bulma şansı yoktu. Bir süre yurtdışında yaşamak hep istediğim bir şeydi. O sırada ABD’ye gittim ve uzun süre New York'ta yaşadım. O yıllar benim açımdan çok verimliydi, ilk 3 kitabımı o dönemde yazdım. 11 Eylül'den sonra Cumhuriyet’e New York yazıları yazmaya başladım. Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti kongrelerini gazete adına izledim. Aynı dönemde bazı dergilere New York'tan haber yazıyor, röportajlar yapıyordum. Giderek yurtdışında kalma sürecim uzadı ve bana iyi bir ders, önemli bir hayat deneyimi oldu. Çünkü ABD’yi yaşayarak tanımak, Türkiye’ye dışarıdan bakmak insanın ufkunu açıyor.

“İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” isimli yeni kitabınız Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı, bu sizin 4. kitabınız. Yeni diyorum ama aslında yüksek lisans teziniz ve üzerinden epey zaman geçmiş bir çalışma. Buna rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmediğini de görüyoruz. Neden bunca yıl sonra bu çalışmayı kitap haline getirmeyi düşündünüz?

Sizin de söylediğiniz gibi güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. İlk başta yayımlamayı düşünerek yapmamıştım bu çalışmayı, ancak yıllar içinde üzerinden geçtim, eklemeler çıkarmalar yaptım ve sonunda baktım ki aslında tartışmalar bugün de aynı eksende dönüyor. Doğrusu üç kitap yayınladıktan sonra biraz kırgınlığım da vardı yayın dünyasına ama sonunda çevremdeki insanların teşvik etmesiyle de kitap haline getirmeye karar verdim.

Kitabınız çıktıktan sonra bir sitem yazısı da yazdınız aslında...

Sitemim de var evet. Yani “yazsam ne olacak ki, zaten arada kaynayacak” gibi bir düşünceye saplandığımı belirtmem gerek. Hâlâ da o konuda aynı düşünüyorum. Ancak çevremdekilerin desteği herhalde biraz cesaret verdi.

İkinci Cumhuriyet tartışması yeni değil aslında. Ancak bugün İkinci Cumhuriyet'in tartışılmaktan ziyade uygulandığına şahit oluyoruz.

Tabii, son aşamasına geldi belki de. Ben hep söylüyorum, Türkiye'de karşı devrim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren başladı. Bunca yıldır çeşitli şekillerde de aralıksız devam etti. Ancak belki de ilk kez, son 10 yıldır diyelim, iktidar partisi tarafından bu yolda bu kadar radikal kararlar alındığını görüyoruz.

Kitabınızda Küçükömer’in tezlerini inceleyerek cevaplar üretiyorsunuz. Aslında birçoğu bugün sosyalist hareket tarafından ciddiye alınır olmaktan çıkmış tezlerin asıl tehlikeli yanının, bugün kendine 2. Cumhuriyetçi diyen kesimde bıraktığı etkinin, onlara verdiği ilham olduğu söylenebilir mi?

Evet, Küçükömer’i asıl 2. Cumhuriyetçiler kullanıyor. Bu tezler yıllardır onlara ilham verir duruma gelmiş. Siz sosyalist değil diyorsunuz, ama aslında 2. Cumhuriyetçiler kendilerini solda görüyor, kavramlar çok karışmış durumda. "Liberal" solcular AKP’yi destekliyor ve bunu mantıklı buluyorlar. Küçükömer onlara çanak içinde bir görüşler bütünü sunmuş, içinden seçip seçip kullanıyorlar.

Peki, Küçükömer’in tezleri ile liberal 2. Cumhuriyetçilerin söylemleri arasındaki en önemli örtüşmeler hangi başlıklarda?

Bu tezleri burada bütünüyle ayrıntılı konuşmamıza olanak yok ama şöyle söylemek lazım; Küçükömer bütün felsefesini, Osmanlı’dan beri süregeldiğini iddia ettiği, asker-sivil bürokrat kesime karşı olmak üzerine kuruyor. Buradan hareketle de Batıcı-laik kesim ile Doğucu-İslamcı ayrımına gidiyor, şablonunu da bunun üzerine yerleştirip tüm Osmanlı-Türkiye tarihini ona göre değerlendiriyor. Çözümlemelerinde Marksist bakış açısını da kullanıyor ama asıl değerlendirme kıstasları şöyle: Özetle diyor ki; bu Batıcı-laik bürokratlar halkı temsil etmediklerinden halkın sorunlarını çözemezler. "Sağ" dediği bu grup, çıkarı için iktidarı elinde tutmasa, mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak bir oluşum olacak.

Bunların karşısına yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı grubu koyuyor ve bunların halk cephesine dayandığını söylüyor, bu gruba da "sol" diyor. Bu noktada 2. Cumhuriyetçilerin asker ve sivil bürokrasiye karşı tavırları Küçükömer'in çizgisiyle örtüşüyor. 1923'te kurulan Cumhuriyet'i, üretim güçlerinde ve ilişkilerinde değişme yaratmadığını söyleyerek eleştirir Küçükömer. Cumhuriyet'in kazanımlarına karşı olmak noktasında tamamen hemfikirler. Yapılan devrimlerin tabandan gelen bir isteği yansıtmadığını, yukardan dayatıldığını söyleyerek karşı çıkarlar. Küçükömer de mesela laikliğin "kültür mirasının toptan reddi ile küçük burjuva ideolojisi aracılığıyla" yaratıldığını savunur. Ona göre Doğucu-İslamcı grup halka dayanmaktadır ve o halkın genetiğinde muhafazakarlık vardır. Hem Küçükömer'in hem de 2. Cumhuriyetçilerin göremediği en önemli şey, 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'le bu topraklara yüzyıllarca sonra gelen Aydınlanma. Onun farkına varamayacak kadar taraflı bir yaklaşımları var. Bütün bu noktalarda önemli örtüşmeler göze çarpıyor.

Küçükömer ve 2. Cumhuriyetçilerin lafzi düzeyde oldukça benzer söylemleri olmasına rağmen, nihai bir toplum projesi açısından amaçladıklarının oldukça faklı oldukları ortada. Küçükömer’in tezleri, katılalım veya katılmayalım, sosyalist hareketin nasıl gelişebileceği kaygısıyla öne sürülmüş tezlerdi, İkinci Cumhuriyetçilerin ise böyle bir dertlerinin olmadığı açık… Siz bu aradaki farka dair ne düşünüyorsunuz, nerede ayrışıyorlar?

Küçükömer bir bilim adamı olarak yaklaşmış olaylara ve kendi görüşleri doğrultusunda bir inceleme yapmış. Bana göre yanlışları olduğu gibi doğru tespitleri de var. Ancak bazı yerlerde son derece isabetsiz çıkarsamalarda bulunduğu için yanlış sonuçlara varıyor. Örneğin Küçükömer antiemperyalist ve kapitalizme karşı. Ancak olaya şematik bakarak; “asker-sivil bürokratların yaptığı işler kapitalizmin normal gelişim sürecini, üretim güçlerinin gelişimini de engellemiştir. Kurtuluş Şavaşı emperyalist değildir. Türkiye hiçbir zaman Batılılaşamayacak" sonucuna varıyor. Ona göre bu durum “batıdaki gibi sınıfların oluşmasına da engel olmuştur."

Fakat 2. Cumhuriyetçiler daha yüzeysel ve anakronik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar olaylara. Ne sosyalist ne de antiemperyalist hiçbir çıkış duymuyoruz onlardan. Aksine küreselleşmeyle, kapitalizmle barışık bir söylem kullanıyorlar. En önemli ayrım burada. 2. Cumhuriyetçilik düşüncesi, küresel kapitalist hareketle uyumlu, onun uydusu olmayı içine sindirmiş.

2. Cumhuriyetçiliğin fikir babalarından sayılan Mehmet Altan, malum son günlerde pek dertli. Pazar günü de Ruşen Çakır’a röportaj vermiş. Altan röportajda “AKP’nin 2. Cumhuriyeti hayata geçirmekte olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “2. Cumhuriyet dediğimiz şey, halka ayar vermeyecek ve hukuka göre hareket eden bir devlet ile birbirine ayar vermeyecek temel hak ve özgürlüklere saygılı bireylerden oluşan bir toplumdur. Bugün yapılansa, ‘sistemi nasılsa ele geçirdik o yüzden eski sistem devam etsin’ anlayışıdır” Buradan bakınca iktidar olma sürecinde AKP’ye desteğini esirgemeyen bu isimlerin içine düştüğü bugünkü durumu ve eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mehmet Altan, bugüne kadar AKP’ye hep destek verdi, ancak işini kaybedince o da, tüm liberallerin yaptığı gibi başladı gazetelere beyanatlar vermeye... Ancak sizin de sorunuzda söylediğiniz gibi açmazları ortada tabii. Bir kere en baştaki çelişkileri, dini temel referans olarak kullanan bir partinin Türkiye’ye özgürlük getireceğine inanmaları oldu. Oysa bunun dünyada örneği bulunmuyor. Önceleri AB’ye girilmesi için gereken adımları attığı bahanesiyle desteklediler AKP’yi, sonra malum süreçler yaşandı. Mehmet Altan bu desteği yakın zamana kadar sürdüren isimlerden birisi. Ama bu zamana kadar Türkiye'de her şey yolunda mıydı ki sustu? Türkiye’de hukukun üstünlüğü mü vardı, adalet mi vardı? Neden bu zamana kadar eleştirmedi? Neden iş çığırından çıkıp, Amerika'da Avrupa'da gazeteler Türkiye'deki hukuk dışı uygulamaları yazana kadar bekledi? Burada yaşıyor, görmüyor muydu hukukun, özgürlüklerin, hakların yıllardır nasıl katledildiğini?

Bu eleştiriler sizce samimi ve kalıcı mı, yoksa AKP’nin küçük bir jest yapması ile tekrar eski iktidar aşığı rollerine döneceklerini düşünüyor musunuz?

Bence kişiye göre değişebilir bu durum. Bu saatten sonra ne yaparlar bilemiyorum. Sözleri ve hareketleri birbirini tutmadığı için öngörüde de bulunamıyorum açıkçası. Tabii onlar açısından bu noktadan sonra ciddi bir tavır değişikliği de çok kolay değil. Düşünsenize bunca zaman sonra “biz yanlış yapmışız...” demelerinin pek olanaklı olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla durdukları yerde durmaya devam edeceklerdir. En iyi ihtimalle susarlar. Belki Mehmet Altan gibi arada işini kaybeden olursa patlayanlar çıkabilir.

Kitaba dönersek; Cumhuriyet devrimlerinin bir ilerleme olduğu muhakkak. Ancak o zamanki Kemalist kadroların sermaye ile aralarına mesafe koymadığı oranda, sermayenin güncel olarak aldığı yönelim itibariyle, Cumhuriyet’in bugünkü gibi bir geriye dönüş hamlesiyle karşılaşma olasılığını bünyesinde barındırdığı söylenebilir. Tıpkı Cumhuriyet kadrolarının örnek aldığı Fransız Devrimi'nde olduğu gibi... Kitapta bu kısma hiç değinilmemiş. Bu konuda ne demek istersiniz?

Ben hiç yanlış yapılmamıştır noktasında değilim; elbette aksayan yönler de olmuştur ve sonuçta Kemalist devrim sosyalist bir devrim değildir. Devrimin üretim güçlerinin siyaset sahnesinde etkinleştirilmesi bakımından yetersiz kaldığı, üretim ilişkilerinin sınıflar bazında daha sağlıklı ilerlemesini sağlayamadığı doğrudur. Mesela büyümeye rağmen kişi başına düşen gelir artmış değildir ve bazen kendi içinde çelişen işler yapılmak zorunda da kalınmıştır. Ama devrim koşulları içinde, yeni bir ulus devlet yaratma sürecinde, o zamanki iç ve dış koşullar da düşünüldüğünde, yapılabilen en rasyonel iş yapılmıştır diye düşünüyorum. Aslında Atatürk’ün o zamanki kararlarına bakarsanız, son derece pragmatist bir uygulamalar bütünüdür. Sermaye ile mesafe diyorsunuz ama zaten sermaye birikimi yoktu ki o yıllarda. Devletin tam bağımsız olması için önce ekonomik bağımsızlığını sağlaması şart. Savaştan yeni çıkmış, sanayisi gelişmemiş, yoksul bir ülkede devlet eliyle özel sektör yaratılmaya çalışılmış. Kendine özgü koşulları olan, Batı'nın geçirdiği devrimleri geçirmemiş, Sanayi Devrimi'ni yaşamamış bir toplum sonuçta. Uygulamalar ve sonuçları da farklı.

Uzun yıllardır medyada çalışan biri olarak siz bile kitabınızı yeterince duyuramamaktan şikâyetçisiniz. Tepkinizi “Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok” diyerek dile getiriyorsunuz. soL yazarı Kaan Arslanoğlu da yeni kitabı ile ilgili yazarken bu noktaya dikkat çekmiş, sizinle benzer eleştirileri dile getirmişti. Bu konuda ne söylemek istersiniz, sizce tüm güçlüklerine rağmen, bu “gizli” sansür duvarı nasıl aşılabilir?

Ben o yazımı yazdıktan sonra benim gibi düşünen, hisseden yazarlardan çok sayıda ileti aldım. Aslında o yazıyı sadece kişisel bir kaygıyla yazmadım, konuyu benim gibi olanların adına da dile getirmek istedim. Çünkü çok sayıda insan yazıyor, çiziyor fakat kitapları hiç gündeme gelmiyor. Holding medyası denen bir güç var, onlar kendi içlerinde birbirlerini destekliyorlar. Bizim gibi onun dışında kalan insanlar bir türlü göz önüne gelemiyor. Bu durumun bir isyanıydı aslında o yazım. Ne yapmak gerektiğini de çok bilmiyorum açıkçası, o yazıyı o nedenle yazdım ve içtenlikle insanlara sordum ne yapmak gerekir diye...

Çünkü görsel ve yazılı medyada bir hâkimiyet var, hep aynı isimler gündemde, onların kitapları ön planda, herkes onların kitapları hakkında yazıyor, sayfa sayfa röportajları çıkıyor. Bunun yanında cemaat denen bir gerçek var, onlara yakın bir ismin kitabı çıkıyor, herkes onu alıyor, onu okuyor. Hak etmedikleri ölçüde ilgi görüyor ve en önemlisi daha etkili oluyorlar. Tek taraflı görüşler hakim oluyor toplumda. Bu duvarın nasıl aşılabileceğini ben de bilmiyorum. Ama benim o yazımdaki sitemim, daha çok kitapta savunduğum fikirlere yakın olabileceğini düşündüklerimeydi...

Günümüzde, eskiye kıyasla hukuki olarak sansür getirme uygulaması azaldıysa da, belki daha tehlikeli olan medyanın otosansürü söz konusu. Bu durum kendini “ilgi sansürü” olarak gösteriyor. Ve demin bahsettiğiniz çemberin dışında kalan kişilerin çalışmaları görmezden gelinerek başka türlü bir sansür uygulamasına gidiliyor, ne dersiniz?


Çok gündemde olduğunu düşündüğüm konular için, verimli tartışmalara vesile olması amacıyla yazmıştım bu kitabımı. Açıkçası ülkenin siyasi tarihinde bu kadar tartışılan ve gündemdeki bir konu olduğu için, olumlu ya da olumsuz anlamda bir eleştiri olur diye beklemiştim ancak kimse bir şey demeyince ona şaşırdım. Odatv o yazımı almış kullanmış, herhalde oradan görenler çok oldu. Bir ara kitabımı kitapçılarda bulmak da zordu, büyük kitapçıların raflarına dahi giremiyor kitabınız...

Bu görmezden gelme son dönemde yeni bir yöntem olarak uygulanıyor. Eskiden olumsuz da olsa farklı düşünceler hakkında yazılabiliyordu. Artık ondan vazgeçtiler, hiçbir şey yazmıyorlar, tamamen yok sayıyorlar.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir 2. Cumhuriyetçiler ve "liberal" sol, kapitalizmin küreselleşmesi sürecinde “ulus devletler yok oluyor” diye bir söylemi dile getiriyor. Bu noktada, yukarıda 2. Cumhuriyetçilerin çelişkilerinden bahsettik, önemli bir ek daha yapmak istiyorum.

Küreselleşme, ABD sermayesinin önündeki tüm engeller ortadan kalksın, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda bu sermayeye hareket imkanı sağlasın diye ortaya atıldı. Bunun karşısında yerel çıkarı savunan herkese de “ulusalcı” damgası yapıştırılarak, hepsine birden faşizan bir anlam yüklendi. "Ulusal" olanın karşısında kalanlar da özgürlük savunucusu "liberal sol" olarak lanse edildi. Oysa ben onların tamamen uluslararası sermayenin çıkarlarını savunduklarına inanıyorum. Küresel sermaye bu propaganda eşliğinde mikro milliyetçilikleri körükleyerek olabildiğince küçük devletler yaratma gayretine girişti; çünkü devletler küçüldükçe uluslararası sermaye karşısında direnme güçleri düşecektir. İşte siz buna itiraz ettiğinizde, söylemlerinizin şovenlikle hiçbir alakası olmasa da, sosyalist de olsanız, sadece içinde yaşadığınız ülkenin çıkarlarını savunduğunuz için, ırkçı veya faşist damgası yiyebiliyorsunuz. Bu, emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni taktiği...

Bu noktada kilit kavram emperyalizm ve ona karşı aldığınız tavır değil mi?

Evet, emperyalizm karşıtlığını ağzına almayan solcu olamaz. Ama bugün hiçbir şekilde emperyalizme direnmeyen, aksine onunla bütünleşmeyi düstur edinmiş insanlar kendilerine solcu diyorlar. İşte Küçükömer’in sol-sağ meselesi gibi burada da kavramlar birbirine geçirilmiş durumda. Solculuk adına AKP’yi destekliyorlar, özgürlük savunuculuğu adına gericiliğe prim veriyorlar, ülkede ne varsa satılıp uluslararası sermayeye pazarlanmasını alkışlıyorlar. Bugün gelinen nokta maalesef bu. Bundan sonra nasıl gidecek hep birlikte göreceğiz...

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/zulal-kalkandelenle-idris-kucukomerin-tezleri-ve-ikinci-cumhuriyetciligin

13 Kasım 2011 Pazar

Tarih bunları yazacak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 13 Kasım 2011

Dünya Gazeteler ve Yayıncılar Birliği’nin (WAN-IFRA) Ocak-Eylül 2011 dönemine ait “Dünya Basın Özgürlüğü Değerlendirme Raporu”na bakıyordum geçenlerde.

120’den fazla ülkede, 18.000’i aşkın yayın, 15.000 internet sitesi ve 3000’den çok kurumu temsil eden, alanında Birleşmiş Milletler’in tanıdığı tek birlik bu. Bütün dünyada basın özgürlüğünün ve editoryal bağımsızlığın geliştirilmesi için çalışmalar yapıyor.

Son olarak yayınlanan rapor, hem diğer ülkelerde hem de Türkiye’de medyanın yaşadığı sorunları verilere dayalı olarak ortaya koyuyor. 2011 yılının başından bu yana toplam 44 gazetecinin öldürüldüğünü, yüzlerce medya çalışanının tehdit edildiğini ya da fiziksel şiddete maruz kaldığını yazıyor.

Dünya, raporda, basın özgürlüğü alanında coğrafik bölgelere ayrılarak incelenmiş. 2011’de öldürülen gazeteci sayısı bu bölgelere göre şöyle: Orta/Güney Amerika: 9, Asya: 15, Avrupa ve Orta Asya: 0, Ortadoğu ve Kuzey Afrika: 16, Sahraaltı Afrika 4.

Avrupa ve Orta Asya grubu içinde ele alınan Türkiye, daha önceki yıllarda yaşanan gazeteci cinayetleri yüzünden bu kategoride utanç verici bir şekilde anılmıştı. Bu yıl bir cinayet kaydedilmese de, ülke, basın özgürlüğü açısından raporda yine hiç iyi anılmıyor. Türkiye’ye ayrılan madde şu şekilde:

Türk medyası, Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimi sırasında çok sayıda kırmızı hatla karşılaştı. Artık ordu mensuplarını daha özgürce eleştirmek ve Kürt azınlık hakkında açıkça yazmak olanaklı olsa da, Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi, eleştiride bulunanları bastırmak, solcu ve Kürt gazetecilere saldırmak için anlaşılması güç bir karalama yolunu ve anti-terör yasasını kullanıyor. 3 Mart’ta, önde gelen araştırmacı gazetecilerden Ahmet Şık ve Nedim Şener, aralarında gazeteci, yazar ve akademisyenlerin de olduğu 10 kişiyle birlikte polisin terörle mücadele ekipleri tarafından tutuklandı. Ahmet Şık’ın AKP’ye yakın bir İslami hareket hakkında yazdığı, henüz basılmamış kitap taslağına el konuldu. Başbakan Erdoğan, kitabı bomba ile kıyasladı. Gazetecilerin, hükümeti devirmek üzere planlandığı iddia edilen “Ergenekon” adlı askeri komplo ile ilgisi bulunan ve güvenlik bakımından açıklanamayak kanıtlar nedeniyle tutulduğu belirtildi.

Türkiye’de medya, bu rapora kısa bir haber olarak yer verse de, Türkiye’ye ilişkin bu paragrafın yayınlandığını ben görmedim.

***

1.5 ay sonra 2011 sona erecek; dünya yeni bir yılı yaşamaya başlayacak. Aradan yıllar geçince, bugün korkudan yazamaz olan basın yazacak, medya konuşacak. Gün gelip gerçekler daha rahat anlatılır olunca, yukarıdaki paragrafta özetlenen karanlık günlere ışık tutulacak.

Türkiye’nin 2011 yılı, medyada eleştirel seslerin teker teker susturulduğu, editoryal bağımsızlığın bittiği, korkuyla ve tehditle yönetilen bir yıl olarak anlatılacak. Kamuoyunu yanlış bilgilendirmek için dönen oyunların, kirli çıkar ilişkilerinin ayrıntılarını halk ne zaman öğrenir ya da öğrenir mi emin değilim...

Bugün Türkiye’de çıkan gazetelerin birçoğunu elime aldığımda, kullanılan yanlı başlıklar ve köşelerdeki inanılmaz dalkavukluklar midemi bulandırıyor. Bu ülkede medyanın çok büyük bir kısmı, gerçeği yansıtmıyor, kendi gerçeğini yaratıyor.

Bu manzara yaratılan siyasi baskı sonucu ortaya çıktığı için, siyasetçiler ve medya sahipleri açısından utanılması gereken bir tablo elbette ama onun ötesinde gazeteciler için de kahredici bir tablo.

Kamunun doğru bilgi alma hakkı, gazeteciliğin en temel ilkesidir. Ona ihanet edenler, mesleğin yüz karasıdır. Tarih onları yazacak.

-

25 Nisan 2011 Pazartesi

Dünya İşçi ve Emekçi Günü

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 1 Mayıs 2011

42 gün sonra bu ülkede genel seçim var. Diğer ülkelerde genel seçim öncesinde, partiler çeşitli toplum kesimlerine iktidara geldiklerinde yapmayı planladıkları çalışmaları aktarıp, neden kendilerine oy verilmesini istediklerini anlatır.

Ancak Türkiye’de pek böyle olmuyor... Onun yerine birtakım polemiklerle hem insanların kafası karıştırılıyor hem de gündem dolduruluyor. Sonra bir de bakıyorsunuz seçim günü gelmiş...

Aylardır televizyonlarda, meydanlarda konuşan konuşana. Sorarım size bu konuşmalarda emekçilere yönelik olarak yapılması düşünülen çalışmalar ne kadar yer aldı?

***

Oysa yıllardır uygulanan neo-liberal politikalar yüzünden yaşanan hak kayıpları giderek artıyor. Örneğin genel sağlık sigortası, iktidar partisinin iddia ettiği gibi herkesi kapsamıyor. İşsizlik sigortasından yararlanamayan işsizler, kayıt dışı çalıştırılanlar, 18 yaşını dolduran kadınlar ve primini ödeyemeyen esnaf ve çiftçiler, bu sigortanın dışında...

13 milyon civarında kişi, sosyal güvenlik hakkından yoksun...

Sosyal güvenlik yasasında yapılan düzenlemeler, bırakın yoksulu korumayı yeni yoksullar yaratıyor.

Emekli aylıkları arasında birliktelik yok. İşçiler ile emekli, dul ve yetimlerin büyük bir kısmı açlık sınırının altında yaşam sürüyor.

Devlet Memurları Kanunu’nun geçici işçi olarak personel çalıştırılmasına olanak sağlayan 4C maddesi işçilere dayatılırken, iş güvencesi ve sosyal güvenlik haklarından vazgeçmeleri bekleniyor.

Bu yıl çıkarılan torba yasa, patrondan yana düzenlemeleriyle çalışanların birçok hakkını gaspetti. Kamuda esnek güvencesiz çalışma daha da yaygınlaştırılırken, 16-18 yaş arası asgari ücretli işçilerin ücretleri indirilerek, sömürünün boyutu artırıldı.

Doğum izni, ücretli izin gibi haklarda, işçiler ile memurlar arasında önemli farklılıklar yaratılarak, çalışanlar arasında ayrımcılık yaratıldı.

Emeklilik için prim ödenen gün sayısı ve emeklilik yaşı giderek yükseliyor.

İş kazaları söz konusu olduğunda, Türkiye dünyada 3., Avrupa’da ilk sırada yer alıyor. Taşeronlara verilen işlerde kamusal denetimin yetersizliği sürekli can kaybına neden oluyor. Bu ülkede yılda 80 bin iş kazası olurken, ortalama 1000 kişi yaşamını kaybediyor!

***

Bütün bunlar bizi nereye getirdi? İşçi hakları alanında uluslararası standartların çok altında bir noktaya...

Oysa sendika kurma, grev ve toplu sözleşme yapma gibi temel sendikal hakların ihlal edilip bastırıldığı Türkiye, 1932 yılından bu yana Uluslararası Çalışma Örgütü ILO’ya üye. Fakat bu üyelikten kaynaklanan yükümlülükleri ve imza koyduğu sözleşmelerin gereklerini yerine getirmediği için sürekli uyarılar alıyor.

Ve demokrasimiz gibi işçi haklarımız da, Kolombiya, Filipinler, Swaziland, Pakistan, Guatemala gibi ülkelerdeki uygulamalarla birlikte uluslararası platformlarda tartışma konusu oluyor.

Bugün Türkiye, adil ve hakça çalışma koşullarını sağlamayan bir ülke konumundadır!

ILO bu yıl, 1-17 Haziran tarihleri arasında Cenevre’de 100. konferansını yapacak. O toplantıya katılacak Türk delegelerinin boynu, bu manzara karşısında yine eğik kalacak...

Dokuz yıllık AKP iktidarının Türkiye’nin prestijini artırdığına inananlar, herhalde bu düşünceye “One Minute” çıkışlarına ve cari açığı patlatma pahasına artan büyüme hızına bakarak varıyorlar.

Çünkü demokrasi ve emekçilerden açısından bakınca manzara utanç verici...

-