Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Irak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2012 Pazar

Obama ve Siviller

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Kasım 2012

Obama’nın ikinci kez başkan seçilmesi, Amerika kadar Türkiye’de de heyecan yarattı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nı seçim üssü haline getirecek kadar kendini kaybetti bazıları. Televizyonda, sosyal medyada coşku dolu insanlar vardı.

Mitt Romney gibi aşırı dinci bir muhafazakarın yenilgisine karşı Amerikalıların sevincini anlamak olanaklı. Kürtaja, eşcinsellere, kadın haklarına karşı söylemleriyle dikkat çeken bir partinin, halkının yarısını Demokrat Parti’ye oy verdikleri için aşağılayan, zengin ve beyaz kesime hitap eden adayıydı Mitt Romney.

Fakat politikayla sadece kendi günlük hayatını etkileyen alanlar dışında da ilgilenen bilinçli kesimlerin Obama’dan rahatsız olduğu da bir gerçek. 2008’de Amerika’nın seçilen ilk siyah Başkanı olduğunda tüm dünyada büyük umutlar yaratan Obama’dan geriye ne kaldı? Verdiği sözlerin büyük kısmını yerine getiremedi. En büyük vaadi sağlık sigortasıydı; bir düzenleme yaptı ama Kongre’de zorlanınca çok büyük ödünler verdi.

Guantanamo’yu göreve geldikten sonra bir yıl içinde kapatacağını söyledi; oysa aradan geçen dört yıla karşın, hapishaneyi kapatmayı bırakın, koşulları daha da sertleştirerek, insanları hâlâ hücrelerde neden suçlandıklarını bilmeden, süresi belli olmayan bir tutukluluğa mahkum ediyor.

Bush döneminin sonunda patlayan ekonomik kriz konusunda da büyük hayal kırıklığı yarattı Obama. Halkın ödediği vergileri bankalara aktardı. Ekonomi toparlansın diye yaptı diyenler olsa da, halk işsizlikten kırılıp her şeyini kaybederken, banka yöneticilerinin cebine prim olarak giren milyonları, dönen üçkağıtları kimse açıklayamadı.

Irak Savaşı’na karşı çıkıp Ortadoğu’ya barış getireceği mesajlarını verdi. Irak’ta istediğini alan Amerika’nın askerlerini çekti ama Afganistan’daki savaşı büyüttü.

Bütün bunların arasında yaptığı en kötü şey, Amerikan savunma sisteminde “sivil” anlayışına getirdiği bakış açısı oldu. Obama yönetimi, insansız uçaklarla yürütülen gizli savaşlarda ölen siviller konusunda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları en aza indirmek için, “sivil” tanımına yeni boyutlar kazandırdı. 

ABD’nin elinde terörle mücadele için oluşturdukları bir ölüm listesi (kill list) var. Bu listede olan birisi yakalandığında yanında başka siviller varsa, bombardıman kararını doğrudan Obama veriyor. 2009’da verdiği emirle yerine getirilen ilk füze saldırısında ölen 44 sivilin arasında kadın ve çocuklar da vardı. Beyaz Saray, sivil ölümleri hakkında bilgisi olmasına karşın, saldırıları Afganistan, Pakistan, Yemen gibi ülkelerde devam ettiriyor. Eski çalışma arkadaşlarının söylediğine göre, Obama’nın bu tür hedefli saldırılara tutkusu tehlikeli boyutlarda...

Ana akım medyada yakın zamana kadar göz ardı edilen bu konu, mayıs ayında The New York Times’da da haber oldu. 2010’da istifa eden Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, Amerikan vatandaşlarının hayatına mal olmayan, düşük maliyetli bu saldırıların, sert mücadele tarzını ortaya koyduğu için, politik açıdan ülke içinde avantajlı görüldüğünü, sadece diğer ülkelerde eleştirildiğini söyledi.

Diyelim ki Blair’in dediği gibi, sivillerin öldürülmesi Amerikan halkının çoğunluğu açısından sorun yaratmıyor; ama acaba bizde Obama seçildi diye neredeyse kalkıp oynayacak olanları da mı rahatsız etmiyor? Dünyanın bir başka ülkesinde siviller bombardıman altında katledilince bu onları ilgilendirmiyor mu? Hani insan hakları evrenseldi?

Romney seçilseydi daha iyi olurdu demiyorum; ama imparator Obama yeniden seçildi diye, çokuluslu şirketlerin temsilcisi yine o oldu diye sevinecek kadar saf da değilim.

_

12 Şubat 2012 Pazar

Amerika'nın Yeni Askeri Doktrini

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 12 Şubat 2012

Dış politikayla ilgilenenler duymuştur; ABD Savunma Bakanı Leon E. Panetta, geçen hafta bir açıklama yaptı ve Afganistan’daki Amerikan güçlerinin planlanandan bir yıl önce, yani 2013 yılında geri çekileceğini duyurdu.

Bu açıklamanın şimdi yapılmasının elbette bir amacı var: Bu yılın sonunda gerçekleşecek başkanlık seçimi öncesinde Barack Obama’ya artı puan kazandırmak. Afganistan’a giden askerlerin eve dönmesi yönündeki beklenti gerçekleşmeyince, Amerikan halkında giderek büyüyen bir öfke doğdu.

Geçen yıl Irak’tan çekilen Amerika, Afganistan’dan da 10 bin kadar askerini geri çekmişti. Ancak medyaya “Amerika, Afganistan’dan 2013’te çekiliyor” başlığıyla yansıyan olayın perde arkası, pek de anlaşıldığı gibi değil.

Afganistan’da şu anda yaklaşık 90 bin adet Amerikan askeri var. 22 bin kadarı sonbaharda dönecek; kalan 68 bin askerin ne zaman döneceğine ilişkin bir takvim yok. Bilinen tek şey, hepsinin 2014’te çekilmiş olacağı. Panetta’nın söylediğine göre, muharip misyonun sona ermesinin ardından, asker sayısı daraltılsa da, Afganistan’da bir miktar Amerikan askeri “destekleyici ve eğitici güç” adı altında varlık gösterecek.

Panetta’nın söylediklerini Obama’nın ocak ayında savunma stratejileri konusunda yaptığı açıklamayla birlikte değerlendirmek gerekli. Şöyle diyor Obama:

“Avustralya’da açıkça belirttiğim gibi, Asya Pasifik’teki varlığımızı güçlendireceğiz, bütçe sınırlamaları bu kritik bölgeyi etkilemeyecek. NATO dahil olmak üzere, kritik ittifaklarımıza yatırım yapmaya devam edeceğiz. Özellikle Ortadoğu’da tetikte olacağız. Irak ve Afganistan’daki savaşların ve büyük askeri kuvvetlerle gerçekleşen uzun dönemli ulus inşası sürecinin ilerisine bakıyoruz. Bu dönemde güvenliğimizi daha ufak konvansiyonel kara kuvvetleri ile sağlayacağız. Soğuk Savaş’ın eski sistemlerinden kurtulacağız ve böylece gelecekte ihtiyacımız olan kabiliyetlere, istihbarat, gözetim, keşif, karşı terörizm, kitle iletişim silahlarını önleme ve düşmanlarımızın girmemizi önlemeye çalıştığı bölgelerde operasyon düzenleme gibi yeteneklere yatırım yapacağız. Evet, ordumuz biraz daha daralacak; fakat bütün dünya bilmeli ki, Amerika, çevik, esnek silahlı güçlerle askeri üstünlüğünü koruyarak, her türlü olasılığa ve tehlikeye karşı hazır olacak.”

***

Obama’nın sözleri satır aralarında çok şey anlatıyor. “Düşmanların girmelerine engel olmaya çalıştığı bölgelerde operasyon yapma yeteneği kazanmak” ifadesi dikkat çekici. “Sakın ha Amerika’ya direnmeyin, başınıza Libya’da, Mısır’da olanlar gelir” demenin diplomatik bir yolu. Obama yönetiminin açıkladığı yeni askeri doktrinin temeli bu.

Amerika, askeri bütçede kısıtlamaya giderken, aslında insansız savaş uçaklarını ve özel kuvvetlere bağlı personel sayısını artırarak etkisini sürdürecek. Askeri harcamaları, her zaman kendisini takip eden 10 ülkenin askeri bütçelerinin toplamından daha fazla olacak.

Obama, “Soğuk Savaş döneminin sistemlerinden kurtulacağız” derken, eski büyük ordu yerine, her an her yerde özel operasyonlar yapabilecek özel birliklerden, bir tür kontrgerilladan söz ediyor aslında. Kendilerine doğrudan sorsanız bunu açıklıkla kabul etmeyebilirler ama Özel Operasyonlar Komutanlığı’na bağlı asker sayısı hızla artıyor ve Amerika dünyanın bütün köşelerine sızıyor.

Bu yılki başkanlık seçimlerini izlerken başkan adaylarının savunma politikalarına ayrıca dikkat etmeli. Obama kendisininkini koydu ortaya. Bakalım diğerleri seçilmek için maddi destek aldıkları savaş sanayisini besleyip, Amerikan emperyalizmini korumak adına nasıl bir yol öngörecek?

_

28 Ağustos 2011 Pazar

Amerika'nın Gizli Ordusu

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 28 Ağustos 2011

Bizde genellikle yazarlar, Amerika’yı The New York Times, The Washington Post, The Wall Street Journal ya da Time dergisi gibi ana akım medyadan izlerler. Elbette bu yayınlara bakmak gerekir; ama sadece onlarla sınırlı kalınca olan bitenin tam resmini görmek olanaklı olmuyor. Pentagon ve Wall Street ile bağlantıları bulunan bu tür ana akım medyanın geri plana ittiği birçok önemli konu var.

Amerika’daki durumu iyi değerlendirebilmek için bağımsız medyaya bakmak şarttır. Örneğin Türkiye’yi anlamak isteyen bir yabancı gazeteci sadece Zaman, Sabah ve Hürriyet’i okursa, isabetli bir değerlendirme yapması olanaklı olamaz. Aynen bunun gibi...

Ben internet sayesinde çok sayıda bağımsız yayını izliyorum. Bunlardan biri de TomDispatch.com. İlerici görüşleri yaymak amacıyla kurulan ve kâr amacı gütmeyen The Nation Institute’un bünyesindeki Tom Dispatch, Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin en iyi örneklerini veren sitelerden birisi.

Kasım 2001’de gazeteci-yazar Tom Engelhardt tarafından 9/11 sonrası dünyada yaşanan ve ana akım medyanın görmediği gerçekleri ortaya koymak için kuruldu. Önceleri abonelerine e-posta yoluyla ulaşan site, kısa sürede büyük beğeni toplayarak, The Nation Institute’ün desteklediği bir proje haline geldi.

***

Geçenlerde sitenin yardımcı editörü yazar Nick Turse’ün “A Secret War in 120 Countries” adlı bir yazısı yayımlandı. Türkiye’de büyük medyada yer almayan bu yazı çok önemli.

“Amerikan ordusunun içinde yer alan gizli bir kuvvet, Amerikan halkının bilgisi dışında yabancı ülkelerin çoğunda operasyonlar yapıyor. Bu yeni seçkin Pentagon gücü, büyüklüğü ve kapsamı şu ana kadar hiçbir şekilde açıklanmayan bir küresel savaşı yürütüyor” diyor Turse.

Bugüne kadar Amerika’nın açıkça askeri operasyonlar yaptığı Irak ve Afganistan gibi ülkelerin yanında, Yemen ve Somali’de de askeri güç bulundurduğu biliniyor. Ancak 2011 yılı itibariyle ABD ordusunun dünyanın ne kadarına yayıldığı tam açıklanmıyor. Turse, geçen yıl bu sayının 75 olarak medyada yer aldığını, oysa bu sayının 2011 yılı sonuna kadar 120’ye ulaşacağını yazdı.

Bu bilgiyi dayandırdığı kaynaksa, Amerikan Ordusu Özel Operasyon Komutanlığı’ndan (SOCOM) Albay Tim Nye. Turse, Amerikan askeri gücünün dünya nüfusunun % 60’ını kapsayan bir bölgedeki varlığının, Pentagon’da iktidarı elinde tutanların dünyanın dört bir yanında gizli bir savaşı yürüttükleri anlamına geldiğini belirtiyor.

Özel Operasyonlar adı altında, önemli kişilere yönelik suikastler, daha düşük profilli hedeflerin öldürülmesi, adam kaçırma, kontrgerilla baskınları, yabancı güçlerle ortak harekat ve eğitim gibi çeşitli gizli faaliyetler yapılıyor. Bunların % 85’i Büyük Ortadoğu Projesi kapsamındaki 20 ülkede gerçekleştiriliyor.

Tim Nye, “Elbette operasyon yürüttüğümüzü tam olarak açıklamayacağımız yerler de var. Bunları söylemek bizim için avantajlı olmayabilir. Bazı ülkeler de iç sebepler ya da bölgesel nedenlerle bunun bilinmesini istemiyor” diyerek özel kuvvetlerin tam olarak hangi ülkelerde yer aldığını açıklamıyor.

1980 yılında İran’daki Amerikalı rehinelerin kurtarılamaması üzerine, 1987 yılında kurulan SOCOM, bugün artık kendi özel bütçesi olan, her türlü olanağa sahip bir güç. 1990’larda 37 bin personeli varken, bugün sayıları 60 bine ulaştı. 2.3 milyar dolarlık bütçeleri 11 Eylül sonrasında neredeyse 3 katına çıkarak 6.3 milyar dolara ulaştı.

Amerikan ordusunun içindeki bu gizli orduya dikkatinizi çekerim...

-

21 Ağustos 2011 Pazar

Sivilleri Öldürmek

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 21 Ağustos 2011

Bugünkü yazımın sorusu şu: “Sivilleri öldürmek haklı gösterilebilir mi?”

Bu sorunun yanıtını, insan aklı ile vicdanının diyaloğu verir. Bu diyaloğu etkileyen etkenler ve durumlar olabilir.

Kamuoyu araştırma şirketi Gallup, bu etkenler arasında dinin yerini, farklı dinlere göre bu sorunun yanıtının nasıl değiştiğini merak etmiş. Şirketin Birleşik Arap Emirlikleri’nde faaliyette bulunan kolu, Amerikalı Müslümanlar ile diğer inançlara mensup ya da inançsız Amerikalıların davranış ve düşünüş farklarını bulmak için bir araştırma yapmış.

Araştırmanın başlığı şu: “Examining U.S. Muslims’ Political, Social, and Spiritual Engagement 10 Years After September 11.”

Ben, 11 Eylül’den 10 yıl sonra Amerikalı Müslümanların siyasi, sosyal ve manevi konulardaki görüşlerini ortaya koymayı amaçlayan bu çalışmaya The Atlantic’te rastladım.

Dergi konuyla ilgili haberini, “Amerikalı Müslümanlar, sivillerin hedef yapılıp öldürülmesine Hıristiyan ve Musevi nüfusa göre daha karşı” başlığını öne çıkararak duyurmuş.

***

Gallup’un araştırmaya katılanlara yönelttiği soru şöyle: “Bazı insanlar askeri kuvvetlerin sivilleri hedef yapıp öldürmesinin bazen haklı olabileceğini düşünürken, bazıları ise bu tür bir şiddetin asla haklı olamayacağına inanıyor. Sizin düşünceniz ne?”

Sonuçlara baktığımızda şu oranları görüyoruz.
Müslüman Amerikalılar: % 78 Asla haklı olamaz / % 21 Bazen haklı olabilir
Protestanlar: % 38 Asla / % 58 Bazen
Katolikler: % 39 Asla / % 58 Bazen / % 2 Duruma Bağlı
Museviler: % 43 Asla / % 52 Bazen / % 3 Duruma bağlı
Mormonlar: % 33 Asla / % 64 Bazen / % 3 Duruma Bağlı
Ateist-Agnostik: % 56 Asla /% 43 Bazen

İlginç olduğu için bir kişinin ya da ufak bir grubun sivilleri öldürülmesi konusunda bulunan oranları da vereceğim.
Müslümanlar: % 89 Asla / % 11 Bazen
Protestanlar: % 71 Asla / % 26 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Katolikler: % 71 Asla / % 27 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Museviler: % 75 Asla / % 22 Bazen
Mormonlar: % 79 Asla / % 19 Bazen / % 2 Duruma bağlı
Ateist-Agnostik: % 76 Asla / % 23 Bazen / % 1 Duruma bağlı

***

Araştırmanın bulduğu başka sonuçlar da var. Ancak haberi okuduğumda en çok dikkatimi çeken konu bu oldu. Demek ki, Amerikalıların çoğu askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesini onaylıyor. Sivillerin sivilleri öldürmesine onay verenler de azımsanmayacak kadar çok!

Şiddetin her türlüsüne karşı çıkan bir insan olarak bu oranların beni nasıl sarstığını tahmin edebilirsiniz. Şu anda altı ayrı ülkeyi bombalayan, dünyanın en büyük ordusuna sahip bir ülkenin vatandaşları bunlar. Ülkelerinin bombaladığı topraklardan biri de Somali. 3 ayda 5 yaşın altında 29 binden fazla çocuğun açlık nedeniyle yaşamını yitirdiği, son 60 yılın en büyük kuraklığıyla karşı karşıya kalan Somali!

Amerikan halkının Irak’ta yıllardır katledilen siviller karşısında isyan edip güçlü bir ses çıkarmamasının nedenini de açıklıyor bu oranlar. Sesini çıkaranlar elbette oldu ama onlara da ne dendi biliyor musunuz? Vatan haini.

Diğer taraftan, silahlı saldırganların üniversiteleri basıp toplu katliam yaptığı bir ülke Amerika... Ve o ülkenin halkı hâlâ şiddete bu ölçüde onay veriyor. “Onların kabul edilebilir bulduğu katliamlar bunlar değil” diyen çıkabilir.

Bir insanın doğrudan canına kastedildiğinde kendini savunma amacıyla neden olduğu şiddet olayları yaşanabilir. Sözü edilen bu değil. Burada asıl dehşet verici olan, Amerikan toplumunun askeri kuvvetlerin sivilleri öldürmesi konusundaki tavrı...

Şiddetin ve sivilleri öldürmenin bu düzeyde haklı görülebildiği bir dünyada barış hakim olabilir mi?

-

31 Temmuz 2011 Pazar

21. Yüzyıl Emperyalizmi

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 31 Temmuz 2011

Aynı anda altı ülke bombalanıyor.
Afganistan... Pakistan... Irak... Yemen... Somali... Libya...
Hepsi içinde yaşadığımız dönemde Amerika tarafından bombalanıyor.

İnsansız savaş uçaklarıyla yapıyorlar bunu. Basıyorlar düğmeye, havalanıyor uçaklar, bırakıyor bombaları belirlenen hedeflere ve işini bitirip dönüyor. Onlara göre temiz iş. Aldığı canları düşünerek depresyona girmiyor görevliler.

Göz görmeyince gönül katlanıyor mu bu tür öldürmeye?

Bana göreyse alçakça bir iş. Havalanan uçaklar sadece binaları vurmuyor; masum insanları da katlediyor. Daha geçen haftalarda gece geç saatlerde Somali’ye bir saldırı düzenledi Amerikan uçakları. Hedefleri, El Kaide ile bağlantılı olduğunu iddia ettikleri El Şebab örgütü üyeleriydi.

Saldırı sonunda iki üst düzey örgüt yöneticisini öldürdüler... Ve onlarla birlikte onlarca kişi de hayatını kaybetti.

Bir diğer haber de Afganistan’dan geldi aynı günlerde. Afganistan’ın doğusunda hedef alınan bir bölgede 8’i çocuk 2’si kadın 13 sivil katledildi. Aynı gün NATO güçleri tarafından yine Afganistan’da düzenlenen başka bir saldırıda ise 2 çocuk daha öldürüldü...

***

Benzeri örnekler adı geçen ülkelerin her birinde neredeyse her gün yaşanıyor. Gerçek şu ki, Amerika, insansız savaş uçaklarıyla Ortadoğu ve Afrika’da sivilleri vuruyor!

Bu şekilde insan haklarını hiçe sayarak yapılan saldırıları da bütün dünya sessizce izliyor. Amerika’nın kendince bahaneleri de yok değil; İslami terörle mücadele ettiklerini ve ulusal güvenliklerini sağlamaya çalıştıklarını söylüyorlar. Amerika’nın bir başka ülkeyi bombalaması için, o ülkenin El Kaide ile bir bağlantısının bulunduğuna inanması yeterli.

Saldırıları gerçekleştirdiği ülkelerin hepsinde de iç savaş sürüyor. Bu iç savaşlar Amerika’ya askeri müdahale için imkan tanıyor. Terörle mücadele adı altında bu ülkelere kolayca girip istediği yönlendirmeleri yapıyor ABD.

Geçtiğimiz günlerde The Nation dergisi, CIA’nin Somali’de kullandığı gizli tesisleri ortaya çıkardı. Dünya medyasında da yankı uyandıran habere göre, CIA, Mogadişu’da büyük koruma duvarlarının ardına gizlenmiş 10 kadar binadan oluşan kapalı bir komplekse sahip. Mogadişu havaalanının kenarında yer alan kompleksi Somalili askerler korusa da, girişleri Amerikalı askerler kontrol ediyor.

Neden böyle bir tesisi orada kurar CIA?
The Nation, “El Şebab örgütüne karşı gizli saldırılar düzenleyebilecek ve muharebe operasyonlarında hedef gözetebilecek yetenekte yerli bir saldırı gücü” oluşturulmaya çalışıldığını yazdı.

Demek ki, ülkedeki iç savaşı kullanan Amerika, kolaylıkla orada böyle bir örgütlenmeye gidebiliyor. Gerçi ABD istihbaratına yakın kaynaklar, bu iddiaları yalanladı ama kabullenmelerini de beklemiyordum doğrusu...

Amerika’nın başını çektiği devletlerin Libya’da da Kaddafi muhaliflerine para, silah vb. her türlü desteği verdiği biliniyor. Irak’ta yıllardır yaşananlar çok yazıldı, çizildi. Ülkedeki mezhep çatışmalarını körükleyerek iç savaşı kızdıran ve sonra da bu karışıklıktan faydalan hep Amerika’ydı.

İster istemez Naomi Klein’ın “Şok Doktrini” teorisini bir kez daha anacağım. Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan siyasi karışıklıklar Amerika’nın işine gelmekte, bunları kullanıp ülkeleri bombalarken istediği sonuçları elde etmektedir.

Burada asıl amacın bu ülkelere demokrasi ihraç etmek olmadığı kesindir; amaç, bu bahanenin arkasına sığınıp dünyanın enerji ve maden kaynakları açısından zengin bölgelerinde egemenlik kurmaktır.

Emperyalizmin 21. yüzyıldaki yöntemi budur.

-

8 Mayıs 2011 Pazar

Bombalar ve Kitaplar...

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Mayıs 2011

İlk kez adımımı attığım bir kentte ilk yaptığım iş, oradaki en iyi kütüphaneye gitmek oluyor. Artık bir gelenek halini alan bu tercihimden çok memnunum. Bu sayede unutulmaz binalar, kitaplar ve sergilerle karşılaşıyorum.

Geçen hafta ilk kez ziyaret ettiğim Manchester’da da böyle oldu. Daha önce bazı kitaplarda dünyanın en güzel kütüphanelerinden biri olarak gösterilen John Rylands Kütüphanesi’ne gitmek üzere yola düştüm.

1890’larda Manchester’ın en büyük pamuk fabrikasının sahibi John Rylands’ın anısına eşi Enriqueta tarafından yaptırılmış bu kütüphane. Bugün içinde çok sayıda etkinlik düzenlenen, sergiler açılan ve aktif olarak kullanılan bir bina. En güzel yeri de, Tarihi Okuma Odası denilen büyüleyici salon.

Yüzyıllık kitapların zarar görmemesi için belli bir ısı ve ışık sistemi ile korunan odaya girdiğim anda, mekanın güzelliği karşısında adeta donup kaldım. “Zaman nerede dursun?” diye sorulacak olsa, orayı söyleyebilirdim.

Bir süre öylece tavanı, duvarları, kitapları seyrettikten sonra kafamı bir de aşağıya indirdim ki ne göreyim? “Books Not Bombs” yazılı bir tipo baskı, bir camekanın içinde sergileniyor.

Yan yana duran camekanların içindeki baskıları okudum sırayla: “Kitapların yakıldığı yerde sonunda insanları da yakarlar”; “Kitap, cepte taşınan bir bahçe gibidir” (Irak atasözü); “Kitaplar Yakıldı, Sözcükler ve Hayatlar Kayboldu Ama Düşüncelerimiz Asla Yok Edilemeyecek” ve bunlar gibi daha birçok önemli mesaj veren baskılar gördüm.

Bunların hepsi, Bağdat’ın merkezindeki Al-Mutanabbi Sokağı’nda dört yıl önce yaşanan faciayı anmak amacıyla düzenlenen sergi için yapılmış. 10. yüzyılda yaşamış ünlü Arap şairi Abu’-Tayib al-Mutanabbi’nin adını taşıyan o sokak, 5 Mart 2007’de bir arabaya konan bomba ile yerle bir edildi.

İnsanların bir araya geldiği, yan yana duran kitapçılardan kitap satın aldığı ve sonrasında Al-Shahbander adlı kafede bir kahve içip fikirlerini paylaştığı Al-Mutanabbi Sokağı’nın yok edilişi, Irak’ın kültür dünyasına çok ağır bir darbe indirdi.

O gün bombalar yalnızca 38 insanı öldürüp yüzlercesini yaralamakla kalmadı; aynı zamanda o sokağın temsil ettiği “düşünce ve ifade özgürlüğü” anlayışı da yıkıldı. Bu facia, dünyanın farklı yerlerindeki insanları da derinden etkiledi. Onlardan biri de Kaliforniya’da yaşayan şair Beau Beausoleil’di.

O gün John Rylands Kütüphanesi’nde gördüğüm sergi, onun çabalarıyla gerçekleşmiş. Bu saldırıda ölenleri anmak ve düşünce üzerindeki baskılara dikkat çekmek için konuyla ilgilenebilecek şair, yazar ve yayıncılara ulaşmış.

Beausoleil’in çağrısına sanatçıların verdiği tepkiler sergideki tipo baskılarda yerini almış. Vermek istedikleri mesaj şu: “Bu defa saldırı Bağdat’ta oldu, ama herhangi bir yerde herhangi bir sokak da olabilirdi.”

Şimdi bu eserler, dünyanın çeşitli kentlerini dolaşıyor. “Books Not Bombs” yazılı baskının da bulunduğu sergi bir gün Türkiye’ye gelirse, bomba ile kitabı aynı kefeye koyan bir başbakan tarafından yönetilen bu ülkede yaratacağı ironiyi siz düşünün...

-

10 Nisan 2011 Pazar

Amerikan Ayrıcalığı

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 10 Nisan 2011

Türkiye’de medya, haberleri farklı yönleriyle yansıtma konusunda ne yazık ki çok başarılı değil. Barack Obama’nın Libya’da askeri operasyonun başlamasından sonra yaptığı ilk açıklama, bütün yazılı ve görsel medyada yer aldı elbette. Ancak konunun bir yönü var ki, onun üzerinde benim gördüğüm kadarıyla durulmadı.

Oysa konuşmanın ortaya koyduğu çok çarpıcı bir gerçek var: Obama da Amerikan dış politikasına yön veren “Amerikan ayrıcalığı” (American exceptionalism) düşüncesine inanıyor.

Amerikan medyası, liberaliyle muhafazakarıyla, bir süredir bu konuyu tartışıyor. En güzel makaleyi ise, Salon.com’da Glenn Greenwald yazdı. O makaleden de söz edeceğim ama önce biraz geriye gidip bir olayı anımsayalım.

***

Dünya politikasını izleyenler hatırlar; Nisan 2009’da Strasbourg’da yapılan NATO Zirvesi, Obama’nın ABD Başkanı olarak katıldığı ilk uluslararası toplantıydı. Dünyanın en güçlü lideri olarak görüldüğü için, herkesin gözü onun üzerindeydi. Düzenlenen basın toplantısında The Financial Times’dan Ed Luce, kendisine şu soruyu sordu:

“Sizden önceki başkanlar gibi, Amerika’da, diğer ülkelerden farklı olarak, dünyaya liderlik etme niteliği bulunduğunu öngören Amerikan ayrıcalığı ekolünden misiniz ya da bu konuda daha farklı bir görüşünüz var mı?”

Obama, bu soruya uzunca bir yanıt verdi. “Amerikan ayrıcalığına İngilizlerin İngiliz ayrıcalığına ve Yunanlıların da Yunan ayrıcalığına inandığı kadar inanıyorum” deyince, o dönemde Cumhuriyetçilerin saldırısına uğradı. Bunu, Başkan’ın Amerikan dış politikasının temelini oluşturan geleneksel felsefeye karşı olduğu şeklinde değerlendirenler çıktı.

O günden bu yana muhafazakarların Obama’ya karşı kullandığı argümanlardan birisi oldu bu. Ta ki kendisi çıkıp Libya saldırısını savunurken “Başka milletler, diğer ülkelerde yaşanan vahşetlere gözlerini kapayabilir. Amerika farklıdır” diyene kadar...

Şimdi neoconların gözdesi olan köşe yazarları da Obama’ya alkış tutuyor. Örneğin Bill Kristol, The Weekly Standard’daki makalesinde, Obama’nın tarihi Amerikan dış politika geleneğine katıldığını ve Amerika’nın çıkarları doğrultusunda güç kullanımını savunmak konusunda çekinmediğini yazdı.

Obama, bir yandan Libya saldırısını Kongre’de yeterince tartışmadan başlattığı için hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin eleştirisine uğrarken; bir yandan da saldırıyı savunmak için yaptığı konuşmayla muhafazakarlardan alkış aldı. Belli ki, ABD Başkanı’nın seçim taktikleri, böyle bir o yana bir bu yana yalpalayarak devam edecek...

***

Obama’nın Libya konuşmasında beni en çok ilgilendiren noktaysa, Greenwald’un sorduğu şu sorular oldu:

-Gerçekten Amerika, dünyada başka hiçbir ülkenin üstlenmek zorunda olmadığı yükümlülükleri bizim üstlenmemizi gerektirecek kadar özel bir yere mi sahip?

-Eğer öyleyse, bu yetki ve yükümlülüklerin kaynağı nedir? Sadece üstün askeri gücümüz mü? Yoksa bu Amerikan ayrıcalığını bize veren başka bir şey mi var?


Greenwald, yazısında örneklerle toplumun bilinçaltına Amerika’nın dünyanın en muhteşem ülkesi olduğunun nasıl kazındığını anlatıyor.

Onun söylemediği bir şey daha var. “Amerikan ayrıcalığı”, gerçekte ırkçı yaklaşımları da içinde barındıran bir görüştür. Amerika’nın bugünlere nasıl geldiğini, zenginliğini nasıl elde ettiğini irdelemeye başlarsak, sanırım bunda bir şüphe kalmaz.

Burada o kadar ayrıntıya girmeye olanak yok. Ancak şunu söyleyebilirim: Amerika’ya “tepenin üzerindeki parlayan şehir” (Shining city upon a hill) statüsü veren görüş, bu ülkeyi “Dünyanın Ağası” haline getirip, 21. yüzyıl emperyalizmini tetikleyen felsefenin de temelidir.

-

7 Nisan 2011 Perşembe

Bomba çok pilotlu uçaktan atılırsa...

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 3 Nisan 2011

Irak Savaşı sırasında Amerika’da tartışılan bir soru vardı: “Bir bomba pilotsuz uçaktan atılırsa, o bombanın etkisiyle sona eren hayatlardan daha mı az sorumlu olunur?”

Amerikalı askerlerden bir kısmının, üzerinde uçtukları yabancı topraklara bıraktıkları bombaların yarattığı ölümlerin etkisiyle psikolojik bozukluk yaşadığı söyleniyordu. Bazı uzmanlar çözüm olarak pilotsuz uçakları savununca bu soru tartışılmıştı.

Kanımca o soruya verilecek en iyi yanıt da yine bir soruydu: “Bomba yüklü uçaklar kendi kendine mi harekete geçiyor? Hareketi sağlayan düğmeye kim basıyor?”

***

Libya’ya düzenlenen uluslararası operasyon, aklıma bu tartışmayı getirdi. Bugünlerde Amerika’da iki görüş hakim. Birisi diyor ki Obama, Bush’tan farklıdır; çünkü Bush, uluslararası toplumu ve hukuku dikkate almadan, herkese meydan okuyarak, tam bir kovboy politikası izledi. Obama ise, Libya’ya düzenlenen askeri müdahalenin başını çekse de, bunu bir uluslararası koalisyona mal etmeyi ve sonunda bir NATO operasyonuna çevirmeyi başardı.

Diğer görüşe göreyse, Bush’un temsil ettiği neoconlar ile Obama’nın temsil ettiği liberal müdahaleciler arasında tek fark, Obama’nın uluslararası toplumla işbirliği yapması. Ancak sonuç olarak, Obama’ya Beyaz Saray’da akıl veren liberal müdahaleciler de, Amerikan emperyalizminin çıkarları söz konusu olduğunda, sahip olduğu devasa askeri güçle istediği yere müdahale edebileceğini düşünüyor.

***

İşte tam bu noktada ben soruyorum: Emperyalist bir müdahaleyi kabul edilebilir kılan şey, uluslararası onay mıdır? Çeşitli ülkeler de kendi çıkarlarını düşünerek o müdahaleye ortak olursa, yani çok sayıda karar verici olursa, ana pilotun kimliği ve asıl amacı gizlenebilir mi?

Bunlar haklı sorulardır. Sekiz yıl geriye gidecek olursak, Bush’un Irak’ı işgal için gerekçe gösterdiği argümanların aynısını bugün Obama’nın kullandığını görüyoruz.

Ne demişti Bush? “Irak’ta kitle imha silahları var!” Sonra baktılar ki olmadığı anlaşıldı; hemen yeni bir senaryo yazdı. “Kendi halkına karşı zalimce davranan bir diktatörden kurtulmak zorundayız” dedi; “Bölgenin istikrarı açısından bu yapılmalı” dedi.

Aynılarını Obama da söyledi. Onun ilk aşamada kullanacağı kitle imha silahları bahanesi yoktu ama o da dedi ki: “Eğer kontrol altına alınmazsa, Kaddafi’nin kendi halkına karşı zulüm uygulayacağına inanmak için her türlü nedenimiz var.”

***

Şimdi birileri çıkmış Libya’daki operasyona destek verirken “Ben diktatörleri sevmem. Onun için bu müdahale doğrudur” diyor. Biz de hiç sevmeyiz. Kuşkusuz demokrasiden ve özgürlükten yana olan herkes, çok uzun yıllardır süren bu baskıcı yönetimlerin sona ermesinden yana.

Ama uluslararası toplum bu tür müdahaleyi bir yöntem olarak benimserse, yarın öbür gün ülkenizde bir kargaşa çıktığında bombaların tepenize inmeyeceğinden emin olabilir misiniz?

Saddam ve Kaddafi gibi diktatörleri koltuğundan etmek için halklarını bombalamaya gerek yok. Önce onlara silah satmaktan, karşılıklı ticaret yapmaktan vazgeçin!

Ayrıca kimse kendisini kandırmasın; Batılı devletler Libya’ya kendi emperyal çıkarları için, petrol paylaşımı için müdahale etti. Bunun Irak işgalinden farkı ne?

Gelecek günler ne gösterecek göreceğiz; bakalım Libya’daki pastadan kim en çok payı kapacak?

-

13 Mart 2011 Pazar

Bölünüp Yönetilen Medya

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Mart 2011

Bir hareketi, bir örgütü zayıflatmak istiyorsanız, uygulayacağınız en etkili yöntem o hareketin/örgütün üyeleri arasına nifak sokup bölünmelerini sağlamaktır. Sömürünün sürdürülebilmesi için, zulme karşı çıkan grubun dağıtılarak parçalanması mantığına dayanır.

Bunu söyleyerek yeni bir yol keşfetmiş değilim elbette. Herkesin bildiği bir yöntemdir; yıllardır da birçok alanda uygulanır.

Böl-yönet politikasının dünya çapında en başarılı uygulayıcısı, kuşkusuz Amerika’dır. Vietnam’dan bu yana Amerika’nın ajandasından hiç eksik olmadı bu yöntem. En son Irak’ı parçaladılar; şimdi bazıları Obama geldi Amerika Irak’tan çıkıyor diye sevine dursun, onlar çoktan Irak’ı böldü ve yönetiyor.

Böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en etkin örneği ise, sendikacılık alanında görülür. Çalışanların, işçilerin haklarını korumak amacıyla kurulan sendikalar, bir türlü bir araya gelemez bizim ülkemizde.

Farklı iş kollarında kurulsalar da temel amaçları emekçileri korumaktır. Ama her yıl hükümetle pazarlıklar sürerken bir bakarsınız yine yan yana değiller. Birisi gitmiş patronun dizinin dibine tünemiş, onun iki dudağının arasından çıkacak lafa bağlamış kaderini. Emekçinin hakkını korur görünürken, gerçekte devlet eliyle kurdurulan ve asıl işlevi sınıfsal birliği bölmek olan sarı sendikadır o.

Sendikacılığı baltalama işindeki başarı, Türkiye’de bazılarına ciddi bir esin kaynağı yaratmış durumda. Örneğin bunun medyadaki uygulamaları uzun zamandır devam ediyor. Ancak son sekiz yıllık dönem, bu “başarının” zirve yaptığı yıllar oldu.

Türk medyasında öteden beri var olan sağ-sol, dinci-laik kamplaşmasına yeni boyutlar eklendi. Artık tartışılan sağ ya da sol görüşün argümanları değil iktidar karşısındaki tavrınız: Ya iktidar yanlısısınız ya darbeci...

İş öyle bir aşamaya geldi ki, bundan üç yıl önce (21 Mart 2008) Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, gece yarısı evi basılıp gözaltına alındığında medyadan bütünlüklü bir tepki gelmedi. Oysa 83 yaşındaki gazeteci İlhan Selçuk da kanlı bir terör örgütüne üye olmakla suçlanmış, kendi gazetesini bombalattığı iddia edilmişti...

O zaman basında bu kan dondurucu iddialara alkış tutanlar oldu. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın’la ilgili süreçler de aynı şekilde işledi. Kimisi olanlardan kaygı duyduğunu söyledi, kimisi “Onlar zaten darbeci!” diye yargısız infaza başladı.

Ancak son operasyonda Nedim Şener ve Ahmet Şık göz altına alınınca medyadan toplu bir tepki geldi. O güne kadar basın üzerindeki baskıya susanlardan bir kısmı “Yeter artık!” dedi. Hep birlikte basın özgürlüğü için Taksim’de yürüdük. Çok farklı düşünceden medya mensupları bir aradaydı.

Ertesi gün gazetelere baktım; gazeteciler kendileri için böyle hayati bir eylemi nasıl yansıtmışlar diye merak ettim. Merkez medya dahil bazısı küçük bazısı büyük görmüştü haberi. İktidar yanlısı Yeni Şafak, Zaman, Bugün, Takvim, Star, Yeni Akit ve Milli Gazete dışında hepsi kapaktan girmişti haberi.

Yani bir kısım gazeteci, Türkiye’de basın üzerindeki baskıya karşı gazetecilerin yaptığı ortak eylemi kapaktan verecek kadar önemli bulmamıştı. Amerikan Büyükelçisi’nin bile endişelendiğini açıkladığı durum onları endişelendirmiyor demek ki...

Bu yaşananlar, böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en başarılı uygulamasıdır. Eğer hür basın istiyorsak, "senin gazetecin / benim gazetecim" ayrışmasını bir yana bırakıp, işini yapan bir gazetecinin yazdıklarından dolayı hapse atılmamasını hep birlikte savunmak zorundayız.

-

6 Mart 2011 Pazar

ABD Başkanı'nın Sputnik Anı

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 6 Mart 2011

Dünyada bugün yaşanan çatışmaların, savaşların ardında iki büyük neden olduğunu artık herkes biliyor: Yeryüzünde giderek azalan petrol ve su. Günümüzde emperyalizmin temel amaçlarından birisi, yaşamsal önem taşıyan bu iki akışkan maddeyi kontrol etmek.

Bu yüzden insanlar doğayı katlediyor, canlı türlerini yok ediyor; hem ölüyor hem de öldürüyor...

Amerika’nın Körfez Savaşı’ndan bu yana Ortadoğu’da başlattığı petrol operasyonu, en son Irak’taki vahşete yol açtı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti, evsiz barksız kalıp yerini yurdunu terk etti.

Amerika’da mantıklı düşünenen insanlar, uzun süredir petrol bağımlılığının azaltılması gerektiğini; aksi halde emperyal emellerin sonunun gelmeyeceğini söylüyor. Obama yönetimi iş başına geldiğinden beri, bu konuda nasıl bir tavır alınacağı merak konusuydu.

ABD Başkanı, Ocak ayında yaptığı Ulusa Sesleniş konuşmasında, sanayicileri temiz enerjiye yatırım yapmaya çağırdı. Nedenini de şöyle açıkladı:

“Yarım yüzyıl önce Sovyetler uzaya Sputnik uydusunu gönderip bizi bu yarışta geçtiğinde, onları Ay'da nasıl yeneceğimize dair hiçbir fikrimiz yoktu. Ama daha iyi bir araştırma ve eğitim sürecinden sonra, sadece onları alt etmekle kalmadık, yeni sanayiler ve milyonlarca yeni iş yaratan bir keşif dalgası yaşadık. Şimdi de bu bizim Sputnik anımız. İki yıl önce, uzay yarışından bu yana görmediğimiz gelişme düzeyine erişmeliyiz. Biyomedikal araştırma, bilgi teknolojileri ve özellikle temiz enerji alanında yapılacak yatırım, hem güvenliğimizi artıracak, hem gezegenimizi koruyacak hem de insanlarımız için yeni işler yaratacak.”

***

Obama bu konuşmayı yaptıktan sonra, bu amaca hizmet edecek bir bütçe hazırlayıp Kongre’ye gönderdi. Beyaz Saray’ın planına göre, 2035 yılına kadar Amerika’nın kullandığı elektriğin yüzde sekseninin temiz enerji kaynaklarından sağlanması gerekiyor.

“Nükleer enerji, temiz kömür ve doğal gazın yanında rüzgar ve güneş enerjisi de kullanılmalı” diyor Obama. Bu nedenle de, petrol şirketlerine yapılan 46 milyar dolarlık federal yardımı kesmeyi ve çevreci yasaları genişleterek vergileri artırmayı planlıyor.

Ne var ki, yeni tasarı petrol endüstrisi devlerini epey rahatsız etti... Exxon Mobil, Chevron ve Koch Industries gibi dev firmaların da aralarında olduğu 450 petrol ve gaz şirketini temsil eden Amerikan Petrol Enstitüsü (API), derhal karşı atağa geçti ve mayıs ayından itibaren siyasi parti adaylarına bağışta bulunacaklarını açıkladı.

Amerika’da siyasi kampanyalarda dönen paranın büyük bölümü zaten petrol şirketlerinden geliyor. Ancak bu zamana kadar, API, lobi çalışmaları için para desteği sağlıyordu. Oysa yeni karara göre, doğrudan siyasi parti adaylarına bağış yapma kararı alındı.

Enstitünün Hükümetle İlişkilerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Martin Durbin, “Sonuçta bizim görevimiz politik süreci etkilemek” diyor.

Böylece Amerikan siyaseti petrol endüstrisine dayalı bir Siyasi Faaliyet Komitesi (Political Action Committee-PAC) daha edinmiş oldu. Amerika’nın buna ihtiyacı var mıydı? Hayır.

Geçen yıl Kongre ve Beyaz Saray’daki lobi çalışmaları için 7.3 milyar dolar harcayan bu grup, bakalım bu yıl kaç milyar dolar daha saçarak iyice zehirleyecek Amerikan siyasetini?

Diyorum ki; Amerikalı politikacılar önce şu göstermelik “dünyaya demokrasi taşıma şovuna” ara verse, sonra da enerjilerini Amerika’daki korporatokrasi/plütokrasiyi dizginleyip demokrasiyi kendi ülkelerinde kurmak için harcasa daha iyi olmaz mı?

Kanımca, bir başkanın Amerikan siyaset sahnesindeki Sputnik anı, bunu yapabildiği andır.

-

22 Kasım 2010 Pazartesi

İşkence var, suçlu yok...

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Kasım 2010

Dünya gündemini izleyenler hatırlar; 2009’da medyada bir haber yankılanmıştı. CIA’nin Bush döneminde mahkumlara “waterboarding” (basınçlı su ile sorgulama) yöntemi uyguladığı ortaya çıkmıştı.

“Su işkencesi” de denilen bu yöntem, uzmanlara göre ciğerlere ve beyne zarar veriyor, psikolojik bozukluklara yol açıyor. Bu nedenle insan hakları savunucuları şiddetle karşı çıkıyor.

Obama, geçen yıl işkence olduğunu kabul ettiği bu uygulamayla ilgili gizli devlet belgelerini açıklayınca, kızılca kıyamet kopmuştu. Hatta Başkan Cumhuriyetçiler tarafından CIA’nin gücünü azaltmakla suçlanmıştı.

Bush iktidarındaki işkencelerden dolayı uygulamaya adı karışanların cezalandırılması gündeme gelince, Obama çark etmiş, “İntikamı bırakalım, geleceğe bakalım” türünden laflar etmişti.

Ona göre; işkenceyi, Bush yönetiminin belirlediği çerçevede uygulayan kurum görevlileri cezalandırılmamalı; soruşturma, işkenceyi öneren çerçeveyi belirleyenleri kapsamalıydı.

Peki kimdi o çerçeveyi belirleyenler? O dönemin Adalet Bakanı John Ashcroft, Başkan Yardımcısı Dick Cheney ve Başkan Bush değil mi?

CIA yetkilileri ve o dönemde görev yapanlar suçu birbirlerine yüklemeye çalışırken, 2008’de bir soruşturma başladı.

Dönemin Adalet Bakanı Mukasey, işkenceleri belgeleyen 92 video kasetin, 2005 yılında CIA tarafından imha edilişini soruşturması için federal savcı John Durham’ı görevlendirdi.

Ve geçen hafta Adalet Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, üç yıla yakın bir süredir süren bu soruşturmanın sonucu belli oldu...

Durham, o kasetleri imha eden CIA görevlileri hakkında işlem yapılmasına gerek görmemiş. Çünkü bu emri o görevlilere doğrudan CIA Operasyon Direktörü Jose Rodriguez Jr. vermiş...

Öyleyse, yasaları çiğneyen odur; onu yargılayın diyorsunuz. Bu kez de CIA’den şu açıklama geliyor: O kasetleri iyi niyetle imha ettik. Ebu Garib hapishanesinde olanları gösteren fotoğraflara duyulan büyük öfkeden sonra, video kasetlerin ortaya çıkması, soruşturmacıların kimliklerini açığa çıkarabilir ve onların hayatını riske atabilirdi...

***

Bütün bunlar olurken, Bush o işkenceleri savunmaya devam ediyor. Anılarını anlattığı yeni kitabı “Decision Points”de, Guantanamo’da mahkumlara iyi yemek verildiğini, onlara DVD'leri ve kütüphanesi bulunan “temiz ve güvenli” bir barınak sağlandığını iddia ediyor! Ona göre “waterboarding” işkence değilmiş... Keşke başka şekilde bilgiye ulaşabilselermiş ama bu yöntemle birçok bilgi elde edilmiş...

Bunları söyleyene sormazlar mı; o zaman neden durmadan bütün ülkeleri insan haklarına uymaya çağırıyorsunuz diye?

Madem onlar güvenlikleri için savaş suçunu bile meşrulaştırıyor, o halde başkaları da bunu yaptığında ses çıkarmamaları beklenir. Tehlike de burda...

Bu mantıkla nereye varır dünyanın sonu? Amerikalı yetkililer, devamlı olarak İran’ın nükleer programının güvenlik tehdidi yarattığını söylüyor. Bu durumda İran’ın tepesine atom bombası indirip “Ne yapalım; güvenliğimiz söz konusuydu” mu denilecek?

Doğrusu atom bombası atmak yapmadıkları şey değil; deneyimleri de var. Sonra da aradan zaman geçince özür dilerler; olur biter...

Yasalara uymayanların başkalarına uy demeye hakkı var mıdır? Amerika, “Dünyanın Ağası” da olsa, ona bunu hatırlatan çıkmaz mı?

Birleşmiş Milletler ne der mesela? Irak’a kimseyi takmadan saldıran ABD emperyalizmi karşısında ezilen bu örgütün saygınlığı kalmış mıdır ki konuşsun?..

-

14 Kasım 2010 Pazar

Pohpohlanma

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 14 Kasım 2010

Bizim gazetelerde rastlamadım ama geçenlerde George W. Bush’la ilgili ilginç bir haber yansıdı dış basına. “Pohpohlanmayı özledim. Air Force 1’ı, başkomutan olmayı özledim” demiş eski ABD Başkanı...

Bu hafta yayımlanan “Decision Points” adlı biyografisini tanıtmak için gezmeye başladı kendisi. Gittiği yerlerde konuşuyor ve kitabı çok satsın diye ilgi çekici laflar ediyor. Pohpohlanmayı özlediğini de Teksas Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada itiraf etmiş.

Bu sözler üzerine salonu dolduran 2000 kişi Bush’u ayakta alkışlamış. Ben haberi okurken, özellikle “pohpohlanma” kısmına takıldım. İlk anda içten bir itiraf gibi gözükse de, aslında rahatsız edici bir gerçek bu...

***

Şöyle diyor sözlük: “Pohpohlama: Bir kimseyi, yüzüne karşı dalkavukça, aşırı biçimde övmek.” (Arkadaş Türkçe Sözlük, Ali Püsküllüoğlu)

Burada, “dalkavukça” ve “aşırı biçimde övmek” ifadeleri kilit noktadır. Elbette bir insanı beğenirseniz övebilirsiniz; ama aşırı ve gereksiz övgü, dalkavukluğa girer. İktidara dalkavukluk etmekse, çıkar için fırsat kollama amacına yöneliktir ki, bu çok daha mide bulandırıcı...

Pohpohlanan Bush’un, yapılanın dalkavukluk olduğunu bilmesine karşın özlediğini itiraf etmesi ise, bana göre tiksindirici. Ancak şaşırtıcı değil...

2001-2009 arasında Amerika’yı yöneten bu adam, gelmiş geçmiş en kötü başkan diye nitelenip ülke tarihine geçti. Büyük ekonomik kriz onun iktidarında patladı; Amerikan emperyalizmi onun döneminde azıp Ortadoğu’yu bir kez daha kana buladı.

Eh, Bush’un pohpohlanmaya ihtiyacı olmayacak da kimin olacak? Doğrular değil, dalkavukların yalanlarıydı onun ihtiyacı...

Ve şimdi hâlâ o korkunç kararları almasına neden olan yalanları özlüyor.

Farkında bile değil ki, yalanlardır insanı gerçeklerden koparan. Politikacılara en büyük kötülüğü yapanlar da, onlara sadece duymak istediklerini söyleyen yalakalardır...

Ayrıca hiçbir iktidar sonsuz değildir. Gün gelir devran değişir; baştakiler ayak olur. İktidardakiler, oturdukları koltuktan bir gün mutlaka iner. Yumuşak iniş yapabilmek için de, otururken koltuğu fazla yükseğe kaldırmamak; örneğin halka “Ananı da al da git!” dememek gerekir.

***


Konuşması sırasında bir anısını da anlatmış Bush. Beyaz Saray’dan ayrıldıktan sonra köpeği Barney’i Teksas’taki çiftliğinin çevresinde gezdirmeye çıkmış. “Başkanlığım sona erdikten sadece on gün sonra, elimde bir torbayla sekiz yıldır yapmaktan kaçındığım bir işi yapar buldum kendimi” demiş.

Ders alınacak bir durum... Köpeğinin kakasını yerden toplamak için Beyaz Saray’dan ayrılmayı beklemese, şimdi bu basit olay onu bu kadar etkilemezdi.

Beyaz Saray’a Bush’tan sonra yerleşen Obama, köpeği Bo ile sık sık bahçede yürüyüşe çıkıyor. Bo'nun kakasını kendisi mi topluyor yoksa Beyaz Saray görevlilerine mi toplatıyor bilmiyorum...

Ama Bush gibi pohpohlanmayı sevmiyordur umarım. Akıllıysa, kendisine gerçekleri iletecek dürüst bir ekip kurmuştur. Neden ara seçimde böyle ağır bir yenilgi aldığını, niçin düş kırıklığı yaşattığını ancak böyle anlayabilir.

Başkan olduğu ilk günlerde Blackberry kullanmaya devam etmekte ısrarcı olmuştu Obama. Halkın gündeminden uzak kalmayı istemediğini söylüyordu. Sonuçta kendisine özel kriptolu, yalnızca on kişinin numarasını bildiği bir Blackberry verildi.

Bir politikacının yalanları duymak yerine, sosyal medyada gezinerek politikaları hakkında yazılanları doğrudan okuması çok daha mantıklı değil mi?

Bırakın Bush pohpohlanmayı özlesin; akıllı politikacı, sarayvari havuzlu villasına kapanıp dalkavukları dinleyen değil, sokağın sesine kulak verendir.

-

13 Eylül 2010 Pazartesi

“Mission Accomplished”

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Eylül 2010

Obama, eylül başında yaptığı bir konuşmayla, Irak’taki Amerikan askerlerinin savaş operasyonlarının sona erdiğini açıkladı. İnandınız mı?

7 Mart seçimlerinden bu yana yeni hükümet kurulamadığı için hâlâ Irak’ta başbakanlık koltuğunda oturan Nuri el Maliki, “Bugün Irak egemen ve bağımsızdır” dedi. İnandınız mı?

Bağdat’a giden ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, “Basının artan şiddetten söz etmesine rağmen gerçek şu ki, her şey çok daha farklı, daha güvenli” dedi. İnandınız mı?

Bu soruları soruyorum. Çünkü ben hiçbirine inanmadım...

Nasıl 7 yıl önce Irak’ta kitle imha silahları olduğunu iddia eden Amerikalı politikacılara inanmadıysam; nasıl Irak işgalinin 40. gününde bir savaş gemisinin üzerine çıkıp, “Mission Accomplished” (Görev yerine getirildi) yazılı pankartın önünde “savaşın bittiğini” ilan eden Bush’a inanmadıysam, onlara da öyle inanmıyorum...

Çünkü bu üçü de, bugün Irak’ta oynanan oyunu sürdüren aktörler arasında...

Öyle olmasa Obama, Irak’taki asker sayısı 50 bine indi diye savaş operasyonları bitti diyebilir miydi? Her gün yüzlerce kişinin öldüğü bir ülkede işgalci devletin askerlerinin çatışmalara dahil olmayacağına kim inanır?

Herkes bu aldatmacaya kansa bile, kendilerini sürekli kanlı çatışmaların içinde bulan o 50 bin asker buna inanır mı? Hele kendi komutanları, Irak'taki terör olaylarını gerekçe gösterip oradaki varlıklarının uzayabileceğini söylerken...

***

İşgalci asker sayısının azalmasını “Irak’ın egemen bir devlet olduğu” şeklinde yorumlayan Maliki ise, kendi sözlerine kendisi de inanmıyordur herhalde... Belki de bu açıklamasıyla ABD’yi memnun edip kukla bir başbakan olmanın gereğini yerine getiriyordur...

Ya da rakibi İyad Allavi, son seçimde meclise iki milletvekili daha fazla sokmuş olsa da, Amerika’nın kendisinin başbakan kalması için gösterdiği büyük çabaya karşı minnetini göstermeye çalışıyordur...

Maliki’nin sözleri gerçekten trajikomik... Evet, Irak ile Amerika arasında imzalanan güvenlik anlaşmasına göre, askerlerin Irak’ı terk etmesinden sonra ABD’nin operasyon izni yok.

Ancak Beyaz Saray, bunu aşmanın yolunu buldu...

Amerikan askerleri 2011 yılı sonunda Irak’tan tamamen çekilse bile, onların yerini şu anda sayıları 7 bin olan özel güvenlikçiler alacak ve zaman içinde bu sayı daha da artacak. ABD, bölgedeki amaçlarını gerçekleştirmek için paralı asker sayısını artırıyor, savaşı özelleştiriyor....

***

Gelelim Biden’a... Irak’la ilgili sözleri söylerken geniş güvenlik çemberi altındaki resmi bir binadaydı herhalde... Oralardan durum sakin görünüyor olmalı...

Yoksa son bir ayda 100'den fazla asker ve polis, 400 civarında Iraklının saldırılarda öldüğü yalan mıydı? Bağdat morgunda kimlikleri tespit edilmemiş 20 bin civarında cesedin bulunduğunu yazan The New York Times uydurma haber mi yapmıştı?

Olan şu ki; Obama, Maliki ve Biden, tüm dünyaya Irak’ta işler yolunda mesajı veriyor. Çünkü kasım ayındaki ara seçimden önce Obama’nın buna ihtiyacı var. Savaştan bunalmış, ekonomik açıdan toparlanamamış bir topluma bu mesajı vermek zorunda...

Ancak gerçek şudur: Irak’ta paylaşım gerçekleşmiş, dünyanın ikinci büyük petrol rezervini elinde tutan bu ülke artık Amerika’nın kontrolüne girmiştir. Gelirinin yüzde 95’inden fazlasını petrol ihracından elde eden Irak, global petrol şirketleriyle anlaşmalar imzalamak durumunda kalmıştır.

Artık Obama ve Biden, gönül rahatlığıyla “Mission Accomplished” diyebilir. Global kapitalizm, 21. yüzyılın emperyal güçleriyle el ele görevi yerine getirmiştir...

-

1 Ağustos 2010 Pazar

WikiLeaks Olayı 2

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 1 Ağustos 2010

Nisan ayında “Wikileaks Olayı” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bugün ikincisini yazıyorum. Çünkü geçen pazar, dünya tarihinin en büyük askeri belge sızdırma olayı meydana geldi.

Olayı gerçekleştiren, New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Jay Rosen'in "ilk devletsiz haber örgütü" dediği WikiLeaks.

WikiLeaks, bu defa belgeleri “The Afgan War Diary” adı altında kendi sitesinde yayımlamadan önce, Amerika’da The New York Times’a, Almanya’da Der Spiegel’e ve İngiltere’de The Guardian’a vermiş. Anlaşılan, Afganistan’da süren savaştan en çok etkilenen üç ülkenin halkını harekete geçirmek istemiş.

Bu etkin yayın organları, geçen pazar akşamı belgeleri “Breaking News” anonsuyla duyurunca ortalık birbirine girdi.

Çünkü sızan belgeler, 2004-Aralık 2009 arasında Afganistan’da Amerikan güçlerinin çok sayıda sivili katlettiğini ve kamuoyunu yanlış yönlendirdiğini ortaya koyuyor.

WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange’ın söylediği gibi, yayımlanan 92 bin gizli belge, şimdiye kadar, devam eden bir savaş hakkında ortaya çıkarılan en kapsamlı dosyayı oluşturuyor. Bunu Vietnam Savaşı sırasında 1971’de Daniel Ellsberg’in sızdırdığı belgelerle karşılaştıranlar var.

Ancak yaklaşık 10 bin sayfa olan o belgeler, 1968 yılına kadar gelen olayları kapsıyordu ve The New York Times tarafından yayımlandığında aradan üç yıl geçmişti. Yine de Amerikan halkının savaş konusunda nasıl aldatıldığını görmesini sağlamıştı.

WikiLeaks'in 200 bin sayfayı bulan belgeleri ise, Afganistan savaşıyla ilgili sarsıcı bilinmeyenleri açığa çıkarıyor. ABD ve NATO güçlerince rapor edilen 20 bin ölümün nasıl gerçekleştiğini, açıklanandan çok daha fazla sivilin öldürüldüğünü gösteriyor.

Örneğin, ABD'nin bir resmi raporunda, 2008’de Azizabad köyünde bir Taliban komutanının hedeflendiği operasyonda, 30 direnişçinin öldüğü bildirilmiş. Oysa gerçekte 60’ı çocuk ve kadın toplam 90 kişi ölmüş. Bunun gibi birçok ayrıntı var belgelerde. Bizzat cephede savaşan askerlerin telsizle verdiği istihbaratlar bunlar...

Şimdi Amerikan hükümeti, bu durumdan en az zararla sıyrılma arayışında. Bir yandan bu olayı ulusal güvenliği tehlikeye atacağı gerekçesiyle kınıyor, bir yandan da belgelerin Obama’nın Afganistan’daki asker sayısını artırma kararından önceki dönemi kapsadığını söylüyor.

Bir şekilde tepkiyi azaltmaya çalışıyorlar ama ben bunun çok kolay olacağını sanmıyorum...

Gizli belgelerin ortaya koyduğu bir diğer gerçekse, NATO’nun Pakistan ve İran’ın Taliban güçlerine destek verdiği yönündeki şüphesi...

Tabii Pakistan, bu iddiayı hemen yalanladı. Amerikan hükümeti de, “Pakistan doğru yolda ama içinde yer alan bazı unsurlar tehdit oluşturmaya devam ediyor” dedi.

Yeri gelmişken belirtmek gerek; WikiLeaks’in çalışmalarını, bizde Taraf’ın yayınlarıyla karşılaştırmaya çalışanlar var. Bu geçerli bir görüş değil. Çünkü WikiLeaks belgelerinin doğruluğu tartışılmıyor.

Bu kuruluş, kendisine ulaştırılan belgelerin kaynağını bilmese de, onların gerçek olduğundan emin olmak için yayımlamadan önce uzun bir inceleme yapıyor.

Bu olayda da, The New York Times, Der Spiegel ve The Guardian, aynı özeni gösterip belgeleri bir ay süreyle ayrıntısıyla kontrol ettikten sonra yayımlama kararı almışlar.

Ellsberg’in sızdırdığı “The Pentagon Papers”, Amerika’da Vietnam Savaşı’na karşı ayaklanmayı hızlandırmıştı. Bakalım WikiLeaks belgeleri Afganistan Savaşı’na nasıl etki edecek?

Senato Dış İlişkiler Komitesi Bşk. John Kerry, şimdiden ABD'nin Pakistan ve Afganistan politikalarına dair ciddi soruların gündeme geldiğini söyledi bile...

-

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Clapper kim?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 4 Temmuz 2010

Amerika’da bir süre önce önemli bir görev değişikliği oldu. Ulusal İstihbarat Direktörü Dennis Blair, 16 aydır sürdürdüğü görevinden istifa etti; Obama, onun yerine James R. Clapper Jr.'ı atadı. Bu haber, Türk basınına yansıdıysa da, bu değişikliğin arkasındaki gariplik irdelenmedi.

Emekli amiral Blair, 11 Eylül terör saldırılarından sonra ülkedeki 16 istihbarat kurumunun eşgüdümünü sağlamak üzere kurulan Ulusal İstihbarat Teşkilatında başkanlığa getirilen üçüncü kişi. Bu göreve Ocak 2009’da Obama tarafından seçilmişti ve şu ana kadar bu yönetimde istifasını veren en üst düzey görevli oldu.

Blair, atanmasının üzerinden çok kısa bir süre sonra CIA Direktörü Leon Panetta ile görüş ayrılığına düştü. İstihbarat için sadece CIA görevlilerine bağlı kalmaktansa, kendi görevlendirdiği ajanları kullanmayı amaçlıyordu.

Bu duruma tepki gösteren Panetta, amiri konumundaki Blair’in direktifini görmezden geldi. Sonuçta, bu tartışmada Beyaz Saray tarafından destek bulamayan Blair’in otoritesi sarsıldı.

Noel öncesi Northwest havayolları uçağının bombalanma girişiminden sonra da, güvenlik açıkları nedeniyle ağır şekilde eleştirildi. Teksas’taki Fort Hood askeri üssünde 13 askerin vurularak öldürüldüğü saldırı ve Times Square’deki bomba paniği de üzerine gelince, Obama yönetiminin güvenini kaybetti.

Medyadaki haberlere göre, Blair’in istifasını isteyen bizzat ABD Başkanı'ydı...

***

Blair’in istifasından sonra Obama, bu görev için emekli general James Clapper'ı seçti. Ulusal istihbaratla ilgili böyle üst düzey bir görev için sivil yerine yine asker kökenli birinin düşünülmüş olması eleştiri konusu...

Ancak Clapper’ın atanmasını garip kılan daha ilginç özellikleri var. Kendisi, Bush döneminde 2001-2006 arasında Ulusal Jeo-Uzaysal İstihbarat Ajansı Direktörü’ydü. 2003 yılında, Amerikan yönetimini Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğuna inandıran kişilerden biriydi...

Clapper, o dönemde yaptığı bir açıklamada, elde ettikleri belgelerin, Irak’tan Suriye’ye yoğun bir trafik olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Ona göre, Irak, kitle imha silahlarıyla ilgili bütün materyalleri, Amerikan işgalinin hemen öncesinde Suriye’ye göndermişti...

Clapper’ın “kişisel yorumum” diyerek açıkladığı bu görüş, o dönemde Amerika’da neoconların arayıp da bulamadığı şeydi. Bush’un Başdanışmanı Karl Rove, bu yıl çıkan “Courage and Consequence” adlı kitabında, hâlâ bu görüşü savaşa haklılık kazandırma gerekçesi olarak kullanıyor...

***

Bir devlette üst düzey bir yöneticinin bir olay karşısında kendi yorumunu açıklaması normal olabilir. Bu yorumda dile getirilen görüşlerin yanlış olmasına da sıklıkla rastlanabilir. Yanlışlık ortaya çıktığında, o görevli hatasını kabul edip özür dileyebilir ya da gerekli görülürse gorevden alınabilir.

Ama bu kişi eğer ulusal istihbarat kurumlarının en tepesindeyse, yani en önemli işi doğru istihbarat almaksa, kamuoyuna yanlış bilgi vermesi kabul edilebilir mi? Üstelik o bilgi, 1 milyon insanın ölümüne yol açan kanlı bir savaşın gerekçelerinden biri olmuşsa, yapılan hata unutulabilir mi?

Ülke içindeki olaylarda görülen istihbarat açıkları yüzünden Blair’i yetersiz bulan ABD Başkanı, Irak'taki yanlış istihbaratın sorumlusundan övgüyle söz ediyor.

Obama'nın, Bush yönetiminin Irak'ta işlenen suçlar nedeniyle yargılanmasına yanaşmadığını biliyoruz. Ama anlaşılan, artık yargılamayı bırakın, onları ödüllendirmeye bile başlamış...

Yalanlara dayanarak Irak'ı işgal eden ve onca insanın ölümüne neden olan Bush yönetiminden kimse hesap vermeyecek mi? Başkalarına "geçmişinizle yüzleşin" diyen ABD Başkanı, kendi ülkesinin geçmişiyle yüzleşmeyecek mi?

-

14 Haziran 2010 Pazartesi

Marslı’nın kaçışı

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Haziran 2010

Geçenlerde elime eski bir dergi geçti. The International Herald Tribune’un Aralık 2009’da yayımladığı yıl sonu dergisi. Siyaset, edebiyat, sanat, ekonomi, medya ve bilim dünyasının başarılı isimleri, 2010'a ışık tutacak düşünceleri yazmış.

Özellikle tarihçi Prof. Paul Kennedy’nin makalesi ilgimi çekti. Kennedy, “Bugün Marslılarla karşılaşsak, onlara bu dünyada insanlığın neden bu kadar bölünmüş olduğunu anlatamayız. Onlar da muhtemelen beğenmez, çeker giderlerdi böyle çatışmalı bir gezegenden” şeklinde bir görüş belirtmiş.

Gerçekten de 21. yüzyılın dünyası, ardı arkası gelmeyen savaşlarla sarsılıyor. Ülkeler arasında nükleer savaş tehdidi sürerken, aynı anda füzeler havalanıyor, bombalar patlıyor...

Daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, Dünyanın Ağası var. Küresel emperyalizmin kurallarını o koyuyor, oyunun planlarını o belirliyor...

İnsanın insanla savaşı, ormandaki vahşi hayvanların mücadelesini aratmıyor. Uygar dünyanın en akıllı canlı türü, aklını barış için değil, daha vurucu yeni teknolojiler geliştirmek için kullanıyor. Eski çağlardaki gibi artık bilek gücüyle değil, üstün teknolojiyle daha da öldürücü olabiliyor.

***

Bütün bunlar ne adına, ne için yapılıyor? Elbette temel neden, dünyada tükenmeye başlayan kaynakların paylaşılması sorunu... Kömür ve çelik, nasıl 2. Dünya Savaşı’nda savaş sanayisinin temeli olduysa, bugün de Ortadoğu’daki savaşlar petrol üzerinde dönüyor...

Bir diğer neden, din ve etnik köken farklılıkları. Bir inanca bağlı olan ya da belli bir kökenden gelenlerin diğerlerine tahammül edememesi, insanoğlunun en ilkel yönü...

Ya aynı dinden olanların kavgasına ne demeli? İşte o mezhep kavgasıdır ki, onu anlamak daha da zor. Mantık sınırlarını zorlayan bir dizi cehalet silsilesini yaşadı insanlık. Bugün de Irak’ta olanları ibretle izlerken, Aydınlanma çağını yakalayamamış topraklardaki ilkelliğe tanık oluyoruz.

Bir de cinsiyet farkı var tabii... Erkeğin kadını köleleştirme mücadelesi 2000’lerde hâlâ son bulmadı. Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerinde bir kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalmasın, tecavüze uğrayıp katledilmesin...

İnsanın kendi türü ile olan savaşı yetmiyormuş gibi, diğer canlılara karşı uyguladığı vahşetin de sonu gelmiyor. Hayvanlara yapılan zulmün listesini yapsam buraya sığmaz...

Doğa katliamını da unutmayalım. Meksika Körfezi’ne yayılan tonlarca petrolün yarattığı faciayı dehşetle izliyor, küresel ısınmanın yok ettiği canlı türlerini, bitkileri konuşuyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegen can çekişirken, kimin daha çok petrole sahip olacağının kavgasını veriyoruz...

***

Şimdi gelin bütün bu saçmalıkları dünyalı olmayan birisine, örneğin bir Marslı’ya anlatmaya çalışın. Şu soruları sorarsa ne diyeceksiniz?

Neden böyle güzel bir gezegeni cehenneme döndürmeye çalışıyorsunuz?

Neden bunca vahşet?

Neden bunca kaynağa sahip dünyada insanlar açlıktan ölüyor?

Neden aklınızı kullanmıyor ve farklılıklara saygı duyup barış içinde yaşamıyorsunuz?

Uzun uzun yanıt vermeye kalkarsanız; taa ilkçağlara gitmeniz ve sonunda da kapitalizme uzanmanız gerekir. Ama kısaca şöyle de diyebilirsiniz Marslı’ya:

Hepsinin nedeni, insanoğlunun dizginlenemeyen hırsı ve açgözlülüğüdür. Herkese yetecek kaynak varken, birileri hep daha fazlasını, bazen de hepsini istemiştir. Sonuçta küresel kapitalizm palazlanırken kitleler ezilmiş; Aydınlanma’nın uğramadığı yerlerde demokrasi ve özgürlük yeşerememiştir.

Bütün bunları duyan Marslı dünyada kalıp da ne yapsın? Herhalde hemen geri dönüp kendi gezegenini insanlara bırakmamak için önlemler alır...

-

25 Nisan 2010 Pazar

Gerçeğin sözcüsü olmak

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 25 Nisan 2010

İstanbul Film Festivali’nde çok güzel fimler izledim. Ama beni en çok düşündüreni, “The Most Dangerous Man in America: Daniel Ellsberg and the Pentagon Papers” oldu.

Belgeselde esas olarak, Pentagon analisti Daniel Ellsberg’ün Vietnam Savaşı’nın yalanlara dayandığını ortaya koyan gizli belgeleri basına sızdırışı anlatılıyor. Yedi bin sayfalık belgelerin kopyalanışı ve yayınlanışı sırasındaki heyecan, doğrusu macera filmlerini aratmıyor.

Filmin en ilginç yanı, Ellsberg’ün savaş sürecinde geçirdiği dönüşüm: Başlangışta ateşli bir savaş taraftarıyken, gerçeklerle yüz yüze geldiğinde mimarı olduğu savaşı sona erdirmek için kendisini tehlikeye atıyor.

Kuzey Vietnam ile Amerikan güçleri arasında 1964’te yaşanan Tonkin Körfezi olayını dönemin Savunma Bakanı Robert McNamara’ya bildiren kişi Ellsberg...

Kuzey Vietnam torpido botlarının ABD savaş gemisine ateş açtığı söylenince, Başkan Lyndon Johnson’a Kongre'de savaş kararı alınmadan Vietnam'da askeri güç kullanma yetkisi veren kararname çıkıyor.

Böylece Ellsberg, savaşı genişletmek için kullanılan gerekçeyi bulan kişi oluyor. Oysa Tonkin Körfezi’ndeki saldırının yalan olduğu yıllar sonra ortaya çıkıyor...

Ellsberg, ilk başlarda savaş konusunda öyle heyecanlı ki, kalkıp Vietnam’a gidiyor. Orada iki yıl boyunca savaşın dehşetine tanık oluyor ve sonunda ABD’nin kazanamayacağı bu savaşı bitirmesini istiyor.

Vietnam’dan döndükten sonra ünlü RAND Corporation’da çalışmaya başlıyor. McNamara’nın o sırada Başkan olan Richard Nixon’dan gizli olarak verdiği bir emirle, 1945-67 yılları arasında Amerika-Vietnam ilişkilerini konu alan ayrıntılı bir rapor hazırlayan ekibin içinde yer alıyor.

Çok az sayıda insanın görebildiği raporda, savaşın kaybedileceği ve asker kaybının çok büyük sayılara ulaşacağı bildiriliyor. “The Pentagon Papers” adı verilen bu rapor, Ellsberg’ün ilk olarak The New York Times’a ve daha sonra parça parça toplam 17 gazeteye sızdırdığı belgelerden oluşuyor.

Raporun yayımlanışı, Nixon’ın istifasına yol açan Watergate skandalına ve savaşın bitmesine neden oluyor.

***

Daniel Ellsberg’ün hayatı, Amerikan tarihinin en çarpıcı öykülerinden birisi... O, kimilerine göre cesaretiyle savaşı sona erdiren bir kahraman; kimilerine göreyse, çalıştığı kuruma ihanet eden bir hain...

İnsan bu durumda şunu soruyor: Yalanlara dayanılarak suçsuz insanların katledildiğini görseydiniz, siz ne yapardınız? Suçlanıp yargılanacağınızı ve tamamen yalnız kalacağınızı bilmenize karşın, harekete geçer miydiniz?

Daniel Ellsberg, Vietnam’dan bu yana Amerika’da savaş karşıtı bütün gösterilerde yer aldı. Irak savaşı öncesinde de, işin içinde yeni bir “Tonkin Körfezi senaryosu” olabileceğini söyleyip uyardı.

Ama o sırada Pentagon’dan yeni bir Daniel Ellsberg çıkmadı... Kitle imha silahları yalanına dayanan savaşta milyonlarca insan katledildi...

***

Bana göre bu filmden çıkan en önemli mesaj şu sahnede yatıyor: Vietnam Savaşı öyle bir noktaya gelir ki, artık Nixon bile kazanamayacaklarını görür. Bir uçak yolculuğunda yanındakilere bu yönde sözler söyleyen Nixon, kendisine destek olarak, Vietnam’a gidip gelen Ellsberg’ün yazdığı raporu kanıt gösterir.

Uçaktan indiklerinde hemen Nixon’ın arkasında görünen Ellsberg, Başkan’ın kameralara şunu söylediğini duyar: “Bu savaşı kazanacağız.” Çünkü bir kez daha Başkan seçilmek isteyen Nixon’ın savaşa ihtiyacı vardır...

O gün aklından geçenleri şöyle ifade ediyor Ellsberg: “O anda bu tür yalanlar söyleyeceğim bir göreve gelmemek için dua ettim...”

Sonuçta gerçek, er ya da geç ortaya çıkıyor. Önemli olan, her zaman gerçeğin sözcüsü olmak...

-

18 Nisan 2010 Pazar

WikiLeaks olayı

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 18 Nisan 2010

Geçen hafta bütün dünya medyasına yansıyan bir video, dikkatleri yeniden Irak’taki vahşete yöneltti.

Amerikan askerlerinin üç yıl önce yaptığı katliamı gözler önüne seren videoyu, gizli kapaklı olayları belgelerle açığa çıkarmak için çalışan WikiLeaks.org yayınladı.

Ben de videoyu herkes gibi büyük bir dehşetle izledim. Apache helikopterindeki Amerikan askerleri, iki Reuters çalışanının sırtındaki fotoğraf makinalarını silah sanarak ateş açıyor. Bir anda bir sürü insan yok ediliyor...

Bu yetmiyor; katliam sonrası yardım için bir minibüsle gelenleri ve o minibüsün içindeki çocukları da vuruyorlar...

Olayın korkunçluğu ortada...

Ben, bugün buradan yola çıkarak bazı noktaların üzerinde durmak istiyorum.

1-Bu vahşet, 2007’de gerçekleştiğinde, ana akım medya, olayı çok farklı aktarmıştı. Örneğin 13 Temmuz 2007’de The New York Times’da Alissa J. Rubin imzasıyla yayımlanan haberin başlığı şöyle:

“Amerikan güçlerinin Şii milislerle yaptığı çatışmada 2 Iraklı gazeteci öldü.”

Haberin devamında Amerikan askeri kaynaklarının açıklaması yer alıyor. Söylenene göre, askerler baskın düzenledikleri sırada saldırıya uğramış ve helikopterden yardım istenmiş. Açılan ateş sonucunda da 9 direnişçi ile iki sivil ölmüş...

Olayı baştan sona çarpıtan bu açıklama, acımasızca vurulan çocuklardan hiç söz etmiyor. İşi gerçeği ortaya çıkarmak olan gazete ise, bu yalan yanlış açıklamayı alıp, hiç araştırmadan haber yapıyor.

The New York Times’dan söz edilirken, adının başına genellikle “dünyanın en saygın gazetelerinden” ifadesi getirilir. Oysa Amerika’daki büyük medyanın Irak savaşında sayılamayacak kadar çok günahı vardır.

Bush yıllarını Amerika’da yaşamış biri olarak buna tanığım. Amerikan medyası, işgale gidilen süreçte ve savaş sırasında, toplumu yanlış bilgilendirip manipüle etti. Onların elleri çoktan kana bulandı...

2-Ne yazık ki, aynı medya, olayların üstünü kapama işlevini hâlâ sürdürüyor.

Örneğin, videonun tüm dünyayı sarstığı gün aynı saatte, CNN.com’da yer alan haber konuları şöyle: Tiger Woods’un hayranlarının sevgisinden duyduğu mutluluk (flaş haber), iPad’le ilgili görüşler ve Jessica Alba’nın evlat edinme arzusu.

El Cezire’nin internet sayfasında ise şunlar var: WikiLeaks videosu (ana haber), Peşhavar’daki Taliban saldırısı, Çin’deki maden kazası.

Değerlendirmeyi siz yapın....

3-Irak’taki bu katliama sadece ölen gazetecilerin aileleri ya da Reuters değil, tüm dünyadaki gazeteciler tepki göstermeli. Aslında onlar, Amerikan güçlerinin öldürdüğü ilk gazeteciler de değil.

Irak’taki işgal süresince kaç gazeteci öldürüldü?

Mazen Dana, Tarıq Ayoub, Taras Prostyuk, Jose Couso isimleri ne ifade ediyor?

Onlar da gazeteciydi ve onları da işgal güçleri vurdu. Daha niceleri var; burada saymaya yerim yetmez...

4-Yayınlanan video, tüm dünyanın gözünü bir anda WikiLeaks’e çevirdi. Bu olay, bağımsız internet gazeteciliğinin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Aralık 2006’da kurulan WikiLeaks, devlet ve şirket yardımı kabul etmiyor; sadece bireysel bağışlarla varlığını sürdürüyor; servis sağlayıcısı ise İsveç'te tutuluyor.

Sitenin kurucusu Avustralyalı Julian Assange, bu haberin kendilerine tüm maliyetinin 50 bin dolar olduğunu açıkladı. Böyle önemli bir gerçeği ortaya çıkarmak için sadece 50 bin dolar ve tabii gerçek gazetecilik gerekiyor!

İşte tam bu noktada, araştırmacı gazeteciliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha anlıyoruz.

5-Video, 24 saat içinde sadece YouTube üzerinde 1.3 milyon kişi tarafından izlendi. Birçok kişinin de diğer sitelerden izlediği düşünülürse, internet gazeteciliğinin etkinliği tartışmasız şekilde görülüyor.

-

7 Mart 2010 Pazar

Garip bir seçim

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Mart 2010

Irak’ta bugün genel seçim yapılıyor. Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesinin öncesinde, istikrar sağlanması açısından bu seçim çok önemli görülüyordu.

Ancak Amerika’nın bölgedeki planları doğrultusunda seçim sürecinde yaşananlar, istikrar konusunda pek de umut verici değil. Hatırlayacağınız gibi, Sünni gruplar 2005’teki seçimleri boykot etmiş ve bunun sonucunda büyük tartışmalar meydana gelmişti.

Şimdi yine buna benzer bir durumun ortaya çıkacağına dair endişeler yaygın. Çünkü siyasi koalisyonun laik Sünni kanadı, 7 Mart’taki seçimi de boykot edeceğini ve sonuçları da geçersiz sayacağını açıkladı.

Irak Ulusal Diyalog Cephesi, bu kararı alma nedenini, seçime katılacak adaylara yasak getiren Irak Bağımsız Yüksek Seçim Komiyonu’nun İran’la bağlantılı olduğu iddialarına dayandırıyor.

Peki bu iddiayı ortaya atan kim? Irak’taki Amerikan kuvvetlerinin komutanı Raymond Odierno... Komutana göre, Saddam yanlılarını seçim dışında tutmakla görevlendirilen komisyonun iki üyesinin, İran’la bağlantısı olduğuna dair istihbarat var...

Kim bu iki üye? Başkan Ahmet Çelebi ve Ali el-Lami... Odierno’ya göre, İran’dan etkilenen bu iki kişi, oradaki Şii yönetimle temas içinde...

Irak Ulusal Diyalog Cephesi, bu iddia üzerine “yabancı bir gündemin yönettiği siyasi bir sürecin içinde yer almayacağını” bildirerek seçimden çekildi.

Ardından içinde hem Sünni hem de Şii gruplar bulunan Irak Aşiretleri Ulusal Kongresi Partisi de seçime katılmayacağını duyurdu.

Seçim Komisyonu tarafından yasaklanan politikacıları da eklersek, 7 Mart’taki seçimin şimdiden çok tartışmalı bir hale geldiği görülüyor.

***

Irak’ta yaşanan kargaşanın anlaşılabilmesi için bazı noktaların altını çizmek gerek.

Pentagon’un eski gözdesi Ahmet Çelebi, Baas rejiminin etkilerinden kurtulmak için oluşturulan yasaklılar listesini uzun süredir şiddetle savunuyor. Ancak şu anda Amerikalıların İran’la yakın ilişkide olduğunu düşündükleri isimlerden birisi durumunda...

Irak’taki ABD Büyükelçisi Christopher Hill ve komutan Odierno, Baas rejimiyle ilişkisi olanları yasaklamak amacıyla kurulan komisyona şüpheyle yaklaşıyor.

Burada bir terslik yok mu?

Saddam’ı devirmek için ülkeyi işgal eden onlar değil miydi?

Öyleyse, neden onun siyasi bağlantılarını yok etmek üzere görev yapan bir komisyona güven duymuyorlar?

Baassızlaştırma komisyonu, (de-Baathification) 2003’teki işgalden sonra Amerikan güçleri tarafından kurulmadı mı?

Kuruldu; ama artık Amerika, bu komisyonun, ülke siyasetinde Sünnilerin etkisini zayıflatmak amacıyla İran tarafından kullanıldığını düşünüyor. Şu açık ki, Amerika, Irak’taki seçim aracılığıyla İran’a karşı güç mücadelesi veriyor.

Öyle ki, eskiden Saddam rejimine yakın olduğu gerekçesiyle yasaklanan Salih el-Mutlak’ın yasaklılar listesinden düşürülmesi için uğraşıyor.

Çünkü el-Mutlak, Şii partileri zorlayan önemli bir isim. Ama aynı zamanda, Baas Partisi’nin eski bir üyesi...

İşe bakar mısınız? Bir yanda yıkmak amacıyla ülkeyi işgal ettikleri Saddam rejimi, diğer yanda İran...

Hangisini tercih edecekler?

“Amerika’nın Ortadoğu’daki planları her zaman istediği yönde gitmiyor tabii” diye düşünebilirsiniz. Ama bence, o kadar emin olmayın...

Acaba Amerika, 7 Mart seçiminin de bir kaosa dönmesini istiyor olamaz mı? Bakmayın siz o Irak’tan çıkacağız laflarına...

Seçimden sonra Irak’ta istikrarsızlık tehlikesi belirirse, çekilme sürecini yavaşlatacaklarını söyleyenler de Amerikalılar...

-

11 Ocak 2010 Pazartesi

Türkiye de TSSB’ye mi tutuldu?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 10 Ocak 2010

AlterNet’in Washington Büro Şefi Adele M. Stan, Amerikan halkının PTSD (Post-traumatic stress disorder) hastalığına tutulduğunu söylüyor. Türkçe’de Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olarak tanımlanan bu psikolojik rahatsızlık, Stan’a göre son 10 yılda Amerika’da yaşanan 13 olayın sonucu...

Bunların başlıcalarını şöyle sıralamak olanaklı:
-2000’deki Başkanlık seçiminde Amerikan demokrasisinin aldığı zarar
-11 Eylül olayı -Enron ve WorldCom skandalları
-Irak ve Afganistan’da yürütülen savaşlar
-Korku politikası kartını oynayan Bush’un ikinci kez başkan seçilmesi
-Ebu Garib ve Guantanamo’daki işkenceler
-Terörle mücadele kapsamında izleme ve dinleme yetkilerini genişleten “Patriot Act” adlı iç güvenlik yasası
-Katrina fırtınası ve sonrasındaki dram
-Ekonomik yıkım
-İlk siyahi Başkan’ın seçilmesiyle aşırı sağın yaşadığı travma ve bunun tetiklediği ırkçı kampanya
-Obama’nın sağlık reformu yasasını engelleme girişimleri, sosyalistlik iddiası ve “Tea Party” hareketiyle karşı travmaya sürüklenen Amerikan solu...

Bütün bunların, Amerikan toplumunda yerleşik bir inancı, “Amerikan Ayrıcalığı” (American exceptionalism) fikrinin yıkımına neden olduğunu belirtiyor Stan.

"Yaratıcılık ve çok çalışma gibi Tanrı vergisi faziletlere sahip her Amerikalının, gelişmiş demokrasiyle bezenmiş ülkesinde, diğer insanlardan daha üstün bir durumda olduğu fikrinin” sarsıntıya uğradığını söylüyor.

Bu gelişmelerin sonucunda, toplum, ulusal kimlik bunalımına giriyor ve yaşanan travmaya doğal tepki olarak öfke krizleri gündeme geliyor.

***

Amerika’nın bu sarsıcı 10 yıllık sürecinin yarısını New York’ta bizzat yaşadım. “Amerikan Ayrıcalığı” düşüncesinin nasıl çöktüğüne ve toplumsal kesimler arasındaki kavganın nasıl şiddetlendiğine tanık oldum.

2000’li yıllarda Türkiye’de olanlara bakınca, bugün Türk halkının da Amerika gibi TSSB hastalığına yakalanmış olduğunu söylemek olanaklı...

Gerçi Türkiye’de hiçbir zaman Amerika’daki gibi bir “ayrıcalık” düşüncesi var olmadı. Türkiye'de halk, hiçbir zaman ülkesinin diğer ülkelere göre her açıdan üstün olduğuna inanmış değildi.

Ama burada başka bir büyük yıkım vardı: Türkiye’de birlik, beraberlik düşüncesi, bir arada yaşama kültürü sarsıldı; etnik kimliğe göre ayrışma görülmedik şekilde ortaya çıktı. Bir ülkeyi ulus yapan değerlerin çevresinde oluşan bütünlük zarar gördü.

İçi boş çıkan açılımlar, toplumda derin bir hayal kırıklığı yaratırken, artan terörist saldırılar güvenlik duygusunu yerle bir etti.

Laikliğe karşı odak olduğu Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla saptanan bir iktidarın yönetiminde endişeler arttı.

Ardı ardına gelen şoklar bunlarla da sınırlı kalmadı. Hakkını aradığı için sokaklarda polislerce dövülüp, üzerlerine gaz bombaları atılan işçiler, aldığı aylık 31 lira zamla yaşamaya çalışan asgari ücretli ve umudunu yitiren işsiz milyonlar, son 8 yılın unutulmaz dramlarını yaşattı Türk halkına.

***

Bugünlerde kiminle konuşsanız, ülkede huzur ve barış içinde yaşama umudunun yok olduğunu söylüyor. Türkiye, bu büyük toplumsal travmaların etkisiyle ciddi bir stres bozukluğu yaşıyor.

Yeni yıla umutla başlamak isterdim ama uzmanların söylediğine göre, psikolojide bu hastalığın tedavisinde ilk aşama, sorunun varlığını kabul edip, ona neden olan düşünceleri belirlemek. Önerilen terapide, yeniden dengeyi sağlayacak normal bir düşünce sistemi hayata geçirilmeye çalışılıyor.

Türkiye’nin yapması gereken de bu. Normalleşmenin sağlanması için, travmayı yaratan sorunları açıkça ve sakin bir şekilde konuşmak gerekiyor. Terapistlik görevi de herhalde deneyimli akil adamlara düşecek...