Barack Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Barack Obama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2013 Pazar

Kerry'nin tutarsızlığı


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 13 Ocak 2013

ABD Dışişleri Bakanlığı’na Hillary Clinton yerine Massachusetts Senatörü ve Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı John Kerry’nin atanması, Türkiye’de ana akım gazetelerde sevinçle karşılanmış görünüyor. Obama’nın Kerry’yi seçmesi, benim için sevinç nedeni olmadığı gibi sürpriz de yaratmadı. Sanırım Türkiye’de bu atama olasılığını ilk duyuran benim.

Geçen sonbaharda Demokratik Parti (DP) kurultayını Kuzey Carolina’da izlerken 7 Eylül’de Cumhuriyet’in Dış Haber sayfasına gönderdiğim haberde şöyle yazmıştım: “Senatör John Kerry’nin kurultayın son gününde Obama’nın ulusal güvenlik politikalarını savunan bir konuşma yapması, Kerry’nin ilerde Hillary Clinton’ın yerine Dışişleri Bakanı olarak atanabileceği şeklinde yorumlanıyor.

Hem Demokratik Parti’den hem de Cumhuriyetçilerden destek aldı John Kerry. Amerikan politikası açısından bakınca bu olağan bir durum ama Türkiye’de buna sevinenlerin olması pek normal değil. Milliyet’te Aslı Aydıntaşbaş’ın “Ankara Kerry’den memnun” başlıklı bir yazı yazıp, yeni bakanın Türkiye için ne kadar uygun olduğunu anlattığı bir yazıya rastlamıştım. Ona benzer başka yazılar da çıktı basında. Ana akım gerçekleri tam olarak yazmasa da, Birgün ve soL gazetesinin haber portallarında isabetli yazılar okudum. 

John Kerry’yi 2004’te Başkanlık yarışına DP adayı olarak katıldığı tarihten beri yakından izliyorum. O dönemde Amerika’da yaşıyordum; ülkede George W. Bush’un ikinci kez seçilmemesini isteyen herkes, çok beğenmese bile Kerry’yi canla başla destekliyordu. Ama fayda etmedi; Bush, Kerry’ye karşı seçimi kazandı. 

John Kerry’nin kampanya sırasında ve öncesinde çeşitli konularda yaptığı farklı açıklamalar tutarsız görünmesine neden oldu. 2002-3’te Amerikan halkını Irak’ta kitle imha silahları olduğuna inandırmak için uzun süre kanal kanal gezip medyaya konuşmuş, Irak’a karşı güç kullanılmasına kabul oyu vermişti. Sonra Bush yönetimi Irak’ı işgal edince ve kitle imha silahları bir türlü bulunamayınca, birden karşı görüşler açıklamaya başlamıştı. Bush, bu çelişkileri iyi kullandı.

2004 seçim kampanyası boyunca Kerry’nin DP’nin daha solunda yer aldığı, Senato’daki en liberal isim olduğu imajı çizildi. Sürmekte olan iki savaştan yılmış Amerikan halkının gözünde “savaş karşıtı tavır alan Vietnam gazisi” iyi bir izlenim bırakıyordu. "Vietnam’daki hizmetlerinden dolayı" madalyalar almıştı ama yaşadıkları karşısında savaşa karşı olduğunu anlatıyor, seçmenlerin yüreğini titretiyordu. Oysa daha sonra Suriye’de muhalefetin silahlandırılması, Libya’da uçuşa yasak bölge yaratılması gbi konularda da ilk harekete geçenlerden biriydi. 

Bugün eleştirse de,  2001’de Bush’un terörle mücadele kapsamında izleme ve dinleme yetkilerini genişleten “Patriot Act” adlı iç güvenlik yasasına kabul oyu verdi. Hep önce desteklediğini sonradan eleştiren tutarsız bir politikacı oldu Kerry. 

Geçen yıl DP kurultayında yaptığı konuşmada Obama’nın dış politikasının anahtarlarını da o açıkladı. “İsrail’in güvenliğini sağlama taahhüdümüz sekteye uğramamalı” dedi; ABD Başkanı’nın İran’a karşı yaptırımları genişletmek konusunda her zaman İsrail’in yanında olmaya söz verdiğini ve hiçbir seçeneği masadan kaldırmadığını vurguladı. Hatta İsrail’e öylesine koşulsuz bir destek veriyordu ki, konu o ülke olunca her zaman Mitt Romney yerine Netenyahu’ya inanacağını söyledi. 

Bunca yıldır izlediği politikalara bakarsak, John Kerry’nin bir konuda tutarlı olacağı kesin. İsrail yanlısı politikalardan şaşmayacaktır ama diğer konularda zikzaklamayacağının garantisini kimse veremez. 

-

18 Kasım 2012 Pazar

Obama ve Siviller

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Kasım 2012

Obama’nın ikinci kez başkan seçilmesi, Amerika kadar Türkiye’de de heyecan yarattı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nı seçim üssü haline getirecek kadar kendini kaybetti bazıları. Televizyonda, sosyal medyada coşku dolu insanlar vardı.

Mitt Romney gibi aşırı dinci bir muhafazakarın yenilgisine karşı Amerikalıların sevincini anlamak olanaklı. Kürtaja, eşcinsellere, kadın haklarına karşı söylemleriyle dikkat çeken bir partinin, halkının yarısını Demokrat Parti’ye oy verdikleri için aşağılayan, zengin ve beyaz kesime hitap eden adayıydı Mitt Romney.

Fakat politikayla sadece kendi günlük hayatını etkileyen alanlar dışında da ilgilenen bilinçli kesimlerin Obama’dan rahatsız olduğu da bir gerçek. 2008’de Amerika’nın seçilen ilk siyah Başkanı olduğunda tüm dünyada büyük umutlar yaratan Obama’dan geriye ne kaldı? Verdiği sözlerin büyük kısmını yerine getiremedi. En büyük vaadi sağlık sigortasıydı; bir düzenleme yaptı ama Kongre’de zorlanınca çok büyük ödünler verdi.

Guantanamo’yu göreve geldikten sonra bir yıl içinde kapatacağını söyledi; oysa aradan geçen dört yıla karşın, hapishaneyi kapatmayı bırakın, koşulları daha da sertleştirerek, insanları hâlâ hücrelerde neden suçlandıklarını bilmeden, süresi belli olmayan bir tutukluluğa mahkum ediyor.

Bush döneminin sonunda patlayan ekonomik kriz konusunda da büyük hayal kırıklığı yarattı Obama. Halkın ödediği vergileri bankalara aktardı. Ekonomi toparlansın diye yaptı diyenler olsa da, halk işsizlikten kırılıp her şeyini kaybederken, banka yöneticilerinin cebine prim olarak giren milyonları, dönen üçkağıtları kimse açıklayamadı.

Irak Savaşı’na karşı çıkıp Ortadoğu’ya barış getireceği mesajlarını verdi. Irak’ta istediğini alan Amerika’nın askerlerini çekti ama Afganistan’daki savaşı büyüttü.

Bütün bunların arasında yaptığı en kötü şey, Amerikan savunma sisteminde “sivil” anlayışına getirdiği bakış açısı oldu. Obama yönetimi, insansız uçaklarla yürütülen gizli savaşlarda ölen siviller konusunda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları en aza indirmek için, “sivil” tanımına yeni boyutlar kazandırdı. 

ABD’nin elinde terörle mücadele için oluşturdukları bir ölüm listesi (kill list) var. Bu listede olan birisi yakalandığında yanında başka siviller varsa, bombardıman kararını doğrudan Obama veriyor. 2009’da verdiği emirle yerine getirilen ilk füze saldırısında ölen 44 sivilin arasında kadın ve çocuklar da vardı. Beyaz Saray, sivil ölümleri hakkında bilgisi olmasına karşın, saldırıları Afganistan, Pakistan, Yemen gibi ülkelerde devam ettiriyor. Eski çalışma arkadaşlarının söylediğine göre, Obama’nın bu tür hedefli saldırılara tutkusu tehlikeli boyutlarda...

Ana akım medyada yakın zamana kadar göz ardı edilen bu konu, mayıs ayında The New York Times’da da haber oldu. 2010’da istifa eden Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, Amerikan vatandaşlarının hayatına mal olmayan, düşük maliyetli bu saldırıların, sert mücadele tarzını ortaya koyduğu için, politik açıdan ülke içinde avantajlı görüldüğünü, sadece diğer ülkelerde eleştirildiğini söyledi.

Diyelim ki Blair’in dediği gibi, sivillerin öldürülmesi Amerikan halkının çoğunluğu açısından sorun yaratmıyor; ama acaba bizde Obama seçildi diye neredeyse kalkıp oynayacak olanları da mı rahatsız etmiyor? Dünyanın bir başka ülkesinde siviller bombardıman altında katledilince bu onları ilgilendirmiyor mu? Hani insan hakları evrenseldi?

Romney seçilseydi daha iyi olurdu demiyorum; ama imparator Obama yeniden seçildi diye, çokuluslu şirketlerin temsilcisi yine o oldu diye sevinecek kadar saf da değilim.

_

23 Eylül 2012 Pazar

Orta Sınıfın Şampiyonu Kim?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 23 Eylül 2012

(Not: Aşağıdaki yazı, 6 Eylül'de Demokratik Parti Kurultayı'nın son gününde bir otel odasında gece saat 04.00'te yazılıp gönderilen ama gazetede ancak bugün yayımlanabilen bir yazıdır.)

Geçen hafta Kuzey Carolina’nın Charlotte kentinde Demokratik Parti Kurultayı’nı izledim. Dört gün boyunca delegelerle, parti yöneticileriyle ve Demokratik Parti ile ilgisi olmayan halktan insanlarla konuştum. Bill Clinton, Rahm Emanuel, Elizabeth Warren, Michelle Obama gibi Demokratların ileri gelenlerinin, birçok Senatör  ve Temsilciler Meclisi üyesinin yaptıkları konuşmalarda ortak bir nokta vardı. Hepsi Cumhuriyetçi Parti’nin adayı Mitt Romney ile Obama politikaları arasındaki farkları ortaya koyup, çok kesin hatlarla ayrılan iki ayrı Amerika’dan söz ediyordu.

Bunlardan birisi, “ben kendi alacağımı aldım, kazanan her şeye sahip olur, sen kendi başınasın” şeklinde özetledikleri, devletin sosyal harcamalarının ortadan kaldırılıp, zenginlere vergi indirimleri yapılan Romney Amerikası. Diğeri de, güçlü bir ekonominin orta sınıfı güçlendirmekten geçtiğine inanan, devletin sosyal harcamalarının, özellikle eğitim, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası konularındaki desteğinin olabildiğince yüksek tutulduğu Obama Amerikası.

Konuşmasıyla kurultayda en büyük alkışı alanlardan Harvard Hukuk Profesörü Elizabeth Warren’ın Obama Amerikası’nı anlatırken verdiği örnek ilginçti: “Milyonerlerin de sekreterler gibi vergilerini tam ödeyecekleri bir ülke.

Kurultayda akademisyenlerin ve siyasetçilerin söz ettiği soyut kavramların daha net açıklanabilmesi için akıllıca bir yol seçilmişti. Halkın içinden insanlar podyuma gelip, yaşadıkları deneyimleri herkesin anlayabileceği şekilde bizzat anlattılar.

Ancak sonuçta bu bir partinin seçim öncesinde kararsızları etkilemeyi umarak düzenlediği bir toplantı. Kürsüde dile getirilen her şey, bu amaca yönelik olarak kurgulanıyor. Acaba gerçekler orada anlatılanlar gibi miydi? Obama gerçekten orta sınıfın şampiyonu muydu?

Ben, Kuzey ve Güney Carolina Eyaletleri İşçi Koalisyonu’nun söylediklerine de baktım. Altını çizdiğim ifadeleri maddeler halinde belirteceğim.

* Hem Demokratik hem de Cumhuriyetçi Parti, yoksul emekçi kesimin haklarını korumak konusunda tamamen başarısızdır. Bize göre, şirketleşen bu partiler arasında biri diğerinden daha iyi değildir. (İki parti için kullanılan ortak isim “The Rebuplicrats”.)

* Her iki parti de Wall Street’ i kurtarmak için halkın parasını kullandı. Halkın % 99’u Wall Street’in kâr hırsı ve onun neden olduğu ekonomik kriz yüzünden aşırı derecede mağdur.

* Bu partiler, büyük çaplı işten çıkarmalar yaşanmasına karşın, yıpranan yolları, okulları, hastaneleri, parkları vs. onarmayı kapsayan, ülke çapında bir kamu iş programı başlatmıyor.

* İki parti de, milyonlarca vergi mükellefinin evine yasadışı ipotek getirip el koyarak “Amerikan Rüyası”nın sona ermesine neden olan ve küçük işletmelere kredi vermeyi reddeden bankaları kurtardı.

* Hem Cumhuriyetçiler hem de Demokratlar, petrol avantajı sağlamak ve Amerikan dolarının piyasa hakimiyetini sürdürmek için Ortadoğu’da savaşları sürdürdü. Bunun için 4 trilyon dolar harcanırken Amerikan halkı giderek daha da fakirleşti.

* Bunlar ortadayken Kongre’nin çalışmalarına olan desteğin %10‘un altına inmesine şaşmamalı.

İşçi Koalisyonu haklı. Obama, Romney’nin politikalarına göre orta sınıfı biraz daha fazla önemsiyor görünebilir ya da öyle olabilir ama belli ki o sınıfın şampiyonu değil. Paranın politikayı parmağında oynattığı bir ülkede, Wall Street kodamanlarıyla dirsek temasını sürdürüp, bir yandan da yalnızca halkın çıkarlarını savunduğunu iddia etmek, tam bir oksimoron.

_

8 Eylül 2012 Cumartesi

Obama İle "Umuda" Yolculuk

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 8 Eylül 2012

CHARLOTTE-Barack Obama, Demokratik Parti Kurultayı’nın son gününde, kasım ayındaki ABD başkanlık seçiminde yeniden partisinin resmi adayı olarak belirlendi. ABD’nin 42. Başkanı Bill Clinton tarafından önceki akşam açıklanan adaylık önerisini kabul eden Obama, konuşmasında seçimi kazanırsa gelecek dört yılda yapacaklarını anlattı. “Herkesin hakkını alıp, hakça paylaştığı ve herkes için aynı kuralların geçerli olduğu bir ülkeye inanıyorsanız, seçimde oyunuza ihtiyacım var” diyen Obama, seçildiğinden bu yana yaptıklarını anlattı. Başlattığı işi tamamlamak için ikinci kez vize isterken, girdikleri yolun kolay olduğunu söylemediğini ama önerdiğinin daha iyi bir yol olduğunu belirtti.

İlk kez ABD Başkanı sıfatıyla katıldığı kurultayda öncekilere göre kendine daha güvenli gözüken Obama’nın, eski konuşmalarındaki heyecanı bir ölçüde kaybetmiş. 2004‘te idealleri olan genç bir senatörken, 2008 yılında değişim öneren bir lider adayıydı, bugün ise önerdiği değişimi tamamlamak için tekrar oy isteyen bir Başkan. 37.5 milyon insanın televizyondan naklen izlediği konuşma, salondaki partilileri ikna etse de, bunun herkes için geçerli olduğunu söylemek olanaklı değil. Verdiği sözlerin önemli bir kısmını gerçekleştirmedi, Irak Savaşı'na karşı çıkıyordu ama Afganistan'da savaşın boyutlarını genişletti. Wall Street'e karşı çıkıyor görünüp, kapalı kapılar ardında sermaye ile sıcak ilişkisini sürdürdü.

Obama'nın askeri harcamaları kısmaya niyetli olmadığı da konuşmasında bir kez daha ortaya çıktı. Burma’dan Libya’ya ve Güney Sudan’a kadar bütün insanların haklarını koruyup huzuru sağladıklarını iddia ederek, “Ben başkomutan olduğum sürece dünyanın gördüğü en güçlü orduya sahip olmayı sürdüreceğiz” dedi ABD Başkanı. Eğitim ve kadın haklarının geliştirilmesi, çevreyi koruma ve petrole olan bağlılığın azaltılması gibi konularda mesajlar verdikten sonra, orta sınıftan insanların yaşam mücadelesinin kendisine umut verdiğini anlattı ve herkesi o umudu paylaşmaya çağırdı.

İSRAİL VURGUSU

Obama’dan hemen önce delegelere seslenen Başkan Yardımcısı Joe Biden ise, uzun ama yer yer coşkulu bir konuşma yaptı. “4 yıl öncekinden daha iyi durumda mıyız?” sorusuna “Usama bin Ladin ölü, General Motors yaşıyor” diye yanıt vermesi alkışlarla karşılandı. Obama’nın karakterini ve liderliğini öven Biden, “Amerika, rakiplerimizin söylediği gibi çöküş içinde değildir” dedi.

Günün bir diğer önemli konuşmacısı, Senatör John Kerry idi. Obama, “İsrail’in güvenliğini sağlama taahhüdümüz sekteye uğramamalı” derken, John Kerry de İsrail ile ilişkilerin altını çizdi. ABD Başkanı’nın İran’a karşı yaptırımları genişletmek konusunda her zaman İsrail’in yanında olmaya söz verdiğini ve hiçbir seçeneği masadan kaldırmadığını vurgulayan Senatör Kerry, konu İsrail olunca her zaman Mitt Romney yerine Netenyahu’ya inanacağını söyledi. Obama’nın diplomasisiz güç kullanımı ya da güç kullanımını dışlayan diplomasi arasında seçim yapmayı reddettiğini de sözlerine ekledi.

OBAMA’YA SANATÇI DESTEĞİ

Kurultayın son gününde podyuma birçok ünlü isim çıkarak Obama’ya desteğini gösterdi. Amerikan milli marşını söyleyen Marc Anthony’den sonra sahne Grammy ödüllü şarkıcı James Taylor’ındı. Mary J. Blige ve Foo Fighters da şarkılarıyla geceye renk kattılar.

Foo Fighters grubundan Dave Grohl, "My Hero" adlı şarkının o akşam daha anlamlı olduğunu söyleyerek Obama'ya gönderme yaptı.

Sinema ve TV dünyasından kurultaya katılıp konuşma yapan oyuncular Eva Longoria ve Scarlett Johansson ise, özellikle kadınlar ve genç kesim üzerinde etkili olacak mesajlar verdiler.

Eva Longoria, "Wendy's'de çalışan Eva Longoria'nın vergi indirimine ihtiyacı vardı ama film setinde çalışan Eva Longoria'nın buna ihtiyacı yok" dedi ve Obama'nın politikalarının dar gelirlileri korumaya yönelik olduğunu savundu.

Scarlett Johansson, partiye kayıtlı bir annenin ve orta sınıftan bir ailenin çocuğu olarak Obama’nın sağlık sigortası, daha uygun üniversite primleri ve eşit işe eşit ücret politikalarının önemine değindi. “Size kime oy vereceğimi anlatmaya gelmedim. Kime oy verdiğimi biliyorsunuz. Size oy verin demek için buradayım” diyerek genç kesimi sandığa gitmeye çağırdı.

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

7 Eylül 2012 Cuma

Clinton'dan Romney'e Okkalı Yanıt

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 7 Eylül 2012

Demokratik Parti, ABD Başkanlık seçimi için adayını Kuzey Carolina’da devam eden kurultayın ikinci gününde resmen ilan etti. ABD’nin 42. Başkanı Bill Clinton, çarşamba akşamı etkili bir konuşma yaparak Barack Obama’yı ikinci kez Başkanlığa aday gösterdi. Clinton, Obama’nın adaylığını, “Dışardan serin kanlı görünen ama içinden Amerika için tutuşan birini aday göstermek istiyorum. Buluşlar, yaratıcılık, eğitim ve işbirliği sayesinde yeni bir Amerikan rüyası kurabileceğimize inanan bir adam. Michelle Obama ile evlenme akıllığını gösteren bir adam. Barack Obama’nın Amerika’nın gelecek başkanı olmasını istiyorum ve onu Demokratik Parti’nin bayraktarı olarak gururla aday gösteriyorum” diyerek açıkladı.

Bill Clinton, ayakta alkışlarla karşılanan bu sözlerinden sonra, konuşmasının önemli bir bölümünü Obama’nın “güçlü bir orta sınıf yaratılması ve fırsat eşitliğine dayanan bir ekonominin sağlamlaştırılması için uyguladığı politikalara” ayırdı. “Ben ve benden önceki hiçbir Başkan verilen onca zararın tümünü 4 yılda gideremezdi” diyerek Obama’nın göreve ilk geldiğinde karşılaştığı yıkık ekonomiyi hatırlattı. Eski Başkan, rakamlara ve mantığa dayandırdığı konuşmasında, zenginleri kollayan Romney ile orta sınıfa destek verdiğini söylediği Obama’nın temsil ettiği iki ayrı Amerika’nın resmini çizdi.

Clinton, Obama’nın kendisine karşı başkanlık yarışına katılan Joe Biden’ı Başkan Yardımcısı seçtiğini, eşi Hillary Clinton’ı ise kabinesine aldığını anımsatarak, ABD Başkanı’nın işbirliğini siyasi rekabetin ve partizanlığın üzerinde tuttuğunu söyledi. Cumhuriyetçi kesimin Obama’ya karşı savunduğu tüm argümanları kanıtlarıyla tek tek çürüterek, siyasi konuşma dinamikleri açısından çok iyi kurgulanmış bir metinle, Obama’ya sağlam bir destek verdi.

Clinton’ın 50 dakikalık konuşmasını tamamlamasından sonra sahneye gelen Obama ile kucaklaşması, salondaki 20 bin kişinin “4 Yıl Daha!” sloganıyla karşılandı.

Aslında Bill Clinton ile Barack Obama arasındaki ilişkinin ilk başlarda fazla sıcak olmadığı ama zaman içinde giderek iki tarafın da çıkarları doğrultusunda zorunlu olarak geliştiği biliniyor. Bill Clinton, Obama’nın kendisini Amerika’nın Haiti’ye yardım çalışmaları için görevlendirmesi ve Hillary Clinton’ın hükümetteki konumu nedeniyle ABD Başkanı ile ilişkisini daha yakın tutarken, Obama ise, kasım ayında yapılacak seçimde kararsız beyazların, özellikle beyaz yakalı işçilerin oyunu alabilmek için, halk tarafından en çok sevilen başkanlardan birisi olan Bill Clinton’ın desteğine ihtiyaç duyuyor.

Kurultayın ikinci günü genellikle ABD başkan yardımcılarına ayrılan ana konuşmanın Bill Clinton’a yaptırılması ve partinin adayını resmen onun açıklaması, Obama’nın bu desteğe verdiği önemi ortaya koyuyor. Araştırmalara göre, kararsız eyaletlerdeki seçmenlerin yüzde seksene yakını beyazlardan oluşuyor. Obama ırk konusunu vurgulamamaya özen gösterse de, Cumhuriyetçi aday Mitt Romney karşısında bu kesimde avantaj elde edebilmesi için, Clinton kartını tekrar kullanmaya gerek gördüğü anlaşılıyor.

Bill Clinton’dan hemen önce yaptığı konuşmayla Obama’yı “orta sınıfın şampiyonu” şeklinde yansıtan Elizabeth Warren da kurultayda öne çıkan isimlerdendi. Obama’nın yakın çalışma ekibi içinde yer alan Harvard Hukuk Profesörü, Massachusetts eyaletinde senatörlük için yarışıyor. Wall Street ve milyon dolarlık holdinglerin CEO’larına karşı oldukça sert çıkışları nedeniyle de bazılarınca aşırı liberal olarak değerlendiriliyor. Senato’ya giremese bile Warren’ın gelecek dönemde adının daha çok duyulacağı anlaşılıyor.

Bunun yanı sıra, Amerikan basınında çıkan bazı haberlere göre, Senatör John Kerry’nin kurultayın son gününde Obama’nın ulusal güvenlik politikalarını savunan bir konuşma yapması, Kerry’nin ilerde Hillary Clinton’ın yerine Dışişleri Bakanı olarak atanabileceği şeklinde yorumlanıyor.

KURULTAY SALONU DIŞINDA PROTESTO GÖSTERİLERİ

Charlotte’ta kapalı kapılar ardında kurultay sürerken bir yandan da sokaklarda çeşitli protesto gösterileri yapılıyor. Tea Party üyeleri kürtaj karşıtı pankartlarla Demokratların ahlaki ve aile değerlerini yıktığını savunuyor. Bu protestolar sırasında şu ana kadar önemli bir gerginlik yaşanmadı ama zaman zaman muhafazakarlarla “Beden benim! Kararı ben veririm” diyen Demokrat Partili kadınlar arasında çıkan tartışmalar, Türkiye’de olanları anımsatıyor. Bir taraftan da Wall Street”i İşgal eylemcileri “Demokratların Maskesini Düşürün”,“Demokratik Parti Kurultayı hiçbir şey ifade etmiyor” ve “Politikayı para yönetmesin” sloganlarıyla seslerini duyurmaya çalışıyor.

FIRTINA PLANLARI DEĞİŞTİRDİ

Charlotte’ta kötü hava koşulları ve beklenen fırtına yüzünden Obama’nın adaylığı kabul konuşması için düşünülen mekan değiştirildi. 74 bin kişilik Bank of America Stadyumu’nun üstü açık olduğu için, kurultayın son günü de kapalı salon Time Warner Cable Arena’ya alındı. Ancak bu mekanın 20 bin kişilik kapasiteye sahip olması, daha önce Obama’yı salonda dinlemek üzere akreditasyon kartı alan binlerce kişinin hayalini suya düşürdü.

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

6 Eylül 2012 Perşembe

Obama'nın Michelle kozu

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 6 Eylül 2012

CHARLOTTE - ABD’de Demokratik Parti’nin (DP) Kuzey Carolina’da devam eden kurultayı Başkan Barack Obama’nın eşi Michelle Obama’nın coşkulu ve duygusal konuşmasıyla açıldı. Time Warner Cable Arena’da yapılan kurultayın ilk gününde ana tema, eğitim, sağlık ve kadın haklarıydı. Partililerin Obama’ya övgü silsilesi şeklinde geçen açılış gününde, Michelle Obama’nın eşi için ikinci kez destek isterken yaptığı konuşma, Demokratlar tarafından büyük beğeniyle karşılandı. Esprilerle ve aile hayatından çeşitli anekdotlarla süslediği oldukça kişisel bir konuşma yaptı “First Lady”. “Barack’ı 4 yıl öncekinden, hatta 23 yıl önce ilk tanıştığımız günden daha çok seviyorum. Hayata nereden başladığını asla unutmadı” diyerek halkın sorunlarının aynılarını geçmişte eşi ve kendisinin de bizzat yaşadıklarını vurguladı.

DEĞİŞİM ZAMAN ALIYOR

Popülerliği Barack Obama’dan fazla olduğu yorumları yapılan First Lady, konuşmasında eşinin 2008 yılı kampanyasındaki sloganı ve vaadi olan “değişim” ile ilgili yaptığı değerlendirmede, değişimin zor olduğunu ve bir kerede yapılamayacağını, ama bu yönde ilerlemeleri halinde sonunda mutlaka onu gerçekleştireceklerini söyledi. Michelle Obama, en önemli görevinin annelik olduğunu ve çocuklarının hayatının merkezinde bulunduğunu da belirtti.

Michelle Obama’nın özellikle Amerikan orta sınıfı ve kadınlara yönelik olarak planlanan konuşmasında tek bir kez bile Mitt Romney’nin adını anmadan Cumhuriyetçi bakış açısını eleştirmesi dikkat çekiciydi. Sık sık alkış ve sloganlarla kesilen konuşma sonunda bütün salon ayaktaydı. Konuşmasından sonra delegeler arasında ABD’de “2016’da Michelle başkan olsun” yorumları yapılıyordu.

Kurultayın ilk gününde, Temsilciler Meclisi’ndeki kadın üyeler, Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi başkanlığında podyuma çıkarak tek tek neden Obama’yı desteklediklerini anlattılar. Obama’nın 2008’de başkan seçildiğinden bu yana sağlık ve iş güvenliği konularında kadınların yararına yaptığı çalışmalardan örnekler verilirken, Obama’nın imzaladığı ‘Eşit Ücret Yasası’na rağmen kadınla erkek arasında devam eden ücret dengesizliğinin giderilmesi talebi yinelendi.

Tecavüz tecavüzdür” cümlesinin sık sık duyulduğu konuşmalarda, Cumhuriyetçilerin tecavüzün tanımını bile kadın aleyhine değiştirmeye çalıştığı, hamile kalma konusunda kararı kadınların vermesi gerektiğine inanmayan Romney gibi bir politikacıya güvenilemeyeceği vurgulandı.

"YENİ BARACK OBAMA"

Newark (New Jersey) Belediye Başkanı Cory A. Baker, konuşmasında “Her Amerikalı saygın bir şekilde huzur içinde emekliliğini yaşamalı, özgürlük ve adalet herkes için olmalı, her anne baba çoçuklarının hayallerinin kendininkinden daha büyük olmasını sağlayabilmeli” deyince delegelerin “USA! USA!” sloganları arasında kayda değer bir alkış topladı.

Partili Demokratlar tarafından çok sevilen ve “Yeni Barack Obama” denilen San Antonio (Teksas) Belediye Başkanı Julian Castro, DP kurultayında ana konuşmalardan birini yapan ilk Latin Amerikalı oldu. Julian Castro ve Teksas‘tan Temsilciler Meclisi’ne aday olan ikiz kardeşi Joaquin Castro, Demokratların parlayan yeni yıldızları olarak görülüyor. Obama’nın 21. yüzyılı yeni bir Amerikan yüzyılı yapacağını savunan genç Belediye Başkanı, Michelle Obama’dan sonra en büyük alkışı alan konuşmacı oldu. Partinin Castro’yu öne çıkaran seçiminin, Obama’nın ülkedeki Latinlerin desteğini almayı ne kadar kritik önemde gördüğünü gösterdiği yorumları yapılıyor.

TURKİYE'NİN BÖLGEDE ARTAN ÖNEMİ

Salondaki konuşmalar başlamadan önce Yabancı Basın Ofisi'nde, Obama yönetiminden uzmanların katıldığı basın toplantıları düzenlendi. "Obama for America" adlı seçim kampanyasının ulusal güvenlik danışmanı Michele Flournoy, yaptığı açıklamada, Obama’nın Irak’ta savaşı sona erdirip askerleri eve geri döndürdüğünü, Kaddafi’nin artık bir tehlike olmadığını, Afganistan’daki savaşı 2014‘te sona erdirmek için NATO’ya bir plan önerdiğini ve İsrail’in güvenliği için en çok çalışan Başkan olduğunu, işkenceyi yasakladığını anlattı.

Obama’nın müttefik ülke Türkiye’nin bölgede artan önemine değer verdiğini söyleyen Flournoy, aslında bu konuda iki partinin de aynı tavrı alması gerektiğini, ama Romney’nin birçok konuda sessiz kaldığını belirtti.

Öte yandan, DP’nin programında Türkiye’nin adı, programın ABD’nin Avrupa için öngördüğü “aşamalı uyarlanabilir yaklaşım” adı verilen füze kalkanı projesinin anlatıldığı bölümde geçiyor. Obama’nın, hem Avrupa’yı hem de ABD’yi İran ve başka yerlerden kaynaklanabilecek füze tehditlerine karşı koruyacak balistik füze savunma sisteminde ilerleme kaydettiğine işaret edilen programda, “ABD ve Rusya’nın füze savunma konusunda işbirliği yapabileceğine inanıyoruz, ancak şunu da açıklıkla dile getirdik ki (füze kalkanı) sistemimizde, Polonya, Türkiye ve Romanya’da konuşlandırmak suretiyle attığımız adımlardan başlayarak, yol almaya devam edeceğiz” ifadesi kullanıldı.

Bu arada DP’nin 2008’deki programında, “Kudüs, İsrail’in başkentidir ve öyle de kalacaktır” ifadesine bu kez yer verilmezken, “ABD Başkanı Obama ve Demokrat Parti’nin İsrail’in güvenliğine sarsılmaz bağlılığı” vurgulandı ve İsrail’e yapılan güvenlik yardımlarının Obama’nın görevde olduğu süre içerisinde her yıl artırıldığına işaret edildi.

BAŞA BAŞ GİDEN SEÇİM YARIŞI

Gün içinde yapılan ilginç basın toplantılarından bir diğerine kamuoyu araştırma şirketi Zogby’nin sahibi John Zogby katıldı. Bu şirketin yaptığı son araştırmaya göre, kasım ayındaki başkanlık seçiminde oylar yüzde 44 Obama, yüzde 44 Romney şeklinde başa baş gidiyor; sonucu ise yüzde 12’lik kararsız kesim belirleyecek. “Oy oranları birbirine o kadar yakın ki, 6 Kasım’da ne olacağı hakkında şu anda bir fikrim yok” diyen Zogby’ye göre, Demokratlar, seçmenlere “Bugünkü durumunuz 4 yıl öncesine göre daha iyi değil mi?” diye sormak yerine, geleceğe dönük umutları canlandırmalı.

-

5 Eylül 2012 Çarşamba

Obama'nın İkinci Sınavı

© Zülal Kalkandelen
Cumhuriyet / 5 Eylül 2012

CHARLOTTE- Amerika’da Tampa, Florida’da yapılan Cumhuriyetçi Parti Kurultayı’ndan sonra bu hafta da Demokratik Parti Kurultayı siyasetin gündemini belirliyor. Kasım ayındaki başkanlık seçiminde Barack Obama’nın karşısına çıkacak olan Mitt Romney, geçen hafta Cumhuriyetçilerin resmi adayı olarak belirlenmişti. Obama da ABD Başkanı olarak katılacağı bu ilk kurultayda, bir kez daha Demokratların adayı ilan edilecek.

Toplantının gerçekleştirildiği Kuzey Carolina eyaletinin en büyük kenti Charlotte, 60 bin delegeyle birlikte, 35 bin konuğu ağırlarken, 160 otelde tek bir boş oda kalmadı. Amerikan medyasının yanı sıra dünya medyası da kurultaya büyük ilgi gösteriyor. Toplam 15 bin gazetecinin izlediği bu dev organizasyonda çalışan gönüllü sayısı ise 10 bin.

Kurultayın başlamasından önceki gün Amerika’da her yıl eylül ayının ilk pazartesi günü kutlanan İşçi Bayramı (Labor Day) olunca, çeşitli işçi birliklerinin ülkedeki ekonomik ve sosyal duruma yönelik mesajları Charlotte sokaklarında ağırlıklı olarak yer aldı.

Herkes için iş, ev ve sağlık sigortası talepleri dile getirilirken, “Savaş çığırtkanlarına oy yok!” yazan pankartlar dikkat çekiciydi. Charlotte’un kent merkezinde yapılan festivale katılan delegelerin ve halkın Obama’dan en büyük beklentisi de bu yöndeydi.

İşçi Günü kutlamaları çerçevesinde gün boyu yapılan etkinliklere katılanlar arasında ünlü sanatçı ve müzisyenler de vardı. The Roots, John Legend gibi özel davetlilerin olduğu toplantılarda sahneye çıkanların dışında, Janelle Monae, James Taylor ve The Abiders adlı müzik grubuyla Jeff Bridges, halka açık konserler verdiler.

"OBAMA, YİNE ESKİ UMUDA BEL BAĞLADI"

4 Eylül’de Time Warner Cable Arena’da başlayan kurultaya, çok sayıda vali, senatör ve belediye başkanı katılıyor. 5 Eylül’de de aynı salonda devam eden toplantının konuşmacıları arasında Chicago Belediye Başkanı Rahm Emmanuel, John F. Kennedy’nin kızı Caroline Kennedy, Senatör John Kerry, Temsilciler Meclisi Azınlık Lideri Nancy Pelosi ve Bill Clinton gibi önde gelen Demokrat Partili siyasetçiler bulunuyor. Clinton’ın Obama'nın adaylığını resmen açıklayacağı konuşma, Charlotte’da büyük bir heyecan yaratınca, bu durum Cumhuriyetçi Parti’ye yakın olanlar tarafından “Obama, yine eski umuda bel bağladı” şeklinde yorumlandı. Bill Clinton, genellikle ABD Başkan Yardımcılarına ayrılan bir günde ana konuşmacı olarak delegelere seslenecek.

Barack Obama’nın 6 Eylül’de adaylığı kabul edeceği Bank of America stadyumu ise, Foo Fighters, Mary J. Blige, Earth, Wind & Fire’ın vereceği konserlerle tam bir şenliğe sahne olacak. Obama’nın yapacağı konuşmada, Mitt Romney’in geçen hafta kendisine yönelttiği eleştirilere yanıt vermesi bekleniyor. Ayrıca dış politika konusundaki eleştirileriyle Cumhuriyetçi Parti Kurultayı’nın en etkili konuşmasını yapan eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’a karşılık olarak söyleyecekleri de merak konusu.

Obama, 2008’de ilk kez ABD başkanlığına aday olduğunda, Bush dönemi sonrasında “Evet, Yapabiliriz” (Yes, We Can) sloganıyla Amerikan halkının sarsılan özgüvenini tamir edip umut aşılamıştı. Bu kurultayda dört yıl sonra verdiği sözlerin ne kadarını tutabildiğinin hesabını verirken, halkın bir kesiminde yarattığı hayal kırıklıklarıyla da yüzleşecek.

(Perşembe günü Charlotte'ta güçlü bir fırtına beklendiğinden kurultay, Bank of America yerine kapalı olması nedeniyle Time Warner Cable Arena'da gerçekleştirilecek.)

(Fotoğraflar bana aittir.)

-

26 Ağustos 2012 Pazar

Kurultay Çılgınlığı

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ağustos 2012

Başkanlık seçimleri yaklaştıkça her şeyi daha büyük ve daha görkemli yapmaya alışmış Amerikalılar adeta yine çıldırdı. Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasındaki yarış, şu anda birkaç puan Obama lehine gözükse de durum her an değişebileceği için iki parti de kampanyalarına tüm güçleriyle asılıyor.

Kurultayı izleyecek akredite gazetecilerden olduğum için aldığım e-postanın haddi hesabı yok. Her gün senatörlerden ve parti yöneticilerinden gelenlerin arasına, Barack ve Michelle Obama ile Mitt Romney ve eşi Ann Romney’den gelenler de katıldı. Obama ailesi, hemen her gün gönderdikleri “Sizi kurultayda görmek istiyorum!” konulu e-postalarında şunu diyor:

Zulal, bunu tek başımıza yapamayız. Şanslıyız ki tabandan gelen desteği yeşerten sizin gibi insanlara sahibiz. Bu yıl modern tarihte ilk kez şirketler, lobiler ve siyasi eylem komiteleri tarafından finanse edilmeyen bir kurultay yapıyoruz. 5 dolar ya da şu anda ne kadar bağış yaparsanız, otomatik olarak eylül ayındaki kurultaya katılma şansınız olacak.”

Bağışta bulunanlar arasında çekiliş yapılacakmış. Kazanan bir kişinin uçak ve otel ücreti karşılanıp, kurultaya giriş bileti verilecek. İyi, güzel ama sadece Amerikan vatandaşlarına ve Amerika’da yasal oturma izni bulunanlara açık olan yarışma hakkındaki iletiler, neden bana da gönderiliyor?

Obama çiftinin yarattığı e-posta furyasından yakınan tek gazeteci ben değilim. Geçenlerde Amerikalı gazeteci Jeremy Scahill de şikayetini Twitter’da şöyle dile getiriyordu: “Üzgünüm ama Obama kampanyasının e-postaları giderek tuhaflaşıyor.” Ona da Obama ve basketbol yıldızlarıyla geçirilebilecek bir geceye katılmak için düzenlenen yarışma ile ilgili e-postalar gidiyormuş. Obama kampanyasının Ulusal Direktör Yardımcısı Marlon Marshall’ın “Sizi o kadar kıskanıyorum ki, bu e-postanın geri kalanını zorlukla yazacağım” diye başlayan aynı iletisi bana da gelmişti.

Romney kampanyasının da Obama’nınkinden aşağı kalır yanı yok. Başkan yardımcısı adayı Paul Ryan ilan edilir edilmez, Ann Romney, tampon etiketlerini satarak bağış kazanma çabasına girişti.

***

Amerika’da 2004 yılında her iki partinin kurultaylarını izlemiştim. Hatta Barack Obama’nın Demokratların Boston’daki kurultayında Illinois Eyalet Senatörü olarak yaptığı konuşmanın uyandırdığı yankıyı yazıp, geleceğin başkan adayı olarak büyük çıkış yaptığını Cumhuriyet’te yazmıştım.

Bu yılki kurultaylarda organizasyona yönelik dikkatimi çeken bir gelişme var. Güvenliğe aşırı bir titizlik gösteriliyor. George W. Bush’un ikinci kez Cumhuriyetçilerin başkan adayı olarak belirlendiği 2004 kurultayı New York’ta yapılmıştı ve o sırada Irak Savaşı da devam ettiğinden ortam oldukça gergindi. Kurultayın yapıldığı Madison Square Garden polislerce sarılmış, çevresinde kuş uçurulmuyordu. Görevli ya da akredite basın kartınız yoksa, ara sokaklara bile girişiniz olanaksızdı.

Şimdi benzer bir durumun da Başkan Obama’nın katılacağı kurultay için Charlotte’da söz konusu olmasını bekliyordum. Ama bu kez görevli basına neredeyse bir ay önceden alınan güvenlik önlemlerini bildiren çok ayrıntılı bir e-posta iletildi. Hangi saatte nereden giriş yapılabileceği, hangi sokakların kapalı olduğu bildirildi. Grafikler ve haritaların da kullanıldığı metnin ardında ABD İç Güvenlik Bakanlığı var.

New York’ta bütün önlemlere karşın kurultay sırasında Bush’u ve savaşı protesto gösterileri düzenlenmiş, polis gözümün önünde insanları yerlerde sürüklemişti. Bakalım Charlotte Obama’yı nasıl karşılayacak?

-

-

19 Ağustos 2012 Pazar

Pislik nasıl temizlenir?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 19 Ağustos 2012

Hatırlar mısınız, Şubat ve Mart 2010’da medyada, “Pazarlama Dehası David Plouffe Turkcell Akademi’de” başlıklı haberler çıkmıştı. ABD Başkanı Obama’nın seçim kampanyasının “isimsiz kahramanı” olarak tanımladığı bu danışman, gerçekten İstanbul’a geldi. “Online Pazarlama Teknikleri ve Kazanmak İçin Cesaret” başlıklı konuşmasında “İnternet olmasaydı Barack Obama belki de başkan seçilemezdi” diyerek kampanyanın sırrını anlattı. O tarihten sonra Türkiye’de bunun üzerinde durulmadı ama bu konu son günlerde Plouffe ve Obama’nın başını ağrıtıyor.

Konunun yeniden gündeme gelişi, geçenlerde The Washington Post’ta “Obama’nın danışmanı İran’la bağlantılı iş yapan firmadan 100.000 dolar ücret aldı” başlığıyla yayınlanan haberle oldu. Afrika’da iş yapan ve Irancell ile bağlantılı olarak İran’da servis sağlayan telekomünikasyon firması MTN Group, yaptığı konuşma karşılığında Plouffe’ye yüklü bir para ödemiş.

Bu haber üzerine Beyaz Saray derhal savunmaya geçti. “Çalışanlarımızın aldığı ücretleri Mitt Romney’in aldıklarıyla kıyaslamaktan mutluluk duyarız” şeklinde bir açıklama yapıldı. Obama’nın seçim kampanyasının basın sözcülüğünü yapan Ben La Botl, Cumhuriyetçi başkan adayı Romney’in MTN’in rakibi olan ve İran’la benzer bağları bulunan Turkcell’e finansal yatırım yaptığını söyledi.

Ancak “Ben kirliysem sen de kirlisin” türünden bu savunma inandırıcı değildi. Çünkü arkasından medya, Plouffe’nin de Turkcell’den aldığı ücreti yazmaya başladı. Aslında Amerika’da görevlilerin bu tür konuşmalardan para alması yasadışı bir durum değil. Tartışmayı yaratan, İran’la bağlantısı olan firmalarla çalışmanın yarattığı etik sorun.

Anlaşılıyor ki, iki taraf da hem İran’ı ABD için baş tehdit olarak gördüklerini ilan etmeye devam etmiş, hem de o ülkeye yatırım yapanlardan aldıkları paraları cebe indirmiş. Romney, bununla da kalmayıp, yatırımlarının bir kısmını, danışmanları aracılığıyla, insan haklarına aykırı işler yapan firmalardan Çin petrol şirketlerine kadar başka tartışmalı yerlere de yönlendirmiş.

***

Açıkça ortaya çıktığı gibi, para söz konusu olduğunda insanoğlu hep daha fazlasına gözünü dikiyor. Beyaz Saray danışmanı olarak hemen Oval Ofis’in yanı başında çalışma odası olsa da, ABD Başkanlığına aday olsa da, kapitalizmin güdülediği bir toplumda kendinden bekleneni yapıyor ve gözü asla doymuyor.

Bu açgözlülüğün oranı ülkeden ülkeye değişiklik gösterse de, temelde insanın yapısıyla ilgili bir sorun mu var, yoksa gerçekten tek suçlu kapitalizm mi? Kapitalizm sistemini bulan da, kuran da, uygulayan da insan. Bazı ülkelerde yasaların, eğitimin, geleneklerin ve toplumsal kabullerin yarattığı dinamiklerle yozlaşmanın şiddeti sınırlanabiliyor. O dinamikleri yaratan da insan...

Bu durumda insanın başkalarına, yaşadığı topluma, çevresine zarar vermekten kaçınmayı ilke edinmesi, ona gerekli etik değerlerin kazandırılmasıyla yani eğitimle olanaklı olabilir. Ama eğitim yapısı tamamen bireycilik ve kişisel fayda üzerine kurulan toplumlarda, yozlaşmanın durdurulması olanaklı değil.

Sonuçta belli ki Obama ve Romney kampları karşılıklı birbirlerini daha kirli olmakla suçlamayı sürdürecek. Şimdi aslında soru şu: Bu pislik nasıl temizlenecek? Bir seçim kampanyası, ancak bu soruya etkili bir yanıt verirse anlam kazanır. Aksi halde politikacılar, Türkiye’de de hep olduğu gibi, topluca girdikleri bataklığın içinde debelenir durur, kapitalizm de sömürüye devam eder.

_

12 Ağustos 2012 Pazar

Kötünün İyisi Hangisi?

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Ağustos 2012

Amerika’da başkanlık seçimi yaklaştıkça birbiri ardına kamuoyu araştırmaları yayınlanıyor. Son baktıklarımdan birisi, Rasmussen Reports tarafından bu ay başında açıklandı. Araştırmaya göre Obama’nın politikalarına onay % 44 iken, Cumhuriyetçilerin adayı Mitt Romney için bu destek % 47 civarında. Pew Research Center ise oy dağılımını % 51 Obama, % 41 Romney şeklinde açıkladı.

40 yaşın altındakiler ve kadınlar, çoğunlukla Obama’nın tarafında, 40 yaş üstü olanlar ve erkekler genellikle Romney destekçisi. Beyazlar arasında Romney % 56 ile önde; siyahlar arasında Obama, 2’ye 1 oranında Romney’e fark atıyor. Bütün bu sonuçlar, aslında 2008’dekilerle benzer düzeyde seyrediyor.

Herkesin bildiği gibi Amerika’da seçimleri en çok etkileyen unsur ekonomik durum. İşsizlik hâlâ % 8.2; bu durumdan en çok zarar gören gruplar, gençler, siyahlar ve Hispanikler. 27 haftadan daha fazla bir süredir işsiz olanların toplam işsizler arasındaki oranı % 41.9. Bu son açıklanan rakamları ve oranları özellikle yazıyorum. Çünkü Obama’nın yeniden başkanlığı kazanması için yapması gereken bu konuda halka somut projelerle umut vermek.

Rasmussen araştırmasına göre Amerika’da çocukların geleceğinin anne ve babalarının yaşadığı hayattan daha iyi olacağına inananların oranı sadece % 14; % 65 oranında bir grup tersini düşünüyor. Daha 2010’da bu oranlar % 19’a % 59’du. Kısacası iki yıl gibi çok az bir zamanda hızlı değişimler oldu. Bütün bunlar Amerika’da ekonomi açısından geleceğe dönük kötümser bir bakış açısının hakim olduğunu ortaya koyuyor.

Bir ayrıntının da altını çizmek isterim. Yukarıda açıkladığım oranlar, kamuoyu araştırmalarında “approval rating” denilen yani bir adayın politikalarını, performansını değerlendiren oranlar için geçerli. Kamuoyu araştırmalarında bir de “favorability rating” denilen ve bir adayın genel olarak kişiliğine yönelik düşünceyi yansıtan oranlar var. Bu konuda Obama’nın daha önde olduğu görülüyor. (Real Clear Politics’e göre oranlar şöyle: % 50.6 Obama - % 45.1 Romney) Sonuçta adayın aldığı net oy, bu ikisinin yansıması oluyor.

Sonuçta araştırmalar gösteriyor ki, her iki aday da öne geçmek için çıkış yaratacak politikalar üretmeli. Özellikle Romney’in halk nezdindeki genel beğenilme oranını yükseltmek için uğraşması lazım. Obama’nın eşcinsellerin evlenebilmesini desteklemesi çok ciddi bir adımdı ve bu çıkışıyla liberal kesimlerde büyük takdir kazandı. İkinci büyük çıkışını, kaçak göçmenlerin Amerika’da kalıp çalışmalarına izin vereceğini açıklayarak yaptı. Çocukken ülkeye gelip yasalara uygun yaşayarak, orada eğitim alan genç nüfusu sınır dışı etmeyeceğini açıklaması, göçmenler arasında Romney’e göre önemli üstünlük sağladı.

Suriye ile olan ilişkiler ve müdahale olasılığı ise seçimi etkileyebilecek bir diğer konu. Ancak Obama’nın seçime kadar doğrudan müdahaleyi gündeme getirmeyeceği tahmin ediliyor.

Ama şunu da belirtmeden geçmeyeceğim. Amerikan halkında ne Obama’nın ne de Mitt Romney’in sorunlara çözüm olabileceğine dair güçlü bir inanç var. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler izleyecekleri politikalarda bazı farklılıklar olsa da, aynı sistemi savunan partiler. Nitekim seçmenlerin % 46’sı seçimin iki kötü aday arasında geçtiğini düşünüyor ve daha az kötü olarak gördüklerine oy vereceklerini söylüyorlar. Amerika’daki sistemin açmazlarından birisi bu. Demokratik ve Cumhuriyetçi Parti adaylarının dışındakilerin hiçbir şansı yok.

Amerika’daki başkanlık seçimlerini Obama’nın yeniden Demokratik Parti adayı olarak seçileceği kurultayı da yerinde izleyerek aktarmaya çalışacağım.

-

5 Ağustos 2012 Pazar

Sarı Gazetecilik

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Ağustos 2012

Son 10 yıldır medyanın yaşadığı çöküşü gün be gün izledik bu ülkede. Yalan yazanlar, dönekler, iftira atanlar, kavga edenler, iktidara yaranmak için takla üstüne takla atanlar köşe kapmaca oynuyor her yerde. Diğer yanda iktidara karşı duruşları nedeniyle sorgulanıp tutuklananlar var. Bir anda el konulup hükümete yakın işadamlarına satılan gazeteler, bir gecede tamamen farklı yayın yapmaya başlayan televizyon kanalları gördük.

Türkiye’de basın tarihi incelenirse, daha önceki yıllarda da buna benzer durumların yaşandığı ortada ama sanırım hemen herkes mesleğin en fazla itibar kaybettiği dönemin 2002’den bu yana geçen süre olduğu konusunda hemfikir.

Ben bu mesleğin eğitimini almış ve ona gönül vermiş bir gazeteci olarak, 2000’lerin şimdiye kadar olan kısmını hep derin bir üzüntüyle anacağım. Çünkü hem iktidar basın özgürlüğünü tamamen yok etti, hem de bizzat bu mesleği yaptığını iddia eden bazı kişiler meslek etiğini ayaklar altına alıp ezdi.

Az da olsa ana akım medyada hâlâ vicdanının sesini dinleyip onuruyla yazanlar da var. Ancak genel olarak baktığımızda durum gerçekten içler acısı. Cumhuriyet’in bu son 10 yıllık dönemde AKP’nin BOP endeksli neoliberal politikaları karşısında izlediği yayın politikası, hiç zikzaklamadı; hep emekçiden, aydınlanmadan, uygar bir yaşamdan yana olan kesimlerin sesi oldu. Dileyen arşivlere bakabilir.

Arşive girmişken diğer gazetelere de bakarlarsa, görecekleri karşısında şaşırmasınlar. Mesela ÖSYM skandalı karşısında “Şifre Palavra, ÖSYM Haklı” diye başlık atan Taraf’ı, Obama’yı “Welcome Mr. President” diye karşılayan Hürriyet’i, Başbakan’ı photoshopla sol kolunu kaldırmış Che tişörtü içinde göstererek, “Bir sosyalist parti lideri gibi konuştu” diye sürmanşet atan Radikal’i ve daha nicelerini görebilirler.

18 Aralık 2004 tarihli gazetelere bakarlarsa, 16-17 Aralık 2004’te Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği zirve toplantısında Türkiye’ye dayatılan şartları kabul edip bunu “Hedef tam üyelikti, o da alındı!” diyerek yansıtan Başbakan’ın sözlerinin manşetlere şöyle yansıdığına tanık olabilirler: “Avrupa’nın Ay Yıldızı” (Sabah), “İşte Bu Kadar” (Takvim), “Dik Durduk Kazandık” (Akşam).

O manşetlerin atıldığı tarihten bu yana 8 yıl geçti ve hiç de “işte bu kadar” denilenecek bir durum yaşanmadığı, o dönemde dik durup kazanmadığımız, Avrupa’nın ay yıldızı olmadığımız ortaya çıktı.

İletişim fakültelerinde gazeteciliği meslek olarak seçecek gençlere öğretilen ilk kural, “Gerçeğin izinden ayrılmama” ilkesidir. Ama ben Türkiye'deki medyaya baktığımda bu ilkeyi sahiplenen, yani mesleği etik değerlerine uygun olarak yapan çok az gazeteci görüyorum. Sözünü ettiğim, farklı bakış açılarından kaynaklanan yorum farkları değil; doğrudan gerçeklerin çarpıtılması.

Gazetecilik artık herkesin her konuda, yeterli deneyime sahip olmadan atıp tuttuğu bir alan haline geldi. Birçok olayda gerçeklerin, çıkarlar, donanımsızlık ya da araştırmama yüzünden çarpıtılmasıyla bugünkü sarı gazetecilik ortaya çıkıyor.

Oysa hiçbir gazetecinin olanı farklı gösterip kamuoyunu yanıltmaya hakkı yok; gazeteciliğin özü, olanı halka olduğu gibi iletmektir. Köşe yazarları köşelerinde yorum yapabilir ama onlar da o yorumu yaparken gerçekleri değiştirme hakkına sahip değildir. Yine de yapıyorlarsa, önce kendi itibarları, sonra da çalıştıkları medya kurumunun itibarı iki paralık olur.

Bir gazetenin güvenilirliği kolay kazanılmıyor; ancak aksi görüşte okuyucuların bile “O gazete yalan yazmaz” dediği an, güvenilirlik onayı alınmış demektir.

_

18 Mart 2012 Pazar

Diktatörüme Dokunma

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Mart 2012

The New Yorker dergisinin 12 Mart 2012 tarihli nüshasında Dexter Filkins’in “The Deep State” (Derin Devlet) başlıklı bir yazısı yayımlandı.

12 sayfalık yazının alt başlığında şu soruluyor: “Başbakan bir ılımlı olarak saygıyla karşılanıyor ama iktidarını sürdürmek için daha ne kadar ileri gidecek?

Filkins, yazısına Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir zamanlar derin devletin kendisinin ülkeyi idare etmesine asla izin vermeyeceği konusunda endişeli olduğunu ama iktidara geldiğinde çoğu kişiyi şaşırtarak, Türkiye’yi Batı’ya daha çok yaklaştırdığını, ekonomiyi geliştirdiğini, Batı ile Filistin, İran ve Suriye arasında önemli bir arabulucu haline geldiğini anlatarak başlıyor.

Ancak sonra Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeleri, Ergenekon davasını, tutuklanan gazetecileri, Gülen Cemaati’ni ve muhaliflere karşı giderek artan baskıyı ayrıntısıyla aktarıyor.

Üzerinde durulacak çok husus var ama benim dikkatimi en çok aşağıdaki bölüm çekti:

Erdoğan yönetiminin Batı’nın görmezden gelmeye kararlı göründüğü karanlık bir tarafı daha var: Ülke içindeki muhalefeti giderek artan bir şekilde sertleşerek bastırma harekatı. Son beş yılda, aralarında generallerin, paşaların, milletvekillerinin, yayın yönetmenleri ve diğer gazetecilerin, televizyon kanalı sahiplerinin, vakıf ve üniversite yöneticilerinin bulunduğu 700’den fazla kişi tutuklandı. Şu anda ordu bünyesinde görevde olan paşaların ve generallerin yüzde 15’lik bir kesimi, hükümeti darbeyle devirmeye teşebbüsten yargılanıyor.

Giderek yoğunlaşan bu baskıya karşı Amerika tepkisiz durumda. Başkan Barack Obama, dinamik ve demokrat düşünceli bir lider olarak gördüğü Erdoğan ile yakın bir ilişki kurdu, Bir Beyaz Saray yetkilisi, bana Obama’nın devamlı olarak dini ve etnik azınlıklara karşı muameleler konusundaki endişelerini dile getirdiğini söyledi.


***

Burada bir soru sormamız gerek. Batı demokrasilerinde iktidara karşıt düşüncelerin dile getirilmesinin baskıyla engellenmesi kabul edilemez. Öyleyse ABD, AKP iktidarının Türkiye’de yarattığı korku ortamına neden kayıtsız? Obama, Erdoğan’ı neden “demokrat düşünceli” görüyor?

Filkins, şöyle bir yanıt veriyor bu soruya: “Amerikan tepkisizliğine dair bazı Türklerin de paylaştığı bir açıklama, Obama’nın Müslüman dünyasında müttefiğe çok ihtiyaç duyduğu ve çok çabuk karışabilen bir bölgede Erdoğan’ı dost olarak tutmaya karar verdiği yönünde. Bundan bir Batılı diplomata söz ettiğimde, Erdoğan’ın Türkiye için yararlı bir lider olduğunu kanıtladığını söyledi. ‘Türkiye, Müslüman, müreffeh ve demokratik bir ülke. Böyle başka bir ülke daha yok.’

***

Türkiye Gazeteciler Sendikası’na göre bu ülkede geçen ay itibariyle 94 gazeteci tutuklu. Yani Türkiye, Çin ve İran’dan daha fazla sayıda gazetecinin tutuklu olduğu, insanların suçlarını bilmeden yıllarca hapiste yattığı bir ülke. Bu açıdan dünyadaki en baskıcı ülke. Böyle başka bir ülke de yok...

Bana göre Amerika’nın tavrının iki nedeni var.

1-Türkiye’yi Batılı demokrasinin değil, “Müslüman demokrasinin bir örneği” olarak görüp değerlendiriyorlar. Türkiye, AB’ye girecek Batılı anlamda bir demokrasi olarak değerlendirilse, sınıfta kaldığımız çok açık.

2-Aslında Amerikalılar da bunun farkında ama kendileri için hayati önemi olan bir bölgede, Türkiye gibi bir ülkeyi etki alanlarında tutmak istiyorlar.

Sonuç olarak, bu aşamada Türkiye’nin tam demokratik olmaması umurlarında değil. Suudi Arabistan da çağdışı bir krallık ama en yakın dostları değil mi? Çıkarları gereği devrilmelerine destek verdikleri Ortadoğu diktatörleri de bir zamanlar en yakın müttefikleri değil miydi?

Amerika, hep “Diktatörüme dokunma” diyor...

-

12 Şubat 2012 Pazar

Amerika'nın Yeni Askeri Doktrini

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Şubat 2012

Dış politikayla ilgilenenler duymuştur; ABD Savunma Bakanı Leon E. Panetta, geçen hafta bir açıklama yaptı ve Afganistan’daki Amerikan güçlerinin planlanandan bir yıl önce, yani 2013 yılında geri çekileceğini duyurdu.

Bu açıklamanın şimdi yapılmasının elbette bir amacı var: Bu yılın sonunda gerçekleşecek başkanlık seçimi öncesinde Barack Obama’ya artı puan kazandırmak. Afganistan’a giden askerlerin eve dönmesi yönündeki beklenti gerçekleşmeyince, Amerikan halkında giderek büyüyen bir öfke doğdu.

Geçen yıl Irak’tan çekilen Amerika, Afganistan’dan da 10 bin kadar askerini geri çekmişti. Ancak medyaya “Amerika, Afganistan’dan 2013’te çekiliyor” başlığıyla yansıyan olayın perde arkası, pek de anlaşıldığı gibi değil.

Afganistan’da şu anda yaklaşık 90 bin adet Amerikan askeri var. 22 bin kadarı sonbaharda dönecek; kalan 68 bin askerin ne zaman döneceğine ilişkin bir takvim yok. Bilinen tek şey, hepsinin 2014’te çekilmiş olacağı. Panetta’nın söylediğine göre, muharip misyonun sona ermesinin ardından, asker sayısı daraltılsa da, Afganistan’da bir miktar Amerikan askeri “destekleyici ve eğitici güç” adı altında varlık gösterecek.

Panetta’nın söylediklerini Obama’nın ocak ayında savunma stratejileri konusunda yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekli. Şöyle diyor Obama:

Avustralya’da açıkça belirttiğim gibi, Asya Pasifik’teki varlığımızı güçlendireceğiz, bütçe sınırlamaları bu kritik bölgeyi etkilemeyecek. NATO dahil olmak üzere, kritik ittifaklarımıza yatırım yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Ortadoğu’da tetikte olacağız. Irak ve Afganistan’daki savaşların ve büyük askeri kuvvetlerle gerçekleşen uzun dönemli ulus inşası sürecinin ilerisine bakıyoruz. Bu dönemde güvenliğimizi daha ufak konvansiyonel kara kuvvetleri ile sağlayacağız. Soğuk Savaş’ın eski sistemlerinden kurtulacağız ve böylece gelecekte ihtiyacımız olan kabiliyetlere, istihbarat, gözetim, keşif, karşı terörizm, kitle iletişim silahlarını önleme ve düşmanlarımızın girmemizi önlemeye çalıştığı bölgelerde operasyon düzenleme gibi yeteneklere yatırım yapacağız. Evet, ordumuz biraz daha daralacak; fakat bütün dünya bilmeli ki, Amerika, çevik, esnek silahlı güçlerle askeri üstünlüğünü koruyarak, her türlü olasılığa ve tehlikeye karşı hazır olacak.”

***

Obama’nın sözleri satır aralarında çok şey anlatıyor. “Düşmanların girmelerine engel olmaya çalıştığı bölgelerde operasyon yapma yeteneği kazanmak” ifadesi dikkat çekici. “Sakın ha Amerika’ya direnmeyin, başınıza Libya’da, Mısır’da olanlar gelir” demenin diplomatik bir yolu. Obama yönetiminin açıkladığı yeni askeri doktrinin temeli bu.

Amerika, askeri bütçede kısıtlamaya giderken, aslında insansız savaş uçaklarını ve özel kuvvetlere bağlı personel sayısını artırarak etkisini sürdürecek. Askeri harcamaları, her zaman kendisini takip eden 10 ülkenin askeri bütçelerinin toplamından daha fazla olacak.

Obama, “Soğuk Savaş döneminin sistemlerinden kurtulacağız” derken, eski büyük ordu yerine, her an her yerde özel operasyonlar yapabilecek özel birliklerden, bir tür kontrgerilladan söz ediyor aslında. Kendilerine doğrudan sorsanız bunu açıklıkla kabul etmeyebilirler ama Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı asker sayısı hızla artıyor ve Amerika dünyanın bütün köşelerine sızıyor.

Bu yılki başkanlık seçimlerini izlerken başkan adaylarının savunma politikalarına ayrıca dikkat etmeli. Obama kendisininkini koydu ortaya. Bakalım diğerleri seçilmek için maddi destek aldıkları savaş sanayisini besleyip, Amerikan emperyalizmini korumak adına nasıl bir yol öngörecek?

_

15 Ocak 2012 Pazar

Politik Zikzak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Ocak 2012

Amerika’da Cumhuriyetçi Parti’nin 2012 Başkanlık seçimi için aday belirleme süreci çok çekişmeli geçiyor. Eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Iowa eyaletindeki önseçimde, kendisinden sonra gelen Rick Santorum’u sadece sekiz oy farkla geride bıraktı. Eski Pennsylvania Senatörü Santorum, beklenmeyen bir çıkış yapsa da, New Hampsire'daki seçimi de kazanan Romney, şu anda parti içinde en şanslı isim olarak görülüyor.

Eski vali olmasının dışında neler biliyoruz Romney hakkında?

Cumhuriyetçi Parti’den ama “Partizan değilim; ılımlıyım ve ilerici görüşlerim var” diyor. Diğer adaylara göre daha liberal görüşleriyle ve sürekli tavır değiştirmesiyle tanınıyor. Hatta önemli konulardaki tavır değişikliği nedeniyle “Mitt flip-flop Romney” diye anılıyor.

Romney’in bu özelliği, politik esprileriyle ünlü Conan O’Brien, Jon Stewart ve Jay Leno gibi televizyonculara da iyi malzeme oluşturdu. O’Brien’a göre, Romney, seçimlerde en azılı rakibiyle, yani 4 yıl önceki Romney’le mücadele edecek.

Ancak Romney’in hiç zikzak çizmeyeceği bir konu olduğunu da belirtmek gerek. Aşağıda bunu açıklamak için bazı rakamlar vereceğim.

Birkaç ay önce The American Dream adlı blogda yayınlanan bir makaleye göre, büyük Wall Street bankalarındaki yöneticilerin Ocak-Eylül 2011 arasındaki dokuz ayda başkanlık için yarışanlara yaptıkları toplam bağışın dolar bazındaki miktarları şöyle:

Mitt Romney: 813.300, Barack Obama: 198.874, Tim Pawlenty: 101.515, Rick Perry: 58.900, John Huntsman: 28.250, Ron Paul: 13.104, Herman Cain: 2715, Michelle Bachmann: 1500, Newt Gingrich: 1250.

Bu manzara şunu ortaya koyuyor: Mitt Romney’in oy oranı 2011’in ilk dokuz ayında yapılan kamuoyu yoklamalarında yüzde 20’ler dolayında olsa da, Goldman Sachs, Morgan Stanley, Bank of America, JP Morgan Chase ve Citigroup gibi dev Wall Street bankalarının çalışanları kendisine 813.300 dolar bağış yaptı. Aynı dönemde diğer bütün Cumhuriyetçi Parti adaylarına verilen toplam bağış ise, 105.719 dolarda kaldı.

Açıkça görüldüğü gibi, Wall Street 2012 başkanlık seçimlerine para gücünü kullanarak yine müdahale ediyor. Peki neden Romney’i destekliyorlar?

Son ekonomik krizde bankaları kurtarma operasyonunun en ateşli temsilcilerinden biriydi kendisi. Milyarlarca doların Amerikan halkının cebinden alınıp bankalara transfer edilmesini savundu. Yeni bir kriz olursa bunu yine isteyeceğine hiç şüphe yok.

Dev şirketler ile adaylar arasındaki çıkar ilişkisi ortada. Amerika’da seçim sürecinde reklam için kim ne kadar para toplayıp harcayabilirse, o kazanır. Bu da bir gerçek. Bu durumda Mitt Romney, kürtaj, sağlık sigortası, küresel ısınma, yasadışı göçmenlerin durumu gibi konularda Cumhuriyetçi Parti tabanını kazanmak için görüşlerini değiştirse de, belli ki bankaların çıkarları söz konusu olduğunda tavrı hep aynı kalacak.

Aslında madem bu kadar rahatça tavır değiştirebiliyor, ben Romney’in Guantanamo konusundaki görüşünden vazgeçmesini dilerim. Ne demişti 2007’de? “Tutuklular Guantanamo’da olduğu için memnunum. Onların topraklarımızda bulunmasını, burada olduklarındaki gibi avukatlara ulaşmalarını istemiyorum. Bazı insanlar Guantanamo’yu kapatmamız gerektiğini söylüyor; bana göre genişletilmeli.

Romney gibi Obama’nın da bu konuda yeniden değişmesi lazım. 2008 seçimlerinden önce bu işkence yuvasını kapatacağını söyleyen Obama, kısa bir süre önce, Amerikan vatandaşlarının da Guantanamo’ya atılıp süresiz tutuklu kalmalarının önünü açan bir yasa imzaladı. Bakalım 2012 seçiminden önce 2008 çizgisine dönecek mi?

Anlaşılıyor ki, Amerikalı politikacılar, düz dikişi bir tek Wall Street çıkarlarını savunurken tutturabiliyor...

-

18 Aralık 2011 Pazar

Wall Street İşgali ve 2012 Başkanlık Seçimleri

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Aralık 2011

Birkaç hafta önce Wall Street İşgali hakkında yazdığım yazıdan sonra okurlardan çeşitli iletiler geldi. En çok merak edilen konu, bu hareketin 2012 Başkanlık seçimlerine etkisiydi.

Bir süredir ben de işgali bu açıdan izlemeye çalışıyorum ve şu soruları soruyorum. Acaba bu hareket, başkanlık seçiminin yapılacağı tarihe kadar gücünü sürdürecek mi? Yoksa bir aşamada kırılacak mı? Bu hareketin içinde yer alanlar bir bütün olarak değerlendirilebilir mi?

Bu tür sorulara yanıt ararken karşıma çıkan ilk veri şu oldu. Knowledge Networks adlı araştırma şirketinin, 28 Ekim - 1 Kasım 2011 arasında Boston Herald gazetesi ve Massachusetts Üniversitesi için ulusal ölçekte yaptığı kamuoyu araştırmasında, Wall Street İşgali’ne yüzde 35 oranında destek çıkarken, Wall Street’teki büyük şirketlere destek yüzde 16’da kaldı. Yüzde 29’luk kesim, aşırı sağcı Çay Partisi Hareketi’ne destek verirken, yüzde 21’lik kesim şu andaki hükümetten yana görüş bildirdi.

25 -31 Ekim arasında Quinnipac Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada ise, Amerikan halkının yüzde 39’u işgale destek verirken, yüzde 30’u olumsuz görüş bildirdi. Çay Partisi Hareketi’ne karşı ise 45’e 31 oranında olumsuz görüş çıktı.

Anlaşılıyor ki, Amerika’da 2012 Başkanlık seçimleri Çay Partisi Hareketi ile Wall Street İşgal Hareketi arasında ciddi bir çekişmeye neden olacak. Şu anda kamuoyunda işgale destek yüzde 35-39 araında değişirken, Çay Partisi Hareketi’ne olumlu bakanların oranının da yüzde 29-31 civarında olduğunu söylemek olanaklı.

***

Başkanlık seçimlerinde Cumhuriyetçiler, Çay Partisi Hareketi’nden güç alırken, Obama da bunu dengelemek bakımından Wall Street İşgal Hareketi’ni kendi yanına çekmek için çaba harcayacaktır. O zaman soru şu: Obama, “Biz bu hareketin yanındayız” dese de onları gerçekten kendi yanına çekebilecek mi?

(Bunu yanıtlamak için de yine araştırmalara bakacağım. Yazılarımı takip edenler bilir; her zaman verilere dayalı sonuçlar çıkarmayı tercih ederim.)

Fordham Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi Profesörü Costas Panagopoulos, 14-18 Ekim arasında Zuccotti Park’ta yaptığı araştırma neticesinde protestocuları “Düş kırıklığına uğramış Demokratlar” olarak niteledi. Çünkü protestoya katılanların yüzde 68’i 2008’de Obama’ya oy verdiğini açıklarken, bugün bunların 3/4’ünün Obama’nın başkanlığını beğenmedi ortaya çıktı.

Eylemcilerin 1/4’ü kendisini Demokrat olarak tanımlıyor, yüzde 39’u herhangi bir partiyle bağı olmadığını söylüyor. Yüzde 11 sosyalist, yüzde 11 Yeşil Parti üyesi, yüzde 2 Cumhuriyetçi Parti destekçisi, yüzde 12 de bunların dışında kalanlar...

***

Bu verilerin de gösterdiği gibi, Obama’nın, işgal eylemlerine katılanları bir bütün halinde yanına çekmesi olası değil. Fakat ben Wall Street İşgal‘inin Demokratik Partili politikacılar üzerinde etkili olacağını düşünüyorum. Çünkü ülkedeki aşırı sağcı Çay Partisi Hareketi’nin karşısına çıkaracakları bir düşünceye gereksinimleri var.

Ancak 2008’de seçilirken Wall Street şirketlerinin desteğini alan Obama’nın 2012’de onların destekçisi sağ kesime tamamen sırtını dönebileceğini sanmak da safdillik olur.

Nitekim her zaman yaptığı gibi, iki tarafı da yabancılaştırmama çabasını sürdürüyor. Bir yandan, işgalcilerin yanında olduğunu söylüyor; sonra da “Wall Street İşgali, bir bakıma Çay Partisi Hareketi protestolarından çok da farklı değil. Hem sağda hem soldan insanlar, kendilerinin hükümetten farklı kamplarda olduğunu, kurumların onları gözetmediğini düşünüyor” diyor.

Barack Obama, aradaki farkı gerçekten hiç anlamamış...

_

4 Aralık 2011 Pazar

Wall Street işgali, sınıf mücadelesidir

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 4 Aralık 2011

Bu hafta İzlanda yazılarıma ara verip yine Amerika’ya bakmak istiyorum. New York’un Wall Street finans bölgesinde yer alan Zuccotti Park’ta yapılan işgal eylemleri başlayalı 2.5 ayı geçti. 17 Eylül’de Amerika’dan çıkıp tüm dünyaya yayılan eylemler hakkında çok yazı yazıldı, herkes görüşünü söyledi. Kimisi Obama gibi “sınıf hareketi değildir” diyerek inkara kalkıştı; kimisi komünizm ruhu Wall Street’i işgal etti dedi.

Ben daha önce yazdığım yazılarda bunun tam bir sınıf savaşı olduğunu, kitlelerin kapitalizmin yıkıcılığına başkaldırdığını belirtmiştim. Bu görüşümü izlenimlere dayanarak ve harekete katılanların yayınladığı bildirilerden yola çıkarak edinmiştim.

Bu yazıda, o görüşümü veriler aracılığıyla destekleyeceğim. (Aşağıdaki bilgiler, New York’taki İş ve Kamu Sağlığı Enstitü Yöneticisi Les Leopold’un “The Looting of America” /(Amerika’nın Yağmalanışı) adlı kitabında da yer alan ve grafiklerle desteklenen resmi verilerden alındı.)

***

1- Amerikan rüyası yıkıldı: Bir çalışanın gerçek ücreti ile ekonomik üretkenliğini gösteren eğriler, 1970’lerin ortasına kadar paralelken; o tarihten sonra ekonomik üretkenlik hızla yükseliyor ama ücret inişe geçiyor; iki eğri arasında derin bir ayrılık oluyor. “Daha çok çalışan, daha iyi kazanır” mantığı çöküyor. Ekonomik üretkenliğin artışıyla ortaya çıkan para, aşırı zenginlere aktarılıyor.

2- 1970’lerde en büyük 100 şirketin yöneticisi, her bir çalışanın kazandığı 1 dolara karşılık 45 dolar kazanırken , 2006’da bu dengesizlik şirketler lehine 1'e 1743 oldu.

3- Kadınların çalışma yaşamına katılmasına karşın, ortalama bir ailenin geliri düşerken, zengin ailelerin geliri artıyor. En alt seviyedeki % 20’lik kesim yılda 27.000 dolardan az kazanırken, en üst seviyedeki % 5’lik kesim 191.060 ve üzerinde kazanıyor.

4- En çok kazanan varlıklı kesimin ödediği vergi oranı yıldan yıla azalıyor. 1950’lerde en çok vergi ödeyen ilk 400 kişi % 90 vergi oranı ile karşılaşırken, bu 1990’ların ikinci yarısından itibaren yapılan vergi indirimleriyle önce % 30’lara, şu anda da % 16’ya kadar inmiş durumda.

5- Yüzde 1’lik kesimin (vergi kesintisi yapılmadan önce) hane halkı başına düşen gelir payı 1928’den sonraki en yüksek seviyede. Bu oran 1928'de % 23.9 iken, bugün % 23.5'la aynı çarpıklık yakalanmış durumda.

6- Zengin gittikçe zenginleşiyor. Wall Street kurtarma paketlerinin tüm yükü orta halli Amerikan ailelerine yüklendi. Orta halli ailenin, en tepedeki 10 yatırım fonu yöneticisinin 1 saatte kazandığını kazanmak için 47 yıldan daha fazla çalışması gerek.

7- Politikayı zenginler kontrol ediyor. 2010’da iş dünyasının politikada etkili olmak için harcadığı para 1.317.977.7219 dolar iken, emekçi kesiminki 92.355.686 dolar.

8- İşsizlik çığ gibi büyüdü. 2000’de % 5.7 oranındaki işsizlik 2010’da % 14.5’e çıktı.

9- Gelecekle ilgili umutlar azalıyor. 26 haftadan fazla bir süredir işsiz olanların oranı, tarihin en yüksek seviyesinde.

10- En büyük 10 bankanın sahip olduğu servet giderek büyüyor. 1994’te ekonominin % 17’sine denk gelen bu servet, 2009’da % 63’e çıktı. “Batamayacak kadar büyük” politikası geçerliliğini sürdürüyor.

***

Les Leopold’un ortaya koyduğu gibi Amerika, giderek zenginleşen yüzde 1’lik kesimin % 99’luk kesimi ezip geçtiği bir makine halini aldı; kapitalizmin en vahşi şeklini kendisine anayasa yapan, sermayeye tapınan dev bir makine.

Yüzde 99’un isyanı bundandır; bu bir sınıf savaşıdır.

-

30 Ekim 2011 Pazar

Dokuz Yıl Önceki Wall Street Protestosu

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 30 Ekim 2011

Haftalardır dünya finans piyasalarının merkezinde yaşanan Wall Street İşgali’ni izliyoruz. New York’ta başlayan protesto, önce Amerika’nın birçok eyaletine, sonra da dünyanın farklı başkentlerine yayılan çok büyük boyutlu bir hareket halini aldı.

Wall Street Protestosu denilince, bugüne kadar benim aklıma ilk anda 2002 yılında tanık olduğum bir gösteri gelirdi. Amerika’yı George W. Bush’un yönettiği yıllardı. Medyada Irak’ın çok yakında işgal edileceği yazılıyor, Bush’un neoliberal politikaları Amerikan orta sınıfını ezip geçiyordu.

Tam o günlerde, 4 Ekim 2002’de Amerikan solunun tanınmış isimlerinden, tüketici hakları savunucusu ve avukat Ralph Nader, “Take it to The Street” (Sokağa Taşı) adlı bir kampanya başlattı.

Nader’ın ana hedefi, Wall Street’teki yolsuzluğa karşı çıkmak ve bunu sokak protestolarıyla ülkeye yaymaktı. Kampanyanın açılışı, Wall Street’te New York Borsası’nın karşısındaki alanda onbinlerce kişinin katılımıyla yapıldı. Onların arasında ben de vardım.

Kalabalıktakilerle konuşmuş, neden bu kampanyaya destek verdiklerini sormuştum. Şirketlerin milyonlarca doları halkın cebinden çaldığını söylüyordu hepsi. Polisin bariyerler koyarak, katılımcıları belli bir alana hapsetme çabaları arasında sıkışıp kalmış, yağmur altında ıslanıyorduk. Ama kimsenin bir yere gideceği yoktu; herkes Nader’ın yapacağı konuşmayı bekliyordu.

Ardı ardına 7-8 kişi konuştuktan sonra, sahnede yanında gitarist Oliver Ray’le birlikte Patti Smith’i gördük. O anda Wall Street’e hakim olan heyecanı kelimelerle anlatmak olanaksız.

Bugüne kadar Patti Smith’i birçok kez konserlerde izledim. Her biri unutulmayacak kadar güzeldi ama o gün tek bir gitarla, sol yumruğu havada söylediği “People Have the Power!”, bugüne kadar tanık olduğum en etkileyici dakikalardı. Onca insanın punk rock’ın bu özgün sesine hep birlikte eşlik edişi, Wall Street’teki bütün binaları titretecek kadar güçlüydü.

Ralph Nader, o gün 12 maddelik kongre adaylığı duyurusunu da açıkladığı konuşmasında şöyle diyordu: “Şirketler asla bizim efendimiz olmak için tasarlanmadı; aksine kamu çıkarı adına bizlere hizmet için kuruldu. Ama para hırsı, sonunda hile, yolsuzluk ve suçla dönen spekülatif bir kumarhane yarattı. Bizler halk olarak kendi kaynaklarımızı kontrol altına almalıyız!

Nader’ın sözleri, dinleyicilerin “Açgözlülük bitsin!” şeklindeki coşkulu tezahüratlarıyla karşılanmıştı. Kalabalık arasında Nader’ı desteklemese de kuduran kapitalizme karşı olanlar da vardı. O gün Wall Street’te bizzat duyduğum sloganların, gördüğüm pankartların aynılarını, bugün yine medyadaki Wall Street’i İşgal haberlerinde görüyorum.

Dokuz yıl önce oldu bunlar; 2008 Ekonomik Krizi’nden altı yıl önce... O günden bu yana ne yapıldı Amerika’da? Obama, zengin sınıfa karşı orta sınıfı yeterince destekleyebildi mi? Hayır.

Bütçe açığını azaltmak için zenginlerin vergilerini artırmayı istediğini söylerken, “Bu bir sınıf savaşı değil, matematik” diyor ve işin aslını inkar ediyor. Amerika’da hiçbir politikacı itiraf etmek istemese de, bu tam bir sınıf savaşı! 2002’de de bugün de Wall Street’i dolduran insanlar, hakça bir düzen istiyor, kapitalizmin sömürüsüne isyan ediyorlar.

Ama bu politika... Obama’nın, işgal hareketini kendi yanına çekerek, aşırı sağcı Çay Partisi hareketini dengelemek için kullanmak isteyeceği de açık. Oysa Wall Street işgalcilerinin temsilcisi ne büyük sermayenin milyonlarıyla seçilen Obama olabilir ne de başka bir Demokrat Partili. Meydanlarda yankılanan talepleri ancak bağımsız bir sosyalist aday yerine getirir.

-

25 Eylül 2011 Pazar

İnsanlıktan Utandıran Bir An

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Eylül 2011

Amerika, 2012’de başkanlık ve Kongre seçimlerine hazırlanıyor. Oradaki seçim süreci, birçok noktada bizdekinden farklı seyrediyor. Öncelikle adayların kamusal politikalara ilişkin görüşleri seçim tarihinden çok önce çeşitli panellerde ve toplantılarda tartışılmaya başlanıyor. Televizyon kanallarında adayların toplu olarak katılıp, doğrudan halkın sorularını yanıtladıkları oturumlar düzenleniyor. Seçim günü geldiğinde, herkes, hangi adayın hangi konuda nasıl bir tavır aldığını net bir şekilde biliyor.

“Net bir şekilde biliyor da ne oluyor, seçilen kişi o verdiği sözlerde duruyor mu ki?” diyebilirsiniz. Durmayanın bir sonraki seçimde alacağı oyların oranında, “sözünde durup durmama kriteri” de rol oynuyor tabii. Örneğin Obama’nın gelecek seçimde bu kriterden geçer not almakta epey zorluk yaşayacağını şimdiden söylemek olanaklı.

***

Aslında sözü, girişte anlattığım bu bilgilendirme toplantılarından birine getirmek istiyorum. Geçenlerde Tampa/Florida’da Cumhuriyetçi Parti başkan adaylarının katıldığı bir oturum yapıldı.

Eski Utah Valisi John Huntsman, İşadamı Herman Cain, Çay Partisi Hareketi’nin kurucularından Temsilciler Meclisi Üyesi Michele Bachmann, İşadamı ve eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Teksas Valisi Rick Perry, Temsilciler Meclisi Üyesi Ron Paul, Eski Kongre Üyesi Newt Gingrich ve Eski Senatör Rick Santorum’un yer aldığı toplantının sponsorluğunu CNN ve Amerikan sağının içinde yer alan Tea Party (Çay Partisi) hareketinin üstlenmesi de ilginçti.

İnternet üzerinden de izlenebilen yayın sırasında birçok sosyal ve siyasi konuda görüşler paylaşıldı; büyük çoğunu hayretle karşıladığım sözler ifade edildi. Ancak hiçbirisi Ron Paul’ün (RP) CNN Moderatörü Wolf Blitzer (WB) ile girdiği şu diyalog kadar dehşete düşürmedi beni.

WB: Size varsayımsal bir soru sorayım. İyi bir iş sahibi olan, iyi bir hayat süren, 30 yaşında sağlıklı bir adam şöyle bir karara varıyor: “Sağlık sigortası için ayda 200 ya da 300 dolar ödemeyeceğim; buna ihtiyacım yok, çünkü sağlıklıyım.” Fakat başına çok kötü bir kaza geliyor ve birden buna ihtiyacı oluyor. Diyelim ki komaya girdi. Bu durumda masrafları kim karşılayacak?

RP: Sosyal yardımlaşma ve sosyalizmin kabul edildiği bir toplumda, devletin bunu karşılamasını bekleyecektir.

WB: Peki siz nasıl olmasını istiyorsunuz?

RP: Ne istiyorsa onu yapmalı ve kendi sorumluluğunu üstlenmeli. Ben kendisine temel sağlık sigortalarından birisine sahip olmayı tavsiye ederdim, ama zorlamazdım.

WB: Ama başına o kötü olay geldiğinde o sigortaya sahip değil ve 6 ay boyunca yoğun bakıma ihtiyacı var. Kim ödeyecek?

RP: Özgürlük bu zaten. Kendinizle ilgili riskler almak.

WB: Ama toplumun o adamın öylece ölmesine göz yummasını gerektiğini mi söylüyorsunuz?

Stüdyodaki kalabalıktan sesler: Evet! Evet! (Kahkahalar)

RP: Ben bu ülkede sağlık sigortası sistemi (Medicare) yokken 1960’ların başında tıp eğitimi aldım. San Antonio’da Santa Rosa Hastanesi’nde çalışırken bize başvuran kimseye kapımızı kapamadık. Onlarla kilise ilgilenirdi. Herkesin yükünü kendisinin, komşularının ya da kilisenin yüklenmesi fikrinden vazgeçtiğimiz için şu anda masraflar çok arttı. Tıpta rekabet yok. Herkes lisanslama ile korunuyor.

***

Ron Paul, bir tıp doktoru. Sigortası olmayan bir adamın başına kaza gelir ve komaya girerse, kendi kararlarının riskini almalı ve sonuca razı olmalı diyor. Daha da fenası, stüdyoda oturanlardan bir kısmının Blitzer’in “Ölüme terk mi edilsin?” sorusuna Ron Paul’den önce kahkahalar eşliğinde “Evet! Evet!” çığlıklarıyla yanıt vermesi!

O an, insanı insanlığından utandıran unutulmayacak bir an olarak tarihe geçti.

-

18 Eylül 2011 Pazar

Liderinizi tanıyın

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Eylül 2011

ABD Başkanı Barack Obama, 11 Eylül saldırılarının 10. yıldönümü dolayısıyla Le Figaro gazetesine demeç vermiş. Dünya medyasına da yansıyan sözleri, inandırıcılıktan çok uzak ve çelişkilerle dolu.

Demecinde, El Kaide’yi bozguna uğratmakta olduklarını belirtmiş ABD Başkanı. Artık Amerikalıların El Kaide ile olan savaşı fiilin sonuna gelen "-mekte" ekiyle ifade etmelerine alıştık. Bush da aynı ifadeyi kullanırdı, Obama da onun yolundan gidiyor.

Afganistan’da uzunca bir süredir devam eden savaş, tam Obama’nın Vietnam’ı olarak anılmaya başlanmıştı ki, Amerikalılar Usama bin Ladin’i öldürdü. Bu olmasa, Obama’nın El Kaide’yi bozguna uğratmakta olduklarını savunması olanaksızdı. Çünkü Afganistan’da batağa saplanan Amerika’nın durumunu yakından izleyen herkes bilir ki, Ladin’in ölmesi El Kaide’nin yenilmekte olduğunu göstermiyor.

Nitekim muhafazakar görüşleriyle tanınan Washington merkezli The Foundation for Defence of Democracies (Demokrasileri Savunma Vakfı) adlı kuruluşun üyesi, radikal terörizm üzerine çalışan Daveed Gartenstein-Ross da, bu olayı bir süre önce “Bu, örgüte karşı önemli bir hamle ancak El Kaide’yi öldürmeyecek” şeklinde yorumladı.

Bunun nedeni, Ladin’in ölümünün El Kaide için yalnızca sembolik bir kayıp olması. Örgüt, onun yerine propaganda lideri olarak kullanılabileceği çok sayıda isme sahip. Bunlardan biri de Ladin’in sağ kolu Eymen El Zevahiri’ydi ve haziran ayında onun yerini aldı.

***

Obama’nın Le Figaro demecinde dikkati çeken en çelişkili sözleri ise, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile ilgili. Şöyle demiş Başkan:

Ortadoğu ve Kuzey Afrika'daki halklar, demokrasiye giden en güvenli yolun şiddete ve teröre başvurmamak olduğunu gösterdi. Gelecek yıkmak değil, inşa etmek isteyenlere aittir.”

Bu sözleri ancak dünya siyasetini izlemeyen ve Amerikan dış politikasını hiç tanımayan birisi okursa, “Ne güzel konuşmuş! Gelecek elbette yıkmakla değil inşa etmekle kurulur” der. Ama bugün dünyada ne olup bittiğinin biraz farkındaysanız, bu sözlere ya kahkahayla gülerek ya da öfkeyle “Dalga geçiyor herhalde!” diye karşılık verirsiniz.

Çünkü Amerika’nın Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki petrole ve enerji kaynaklarına el koymak için başlattığı savaşın tam bir yıkım olduğunu bilirsiniz.

Çünkü Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da on yıllardır diktatörlere boyun eğen halkın başına bu kez de emperyalizm zincirinin geçirildiğini anlarsınız.

Çünkü terör ve şiddetten yılmış bir halkın üzerine “demokrasi ihraç etme” bahanesiyle bombaların atıldığını, bu operasyonlar sırasında sivillerin de öldürüldüğünü görürsünüz.

Çünkü Batı emperyalizminin inşa edip kâr sağlamak için önce var olanı yerle bir ettiğini, kendi sermayesini uzak topraklara sokabilmek için her yeri yakıp yıktığını bilirsiniz.

Olan biten sanki bir tiyatro oyunudur. Ruhunu şeytana satmış çıkarcı tüccar, iyilik meleği kostümünü giymiş rolünü oynamaktadır. Zaten sözlerinin bir yerinde, “Dünyadaki liderlik rolünü oynamaya devam edeceğiz” demiş Obama...

Bugünkü duruma bakıp, Amerika’nın “Dünya liderliği” tanımından ne anladığını çıkarsayabiliriz:

Önce var olanı yıkmak, sonra yıkılanı inşa edip Amerikan şirketlerine rant sağlamak; diktatörlere karşı görünüp, çıkarı için kendisi ile işbirliği yapan Suudi diktatörlerle kol kola gezmek; kendi yarattığı ve yıllarca desteklediği teröristi sonradan düşman ilan etmek; silah endüstrisini beslemek için yeni savaşlar yaratmak.

21. yüzyılda dünya liderliği böyle tanımlanıyor. Bir dünyalı olarak liderinizi tanıyın.

-

4 Eylül 2011 Pazar

Obama'nın Geleceği

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 4 Eylül 2011

Amerika’da gelecek yıl başkanlık seçimi var. 2008’de büyük umutlarla “kurtarıcı” olarak seçilen Obama, hem Amerika’da hem de dünyada hayal kırıklığı yarattı.

Ben, Obama'nın yıldızının parladığı kongreyi Türkiye'de ilk yazan ve yükselişine dikkat çeken yazarım. Ancak Amerika’da siyahi bir başkanın seçilmesini ne kadar önemsesem de, Obama’nın Amerikan politikalarında temel değişikliklere gidebileceğine hiç inanmadım; dolayısıyla büyük beklentilerim yoktu.

Üç yıldır devam eden Obama döneminin ABD iç politikası açısından elbette Bush döneminden farkları oldu. Fakat Obama, yapmak istediklerinin bir kısmını Kongre’deki Cumhuriyetçilerin direnişi yüzünden tam yapamadı.

Örneğin sosyal sağlık sigortasını düzenlemek istedi, önemli bir gelişme sağladı ama bütün vatandaşları kapsayan bir sigorta sistemini getiremedi.

Demokratlar Bush’un savaş politikalarını eleştirirken, kendileri iktidara gelince savaşı genişlettiler. Obama’nın farkı, Bush gibi tek başına hareket etmeyip, uluslararası toplumu da işin içine sokarak hareket etmesiydi. Ama Libya operasyonu için Kongre’den onay almadan emir verdi. Sonuçta o da, ağzından barış kelimesini hiç düşürmese de savaş dönemi Başkan’ı oldu.

Çünkü o da Wall Street ile göbek bağı bulunan bir partiye mensup. Korporatokrasinin (ticari şirketlerin açık ya da gizli şekilde devlet yönetimine hakim olduğu sistem) hüküm sürdüğü Amerika’da, sistemin baş aktörlerine karşı gelerek Başkan seçilmek olanaklı değil. Ayrıca Obama siyahi olduğu için farklı algılansa bile, o da ABD’de kurulu düzenin içinden çıkan seçkinlerden birisi.

Bütün bunlara Amerika’daki işsizlik sorununun tırmanması, bütçe açığının büyümesi, Amerika’nın kredi notunun tarihte ilk kez düşürülmesi de eklenince, halkın Obama’ya desteği giderek azaldı. Son kamuoyu araştırmalarına göre, bu oran % 40’a kadar düştü. Obama’nın başkanlığını beğenmeyenlerin oranı ise % 50’yi aştı.

Şimdi gelecek yılki seçimlerde neler olabileceği üzerine çeşitli tahminler yapılıyor. Demokratlar’ın adayı Obama olacağına göre, onun karşısına çıkacak Cumhuriyetçi adaylara bakmak gerek.

Şu ana kadar aday olan dört isim var: İşadamı ve eski Massachusetts Valisi Mitt Romney, Temsilciler Meclisi Üyesi Ron Paul, Teksas Valisi Rick Perry ve Çay Partisi Hareketi’nin kurucularından, Temsilciler Meclisi Üyesi Michele Bachmann. 2008’de John McCain’in Başkan Yardımcısı adayı olarak seçime katılan eski Alaska Valisi Sarah Palin’in de adı geçiyor ama henüz adaylığı netlik kazanmadı.

Bunların içinde muhafazakar görüşlere daha yakın olanı da var, bazı konularda Demokratlara yaklaşanı da. Ancak bu aşamada bu yazıyı ilgilendiren kısmı Obama karşısındaki güçleri.

Gallup’un 17-18 Ağustos’ta yaptığı araştırmaya göre, Obama ile Mitt Romney seçime girecek olursa, kayıtlı seçmenler arasında Obama % 46, Romney % 48 oy alıyor. Cumhuriyetçi Parti adayı Rick Perry olursa, Obama ile ikisi de % 47 alırken; Obama Ron Paul’ü 2 puan farkla, Michele Bachmann’ı 4 puan farkla geçiyor.

Görüldüğü gibi seçime bir yıl kala Obama’nın durumu parlak değil. Ancak buradan yola çıkarak seçimi kaybedeceğini söylemek de olanaklı değil. 1995’te olanı hatırlayalım. Kansas Senatörü Bob Dole, yine bir Gallup araştırmasında Bill Clinton karşısında % 48’e % 46 öndeydi. 1996’da Clinton, Bob Dole’a 8 puan fark atarak seçildi.

Ama bunun tersi bir durum da var. 1979’da Başkan Jimmy Carter, Kaliforniya Valisi Ronald Reagan’la % 45 oy oranıyla eşit görünüyordu. Sonunda Reagan, Carter’ı 10 puan farkla yendi. Bu olduğunda işsizlik yükselişteydi.

Belli ki Obama, gelecek bir yıl içinde en büyük mücadeleyi ekonomide verecek.

-