AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Haziran 2013 Perşembe
Gezi Parkı Ruhu ve Yaklaşan Seçimler
Şubat ayından beri bu bloga hiç yazı eklemedim. Gazetedeki siyasi yazılarımı topladığım bir blogdu bu ama o tarihten beri herhangi bir gazetede köşem yok. Ancak Gezi Parkı olayları sonrasında bugün geldiğimiz noktada naçizane önerilerimi topluca yazmak istedim. Düşüncelerimi olabildiğince sade ve uzatmadan anlatmaya çalışacağım.
Çok yakında yerel seçimler var. Onun ardından ilk kez halk tarafından seçilecek cumhurbaşkanı için seçim süreci devreye girecek. Birçok kişi "Ne yapacağız şimdi? Oy vermek istediğim, bana hitap eden bir parti yok," diyerek içinde bulunulan belirsizliği ortaya koyuyor. Her seçim önemlidir ama bu kez gerçekten bir yol ayrımındayız. Son bir ayda Türkiye'de yaşanan olaylar, en temel insan haklarının dahi bu ülkede garanti altında olmadığını net bir şekilde gösterdi. Gezi Parkı ruhu iktidarı rahatsız etti; çünkü bağlı oldukları parti ya da sivil toplum kuruluşu ne olursa olsun, çok farklı düşünceleri taşıyan insanlar, ortak bir zemin buldu: Özgürlük talebi milyonları bir araya getirdi. Uzun zamandır muhalefet partilerinin başaramadığı ve belki de başarmayı hedeflemediği bir gelişmeydi bu. Siyasetçilerin yapamadığını halk yaptı. Gezi Parkı ruhunu ortaya çıkaran inisiyatifin halktan gelmesi, iktidarı telaşlandıran nedenlerden birisi.
Gezi Parkı'nda hepimiz kısa bir süreliğine de olsa bir ütopya yaşadık. Kentin ortasındaki en önemli meydanda, yiyeceğin, içeceğin, her şeyin bedava olduğu, kendine ait kütüphanesi, radyo ve televizyonu bile olan, az zamanda çok işlerin başarıldığı bir komün hayatı yaşandı. 11 yıldır süren baskı rejimine gençliğin verdiği bu barışçıl tepki ve karşılığında gördüğü acımasız şiddet hiç unutulmayacak. Orada tarih yazıldı.
Ancak şimdi park halka kapanmış durumda olsa da, önümüze bakma zamanı. Birçok kişi, Gezi Parkı ruhunun partileşme sürecine girip seçimlerde alternatif yaratması gerektiğini dile getiriyor. Benim görüşüm, Gezi Parkı'ndan tek bir siyasi parti çıkmayacağı yönünde. Çünkü herkesin bildiği gibi, hareketin tabanı homojen değil; protestolara destek veren birbirine taban tabana zıt gruplar var. Belki birkaç küçük parti çıkabilir ama o da bana göre şu anda ihtiyaç duyulan şey değil. İhtiyacımız olan daha fazla ayrışmak olmamalı; aksine Gezi Parkı ruhunu sürdürebilmek için asgari müştereklerde buluşmanın gerekli olduğuna inanıyorum.
Parkta düzenlenen söyleşilerde ve parkın dağılmasından sonra mahalle forumlarında, mevcut muhalefet partilerinden duyulan memnuniyetsizlik sıklıkla dile getirildi. "Zaten onlar yıllardır etkili olamadıkları için düştük sokağa. Şimdi kime oy vereceğiz?" deniliyor. Bu doğru; var olan partiler gerek TBMM'de gerekse sokaktaki talebi siyasete taşımakta başarılı olamadı. Ancak bunu söylesek de, içinde bulunduğumuz durumda işlevsel çözümleri üretmeliyiz. Çünkü başlangıçta da belirttiğim gibi seçimlere çok az süre var. Bu kadar kısa zamanda yeni bir parti kurup, mahalle, ilçe, il örgütleri bazında teşkilatı oluşturmak; yetkili kurulları belirleyerek politikalar oluşturmak ve seçime girmek olanağı yok.
Bu durumda oyları boş atmanın ya da hiç kullanmamanın da çözüm olmayacağını bildiğimize göre ne yapacağız? Gezi Parkı ruhu partilere taşınacak. Köhnemiş parti politikalarını aşmak kolay olmayacaktır. Ama benim önerim, herkesin kendisine en yakın hissettiği partiyi Gezi'de ortaya çıkan talepler doğrultusunda etkilemek için bireysel çaba harcaması. Taleplerimizi, önerilerimizi yapıcı eleştiriler şeklinde iletebiliriz, seçim çalışmalarında onlara yardım edebiliriz. Çünkü gün artık, sürekli muhalefeti eleştirip iktidar partisinin ekmeğine yağ sürme günü değildir; gün artık kavganın değil, asgari müştereklerde birleşmenin günüdür. Ne yazık ki temel hak ve özgürlüklerin garantilendiği bir Avrupa ülkesi değil Türkiye. O nedenle sağduyulu davranmamız şart. Yakınlık duymadığımız partileri semboller üzerinden yıpratmaktan vazgeçmeliyiz. Gezi Parkı'ndaki gibi birbirimizi itmeden bir arada durmayı öğrenmemiz gerekiyor. Artık parktaki gibi fiziksel bir birliktelik yok ama ruh birliğini korumak zorundayız. Onu nasıl yapacağız? Özgürlük, adalet ve demokrasi talebi ortak zeminimiz olacak. 11 yıllık AKP deneyiminin bizi getirdiği bu noktada nereye gitmekte olduğumuz açık. Artık bunu görüp, bu analizi yaparak akılcı stratejiler belirlemeliyiz.
Halka düşen bu sorumluluğun yanında, siyasi partilerin de ego savaşlarını bir yana bırakarak aynı sağduyuyu göstermesi şart. Bunu açıklamak için bir örnek vereceğim. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, 1994 seçiminde Refah Partisi'nin adayı olarak seçime girdi ve 393.579 oy aldı. SHP adayı Korel Göymen 387.189, CHP adayı Ali Dinçer ise 30.085 oy aldı. Böylece aradan Melih Gökçek sıyrılarak belediye başkanı oldu. CHP'nin Ali Dinçer'i aday göstermesi tarihi bir hataydı, çünkü merkez sol oylar dağıldı. Ama işin bir diğer yanı da, o yıllarda Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak başarılı bulunan Murat Karayalçın'ın genel başkanlık hevesiyle belediye başkanlığından ayrılmasıydı. O ayrılmasa, Melih Gökçek kesinlikle kazanamazdı. Daha sonraki yıllarda Karayalçın, yeniden Gökçek'in karşısına aday olarak çıktı ama hiç kazanamadı. Çünkü arada Çiller'in Başbakan Yardımcısı olmuş ve aşırı derece yıpranıp tepki toplamıştı. Karayalçın'ın hatası, hem kendisine hem de Ankara halkına pahalıya mal oldu.
Bu örnekten çıkarılacak dersler şunlar: Partiler, seçimlerden önce her bölgede sağlam kamuoyu yoklamaları yapıp, eğilime göre toplumun kabul edeceği, iyi adaylar bulmak zorunda. İkincisi, bazı kritik bölgelerde ortak aday belirleme yöntemi de denenebilir. Bu yöntem zordur ama göz göre göre yenilmekten iyidir. Üçüncüsü, muhalafet partilerinin seçimde ittifak yapıp blok kurması olabilir. 2009'da bu yönde bazı denemeler olmuştu. Bana göre sonuç verebilecek bir yöntemdir.
Sonuç olarak, ben tüm enerjinin siyasetteki yalanların ortaya çıkarılması yönünde kullanılmasını ve AKP'den memnun olmayanların seçim sürecinde sürekli muhalefete vurmaktan vazgeçmesini öneriyorum. Hep tekrarladığım gibi, ideallerimizin peşine sonra düşeceğiz; şimdi asgari haklarımız için mücadele ediyoruz. AKP, Gezi Parkı ruhunu söndürmek için gayret içinde. Lütfen bunun ayırdına varalım.
16 Aralık 2012 Pazar
Sol ve kafa karışıklığı
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 16 Aralık 2012
Kısa bir süre önce siyaset dünyamızda bir gelişme yaşandı. Eşitlik ve Demokrasi Partisi ve Yeşiller Partisi bir kongre ile birleşerek Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi adını aldı. Bunun ardından partinin kurucuları, art arda röportajlar vererek görüşlerini açıkladı. Murat Belge, Akşam gazetesinde yayımlanan röportajında iktisat profesörü İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol da sağdır” diye özetlenen çizgisine yakın olduğunu anlattı.
Küçükömer, siyasi yelpazeye ilişkin tezlerini 1969’da yayımlanan “Düzenin Yabancılaşması” adlı kitabında ayrıntılı olarak anlatmıştı. Ben de geçen yılın sonunda Cumhuriyet Kitapları’ndan çıkan kitabım “İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri”nde Küçükömer’in görüşlerinin eleştirisinden hareketle günümüzdeki rejim tartışmalarına ışık tutmaya çalışmıştım. Bu nedenle konu hakkında bu köşede de yazma gereğini duydum.
Bir siyasi akımın/düşüncenin siyasi yelpazedeki yeri değerlendirilirken, temel alınan kriterler var. Toplumsal eşitlik ilkesinden hareketle sermayenin ekonomik ve siyasi tahakkümününü reddederek emekçi sınıfların yararını gözeten, ezilenin haklarını savunan, toplumu özgürleştirme ve çağdaşlaşma amacı güden, ilerici düşüncedir sol.
Küçükömer, Osmanlı yapısından gelen merkeziyetçi-bürokratik gelenekleri solun önündeki temel engel olarak görüyor; toplumsal, ekonomik yapının yanında modern genetik ve etolojik nedenlerden de söz ederek, Türkiye’de sivil toplum kurulamayacağını iddia ediyor. Kurtuluş Savaşı’nın antikapitalist niteliği olmadığı için antiemperyalist de olamayacağını, Türkiye’nin kuruluşunda gerçekleşen devrimler “halktan uzak laik-bürokratlar tarafından yapıldığı için” ilerleme olarak görülemeyeceğini söylüyor.
B
unları söylerken sadece yüzde 11’i okuma yazma bilen, ekonomik olarak tamamen çökmüş, savaşta egemen devletlerce parçalanan bir imparatorlukta verilen bağımsızlık mücadelesini bir anda silip atmakla kalmıyor; padişahlığı, halifeliği sona erdirip cumhuriyeti ilan eden, şeri hukuk yerine medeni hukuku getiren, insanları kulluktan vatandaşlık düzeyine çıkaran, sonuçta kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan bir hareketi ilerici görmüyor...
Ama Demokrat Parti’yi (DP) daha solda görürken dikkate aldığı kriter, “üretim güçlerinin geliştirilmesi ve daha büyük kitlelere mutlak olarak bir şeyler verilmesi.” O zaman burada sormak gerekir? DP, emekçi halk kesimleri için ne yaptı? DP’nin asıl tabanı, işçiyi, emekçiyi sömüren toprak ağaları ve tüccarlar değil miydi? Enflasyonist politikalar aracılığıyla köylüye nakit verilmesi ve tarımın makineleştirmesi söz konusu olsa da, alınan dış borçlarla körüklenen o politikaların zararını sonuçta yine emekçiler çekti.
Küçükömer, 1950’de DP’nin iktidara gelişi ile başlayan “İkinci Cumhuriyet” döneminin asıl işlevinin, 1. Cumhuriyet’in eğitim, politika, ekonomi alanlarında getirdiklerinin demokratikleştirilmesi olduğunu söylüyor. Her şeyi laik-batıcılar ile dindar-doğucular arasında geçen bir mücadele olarak algılamasının sonucudur bu değerlendirme. Öylesine gözünü karartmış ki bu, emperyalizme karşı olsa da, çok eleştirdiği NATO’ya girilmesi, Batı’ya siyasal ve askeri bağımlılığın artması, Meclis’te kurulan soruşturma komisyonları aracılığı ile basının cendereye alınması bile DP’yi sol diye nitelemesine engel olmamış...
Bu anlayışla Küçükömer’in izinden gidenler de 2002-2011 arasında piyasacı-gerici saldırılarını sürdüren AKP’yi desteklediler. Şimdi hâlâ sol sağdır, sağ da sol demelerinin nedeni o. Bu kafa karışıklığı hiç bitmedi.
-
Etiketler:
AKP,
Demokrat Parti,
İdris Küçükömer,
İkinci Cumhuriyetçilik,
laiklik,
Murat Belge,
sağ,
sol,
Türkiye,
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
5 Ağustos 2012 Pazar
Sarı Gazetecilik
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Ağustos 2012
Son 10 yıldır medyanın yaşadığı çöküşü gün be gün izledik bu ülkede. Yalan yazanlar, dönekler, iftira atanlar, kavga edenler, iktidara yaranmak için takla üstüne takla atanlar köşe kapmaca oynuyor her yerde. Diğer yanda iktidara karşı duruşları nedeniyle sorgulanıp tutuklananlar var. Bir anda el konulup hükümete yakın işadamlarına satılan gazeteler, bir gecede tamamen farklı yayın yapmaya başlayan televizyon kanalları gördük.
Türkiye’de basın tarihi incelenirse, daha önceki yıllarda da buna benzer durumların yaşandığı ortada ama sanırım hemen herkes mesleğin en fazla itibar kaybettiği dönemin 2002’den bu yana geçen süre olduğu konusunda hemfikir.
Ben bu mesleğin eğitimini almış ve ona gönül vermiş bir gazeteci olarak, 2000’lerin şimdiye kadar olan kısmını hep derin bir üzüntüyle anacağım. Çünkü hem iktidar basın özgürlüğünü tamamen yok etti, hem de bizzat bu mesleği yaptığını iddia eden bazı kişiler meslek etiğini ayaklar altına alıp ezdi.
Az da olsa ana akım medyada hâlâ vicdanının sesini dinleyip onuruyla yazanlar da var. Ancak genel olarak baktığımızda durum gerçekten içler acısı. Cumhuriyet’in bu son 10 yıllık dönemde AKP’nin BOP endeksli neoliberal politikaları karşısında izlediği yayın politikası, hiç zikzaklamadı; hep emekçiden, aydınlanmadan, uygar bir yaşamdan yana olan kesimlerin sesi oldu. Dileyen arşivlere bakabilir.
Arşive girmişken diğer gazetelere de bakarlarsa, görecekleri karşısında şaşırmasınlar. Mesela ÖSYM skandalı karşısında “Şifre Palavra, ÖSYM Haklı” diye başlık atan Taraf’ı, Obama’yı “Welcome Mr. President” diye karşılayan Hürriyet’i, Başbakan’ı photoshopla sol kolunu kaldırmış Che tişörtü içinde göstererek, “Bir sosyalist parti lideri gibi konuştu” diye sürmanşet atan Radikal’i ve daha nicelerini görebilirler.
18 Aralık 2004 tarihli gazetelere bakarlarsa, 16-17 Aralık 2004’te Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği zirve toplantısında Türkiye’ye dayatılan şartları kabul edip bunu “Hedef tam üyelikti, o da alındı!” diyerek yansıtan Başbakan’ın sözlerinin manşetlere şöyle yansıdığına tanık olabilirler: “Avrupa’nın Ay Yıldızı” (Sabah), “İşte Bu Kadar” (Takvim), “Dik Durduk Kazandık” (Akşam).
O manşetlerin atıldığı tarihten bu yana 8 yıl geçti ve hiç de “işte bu kadar” denilenecek bir durum yaşanmadığı, o dönemde dik durup kazanmadığımız, Avrupa’nın ay yıldızı olmadığımız ortaya çıktı.
İletişim fakültelerinde gazeteciliği meslek olarak seçecek gençlere öğretilen ilk kural, “Gerçeğin izinden ayrılmama” ilkesidir. Ama ben Türkiye'deki medyaya baktığımda bu ilkeyi sahiplenen, yani mesleği etik değerlerine uygun olarak yapan çok az gazeteci görüyorum. Sözünü ettiğim, farklı bakış açılarından kaynaklanan yorum farkları değil; doğrudan gerçeklerin çarpıtılması.
Gazetecilik artık herkesin her konuda, yeterli deneyime sahip olmadan atıp tuttuğu bir alan haline geldi. Birçok olayda gerçeklerin, çıkarlar, donanımsızlık ya da araştırmama yüzünden çarpıtılmasıyla bugünkü sarı gazetecilik ortaya çıkıyor.
Oysa hiçbir gazetecinin olanı farklı gösterip kamuoyunu yanıltmaya hakkı yok; gazeteciliğin özü, olanı halka olduğu gibi iletmektir. Köşe yazarları köşelerinde yorum yapabilir ama onlar da o yorumu yaparken gerçekleri değiştirme hakkına sahip değildir. Yine de yapıyorlarsa, önce kendi itibarları, sonra da çalıştıkları medya kurumunun itibarı iki paralık olur.
Bir gazetenin güvenilirliği kolay kazanılmıyor; ancak aksi görüşte okuyucuların bile “O gazete yalan yazmaz” dediği an, güvenilirlik onayı alınmış demektir.
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Ağustos 2012
Son 10 yıldır medyanın yaşadığı çöküşü gün be gün izledik bu ülkede. Yalan yazanlar, dönekler, iftira atanlar, kavga edenler, iktidara yaranmak için takla üstüne takla atanlar köşe kapmaca oynuyor her yerde. Diğer yanda iktidara karşı duruşları nedeniyle sorgulanıp tutuklananlar var. Bir anda el konulup hükümete yakın işadamlarına satılan gazeteler, bir gecede tamamen farklı yayın yapmaya başlayan televizyon kanalları gördük.
Türkiye’de basın tarihi incelenirse, daha önceki yıllarda da buna benzer durumların yaşandığı ortada ama sanırım hemen herkes mesleğin en fazla itibar kaybettiği dönemin 2002’den bu yana geçen süre olduğu konusunda hemfikir.
Ben bu mesleğin eğitimini almış ve ona gönül vermiş bir gazeteci olarak, 2000’lerin şimdiye kadar olan kısmını hep derin bir üzüntüyle anacağım. Çünkü hem iktidar basın özgürlüğünü tamamen yok etti, hem de bizzat bu mesleği yaptığını iddia eden bazı kişiler meslek etiğini ayaklar altına alıp ezdi.
Az da olsa ana akım medyada hâlâ vicdanının sesini dinleyip onuruyla yazanlar da var. Ancak genel olarak baktığımızda durum gerçekten içler acısı. Cumhuriyet’in bu son 10 yıllık dönemde AKP’nin BOP endeksli neoliberal politikaları karşısında izlediği yayın politikası, hiç zikzaklamadı; hep emekçiden, aydınlanmadan, uygar bir yaşamdan yana olan kesimlerin sesi oldu. Dileyen arşivlere bakabilir.
Arşive girmişken diğer gazetelere de bakarlarsa, görecekleri karşısında şaşırmasınlar. Mesela ÖSYM skandalı karşısında “Şifre Palavra, ÖSYM Haklı” diye başlık atan Taraf’ı, Obama’yı “Welcome Mr. President” diye karşılayan Hürriyet’i, Başbakan’ı photoshopla sol kolunu kaldırmış Che tişörtü içinde göstererek, “Bir sosyalist parti lideri gibi konuştu” diye sürmanşet atan Radikal’i ve daha nicelerini görebilirler.
18 Aralık 2004 tarihli gazetelere bakarlarsa, 16-17 Aralık 2004’te Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği zirve toplantısında Türkiye’ye dayatılan şartları kabul edip bunu “Hedef tam üyelikti, o da alındı!” diyerek yansıtan Başbakan’ın sözlerinin manşetlere şöyle yansıdığına tanık olabilirler: “Avrupa’nın Ay Yıldızı” (Sabah), “İşte Bu Kadar” (Takvim), “Dik Durduk Kazandık” (Akşam).
O manşetlerin atıldığı tarihten bu yana 8 yıl geçti ve hiç de “işte bu kadar” denilenecek bir durum yaşanmadığı, o dönemde dik durup kazanmadığımız, Avrupa’nın ay yıldızı olmadığımız ortaya çıktı.
İletişim fakültelerinde gazeteciliği meslek olarak seçecek gençlere öğretilen ilk kural, “Gerçeğin izinden ayrılmama” ilkesidir. Ama ben Türkiye'deki medyaya baktığımda bu ilkeyi sahiplenen, yani mesleği etik değerlerine uygun olarak yapan çok az gazeteci görüyorum. Sözünü ettiğim, farklı bakış açılarından kaynaklanan yorum farkları değil; doğrudan gerçeklerin çarpıtılması.
Gazetecilik artık herkesin her konuda, yeterli deneyime sahip olmadan atıp tuttuğu bir alan haline geldi. Birçok olayda gerçeklerin, çıkarlar, donanımsızlık ya da araştırmama yüzünden çarpıtılmasıyla bugünkü sarı gazetecilik ortaya çıkıyor.
Oysa hiçbir gazetecinin olanı farklı gösterip kamuoyunu yanıltmaya hakkı yok; gazeteciliğin özü, olanı halka olduğu gibi iletmektir. Köşe yazarları köşelerinde yorum yapabilir ama onlar da o yorumu yaparken gerçekleri değiştirme hakkına sahip değildir. Yine de yapıyorlarsa, önce kendi itibarları, sonra da çalıştıkları medya kurumunun itibarı iki paralık olur.
Bir gazetenin güvenilirliği kolay kazanılmıyor; ancak aksi görüşte okuyucuların bile “O gazete yalan yazmaz” dediği an, güvenilirlik onayı alınmış demektir.
_
Etiketler:
AKP,
Barack Obama,
basın özgürlüğü,
Che,
gazetecilik,
medya,
yandaş medya
15 Temmuz 2012 Pazar
Dinselleşme ve Komünistler
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Temmuz 2012
Türkiye Komünist Partisi (TKP), geçen ay gerçekleştirdiği 11. Kongre Türkiye Konferansı’nın ardından “Dinselleşme ve Komünistler” başlıklı bir değerlendirme yayınladı. Toplumda giderek etkisi artan dinselleşme karşısında komünistlerin tavrını ele alan metni dikkatle okudum. İçinde yaşadığımız dönemde son derece isabetli görüşler içerdiği için bu aydınlatıcı değerlendirmenin üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle giriş kısmındaki tespitle işe başlayalım.
“TKP 10. Kongresi’nin, 2011 seçimleriyle kurulduğunu saptadığı İkinci Cumhuriyet’in temel eksenlerinden biri, siyasal rejimin ve toplumsal yapının dinselleştirilmesidir. Birkaç yıl önce marjinal örnekler mi öncü adımlar mı oldukları tartışılan kimi uygulamaların genelleştiğini ve bütünlük kazandığını görüyoruz. Eğitim sistemine dinin sokulması, çeşitli yerelliklerde alkollü içkiye düpedüz yasak getirilmesi, devletin dinî televizyon kanalı açması yalnızca tekil uygulamalar değil, AKP'nin ilk bakışta bunlarla ilişkisi kurulamayacak çeşitli alanlardaki programını bütünleyen ögelerdir.
“Türkiye egemen güçlerinin sosyal devletten kalan boşluğu doldurmak için İslami yardımlara, Ortadoğu'da rol genişletmek için Sünni kimliğine, Kürt sorununa çözüm adına ‘din kardeşliği’ fikrine, ilerici ideolojilerin kaynaklarını kesmek amacıyla sanat ve kültür alanlarının kurutulmasına, genel olarak eşitsizlikleri, haksızlıkları meşrulaştırmak için dinin yaygınlaşıp derinleşmesine ihtiyaçları var.
“Bu çerçevede ateizme dönük aşağılayıcı saldırılar meczupça bir gericiliğin göstergesinden ibaret değil, egemen ideolojinin yeniden yapılandırılmasının vazgeçilmez unsurlarıdır. Olası bir yeni anayasa da kitlelere burjuva liberalizmi veya emperyalist ‘küreselleşmecilik’ üstünden değil, din sayesinde mal edilmeye çalışılacaktır.”
Bunlar belirtildikten sonra, emekçi hareketinin ve solun, sömürüsüz bir dünya mücadelesinde kendini zorunlu olarak seküler bir perspektifle tanımladığının altı çizilmiş. Şu nokta önemli; TKP toplumsal yaşamın, siyasetin, siyasal ideolojilerin vb. dinsellikten arındırılması için mücadeleyi önerirken, aynı anda bireylerin kişisel inanç ve vicdan özgürlüğünü de sahipleniyor.
Burada altını çizdiğim satırlar var: “Sosyalist hareketler günümüzde de kimi ülkelerin özgün koşullarında dinci akımlarla olumlu temasa girebilmektedir. Türkiye Komünist Partisi, bu örneklerden genelleştirilmeye gidilemeyeceğini, ülkemizin bu kapsamda ele alınamayacağını saptamaktadır.”
Komünist hareketin, burjuva aydınlanmasını sınıfsız topluma uzanan bir sosyalist aydınlanma olarak dönüştürerek sahiplendiği vurgulanıyor metinde. İkinci Cumhuriyet’in Aydınlanma mirasının reddi ve tarihsel kazanımların tasfiyesi konusunda bir burjuva konsensüsünü temsil ettiği ve neoliberal, piyasacı yaklaşımlarla dinci gericilikle birbirini bütünlediği belirtiliyor.
İki kesime önemli mesajlar veriliyor.
1- Dinci iktidara muhalefet için “Gerçek Müslümanlar” adına konuşulması da, dinin ortak payda olduğunun kabulü demektir; sol, dinin siyaset alanına sokulmaması ilkesinden ödün vermez.
2- Kürt toplumu içinde tarikatların, Hizbullah'ın, Barzaniciliğin ve bunlarla bütünleşik aşiretçiliğin güçlenmesi, ideolojik alanda dinci gericiliğin atağa kalkması gibi gelişmelerin tamamı İkinci Cumhuriyet sendromlarıdır. Sol, Kürt toplumunun uyanışının seküler karakterine sahip çıkmalı ve bu boyutu güçlendirmeye çalışmalıdır.
Oldukça kapsamlı bir çerçeve çizen bu metni kaleme alanları kutluyor, tümüne katılıyorum. Yerim bittiği için burada kesiyorum ama gelecek haftalarda çok önemsediğim bu konuya yeniden değineceğim.
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Temmuz 2012
Türkiye Komünist Partisi (TKP), geçen ay gerçekleştirdiği 11. Kongre Türkiye Konferansı’nın ardından “Dinselleşme ve Komünistler” başlıklı bir değerlendirme yayınladı. Toplumda giderek etkisi artan dinselleşme karşısında komünistlerin tavrını ele alan metni dikkatle okudum. İçinde yaşadığımız dönemde son derece isabetli görüşler içerdiği için bu aydınlatıcı değerlendirmenin üzerinde durmak istiyorum. Öncelikle giriş kısmındaki tespitle işe başlayalım.
“TKP 10. Kongresi’nin, 2011 seçimleriyle kurulduğunu saptadığı İkinci Cumhuriyet’in temel eksenlerinden biri, siyasal rejimin ve toplumsal yapının dinselleştirilmesidir. Birkaç yıl önce marjinal örnekler mi öncü adımlar mı oldukları tartışılan kimi uygulamaların genelleştiğini ve bütünlük kazandığını görüyoruz. Eğitim sistemine dinin sokulması, çeşitli yerelliklerde alkollü içkiye düpedüz yasak getirilmesi, devletin dinî televizyon kanalı açması yalnızca tekil uygulamalar değil, AKP'nin ilk bakışta bunlarla ilişkisi kurulamayacak çeşitli alanlardaki programını bütünleyen ögelerdir.
“Türkiye egemen güçlerinin sosyal devletten kalan boşluğu doldurmak için İslami yardımlara, Ortadoğu'da rol genişletmek için Sünni kimliğine, Kürt sorununa çözüm adına ‘din kardeşliği’ fikrine, ilerici ideolojilerin kaynaklarını kesmek amacıyla sanat ve kültür alanlarının kurutulmasına, genel olarak eşitsizlikleri, haksızlıkları meşrulaştırmak için dinin yaygınlaşıp derinleşmesine ihtiyaçları var.
“Bu çerçevede ateizme dönük aşağılayıcı saldırılar meczupça bir gericiliğin göstergesinden ibaret değil, egemen ideolojinin yeniden yapılandırılmasının vazgeçilmez unsurlarıdır. Olası bir yeni anayasa da kitlelere burjuva liberalizmi veya emperyalist ‘küreselleşmecilik’ üstünden değil, din sayesinde mal edilmeye çalışılacaktır.”
Bunlar belirtildikten sonra, emekçi hareketinin ve solun, sömürüsüz bir dünya mücadelesinde kendini zorunlu olarak seküler bir perspektifle tanımladığının altı çizilmiş. Şu nokta önemli; TKP toplumsal yaşamın, siyasetin, siyasal ideolojilerin vb. dinsellikten arındırılması için mücadeleyi önerirken, aynı anda bireylerin kişisel inanç ve vicdan özgürlüğünü de sahipleniyor.
Burada altını çizdiğim satırlar var: “Sosyalist hareketler günümüzde de kimi ülkelerin özgün koşullarında dinci akımlarla olumlu temasa girebilmektedir. Türkiye Komünist Partisi, bu örneklerden genelleştirilmeye gidilemeyeceğini, ülkemizin bu kapsamda ele alınamayacağını saptamaktadır.”
Komünist hareketin, burjuva aydınlanmasını sınıfsız topluma uzanan bir sosyalist aydınlanma olarak dönüştürerek sahiplendiği vurgulanıyor metinde. İkinci Cumhuriyet’in Aydınlanma mirasının reddi ve tarihsel kazanımların tasfiyesi konusunda bir burjuva konsensüsünü temsil ettiği ve neoliberal, piyasacı yaklaşımlarla dinci gericilikle birbirini bütünlediği belirtiliyor.
İki kesime önemli mesajlar veriliyor.
1- Dinci iktidara muhalefet için “Gerçek Müslümanlar” adına konuşulması da, dinin ortak payda olduğunun kabulü demektir; sol, dinin siyaset alanına sokulmaması ilkesinden ödün vermez.
2- Kürt toplumu içinde tarikatların, Hizbullah'ın, Barzaniciliğin ve bunlarla bütünleşik aşiretçiliğin güçlenmesi, ideolojik alanda dinci gericiliğin atağa kalkması gibi gelişmelerin tamamı İkinci Cumhuriyet sendromlarıdır. Sol, Kürt toplumunun uyanışının seküler karakterine sahip çıkmalı ve bu boyutu güçlendirmeye çalışmalıdır.
Oldukça kapsamlı bir çerçeve çizen bu metni kaleme alanları kutluyor, tümüne katılıyorum. Yerim bittiği için burada kesiyorum ama gelecek haftalarda çok önemsediğim bu konuya yeniden değineceğim.
-
Etiketler:
AKP,
ateizm,
Aydınlanma,
din,
İkinci Cumhuriyetçilik,
komünizm,
Kürt sorunu,
Türkiye Komünist Partisi
21 Şubat 2012 Salı
Sınıfsal bakışı yitir hele, gör başına neler gelir…
Sol Haber Portalı yazarlarından Ahmet Çınar'ın "İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri" adlı kitabım hakkında yazdığı makale:
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ahmet-cinar/sinifsal-bakisi-yitir-hele-gor-basina-neler-gelir-51645
Sınıfsal bakışı yitir hele, gör başına neler gelir…
Ahmet Çınar 16 Şubat 2012
KENTİN SESİ - MANİSA YAZILARI
Zülâl Kalkandelen önemli bir iş kotardı.
Yaklaşık 25 yıldır siyasal yaşamımızda sözü edilen ikinci cumhuriyet kavramını teşrih masasına yatırdı. Bu kavramın temellerine indi.
Ve siyasal literatürümüze önemli bir şerh düştü.
Cumhuriyet Kitapları’nca yayınlanan “İdris Küçükömer’in Tezleri: İkinci Cumhuriyetin Temelleri” adlı kitabında, gözlerden kaçan boyutları görünür kıldı Zülâl Kalkandelen.
Kitap, yazarın Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Dalı’nda yaptığı yüksek lisans tezinin genişletilip güncelleştirilmiş hâli.
***
İdris Küçükömer, 1960’lı ve 70’li yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde akademisyendir. O yıllarda Yön ve Ant dergisinde kaleme getirdiği yazılarla tanınmıştır. En bilinen, en çarpıcı tezi, “Türkiye’de sol bildiklerimiz aslında sağdır, sağ bildiklerimiz soldur” şeklinde kabaca özetlenebilecek tezdir. Şunu savunmuştur hep Küçükömer: “Batıcı-laik bürokratlar halktan kopuktur, statükonun sahibidirler. Statükoyu yıkmak isteyense aslında sağ bildiğimiz yapılardır.”
İşin en ilginç yönüyse, İdris Küçükömer bu düşünceleri TİP’in bilim kurulu üyesiyken, yani örgütlü bir sosyalist iken dile getirmiştir. Öyle ki, Küçükömer’in bu düşünceleri geliştirirken güttüğü amacın, sosyalizmin gelişmesine yönelik olduğundan kuşku duymuyorum. Küçükömer, Türkiye’de sosyalizmin nasıl kitleselleşebileceği üzerine kafa yoruyor, bunun yollarını arıyor. Ancak düşünme yöntemi ve vardığı sonuçlar bilim dışıdır. İdris Küçükömer, öznel niyetinin tam tersi sonuçlar doğuracak işlere imza atmıştır; siyasal zeminde İslâmizme meşruiyet kazandıracak teorik zemini hazırlamıştır.
Zaten yirmi yıldır da, ne kadar ikinci cumhuriyetçi, liberal, tarikatçı yazar ve politikacı varsa, Küçükömer’in bu tezlerini tepe tepe kullanmaktadırlar.
İdris Küçükömer’in savunduğu düşüncelerin özünü, Zülâl Kalkandelen’in şu belirlemesi oluşturuyor: “Burada ele alınması gereken iddia, Batıcı-laik bürokratların halktan kopuk olduğu ve mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak oluşumların bürokratlarca engellendiğidir. Küçükömer, bu iddiasını Osmanlı’dan başlatarak, cumhuriyet Türkiye’sini de içine alacak şekilde ifade ediyor.”
***
Bir kere İdris Küçükömer’in “bürokrasi” kavrayışı, metafizik bir öze sahip. Küçükömer’e göre, “Batıcı-laik bürokrat zümre” diye nitelendirilen yapı, tarih dışı ve tarih üstü bir niteliğe sahip. Ve bu “bürokrat zümrenin” tek işlevi, Türkiye’de emekçi sınıflarca reddedilecek bir üretim biçiminin doğumunu engellemek, geciktirmek, çarpıtmak.
Tüm sakatlık işte burada ortaya çıkıyor.
Bütün suçlu, “Batıcı-laik bürokratik zümre” olunca, sermaye sınıfı ve temsilcileri tarihsel bir meşruiyet kazanıyorlar. Aklanıyorlar. Böylece sermaye sınıfının gelişimini en çok hızlandıran, hatta sermaye sınıfının siyasal örgütü haline gelen DP-AP-ANAP-DYP-AKP çizgisi, Küçükömer tarafından “solcu” ve “ilerici” ilan ediliveriyor!
Küçükömer’e göre, kapitalist ilişkiler geliştikçe emekçi sınıfların bilinçleri de gelişmekte ve bu da mevcut düzenin olumsuzlanması olanağını artırmaktadır. Bu nedenle kapitalist gelişimi halk yararına yönlendirme girişimleri ise Küçükömer tarafından “tutuculuk-gericilik” olarak damgalanıp lanetlenmektedir.
Küçükömer’e bakacak olursak, “Batıcı-laik bürokratik zümre” tarihimizdeki her türlü olumsuzluğun, kötülüğün tek sorumlusudur. Böylece Küçükömer, Türkiye gericiliğinin önemli unsurlarından olan bürokrasi düşmanlığına da, gericilik lehine “soldan”(!) büyük bir dayanak sağlamış oluyor.
Şunu savunuyor Küçükömer: Bu “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” en büyük günahı, üretici güçlerin gelişiminin önünü sürekli tıkamasıdır. Bu misyon tarihsel bir misyondur. Osmanlı’dan beri değişmemiştir. Devirler değişmiş, içte ve dışta altüst oluşlar yaşanmış; ancak “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” konum ve işlevi değişmemiştir.
Bu tezler, bu saptamalar, bu savlar dinseldir ve özünde gerici tezlerdir. Sınıfsal bakış açısından yoksun tezlerdir. Sömürü düzenini çatır çatır devam ettirenleri, para babalarını, patronları aklayıp paklayan tezlerdir.
Görüldüğü üzere, AKP zihniyeti, kuramsal özünü İdris Küçükömer’den almışa benziyor.
***
Doğan Avcıoğlu, bu noktada aklımızı açacaktır. Bürokrasinin öne çıkartılıp, asıl sömürgen sınıfların göz ardı edilmesiyle ilgili olarak Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin Düzeni” adlı sınıfsal bakış açısına sahip kült yapıtında şunları yazar: “Teori, milliyetçi devrimcileri, ‘kırbaçlı bürokrasi’ diye damgalayarak üretim araçlarını ellerinde tutan sınıfların varlığını ve kırbacın esas itibariyle kimin çıkarına işlediğini gizleyerek, tutucular koalisyonu lehine ustaca bir tez ortaya koymaktadır. Halkı ezen bürokrasi suçlanmakta; fakat, bu ceberrutluktan hangi sınıfların faydalandığı saklanmaktadır. Devlet ve bürokrasi, egemen sınıfların dışında ve üstünde ‘başlı başına bir sınıf’ sayılmaktadır.”
Avcıoğlu şunları da ekliyor: “İşin şaşırtıcı yanı, tutucu güçler yararına işleyen ve onlar tarafından bir propaganda silahı olarak kullanılan bu teorinin, bazı sosyalist bilim insanları ve politikacılar tarafından da benimsenmesidir. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıflar dışında ve üstünde bir devlet düşünemeyen ve toplumdaki temel çelişkiyi, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar ile bundan yoksun olanlar arasındaki çatışmada gören sosyalist düşüncenin, ‘ceberrut devlet-halk’ teorisiyle bağdaşmayacağı açıktır.”
Bu gerici bakışın en kristalleşmiş biçimini günümüzde “vesayet rejimi” söylemi oluşturuyor.. Adeta şöyle bir anlayış pompalanmakta: Sınıflar üstü, tarih dışı, ilahi bir güce sahip olan ve sürekli darbe yapan, darbe yapmayı düşünen, milli iradenin tecellisini engelleyen, tecelli eden iradeyi de kırmaya çalışan ve de göbeğinde ordunun bulunduğu bir “vesayet rejimi” vardır. Bu “vesayet rejimi” ile halk çelişmektedir. AKP de gelip bu “öcü” vesayet rejimini yıkarak ilerici bir özellik kazanmaktadır!
Bu sakat düşünce dizgesinde, asıl çelişki ustaca gizlenmektedir. Oysa sözü edilen o “vesayet rejimi” ile sermaye sınıfı, yıllarca el ele, diz dize, gönül gönüle ilerlemişlerdir. İşte bu gerçek gizlenmeye çabalanmaktadır. Sermaye-emek çelişkisi gözlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
Bu söylem pompalanmaktadır ki, böylece son 50 yılın sınıfsal plandaki sorumluları gizlenmekte, hatta kendilerini “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” son kalıntıları sayesinde aklamaktadırlar. Kendilerini temize çekmektedirler.
İdris Küçükömerciliğin en büyük zararı, sınıfsal bakış açısını, hem de “solculuk” adına, yok etmeye çalışmasıdır. Ve de çok haksız bir şekilde siyasal İslâmcılar ile liberal gericilere “ilerici”, “özgürlükçü” anlamlar ve misyonlar yüklemesidir.
***
İdris Küçükömer’in “ilericilik-gericilik” ve “sol-sağ” ayrımlarının geçersizleştiğine ilişkin tezleri, Türkiye’de 1980’lerin sonu ve 1990’larda yaygınlaşmaya başlamıştır. SSCB’nin dağıldığı, liberalizmin “son muzaffer” olarak selamlandığı, kapitalist sömürünün dikensiz gül bahçesine kavuştuğu bir liberal şımarıklık döneminde, İdris Küçükömer yeniden gündeme getirildi. Şimdi görüyoruz ki, Küçükömer’in 1990’larda piyasaya yeniden yaygın olarak sunulan düşünceleri, aslında siyasal İslâmcılara meşruiyet kazandırmıştır.
Gayet berrak bir şekilde görüyoruz ki, Küçükömer’in o tezlerinin hedefi, aslında mevcut düzeni temelden reddeden devrimci-öncü-jakoben sol-sosyalist harekettir. Küçükömer’in tezlerini bayraklaştıranlar, siyasal İslâmcı hareketi, “ilerici”, “solcu” ve “özgürlükçü” gelişmenin taşıyıcısı olarak görmüşlerdir. Ama son on yıllık İslâmcı-liberal-Amerikancı AKP iktidarının sonunda, bir de baktık ki baskıcı, zalim, karanlık ve acımasızlıkta sınır tanımayan bir diktatorya kurulmuş.
Ve böylece görüyoruz ki, İdris Küçükömer’in tezleri iflas etmiştir. Küçükömer’in “aslında sol” dediği sağcı-İslamcı-tarikatçı-liberal kesim, acımasız diktatörlüklerini kurmuşlardır.
Küçükömer’e itiraz edenler, ilerici ve sosyalist devrimci damardan beslenenler, jakoben tavrı asla terk etmeyenler bir kez daha haklı çıkmıştır.
Sınıfsal bakış açısını yitiren Küçükömer, hem körleşmiş hem körleştirmiştir.
***
Evet, şimdi anlaşılmıştır sanırım, Taha Akyolların, Mehmet Altanların, Ali Bulaçların, Abdurrahman Dilipakların her fırsatta niçin İdris Küçükömer’e sarıldıkları…
Bu tartışmalara önemli bir kapı araladığı için Zülâl Kalkandelen’e teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.
ahmetcinar2000@hotmail.com
Tweet
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ahmet-cinar/sinifsal-bakisi-yitir-hele-gor-basina-neler-gelir-51645
Sınıfsal bakışı yitir hele, gör başına neler gelir…
Ahmet Çınar 16 Şubat 2012
KENTİN SESİ - MANİSA YAZILARI
Zülâl Kalkandelen önemli bir iş kotardı.
Yaklaşık 25 yıldır siyasal yaşamımızda sözü edilen ikinci cumhuriyet kavramını teşrih masasına yatırdı. Bu kavramın temellerine indi.
Ve siyasal literatürümüze önemli bir şerh düştü.
Cumhuriyet Kitapları’nca yayınlanan “İdris Küçükömer’in Tezleri: İkinci Cumhuriyetin Temelleri” adlı kitabında, gözlerden kaçan boyutları görünür kıldı Zülâl Kalkandelen.
Kitap, yazarın Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Dalı’nda yaptığı yüksek lisans tezinin genişletilip güncelleştirilmiş hâli.
***
İdris Küçükömer, 1960’lı ve 70’li yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde akademisyendir. O yıllarda Yön ve Ant dergisinde kaleme getirdiği yazılarla tanınmıştır. En bilinen, en çarpıcı tezi, “Türkiye’de sol bildiklerimiz aslında sağdır, sağ bildiklerimiz soldur” şeklinde kabaca özetlenebilecek tezdir. Şunu savunmuştur hep Küçükömer: “Batıcı-laik bürokratlar halktan kopuktur, statükonun sahibidirler. Statükoyu yıkmak isteyense aslında sağ bildiğimiz yapılardır.”
İşin en ilginç yönüyse, İdris Küçükömer bu düşünceleri TİP’in bilim kurulu üyesiyken, yani örgütlü bir sosyalist iken dile getirmiştir. Öyle ki, Küçükömer’in bu düşünceleri geliştirirken güttüğü amacın, sosyalizmin gelişmesine yönelik olduğundan kuşku duymuyorum. Küçükömer, Türkiye’de sosyalizmin nasıl kitleselleşebileceği üzerine kafa yoruyor, bunun yollarını arıyor. Ancak düşünme yöntemi ve vardığı sonuçlar bilim dışıdır. İdris Küçükömer, öznel niyetinin tam tersi sonuçlar doğuracak işlere imza atmıştır; siyasal zeminde İslâmizme meşruiyet kazandıracak teorik zemini hazırlamıştır.
Zaten yirmi yıldır da, ne kadar ikinci cumhuriyetçi, liberal, tarikatçı yazar ve politikacı varsa, Küçükömer’in bu tezlerini tepe tepe kullanmaktadırlar.
İdris Küçükömer’in savunduğu düşüncelerin özünü, Zülâl Kalkandelen’in şu belirlemesi oluşturuyor: “Burada ele alınması gereken iddia, Batıcı-laik bürokratların halktan kopuk olduğu ve mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak oluşumların bürokratlarca engellendiğidir. Küçükömer, bu iddiasını Osmanlı’dan başlatarak, cumhuriyet Türkiye’sini de içine alacak şekilde ifade ediyor.”
***
Bir kere İdris Küçükömer’in “bürokrasi” kavrayışı, metafizik bir öze sahip. Küçükömer’e göre, “Batıcı-laik bürokrat zümre” diye nitelendirilen yapı, tarih dışı ve tarih üstü bir niteliğe sahip. Ve bu “bürokrat zümrenin” tek işlevi, Türkiye’de emekçi sınıflarca reddedilecek bir üretim biçiminin doğumunu engellemek, geciktirmek, çarpıtmak.
Tüm sakatlık işte burada ortaya çıkıyor.
Bütün suçlu, “Batıcı-laik bürokratik zümre” olunca, sermaye sınıfı ve temsilcileri tarihsel bir meşruiyet kazanıyorlar. Aklanıyorlar. Böylece sermaye sınıfının gelişimini en çok hızlandıran, hatta sermaye sınıfının siyasal örgütü haline gelen DP-AP-ANAP-DYP-AKP çizgisi, Küçükömer tarafından “solcu” ve “ilerici” ilan ediliveriyor!
Küçükömer’e göre, kapitalist ilişkiler geliştikçe emekçi sınıfların bilinçleri de gelişmekte ve bu da mevcut düzenin olumsuzlanması olanağını artırmaktadır. Bu nedenle kapitalist gelişimi halk yararına yönlendirme girişimleri ise Küçükömer tarafından “tutuculuk-gericilik” olarak damgalanıp lanetlenmektedir.
Küçükömer’e bakacak olursak, “Batıcı-laik bürokratik zümre” tarihimizdeki her türlü olumsuzluğun, kötülüğün tek sorumlusudur. Böylece Küçükömer, Türkiye gericiliğinin önemli unsurlarından olan bürokrasi düşmanlığına da, gericilik lehine “soldan”(!) büyük bir dayanak sağlamış oluyor.
Şunu savunuyor Küçükömer: Bu “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” en büyük günahı, üretici güçlerin gelişiminin önünü sürekli tıkamasıdır. Bu misyon tarihsel bir misyondur. Osmanlı’dan beri değişmemiştir. Devirler değişmiş, içte ve dışta altüst oluşlar yaşanmış; ancak “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” konum ve işlevi değişmemiştir.
Bu tezler, bu saptamalar, bu savlar dinseldir ve özünde gerici tezlerdir. Sınıfsal bakış açısından yoksun tezlerdir. Sömürü düzenini çatır çatır devam ettirenleri, para babalarını, patronları aklayıp paklayan tezlerdir.
Görüldüğü üzere, AKP zihniyeti, kuramsal özünü İdris Küçükömer’den almışa benziyor.
***
Doğan Avcıoğlu, bu noktada aklımızı açacaktır. Bürokrasinin öne çıkartılıp, asıl sömürgen sınıfların göz ardı edilmesiyle ilgili olarak Doğan Avcıoğlu, “Türkiye’nin Düzeni” adlı sınıfsal bakış açısına sahip kült yapıtında şunları yazar: “Teori, milliyetçi devrimcileri, ‘kırbaçlı bürokrasi’ diye damgalayarak üretim araçlarını ellerinde tutan sınıfların varlığını ve kırbacın esas itibariyle kimin çıkarına işlediğini gizleyerek, tutucular koalisyonu lehine ustaca bir tez ortaya koymaktadır. Halkı ezen bürokrasi suçlanmakta; fakat, bu ceberrutluktan hangi sınıfların faydalandığı saklanmaktadır. Devlet ve bürokrasi, egemen sınıfların dışında ve üstünde ‘başlı başına bir sınıf’ sayılmaktadır.”
Avcıoğlu şunları da ekliyor: “İşin şaşırtıcı yanı, tutucu güçler yararına işleyen ve onlar tarafından bir propaganda silahı olarak kullanılan bu teorinin, bazı sosyalist bilim insanları ve politikacılar tarafından da benimsenmesidir. Üretim araçlarının mülkiyetini elinde tutan sınıflar dışında ve üstünde bir devlet düşünemeyen ve toplumdaki temel çelişkiyi, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar ile bundan yoksun olanlar arasındaki çatışmada gören sosyalist düşüncenin, ‘ceberrut devlet-halk’ teorisiyle bağdaşmayacağı açıktır.”
Bu gerici bakışın en kristalleşmiş biçimini günümüzde “vesayet rejimi” söylemi oluşturuyor.. Adeta şöyle bir anlayış pompalanmakta: Sınıflar üstü, tarih dışı, ilahi bir güce sahip olan ve sürekli darbe yapan, darbe yapmayı düşünen, milli iradenin tecellisini engelleyen, tecelli eden iradeyi de kırmaya çalışan ve de göbeğinde ordunun bulunduğu bir “vesayet rejimi” vardır. Bu “vesayet rejimi” ile halk çelişmektedir. AKP de gelip bu “öcü” vesayet rejimini yıkarak ilerici bir özellik kazanmaktadır!
Bu sakat düşünce dizgesinde, asıl çelişki ustaca gizlenmektedir. Oysa sözü edilen o “vesayet rejimi” ile sermaye sınıfı, yıllarca el ele, diz dize, gönül gönüle ilerlemişlerdir. İşte bu gerçek gizlenmeye çabalanmaktadır. Sermaye-emek çelişkisi gözlerden kaçırılmaya çalışılmaktadır.
Bu söylem pompalanmaktadır ki, böylece son 50 yılın sınıfsal plandaki sorumluları gizlenmekte, hatta kendilerini “Batıcı-laik bürokratik zümrenin” son kalıntıları sayesinde aklamaktadırlar. Kendilerini temize çekmektedirler.
İdris Küçükömerciliğin en büyük zararı, sınıfsal bakış açısını, hem de “solculuk” adına, yok etmeye çalışmasıdır. Ve de çok haksız bir şekilde siyasal İslâmcılar ile liberal gericilere “ilerici”, “özgürlükçü” anlamlar ve misyonlar yüklemesidir.
***
İdris Küçükömer’in “ilericilik-gericilik” ve “sol-sağ” ayrımlarının geçersizleştiğine ilişkin tezleri, Türkiye’de 1980’lerin sonu ve 1990’larda yaygınlaşmaya başlamıştır. SSCB’nin dağıldığı, liberalizmin “son muzaffer” olarak selamlandığı, kapitalist sömürünün dikensiz gül bahçesine kavuştuğu bir liberal şımarıklık döneminde, İdris Küçükömer yeniden gündeme getirildi. Şimdi görüyoruz ki, Küçükömer’in 1990’larda piyasaya yeniden yaygın olarak sunulan düşünceleri, aslında siyasal İslâmcılara meşruiyet kazandırmıştır.
Gayet berrak bir şekilde görüyoruz ki, Küçükömer’in o tezlerinin hedefi, aslında mevcut düzeni temelden reddeden devrimci-öncü-jakoben sol-sosyalist harekettir. Küçükömer’in tezlerini bayraklaştıranlar, siyasal İslâmcı hareketi, “ilerici”, “solcu” ve “özgürlükçü” gelişmenin taşıyıcısı olarak görmüşlerdir. Ama son on yıllık İslâmcı-liberal-Amerikancı AKP iktidarının sonunda, bir de baktık ki baskıcı, zalim, karanlık ve acımasızlıkta sınır tanımayan bir diktatorya kurulmuş.
Ve böylece görüyoruz ki, İdris Küçükömer’in tezleri iflas etmiştir. Küçükömer’in “aslında sol” dediği sağcı-İslamcı-tarikatçı-liberal kesim, acımasız diktatörlüklerini kurmuşlardır.
Küçükömer’e itiraz edenler, ilerici ve sosyalist devrimci damardan beslenenler, jakoben tavrı asla terk etmeyenler bir kez daha haklı çıkmıştır.
Sınıfsal bakış açısını yitiren Küçükömer, hem körleşmiş hem körleştirmiştir.
***
Evet, şimdi anlaşılmıştır sanırım, Taha Akyolların, Mehmet Altanların, Ali Bulaçların, Abdurrahman Dilipakların her fırsatta niçin İdris Küçükömer’e sarıldıkları…
Bu tartışmalara önemli bir kapı araladığı için Zülâl Kalkandelen’e teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum.
ahmetcinar2000@hotmail.com
Etiketler:
AKP,
emperyalizm,
İdris Küçükömer,
İkinci Cumhuriyetçilik
Sol Haber Portalı ile "İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri" adlı kitabım hakkında yaptığımız söyleşi
7 Şubat 2012
Gerek görsel gerekse yazılı medyada uzun yıllar çalışmış, şu anda da Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazılarına devam eden Zülal Kalkandelen ile son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine konuştuk.
Gazeteci/Yazar Zülal Kalkandelen, uzun yıllardır gerek görsel gerekse yazılı medyada faaliyet gösteren bir isim. Bundan önce yayınlanmış 3 kitabı bulunuyor. Kalkandelen ile Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan 4. ve son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine sohbet ettik.
soL: Uzun yıllardır medyada televizyon programı yapımcılığı, gazetecilik, köşe yazarlığı gibi çeşitli alanlarda çalışıyorsunuz. İlk olarak sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Zülal Kalkandelen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı Mülkiye'de Siyaset Bilimi bölümünde yaptım. Cumhuriyet gazetesinde pazar günleri “Dünyalı Yazılar” başlıklı köşemde genellikle siyaset ve daha çok Amerika odaklı yazılar yazıyorum. Onun dışında müzik yazılarım da aynı gazetenin kültür sayfasında yayınlanıyor. Siyaset dışında müzik, en heyecan duyduğum alan. Uzun yıllardır müzik yazılarımı topladığım aktif bir blogum var. Yayınevlerine dışarıdan çeviriler de yaptım ama son yıllarda çeviriden çok editörlük üzerinde yoğunlaştım. Bu son çıkanla birlikte yayımlanmış 4 kitabım var.
Bunların öncesinde daha çok görsel medyada çalıştım, NTV, Kanal E, CNBC-e bünyesinde programlar yaptım. Görsel medya dönemi benim açımdan oldukça ders verici oldu. Medyada dönen ilişkilerin perde arkasını görme fırsatım oldu. Pek de bana göre değildi açıkçası; çünkü hep birilerine yaranmanız gerekiyor ve ne yaparsanız yapın birinin adamı olmadığınız sürece her zaman tehlikedesiniz. Nitekim öyle de oldu; işten çıkartıldım. O dönem çok sayıda insan işini kaybettiği için, en azından 1 yıl boyunca kimsenin medyada iş bulma şansı yoktu. Bir süre yurtdışında yaşamak hep istediğim bir şeydi. O sırada ABD’ye gittim ve uzun süre New York'ta yaşadım. O yıllar benim açımdan çok verimliydi, ilk 3 kitabımı o dönemde yazdım. 11 Eylül'den sonra Cumhuriyet’e New York yazıları yazmaya başladım. Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti kongrelerini gazete adına izledim. Aynı dönemde bazı dergilere New York'tan haber yazıyor, röportajlar yapıyordum. Giderek yurtdışında kalma sürecim uzadı ve bana iyi bir ders, önemli bir hayat deneyimi oldu. Çünkü ABD’yi yaşayarak tanımak, Türkiye’ye dışarıdan bakmak insanın ufkunu açıyor.
“İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” isimli yeni kitabınız Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı, bu sizin 4. kitabınız. Yeni diyorum ama aslında yüksek lisans teziniz ve üzerinden epey zaman geçmiş bir çalışma. Buna rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmediğini de görüyoruz. Neden bunca yıl sonra bu çalışmayı kitap haline getirmeyi düşündünüz?
Sizin de söylediğiniz gibi güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. İlk başta yayımlamayı düşünerek yapmamıştım bu çalışmayı, ancak yıllar içinde üzerinden geçtim, eklemeler çıkarmalar yaptım ve sonunda baktım ki aslında tartışmalar bugün de aynı eksende dönüyor. Doğrusu üç kitap yayınladıktan sonra biraz kırgınlığım da vardı yayın dünyasına ama sonunda çevremdeki insanların teşvik etmesiyle de kitap haline getirmeye karar verdim.
Kitabınız çıktıktan sonra bir sitem yazısı da yazdınız aslında...
Sitemim de var evet. Yani “yazsam ne olacak ki, zaten arada kaynayacak” gibi bir düşünceye saplandığımı belirtmem gerek. Hâlâ da o konuda aynı düşünüyorum. Ancak çevremdekilerin desteği herhalde biraz cesaret verdi.
İkinci Cumhuriyet tartışması yeni değil aslında. Ancak bugün İkinci Cumhuriyet'in tartışılmaktan ziyade uygulandığına şahit oluyoruz.
Tabii, son aşamasına geldi belki de. Ben hep söylüyorum, Türkiye'de karşı devrim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren başladı. Bunca yıldır çeşitli şekillerde de aralıksız devam etti. Ancak belki de ilk kez, son 10 yıldır diyelim, iktidar partisi tarafından bu yolda bu kadar radikal kararlar alındığını görüyoruz.
Kitabınızda Küçükömer’in tezlerini inceleyerek cevaplar üretiyorsunuz. Aslında birçoğu bugün sosyalist hareket tarafından ciddiye alınır olmaktan çıkmış tezlerin asıl tehlikeli yanının, bugün kendine 2. Cumhuriyetçi diyen kesimde bıraktığı etkinin, onlara verdiği ilham olduğu söylenebilir mi?
Evet, Küçükömer’i asıl 2. Cumhuriyetçiler kullanıyor. Bu tezler yıllardır onlara ilham verir duruma gelmiş. Siz sosyalist değil diyorsunuz, ama aslında 2. Cumhuriyetçiler kendilerini solda görüyor, kavramlar çok karışmış durumda. "Liberal" solcular AKP’yi destekliyor ve bunu mantıklı buluyorlar. Küçükömer onlara çanak içinde bir görüşler bütünü sunmuş, içinden seçip seçip kullanıyorlar.
Peki, Küçükömer’in tezleri ile liberal 2. Cumhuriyetçilerin söylemleri arasındaki en önemli örtüşmeler hangi başlıklarda?
Bu tezleri burada bütünüyle ayrıntılı konuşmamıza olanak yok ama şöyle söylemek lazım; Küçükömer bütün felsefesini, Osmanlı’dan beri süregeldiğini iddia ettiği, asker-sivil bürokrat kesime karşı olmak üzerine kuruyor. Buradan hareketle de Batıcı-laik kesim ile Doğucu-İslamcı ayrımına gidiyor, şablonunu da bunun üzerine yerleştirip tüm Osmanlı-Türkiye tarihini ona göre değerlendiriyor. Çözümlemelerinde Marksist bakış açısını da kullanıyor ama asıl değerlendirme kıstasları şöyle: Özetle diyor ki; bu Batıcı-laik bürokratlar halkı temsil etmediklerinden halkın sorunlarını çözemezler. "Sağ" dediği bu grup, çıkarı için iktidarı elinde tutmasa, mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak bir oluşum olacak.
Bunların karşısına yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı grubu koyuyor ve bunların halk cephesine dayandığını söylüyor, bu gruba da "sol" diyor. Bu noktada 2. Cumhuriyetçilerin asker ve sivil bürokrasiye karşı tavırları Küçükömer'in çizgisiyle örtüşüyor. 1923'te kurulan Cumhuriyet'i, üretim güçlerinde ve ilişkilerinde değişme yaratmadığını söyleyerek eleştirir Küçükömer. Cumhuriyet'in kazanımlarına karşı olmak noktasında tamamen hemfikirler. Yapılan devrimlerin tabandan gelen bir isteği yansıtmadığını, yukardan dayatıldığını söyleyerek karşı çıkarlar. Küçükömer de mesela laikliğin "kültür mirasının toptan reddi ile küçük burjuva ideolojisi aracılığıyla" yaratıldığını savunur. Ona göre Doğucu-İslamcı grup halka dayanmaktadır ve o halkın genetiğinde muhafazakarlık vardır. Hem Küçükömer'in hem de 2. Cumhuriyetçilerin göremediği en önemli şey, 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'le bu topraklara yüzyıllarca sonra gelen Aydınlanma. Onun farkına varamayacak kadar taraflı bir yaklaşımları var. Bütün bu noktalarda önemli örtüşmeler göze çarpıyor.
Küçükömer ve 2. Cumhuriyetçilerin lafzi düzeyde oldukça benzer söylemleri olmasına rağmen, nihai bir toplum projesi açısından amaçladıklarının oldukça faklı oldukları ortada. Küçükömer’in tezleri, katılalım veya katılmayalım, sosyalist hareketin nasıl gelişebileceği kaygısıyla öne sürülmüş tezlerdi, İkinci Cumhuriyetçilerin ise böyle bir dertlerinin olmadığı açık… Siz bu aradaki farka dair ne düşünüyorsunuz, nerede ayrışıyorlar?
Küçükömer bir bilim adamı olarak yaklaşmış olaylara ve kendi görüşleri doğrultusunda bir inceleme yapmış. Bana göre yanlışları olduğu gibi doğru tespitleri de var. Ancak bazı yerlerde son derece isabetsiz çıkarsamalarda bulunduğu için yanlış sonuçlara varıyor. Örneğin Küçükömer antiemperyalist ve kapitalizme karşı. Ancak olaya şematik bakarak; “asker-sivil bürokratların yaptığı işler kapitalizmin normal gelişim sürecini, üretim güçlerinin gelişimini de engellemiştir. Kurtuluş Şavaşı emperyalist değildir. Türkiye hiçbir zaman Batılılaşamayacak" sonucuna varıyor. Ona göre bu durum “batıdaki gibi sınıfların oluşmasına da engel olmuştur."
Fakat 2. Cumhuriyetçiler daha yüzeysel ve anakronik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar olaylara. Ne sosyalist ne de antiemperyalist hiçbir çıkış duymuyoruz onlardan. Aksine küreselleşmeyle, kapitalizmle barışık bir söylem kullanıyorlar. En önemli ayrım burada. 2. Cumhuriyetçilik düşüncesi, küresel kapitalist hareketle uyumlu, onun uydusu olmayı içine sindirmiş.
2. Cumhuriyetçiliğin fikir babalarından sayılan Mehmet Altan, malum son günlerde pek dertli. Pazar günü de Ruşen Çakır’a röportaj vermiş. Altan röportajda “AKP’nin 2. Cumhuriyeti hayata geçirmekte olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “2. Cumhuriyet dediğimiz şey, halka ayar vermeyecek ve hukuka göre hareket eden bir devlet ile birbirine ayar vermeyecek temel hak ve özgürlüklere saygılı bireylerden oluşan bir toplumdur. Bugün yapılansa, ‘sistemi nasılsa ele geçirdik o yüzden eski sistem devam etsin’ anlayışıdır” Buradan bakınca iktidar olma sürecinde AKP’ye desteğini esirgemeyen bu isimlerin içine düştüğü bugünkü durumu ve eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mehmet Altan, bugüne kadar AKP’ye hep destek verdi, ancak işini kaybedince o da, tüm liberallerin yaptığı gibi başladı gazetelere beyanatlar vermeye... Ancak sizin de sorunuzda söylediğiniz gibi açmazları ortada tabii. Bir kere en baştaki çelişkileri, dini temel referans olarak kullanan bir partinin Türkiye’ye özgürlük getireceğine inanmaları oldu. Oysa bunun dünyada örneği bulunmuyor. Önceleri AB’ye girilmesi için gereken adımları attığı bahanesiyle desteklediler AKP’yi, sonra malum süreçler yaşandı. Mehmet Altan bu desteği yakın zamana kadar sürdüren isimlerden birisi. Ama bu zamana kadar Türkiye'de her şey yolunda mıydı ki sustu? Türkiye’de hukukun üstünlüğü mü vardı, adalet mi vardı? Neden bu zamana kadar eleştirmedi? Neden iş çığırından çıkıp, Amerika'da Avrupa'da gazeteler Türkiye'deki hukuk dışı uygulamaları yazana kadar bekledi? Burada yaşıyor, görmüyor muydu hukukun, özgürlüklerin, hakların yıllardır nasıl katledildiğini?
Bu eleştiriler sizce samimi ve kalıcı mı, yoksa AKP’nin küçük bir jest yapması ile tekrar eski iktidar aşığı rollerine döneceklerini düşünüyor musunuz?
Bence kişiye göre değişebilir bu durum. Bu saatten sonra ne yaparlar bilemiyorum. Sözleri ve hareketleri birbirini tutmadığı için öngörüde de bulunamıyorum açıkçası. Tabii onlar açısından bu noktadan sonra ciddi bir tavır değişikliği de çok kolay değil. Düşünsenize bunca zaman sonra “biz yanlış yapmışız...” demelerinin pek olanaklı olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla durdukları yerde durmaya devam edeceklerdir. En iyi ihtimalle susarlar. Belki Mehmet Altan gibi arada işini kaybeden olursa patlayanlar çıkabilir.
Kitaba dönersek; Cumhuriyet devrimlerinin bir ilerleme olduğu muhakkak. Ancak o zamanki Kemalist kadroların sermaye ile aralarına mesafe koymadığı oranda, sermayenin güncel olarak aldığı yönelim itibariyle, Cumhuriyet’in bugünkü gibi bir geriye dönüş hamlesiyle karşılaşma olasılığını bünyesinde barındırdığı söylenebilir. Tıpkı Cumhuriyet kadrolarının örnek aldığı Fransız Devrimi'nde olduğu gibi... Kitapta bu kısma hiç değinilmemiş. Bu konuda ne demek istersiniz?
Ben hiç yanlış yapılmamıştır noktasında değilim; elbette aksayan yönler de olmuştur ve sonuçta Kemalist devrim sosyalist bir devrim değildir. Devrimin üretim güçlerinin siyaset sahnesinde etkinleştirilmesi bakımından yetersiz kaldığı, üretim ilişkilerinin sınıflar bazında daha sağlıklı ilerlemesini sağlayamadığı doğrudur. Mesela büyümeye rağmen kişi başına düşen gelir artmış değildir ve bazen kendi içinde çelişen işler yapılmak zorunda da kalınmıştır. Ama devrim koşulları içinde, yeni bir ulus devlet yaratma sürecinde, o zamanki iç ve dış koşullar da düşünüldüğünde, yapılabilen en rasyonel iş yapılmıştır diye düşünüyorum. Aslında Atatürk’ün o zamanki kararlarına bakarsanız, son derece pragmatist bir uygulamalar bütünüdür. Sermaye ile mesafe diyorsunuz ama zaten sermaye birikimi yoktu ki o yıllarda. Devletin tam bağımsız olması için önce ekonomik bağımsızlığını sağlaması şart. Savaştan yeni çıkmış, sanayisi gelişmemiş, yoksul bir ülkede devlet eliyle özel sektör yaratılmaya çalışılmış. Kendine özgü koşulları olan, Batı'nın geçirdiği devrimleri geçirmemiş, Sanayi Devrimi'ni yaşamamış bir toplum sonuçta. Uygulamalar ve sonuçları da farklı.
Uzun yıllardır medyada çalışan biri olarak siz bile kitabınızı yeterince duyuramamaktan şikâyetçisiniz. Tepkinizi “Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok” diyerek dile getiriyorsunuz. soL yazarı Kaan Arslanoğlu da yeni kitabı ile ilgili yazarken bu noktaya dikkat çekmiş, sizinle benzer eleştirileri dile getirmişti. Bu konuda ne söylemek istersiniz, sizce tüm güçlüklerine rağmen, bu “gizli” sansür duvarı nasıl aşılabilir?
Ben o yazımı yazdıktan sonra benim gibi düşünen, hisseden yazarlardan çok sayıda ileti aldım. Aslında o yazıyı sadece kişisel bir kaygıyla yazmadım, konuyu benim gibi olanların adına da dile getirmek istedim. Çünkü çok sayıda insan yazıyor, çiziyor fakat kitapları hiç gündeme gelmiyor. Holding medyası denen bir güç var, onlar kendi içlerinde birbirlerini destekliyorlar. Bizim gibi onun dışında kalan insanlar bir türlü göz önüne gelemiyor. Bu durumun bir isyanıydı aslında o yazım. Ne yapmak gerektiğini de çok bilmiyorum açıkçası, o yazıyı o nedenle yazdım ve içtenlikle insanlara sordum ne yapmak gerekir diye...
Çünkü görsel ve yazılı medyada bir hâkimiyet var, hep aynı isimler gündemde, onların kitapları ön planda, herkes onların kitapları hakkında yazıyor, sayfa sayfa röportajları çıkıyor. Bunun yanında cemaat denen bir gerçek var, onlara yakın bir ismin kitabı çıkıyor, herkes onu alıyor, onu okuyor. Hak etmedikleri ölçüde ilgi görüyor ve en önemlisi daha etkili oluyorlar. Tek taraflı görüşler hakim oluyor toplumda. Bu duvarın nasıl aşılabileceğini ben de bilmiyorum. Ama benim o yazımdaki sitemim, daha çok kitapta savunduğum fikirlere yakın olabileceğini düşündüklerimeydi...
Günümüzde, eskiye kıyasla hukuki olarak sansür getirme uygulaması azaldıysa da, belki daha tehlikeli olan medyanın otosansürü söz konusu. Bu durum kendini “ilgi sansürü” olarak gösteriyor. Ve demin bahsettiğiniz çemberin dışında kalan kişilerin çalışmaları görmezden gelinerek başka türlü bir sansür uygulamasına gidiliyor, ne dersiniz?
Çok gündemde olduğunu düşündüğüm konular için, verimli tartışmalara vesile olması amacıyla yazmıştım bu kitabımı. Açıkçası ülkenin siyasi tarihinde bu kadar tartışılan ve gündemdeki bir konu olduğu için, olumlu ya da olumsuz anlamda bir eleştiri olur diye beklemiştim ancak kimse bir şey demeyince ona şaşırdım. Odatv o yazımı almış kullanmış, herhalde oradan görenler çok oldu. Bir ara kitabımı kitapçılarda bulmak da zordu, büyük kitapçıların raflarına dahi giremiyor kitabınız...
Bu görmezden gelme son dönemde yeni bir yöntem olarak uygulanıyor. Eskiden olumsuz da olsa farklı düşünceler hakkında yazılabiliyordu. Artık ondan vazgeçtiler, hiçbir şey yazmıyorlar, tamamen yok sayıyorlar.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir 2. Cumhuriyetçiler ve "liberal" sol, kapitalizmin küreselleşmesi sürecinde “ulus devletler yok oluyor” diye bir söylemi dile getiriyor. Bu noktada, yukarıda 2. Cumhuriyetçilerin çelişkilerinden bahsettik, önemli bir ek daha yapmak istiyorum.
Küreselleşme, ABD sermayesinin önündeki tüm engeller ortadan kalksın, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda bu sermayeye hareket imkanı sağlasın diye ortaya atıldı. Bunun karşısında yerel çıkarı savunan herkese de “ulusalcı” damgası yapıştırılarak, hepsine birden faşizan bir anlam yüklendi. "Ulusal" olanın karşısında kalanlar da özgürlük savunucusu "liberal sol" olarak lanse edildi. Oysa ben onların tamamen uluslararası sermayenin çıkarlarını savunduklarına inanıyorum. Küresel sermaye bu propaganda eşliğinde mikro milliyetçilikleri körükleyerek olabildiğince küçük devletler yaratma gayretine girişti; çünkü devletler küçüldükçe uluslararası sermaye karşısında direnme güçleri düşecektir. İşte siz buna itiraz ettiğinizde, söylemlerinizin şovenlikle hiçbir alakası olmasa da, sosyalist de olsanız, sadece içinde yaşadığınız ülkenin çıkarlarını savunduğunuz için, ırkçı veya faşist damgası yiyebiliyorsunuz. Bu, emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni taktiği...
Bu noktada kilit kavram emperyalizm ve ona karşı aldığınız tavır değil mi?
Evet, emperyalizm karşıtlığını ağzına almayan solcu olamaz. Ama bugün hiçbir şekilde emperyalizme direnmeyen, aksine onunla bütünleşmeyi düstur edinmiş insanlar kendilerine solcu diyorlar. İşte Küçükömer’in sol-sağ meselesi gibi burada da kavramlar birbirine geçirilmiş durumda. Solculuk adına AKP’yi destekliyorlar, özgürlük savunuculuğu adına gericiliğe prim veriyorlar, ülkede ne varsa satılıp uluslararası sermayeye pazarlanmasını alkışlıyorlar. Bugün gelinen nokta maalesef bu. Bundan sonra nasıl gidecek hep birlikte göreceğiz...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/zulal-kalkandelenle-idris-kucukomerin-tezleri-ve-ikinci-cumhuriyetciligin
Tweet
Gerek görsel gerekse yazılı medyada uzun yıllar çalışmış, şu anda da Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazılarına devam eden Zülal Kalkandelen ile son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine konuştuk.
Gazeteci/Yazar Zülal Kalkandelen, uzun yıllardır gerek görsel gerekse yazılı medyada faaliyet gösteren bir isim. Bundan önce yayınlanmış 3 kitabı bulunuyor. Kalkandelen ile Cumhuriyet Kitapları'ndan çıkan 4. ve son kitabı “İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” üzerine sohbet ettik.
soL: Uzun yıllardır medyada televizyon programı yapımcılığı, gazetecilik, köşe yazarlığı gibi çeşitli alanlarda çalışıyorsunuz. İlk olarak sizi tanımayan okuyucularımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
Zülal Kalkandelen: Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümü mezunuyum. Yüksek lisansımı Mülkiye'de Siyaset Bilimi bölümünde yaptım. Cumhuriyet gazetesinde pazar günleri “Dünyalı Yazılar” başlıklı köşemde genellikle siyaset ve daha çok Amerika odaklı yazılar yazıyorum. Onun dışında müzik yazılarım da aynı gazetenin kültür sayfasında yayınlanıyor. Siyaset dışında müzik, en heyecan duyduğum alan. Uzun yıllardır müzik yazılarımı topladığım aktif bir blogum var. Yayınevlerine dışarıdan çeviriler de yaptım ama son yıllarda çeviriden çok editörlük üzerinde yoğunlaştım. Bu son çıkanla birlikte yayımlanmış 4 kitabım var.
Bunların öncesinde daha çok görsel medyada çalıştım, NTV, Kanal E, CNBC-e bünyesinde programlar yaptım. Görsel medya dönemi benim açımdan oldukça ders verici oldu. Medyada dönen ilişkilerin perde arkasını görme fırsatım oldu. Pek de bana göre değildi açıkçası; çünkü hep birilerine yaranmanız gerekiyor ve ne yaparsanız yapın birinin adamı olmadığınız sürece her zaman tehlikedesiniz. Nitekim öyle de oldu; işten çıkartıldım. O dönem çok sayıda insan işini kaybettiği için, en azından 1 yıl boyunca kimsenin medyada iş bulma şansı yoktu. Bir süre yurtdışında yaşamak hep istediğim bir şeydi. O sırada ABD’ye gittim ve uzun süre New York'ta yaşadım. O yıllar benim açımdan çok verimliydi, ilk 3 kitabımı o dönemde yazdım. 11 Eylül'den sonra Cumhuriyet’e New York yazıları yazmaya başladım. Demokratik Parti ve Cumhuriyetçi Parti kongrelerini gazete adına izledim. Aynı dönemde bazı dergilere New York'tan haber yazıyor, röportajlar yapıyordum. Giderek yurtdışında kalma sürecim uzadı ve bana iyi bir ders, önemli bir hayat deneyimi oldu. Çünkü ABD’yi yaşayarak tanımak, Türkiye’ye dışarıdan bakmak insanın ufkunu açıyor.
“İdris Küçükömer’in tezleri: İkinci Cumhuriyetçiliğin Temelleri” isimli yeni kitabınız Cumhuriyet Kitapları’ndan çıktı, bu sizin 4. kitabınız. Yeni diyorum ama aslında yüksek lisans teziniz ve üzerinden epey zaman geçmiş bir çalışma. Buna rağmen güncelliğinden bir şey kaybetmediğini de görüyoruz. Neden bunca yıl sonra bu çalışmayı kitap haline getirmeyi düşündünüz?
Sizin de söylediğiniz gibi güncelliğinden hiçbir şey yitirmedi. İlk başta yayımlamayı düşünerek yapmamıştım bu çalışmayı, ancak yıllar içinde üzerinden geçtim, eklemeler çıkarmalar yaptım ve sonunda baktım ki aslında tartışmalar bugün de aynı eksende dönüyor. Doğrusu üç kitap yayınladıktan sonra biraz kırgınlığım da vardı yayın dünyasına ama sonunda çevremdeki insanların teşvik etmesiyle de kitap haline getirmeye karar verdim.
Kitabınız çıktıktan sonra bir sitem yazısı da yazdınız aslında...
Sitemim de var evet. Yani “yazsam ne olacak ki, zaten arada kaynayacak” gibi bir düşünceye saplandığımı belirtmem gerek. Hâlâ da o konuda aynı düşünüyorum. Ancak çevremdekilerin desteği herhalde biraz cesaret verdi.
İkinci Cumhuriyet tartışması yeni değil aslında. Ancak bugün İkinci Cumhuriyet'in tartışılmaktan ziyade uygulandığına şahit oluyoruz.
Tabii, son aşamasına geldi belki de. Ben hep söylüyorum, Türkiye'de karşı devrim 1923’te Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren başladı. Bunca yıldır çeşitli şekillerde de aralıksız devam etti. Ancak belki de ilk kez, son 10 yıldır diyelim, iktidar partisi tarafından bu yolda bu kadar radikal kararlar alındığını görüyoruz.
Kitabınızda Küçükömer’in tezlerini inceleyerek cevaplar üretiyorsunuz. Aslında birçoğu bugün sosyalist hareket tarafından ciddiye alınır olmaktan çıkmış tezlerin asıl tehlikeli yanının, bugün kendine 2. Cumhuriyetçi diyen kesimde bıraktığı etkinin, onlara verdiği ilham olduğu söylenebilir mi?
Evet, Küçükömer’i asıl 2. Cumhuriyetçiler kullanıyor. Bu tezler yıllardır onlara ilham verir duruma gelmiş. Siz sosyalist değil diyorsunuz, ama aslında 2. Cumhuriyetçiler kendilerini solda görüyor, kavramlar çok karışmış durumda. "Liberal" solcular AKP’yi destekliyor ve bunu mantıklı buluyorlar. Küçükömer onlara çanak içinde bir görüşler bütünü sunmuş, içinden seçip seçip kullanıyorlar.
Peki, Küçükömer’in tezleri ile liberal 2. Cumhuriyetçilerin söylemleri arasındaki en önemli örtüşmeler hangi başlıklarda?
Bu tezleri burada bütünüyle ayrıntılı konuşmamıza olanak yok ama şöyle söylemek lazım; Küçükömer bütün felsefesini, Osmanlı’dan beri süregeldiğini iddia ettiği, asker-sivil bürokrat kesime karşı olmak üzerine kuruyor. Buradan hareketle de Batıcı-laik kesim ile Doğucu-İslamcı ayrımına gidiyor, şablonunu da bunun üzerine yerleştirip tüm Osmanlı-Türkiye tarihini ona göre değerlendiriyor. Çözümlemelerinde Marksist bakış açısını da kullanıyor ama asıl değerlendirme kıstasları şöyle: Özetle diyor ki; bu Batıcı-laik bürokratlar halkı temsil etmediklerinden halkın sorunlarını çözemezler. "Sağ" dediği bu grup, çıkarı için iktidarı elinde tutmasa, mevcut düzenin temelden reddini sağlayacak bir oluşum olacak.
Bunların karşısına yeniçeri, esnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı grubu koyuyor ve bunların halk cephesine dayandığını söylüyor, bu gruba da "sol" diyor. Bu noktada 2. Cumhuriyetçilerin asker ve sivil bürokrasiye karşı tavırları Küçükömer'in çizgisiyle örtüşüyor. 1923'te kurulan Cumhuriyet'i, üretim güçlerinde ve ilişkilerinde değişme yaratmadığını söyleyerek eleştirir Küçükömer. Cumhuriyet'in kazanımlarına karşı olmak noktasında tamamen hemfikirler. Yapılan devrimlerin tabandan gelen bir isteği yansıtmadığını, yukardan dayatıldığını söyleyerek karşı çıkarlar. Küçükömer de mesela laikliğin "kültür mirasının toptan reddi ile küçük burjuva ideolojisi aracılığıyla" yaratıldığını savunur. Ona göre Doğucu-İslamcı grup halka dayanmaktadır ve o halkın genetiğinde muhafazakarlık vardır. Hem Küçükömer'in hem de 2. Cumhuriyetçilerin göremediği en önemli şey, 1923'te ilan edilen Cumhuriyet'le bu topraklara yüzyıllarca sonra gelen Aydınlanma. Onun farkına varamayacak kadar taraflı bir yaklaşımları var. Bütün bu noktalarda önemli örtüşmeler göze çarpıyor.
Küçükömer ve 2. Cumhuriyetçilerin lafzi düzeyde oldukça benzer söylemleri olmasına rağmen, nihai bir toplum projesi açısından amaçladıklarının oldukça faklı oldukları ortada. Küçükömer’in tezleri, katılalım veya katılmayalım, sosyalist hareketin nasıl gelişebileceği kaygısıyla öne sürülmüş tezlerdi, İkinci Cumhuriyetçilerin ise böyle bir dertlerinin olmadığı açık… Siz bu aradaki farka dair ne düşünüyorsunuz, nerede ayrışıyorlar?
Küçükömer bir bilim adamı olarak yaklaşmış olaylara ve kendi görüşleri doğrultusunda bir inceleme yapmış. Bana göre yanlışları olduğu gibi doğru tespitleri de var. Ancak bazı yerlerde son derece isabetsiz çıkarsamalarda bulunduğu için yanlış sonuçlara varıyor. Örneğin Küçükömer antiemperyalist ve kapitalizme karşı. Ancak olaya şematik bakarak; “asker-sivil bürokratların yaptığı işler kapitalizmin normal gelişim sürecini, üretim güçlerinin gelişimini de engellemiştir. Kurtuluş Şavaşı emperyalist değildir. Türkiye hiçbir zaman Batılılaşamayacak" sonucuna varıyor. Ona göre bu durum “batıdaki gibi sınıfların oluşmasına da engel olmuştur."
Fakat 2. Cumhuriyetçiler daha yüzeysel ve anakronik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar olaylara. Ne sosyalist ne de antiemperyalist hiçbir çıkış duymuyoruz onlardan. Aksine küreselleşmeyle, kapitalizmle barışık bir söylem kullanıyorlar. En önemli ayrım burada. 2. Cumhuriyetçilik düşüncesi, küresel kapitalist hareketle uyumlu, onun uydusu olmayı içine sindirmiş.
2. Cumhuriyetçiliğin fikir babalarından sayılan Mehmet Altan, malum son günlerde pek dertli. Pazar günü de Ruşen Çakır’a röportaj vermiş. Altan röportajda “AKP’nin 2. Cumhuriyeti hayata geçirmekte olduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “2. Cumhuriyet dediğimiz şey, halka ayar vermeyecek ve hukuka göre hareket eden bir devlet ile birbirine ayar vermeyecek temel hak ve özgürlüklere saygılı bireylerden oluşan bir toplumdur. Bugün yapılansa, ‘sistemi nasılsa ele geçirdik o yüzden eski sistem devam etsin’ anlayışıdır” Buradan bakınca iktidar olma sürecinde AKP’ye desteğini esirgemeyen bu isimlerin içine düştüğü bugünkü durumu ve eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mehmet Altan, bugüne kadar AKP’ye hep destek verdi, ancak işini kaybedince o da, tüm liberallerin yaptığı gibi başladı gazetelere beyanatlar vermeye... Ancak sizin de sorunuzda söylediğiniz gibi açmazları ortada tabii. Bir kere en baştaki çelişkileri, dini temel referans olarak kullanan bir partinin Türkiye’ye özgürlük getireceğine inanmaları oldu. Oysa bunun dünyada örneği bulunmuyor. Önceleri AB’ye girilmesi için gereken adımları attığı bahanesiyle desteklediler AKP’yi, sonra malum süreçler yaşandı. Mehmet Altan bu desteği yakın zamana kadar sürdüren isimlerden birisi. Ama bu zamana kadar Türkiye'de her şey yolunda mıydı ki sustu? Türkiye’de hukukun üstünlüğü mü vardı, adalet mi vardı? Neden bu zamana kadar eleştirmedi? Neden iş çığırından çıkıp, Amerika'da Avrupa'da gazeteler Türkiye'deki hukuk dışı uygulamaları yazana kadar bekledi? Burada yaşıyor, görmüyor muydu hukukun, özgürlüklerin, hakların yıllardır nasıl katledildiğini?
Bu eleştiriler sizce samimi ve kalıcı mı, yoksa AKP’nin küçük bir jest yapması ile tekrar eski iktidar aşığı rollerine döneceklerini düşünüyor musunuz?
Bence kişiye göre değişebilir bu durum. Bu saatten sonra ne yaparlar bilemiyorum. Sözleri ve hareketleri birbirini tutmadığı için öngörüde de bulunamıyorum açıkçası. Tabii onlar açısından bu noktadan sonra ciddi bir tavır değişikliği de çok kolay değil. Düşünsenize bunca zaman sonra “biz yanlış yapmışız...” demelerinin pek olanaklı olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla durdukları yerde durmaya devam edeceklerdir. En iyi ihtimalle susarlar. Belki Mehmet Altan gibi arada işini kaybeden olursa patlayanlar çıkabilir.
Kitaba dönersek; Cumhuriyet devrimlerinin bir ilerleme olduğu muhakkak. Ancak o zamanki Kemalist kadroların sermaye ile aralarına mesafe koymadığı oranda, sermayenin güncel olarak aldığı yönelim itibariyle, Cumhuriyet’in bugünkü gibi bir geriye dönüş hamlesiyle karşılaşma olasılığını bünyesinde barındırdığı söylenebilir. Tıpkı Cumhuriyet kadrolarının örnek aldığı Fransız Devrimi'nde olduğu gibi... Kitapta bu kısma hiç değinilmemiş. Bu konuda ne demek istersiniz?
Ben hiç yanlış yapılmamıştır noktasında değilim; elbette aksayan yönler de olmuştur ve sonuçta Kemalist devrim sosyalist bir devrim değildir. Devrimin üretim güçlerinin siyaset sahnesinde etkinleştirilmesi bakımından yetersiz kaldığı, üretim ilişkilerinin sınıflar bazında daha sağlıklı ilerlemesini sağlayamadığı doğrudur. Mesela büyümeye rağmen kişi başına düşen gelir artmış değildir ve bazen kendi içinde çelişen işler yapılmak zorunda da kalınmıştır. Ama devrim koşulları içinde, yeni bir ulus devlet yaratma sürecinde, o zamanki iç ve dış koşullar da düşünüldüğünde, yapılabilen en rasyonel iş yapılmıştır diye düşünüyorum. Aslında Atatürk’ün o zamanki kararlarına bakarsanız, son derece pragmatist bir uygulamalar bütünüdür. Sermaye ile mesafe diyorsunuz ama zaten sermaye birikimi yoktu ki o yıllarda. Devletin tam bağımsız olması için önce ekonomik bağımsızlığını sağlaması şart. Savaştan yeni çıkmış, sanayisi gelişmemiş, yoksul bir ülkede devlet eliyle özel sektör yaratılmaya çalışılmış. Kendine özgü koşulları olan, Batı'nın geçirdiği devrimleri geçirmemiş, Sanayi Devrimi'ni yaşamamış bir toplum sonuçta. Uygulamalar ve sonuçları da farklı.
Uzun yıllardır medyada çalışan biri olarak siz bile kitabınızı yeterince duyuramamaktan şikâyetçisiniz. Tepkinizi “Çünkü arkamda bir holding medyası ve cemaat yok” diyerek dile getiriyorsunuz. soL yazarı Kaan Arslanoğlu da yeni kitabı ile ilgili yazarken bu noktaya dikkat çekmiş, sizinle benzer eleştirileri dile getirmişti. Bu konuda ne söylemek istersiniz, sizce tüm güçlüklerine rağmen, bu “gizli” sansür duvarı nasıl aşılabilir?
Ben o yazımı yazdıktan sonra benim gibi düşünen, hisseden yazarlardan çok sayıda ileti aldım. Aslında o yazıyı sadece kişisel bir kaygıyla yazmadım, konuyu benim gibi olanların adına da dile getirmek istedim. Çünkü çok sayıda insan yazıyor, çiziyor fakat kitapları hiç gündeme gelmiyor. Holding medyası denen bir güç var, onlar kendi içlerinde birbirlerini destekliyorlar. Bizim gibi onun dışında kalan insanlar bir türlü göz önüne gelemiyor. Bu durumun bir isyanıydı aslında o yazım. Ne yapmak gerektiğini de çok bilmiyorum açıkçası, o yazıyı o nedenle yazdım ve içtenlikle insanlara sordum ne yapmak gerekir diye...
Çünkü görsel ve yazılı medyada bir hâkimiyet var, hep aynı isimler gündemde, onların kitapları ön planda, herkes onların kitapları hakkında yazıyor, sayfa sayfa röportajları çıkıyor. Bunun yanında cemaat denen bir gerçek var, onlara yakın bir ismin kitabı çıkıyor, herkes onu alıyor, onu okuyor. Hak etmedikleri ölçüde ilgi görüyor ve en önemlisi daha etkili oluyorlar. Tek taraflı görüşler hakim oluyor toplumda. Bu duvarın nasıl aşılabileceğini ben de bilmiyorum. Ama benim o yazımdaki sitemim, daha çok kitapta savunduğum fikirlere yakın olabileceğini düşündüklerimeydi...
Günümüzde, eskiye kıyasla hukuki olarak sansür getirme uygulaması azaldıysa da, belki daha tehlikeli olan medyanın otosansürü söz konusu. Bu durum kendini “ilgi sansürü” olarak gösteriyor. Ve demin bahsettiğiniz çemberin dışında kalan kişilerin çalışmaları görmezden gelinerek başka türlü bir sansür uygulamasına gidiliyor, ne dersiniz?
Çok gündemde olduğunu düşündüğüm konular için, verimli tartışmalara vesile olması amacıyla yazmıştım bu kitabımı. Açıkçası ülkenin siyasi tarihinde bu kadar tartışılan ve gündemdeki bir konu olduğu için, olumlu ya da olumsuz anlamda bir eleştiri olur diye beklemiştim ancak kimse bir şey demeyince ona şaşırdım. Odatv o yazımı almış kullanmış, herhalde oradan görenler çok oldu. Bir ara kitabımı kitapçılarda bulmak da zordu, büyük kitapçıların raflarına dahi giremiyor kitabınız...
Bu görmezden gelme son dönemde yeni bir yöntem olarak uygulanıyor. Eskiden olumsuz da olsa farklı düşünceler hakkında yazılabiliyordu. Artık ondan vazgeçtiler, hiçbir şey yazmıyorlar, tamamen yok sayıyorlar.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Bir noktaya değinmek istiyorum. Bir süredir 2. Cumhuriyetçiler ve "liberal" sol, kapitalizmin küreselleşmesi sürecinde “ulus devletler yok oluyor” diye bir söylemi dile getiriyor. Bu noktada, yukarıda 2. Cumhuriyetçilerin çelişkilerinden bahsettik, önemli bir ek daha yapmak istiyorum.
Küreselleşme, ABD sermayesinin önündeki tüm engeller ortadan kalksın, ekonomik, siyasi, kültürel alanlarda bu sermayeye hareket imkanı sağlasın diye ortaya atıldı. Bunun karşısında yerel çıkarı savunan herkese de “ulusalcı” damgası yapıştırılarak, hepsine birden faşizan bir anlam yüklendi. "Ulusal" olanın karşısında kalanlar da özgürlük savunucusu "liberal sol" olarak lanse edildi. Oysa ben onların tamamen uluslararası sermayenin çıkarlarını savunduklarına inanıyorum. Küresel sermaye bu propaganda eşliğinde mikro milliyetçilikleri körükleyerek olabildiğince küçük devletler yaratma gayretine girişti; çünkü devletler küçüldükçe uluslararası sermaye karşısında direnme güçleri düşecektir. İşte siz buna itiraz ettiğinizde, söylemlerinizin şovenlikle hiçbir alakası olmasa da, sosyalist de olsanız, sadece içinde yaşadığınız ülkenin çıkarlarını savunduğunuz için, ırkçı veya faşist damgası yiyebiliyorsunuz. Bu, emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni taktiği...
Bu noktada kilit kavram emperyalizm ve ona karşı aldığınız tavır değil mi?
Evet, emperyalizm karşıtlığını ağzına almayan solcu olamaz. Ama bugün hiçbir şekilde emperyalizme direnmeyen, aksine onunla bütünleşmeyi düstur edinmiş insanlar kendilerine solcu diyorlar. İşte Küçükömer’in sol-sağ meselesi gibi burada da kavramlar birbirine geçirilmiş durumda. Solculuk adına AKP’yi destekliyorlar, özgürlük savunuculuğu adına gericiliğe prim veriyorlar, ülkede ne varsa satılıp uluslararası sermayeye pazarlanmasını alkışlıyorlar. Bugün gelinen nokta maalesef bu. Bundan sonra nasıl gidecek hep birlikte göreceğiz...
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/zulal-kalkandelenle-idris-kucukomerin-tezleri-ve-ikinci-cumhuriyetciligin
Etiketler:
AKP,
dinci sağ,
emperyalizm,
İdris Küçükömer,
İkinci Cumhuriyetçilik,
kapitalizm,
küreselleşme,
liberal sol,
sağ,
sol,
Türkiye
20 Haziran 2011 Pazartesi
İki öğretmen...
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Haziran 2011
Türkiye’nin 2011 genel seçimi, siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisi açısından çarpıcı sonuçlarıyla mutlaka uzun süre değerlendirilecek. Ben bugün özellikle beni çok etkileyen bir yönü üzerinde durmak istiyorum.
Seçimden çok kısa bir süre önce kamu vicdanını sarsan iki önemli olay oldu. Birincisi, 31 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan’ın Hopa mitinginde protesto gösterilerine katılan 54 yaşındaki emekli öğretmen Metin Lokumcu hayatını yitirdi. Ne oldu Hopa’da kısaca hatırlayalım.
Doğu Karadeniz’de HES diye anılan hidroelektrik santrallerin neden olduğu doğa katliamını ve çay üreticilerinin sorunlarını dile getirmek için toplanan insanların arasındaydı Metin Lokumcu. Protesto için “Karadeniz’in asi çocukları Çaykur’u özelleştirtmeyecek”, “Su hayattır satılamaz” gibi pankartlar asılmıştı çevredeki binalara.
Nedense polis ve Başbakanlık korumaları bu pankartların indirilmesini istedi. Demokratik haklarına sahip çıkanlar direndi. Polis baktı ki kalabalık dağılmıyor, tazyikli su ve gaz bombası ile harekete geçti.
Adli tıptan alınan ilk ön rapora göre, astım bronşit hastası olan Lokumcu biber gazı ve heyecanın tetiklemesi sonucu kalp krizinden öldü. Otopside herhangi bir darbeye rastlanmadığı açıklansa da görgü tanıkları aksini söylüyor...
Bunun ardından Başbakan, “Eşkıya Hopa’ya inmiş” şeklinde bir yorumda bulundu. NTV’de Ruşen Çakır, kendisine Lokumcu konusundaki sözleri nedeniyle eleştirildiğini hatırlatınca, “Bilemem... Ben Başbakanım. Kasetleri izleyin, öğretmene yakışmayacak davranışlar içindeydi” dedi.
***
İkinci olay, ataması yapılmadan ölen kanser hastası Şafak Bay’la ilgili. Nedir Şafak Bay’ın hikayesi?
2005 yılında öğrenciyken kemik kanserine yakalandı. Ama eğitimini bırakmayarak Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü tamamladı. Bir yandan hastalığıyla mücadele ederken, bir yandan da atanabilmek için KPSS sınavına hazırlandı.
Kendisi gibi atanamayan öğretmenlerle birlikte “Ataması Yapılamayan Öğretmenler Platformu”nu kurdu. Soruna dikkat çekmek için açlık grevi yaptı. Sekiz aydır GATA’da tedavi görüyordu. Rüyalarında bile öğrencilerini gördüğünü söylüyordu. Tek isteği, atamasının yapılmasıydı. Yapılmadı ve en sonunda kansere yenilip öldü...
***
AKP iktidarı yaklaşık dokuz yıldır ülkeyi yönetiyor. Beğenen de var, beğenmeyen de... Bu partiye oy verenin de kendine göre nedeni var, vermeyenin de...
Ancak bu iki olay karşısında insanoğlunun tepkisi ortak olmalı değil mi? Yaşamını kaybeden bir öğretmen karşısında malum tavrı takınan bir başbakan ve ölmekte olan bir öğretmenin son arzusunu yerine getirmeyen bir hükümet var karşımızda.
Her şey bir yana, AKP hükümetine karşı duyulan bütün olumlu ve olumsuz düşünceler bir yana, bir ülkede tam seçimden önce bu kadar trajik iki olay oluyorsa, o halkın bu konuda tavır göstermesi beklenir. Hopa’nın kesin olmayan sonuçlara göre % 50 oranında CHP’ye oy vermesi anlamlı ama yetmez.
Metin Lokumcu ve Şafak Bay olaylarına tepki duymak için hemşeri ya da akraba olmamız gerekmiyor. Bu gibi durumlarda mağdurlarla hiçbir ortak noktamız olmasa bile, sadece insan olduğumuz için tepki duyup tavrımızı koymamız beklenmez mi?
Oysa bu ülkede tersi oluyor, iktidar partisi oyunu artırıyor...
Merak ediyorum; iktidar partisinin yandaşları bu olayları nasıl hazmetti, yüreklerinde bu iç yakan trajedileri nasıl soğuttu?
Bu sorunun yanıtı önemli.
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 19 Haziran 2011
Türkiye’nin 2011 genel seçimi, siyaset bilimi ve siyaset sosyolojisi açısından çarpıcı sonuçlarıyla mutlaka uzun süre değerlendirilecek. Ben bugün özellikle beni çok etkileyen bir yönü üzerinde durmak istiyorum.
Seçimden çok kısa bir süre önce kamu vicdanını sarsan iki önemli olay oldu. Birincisi, 31 Mayıs’ta Başbakan Erdoğan’ın Hopa mitinginde protesto gösterilerine katılan 54 yaşındaki emekli öğretmen Metin Lokumcu hayatını yitirdi. Ne oldu Hopa’da kısaca hatırlayalım.
Doğu Karadeniz’de HES diye anılan hidroelektrik santrallerin neden olduğu doğa katliamını ve çay üreticilerinin sorunlarını dile getirmek için toplanan insanların arasındaydı Metin Lokumcu. Protesto için “Karadeniz’in asi çocukları Çaykur’u özelleştirtmeyecek”, “Su hayattır satılamaz” gibi pankartlar asılmıştı çevredeki binalara.
Nedense polis ve Başbakanlık korumaları bu pankartların indirilmesini istedi. Demokratik haklarına sahip çıkanlar direndi. Polis baktı ki kalabalık dağılmıyor, tazyikli su ve gaz bombası ile harekete geçti.
Adli tıptan alınan ilk ön rapora göre, astım bronşit hastası olan Lokumcu biber gazı ve heyecanın tetiklemesi sonucu kalp krizinden öldü. Otopside herhangi bir darbeye rastlanmadığı açıklansa da görgü tanıkları aksini söylüyor...
Bunun ardından Başbakan, “Eşkıya Hopa’ya inmiş” şeklinde bir yorumda bulundu. NTV’de Ruşen Çakır, kendisine Lokumcu konusundaki sözleri nedeniyle eleştirildiğini hatırlatınca, “Bilemem... Ben Başbakanım. Kasetleri izleyin, öğretmene yakışmayacak davranışlar içindeydi” dedi.
***
İkinci olay, ataması yapılmadan ölen kanser hastası Şafak Bay’la ilgili. Nedir Şafak Bay’ın hikayesi?
2005 yılında öğrenciyken kemik kanserine yakalandı. Ama eğitimini bırakmayarak Fırat Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nü tamamladı. Bir yandan hastalığıyla mücadele ederken, bir yandan da atanabilmek için KPSS sınavına hazırlandı.
Kendisi gibi atanamayan öğretmenlerle birlikte “Ataması Yapılamayan Öğretmenler Platformu”nu kurdu. Soruna dikkat çekmek için açlık grevi yaptı. Sekiz aydır GATA’da tedavi görüyordu. Rüyalarında bile öğrencilerini gördüğünü söylüyordu. Tek isteği, atamasının yapılmasıydı. Yapılmadı ve en sonunda kansere yenilip öldü...
***
AKP iktidarı yaklaşık dokuz yıldır ülkeyi yönetiyor. Beğenen de var, beğenmeyen de... Bu partiye oy verenin de kendine göre nedeni var, vermeyenin de...
Ancak bu iki olay karşısında insanoğlunun tepkisi ortak olmalı değil mi? Yaşamını kaybeden bir öğretmen karşısında malum tavrı takınan bir başbakan ve ölmekte olan bir öğretmenin son arzusunu yerine getirmeyen bir hükümet var karşımızda.
Her şey bir yana, AKP hükümetine karşı duyulan bütün olumlu ve olumsuz düşünceler bir yana, bir ülkede tam seçimden önce bu kadar trajik iki olay oluyorsa, o halkın bu konuda tavır göstermesi beklenir. Hopa’nın kesin olmayan sonuçlara göre % 50 oranında CHP’ye oy vermesi anlamlı ama yetmez.
Metin Lokumcu ve Şafak Bay olaylarına tepki duymak için hemşeri ya da akraba olmamız gerekmiyor. Bu gibi durumlarda mağdurlarla hiçbir ortak noktamız olmasa bile, sadece insan olduğumuz için tepki duyup tavrımızı koymamız beklenmez mi?
Oysa bu ülkede tersi oluyor, iktidar partisi oyunu artırıyor...
Merak ediyorum; iktidar partisinin yandaşları bu olayları nasıl hazmetti, yüreklerinde bu iç yakan trajedileri nasıl soğuttu?
Bu sorunun yanıtı önemli.
-
Etiketler:
AKP,
Metin Lokumcu,
öğretmen,
Recep Tayyip Erdoğan,
Şafak Bay,
vicdan
15 Mayıs 2011 Pazar
Paran Kadar Sağlık
© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Mayıs 2011
Başlıktaki ifade bir kitabın adı. Altbaşlık ise, “Türkiye’de Sağlığın Ticarileşmesi”. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Sönmez’in yazdığı kitabı, İzmir Tabip Odası ile Yordam Kitap ortaklaşa yayınlamış.
1 Mayıs’ta emekçilerin sorunlarına değindiğim yazımda sağlık alanındaki olumsuz gelişmelerden de söz etmiştim. Bunun üzerine İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Ceyhun Balcı’dan bir e-posta aldım. Özellikle sağlık konusunda yazdıklarım dikkatini çekmiş. “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında yaşanan hak kayıplarını ortaya koymak için hazırlanan bu kitabı ulaştırdı bana.
Henüz geçen ay raflardaki yerini alan çalışmayı büyük bir ilgiyle okudum. Elbette “sağlıkta dönüşüm” denilen bu politika, elbette sadece AKP döneminin ürünü değil; 1990 sonrasında başlayan bir süreçtir bu.
Mustafa Sönmez, son sekiz yılda olanları şöyle özetliyor: “Türkiye’de ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adıyla icra edilmek istenen sağlık politikalarına daha çok AKP iktidarı döneminde ağırlık verildi. 2001 krizi ile birlikte, neoliberalizmin dünyadaki en üst icra kurumları olan IMF ve Dünya Bankası tarafından telkin edilen ‘Sağlıkta Dönüşüm’ politikaları, bizzat bu kurumlarla yapılan yazışmalarda, bunlarla ilgili niyet mektuplarında yer aldı.”
***
Peki sağlık harcamalarının arttığı gözlenen bu dönemdeki politikalara neden karşıyız? Mustafa Sönmez’in satırlarından yola çıkarak ana başlıklar halinde sıralayalım:
-Türkiye’de sağlık hakkı, anayasa ve yasalarda yer almakla birlikte, bu hak yurttaşlara yeterince kullandırılmamakta, artan ölçüde hak yerine “müşteri”ye hizmet satışı olarak maddi karşılığı tahsil edilmektedir.
-Bir insan hakkı olarak sağlık hakkı, sermaye birikiminin, kar sağlamanın aracı yapılmış durumdadır. Tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonların hepsi, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor.
-Bazı yurttaşların sağlık hakkına erişimi mümkün olmazken, yurttaş, artan biçimde cebinden harcamalarla sağlık hizmeti almaya zorlanmaktadır. Vergi ve sigorta primi ile sağlığın finansmanına zaten katkıda bulunanlar, cebinden biraz daha sağlık harcaması yapmaya mecbur bırakılıyor.
-Sayıları 2010’da 2 milyon dolayına inmiş görünse de, sosyal sigorta kapsamının tamamen dışında kalan önemli bir nüfus var.
-2010 yılında sağlık hizmetlerinin ödeneklerindeki artış % 2,5’ta kalmış ve aynı yılın % 9,5’lik genel bütçe artışlarının gerisine düşmüş, payı da % 5,5’a gerilemiştir.
-Kamu sağlık çalışanlarının ekonomik-demokratik hakları budanıyor, hastane şartları “fabrika” şartlarına dönüştürülüyor.
-Kamu sağlık kuruluşlarında gideri en aza indirme çabasının en önemli araçlarından birisi olan taşeronluk, geçici sözleşmeyle ve düşük ücretle çalışan sayısını artırıyor.
-Kişi başına düşen sağlık harcaması dolar bazında ABD’de 7205, İsveç’te 3349, Yunanistan’da 2687, İsrail’de 2152, Polonya’da 1019, Meksika’da 824 ve Türkiye’de 767 düzeyinde.
-Sağlığın alınır satılır bir “şey” haline getirilmesi, ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması ile tesis edilen “kapitalist tıp modeli” hızla hayatımıza egemen kılınmaya çalışılıyor.
***
Kitapta bu konularda çok daha ayrıntılı bilgiler tablolar ve belgelerle desteklenerek açıkça ortaya konulmuş. AKP döneminin sağlık politikaları konusunda, medyanın da taraflı yayıncılığı sonucunda toplumda son derece yanlış bir izlenim yaratıldığı bu dönemde böyle bir çalışmanın yapılmış olması çok önemlidir.
Sağlıkta metalaşmaya karşı olan herkesin okumasını öneririm.
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 15 Mayıs 2011
Başlıktaki ifade bir kitabın adı. Altbaşlık ise, “Türkiye’de Sağlığın Ticarileşmesi”. Gazetemiz yazarlarından Mustafa Sönmez’in yazdığı kitabı, İzmir Tabip Odası ile Yordam Kitap ortaklaşa yayınlamış.
1 Mayıs’ta emekçilerin sorunlarına değindiğim yazımda sağlık alanındaki olumsuz gelişmelerden de söz etmiştim. Bunun üzerine İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Ceyhun Balcı’dan bir e-posta aldım. Özellikle sağlık konusunda yazdıklarım dikkatini çekmiş. “Sağlıkta Dönüşüm” adı altında yaşanan hak kayıplarını ortaya koymak için hazırlanan bu kitabı ulaştırdı bana.
Henüz geçen ay raflardaki yerini alan çalışmayı büyük bir ilgiyle okudum. Elbette “sağlıkta dönüşüm” denilen bu politika, elbette sadece AKP döneminin ürünü değil; 1990 sonrasında başlayan bir süreçtir bu.
Mustafa Sönmez, son sekiz yılda olanları şöyle özetliyor: “Türkiye’de ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adıyla icra edilmek istenen sağlık politikalarına daha çok AKP iktidarı döneminde ağırlık verildi. 2001 krizi ile birlikte, neoliberalizmin dünyadaki en üst icra kurumları olan IMF ve Dünya Bankası tarafından telkin edilen ‘Sağlıkta Dönüşüm’ politikaları, bizzat bu kurumlarla yapılan yazışmalarda, bunlarla ilgili niyet mektuplarında yer aldı.”
***
Peki sağlık harcamalarının arttığı gözlenen bu dönemdeki politikalara neden karşıyız? Mustafa Sönmez’in satırlarından yola çıkarak ana başlıklar halinde sıralayalım:
-Türkiye’de sağlık hakkı, anayasa ve yasalarda yer almakla birlikte, bu hak yurttaşlara yeterince kullandırılmamakta, artan ölçüde hak yerine “müşteri”ye hizmet satışı olarak maddi karşılığı tahsil edilmektedir.
-Bir insan hakkı olarak sağlık hakkı, sermaye birikiminin, kar sağlamanın aracı yapılmış durumdadır. Tam gün, üniversite hastaneleri üstündeki tasarruflar, aile hekimliği vb. taşeron kullanımı operasyonların hepsi, faturanın bir kısmını hastaya yıkma anlayışına dayanıyor.
-Bazı yurttaşların sağlık hakkına erişimi mümkün olmazken, yurttaş, artan biçimde cebinden harcamalarla sağlık hizmeti almaya zorlanmaktadır. Vergi ve sigorta primi ile sağlığın finansmanına zaten katkıda bulunanlar, cebinden biraz daha sağlık harcaması yapmaya mecbur bırakılıyor.
-Sayıları 2010’da 2 milyon dolayına inmiş görünse de, sosyal sigorta kapsamının tamamen dışında kalan önemli bir nüfus var.
-2010 yılında sağlık hizmetlerinin ödeneklerindeki artış % 2,5’ta kalmış ve aynı yılın % 9,5’lik genel bütçe artışlarının gerisine düşmüş, payı da % 5,5’a gerilemiştir.
-Kamu sağlık çalışanlarının ekonomik-demokratik hakları budanıyor, hastane şartları “fabrika” şartlarına dönüştürülüyor.
-Kamu sağlık kuruluşlarında gideri en aza indirme çabasının en önemli araçlarından birisi olan taşeronluk, geçici sözleşmeyle ve düşük ücretle çalışan sayısını artırıyor.
-Kişi başına düşen sağlık harcaması dolar bazında ABD’de 7205, İsveç’te 3349, Yunanistan’da 2687, İsrail’de 2152, Polonya’da 1019, Meksika’da 824 ve Türkiye’de 767 düzeyinde.
-Sağlığın alınır satılır bir “şey” haline getirilmesi, ticarileştirilmesi, piyasalaştırılması ile tesis edilen “kapitalist tıp modeli” hızla hayatımıza egemen kılınmaya çalışılıyor.
***
Kitapta bu konularda çok daha ayrıntılı bilgiler tablolar ve belgelerle desteklenerek açıkça ortaya konulmuş. AKP döneminin sağlık politikaları konusunda, medyanın da taraflı yayıncılığı sonucunda toplumda son derece yanlış bir izlenim yaratıldığı bu dönemde böyle bir çalışmanın yapılmış olması çok önemlidir.
Sağlıkta metalaşmaya karşı olan herkesin okumasını öneririm.
-
Etiketler:
AKP,
emek,
emek sömürüsü,
emekçi hakları,
kapitalizm,
sağlık sigortası
20 Şubat 2011 Pazar
"Sahte Solcu" yazıma tepkiler
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 20 Şubat 2011
Geçenlerde yazdığım “Sahte Solcu” başlıklı yazıma çok sayıda okuyucudan yorum geldi. (Yazıyı daha önce okumamış olanlar, bu linkten okuyabilir: http://www.zulalkalkandelen.com/2011/01/sahte-solcu.html )
AKP’ye verilen “liberal sol” desteğin nedenini irdelediğim o yazıda, Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan söz etmiştim. Siyaset bilimci Brendan Nyhan’ın başkanlık ettiği bu araştırma, gerçeklerin mutlaka insanların önceden sahip oldukları fikirlerin değiştirmesine yol açmadığını; üstelik ters yönde bir etki yarattığını ortaya koyuyor.
Nyhan’ın belirttiğine göre, “yanıldığını itiraf etme düşüncesi insanlar için ürkütücü.” Böyle bir durumda, “bilişsel uyumsuzluktan kaçınmak için ‘geri tepme’ denilen savunma mekanizması devreye giriyor.”
Ben, bu bilgilerden yola çıkarak, araştırmanın bulgularının AKP’ye destek veren “liberal sol” denilen kesimin siyasal davranışını açıklamakta kullanılabileceğini yazmış ve bazı yorumlar yapmıştım.
***
Yazım üzerine okurum Sayın Cumhur Mumcu’dan toplu bir gönderi olarak çok sayıda kişiye iletilen bir e-posta aldım. Sayın Mumcu’nun görüşlerini, konuyla ilgilenen okuyucularla paylaşmamın etik bir davranış olacağını düşünüyorum.
Uzunluğu nedeniyle kısaltarak vermem gerekiyor ama ana hatlarıyla şöyle diyor Cumhur Mumcu:
“Öncelikle belirtelim ki, gazete yazılarının artık bilimsel araştırmalardan faydalanılarak yazılması hem gazeteciliğin hem de bizzat Sayın Zülal Kalkandelen'in adına hürmete değer bir eylem. Tanıtımın amacı, hiçbir gerçek solcunun iktidara destek vermeyeceği şeklinde veriliyor.
İktidara desteğin bireysel bir çıkış noktası olduğu düşünülürse, araştırmanın tamamı okunduğu zaman, bu sahte diye nitelenen solcuların yerine, birçok grup veya ideolojik siyasal davranış tiplerinin de konulabileceğini görmek zor değil. Yani konu sadece solcuların sahte olması değil. Yanıldığını kabul etmemek için kendini kendini kandıran milliyetçiler de olabileceği gibi, Atatürkçüler veya Zülal Kalkandelen'in ifadesiyle liberal solcular da var. Araştırma nesnel. Bir başka deyişle tüm siyasal davranış tipleri için geçerli.
Ama Sayın Kalkandelen, ondan çok öznel sonuçlar çıkarıyor. Bu tür araştırmaları bulunduğu teorik mekandan alıp bir tek zümrenin yanlışı diye pratik bir alana taşımak doğru bir düşünce değil. Bunu bir Atatürkçü olarak söylemek bana ne kadar rahatsızlık verse de, bugün eleştirdiğimiz yanlışların benzerlerinin geçmişte Atatürkçüler tarafından da yapıldığını gözlemliyoruz.”
***
Bunun üzerine Sayın Mumcu’ya gönderdiğim iletide, bir bilimsel çalışmanın sonuçlarını AKP yandaşı solcular için yorumladığımı; ancak bunun, araştırmanın başka siyasi düşünceler için de uygulanamayacağı anlamına gelmediğini belirttim. Elbette aynı araştırmadan yola çıkarak diğer siyasi görüşler için de yorumlar yapılabilir ama bu benimkini geçersiz kılmaz.
Sayın Mumcu, takıldığı konunun tam da bu noktada; eleştirisinin o "de" kipinin içinde saklı olduğunu söylüyor. Çünkü yazımda, bu "de" kipini belirtecek bir sözcük olmadığı görüşünde...
Sonuç olarak, sözü geçen araştırma elbette doğrudan AKP’yi destekleyen “liberal sol” üzerinde yapılmış değildir.
Ben yazımda, siyasal davranışlar üzerindeki bilimsel bir çalışmayı kullanarak, konunun bir yönüne ışık tutan bir yorumda bulundum. Ama bu yorumu yaparken, aynı araştırmanın başka siyasi görüşlere de uygulanabileceğini ayrıca belirtmedim. Çünkü bu zaten Sayın Mumcu’nun dediği gibi açıkça belli...
Bu hafta bu konuyu yeniden gündeme getirme gereği hissettim. Çünkü herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermek istemem. Şu kesin ki, Cumhur Mumcu ile bilime saygı konusunda ortak bir tavır içindeyiz.
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 20 Şubat 2011
Geçenlerde yazdığım “Sahte Solcu” başlıklı yazıma çok sayıda okuyucudan yorum geldi. (Yazıyı daha önce okumamış olanlar, bu linkten okuyabilir: http://www.zulalkalkandelen.com/2011/01/sahte-solcu.html )
AKP’ye verilen “liberal sol” desteğin nedenini irdelediğim o yazıda, Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan söz etmiştim. Siyaset bilimci Brendan Nyhan’ın başkanlık ettiği bu araştırma, gerçeklerin mutlaka insanların önceden sahip oldukları fikirlerin değiştirmesine yol açmadığını; üstelik ters yönde bir etki yarattığını ortaya koyuyor.
Nyhan’ın belirttiğine göre, “yanıldığını itiraf etme düşüncesi insanlar için ürkütücü.” Böyle bir durumda, “bilişsel uyumsuzluktan kaçınmak için ‘geri tepme’ denilen savunma mekanizması devreye giriyor.”
Ben, bu bilgilerden yola çıkarak, araştırmanın bulgularının AKP’ye destek veren “liberal sol” denilen kesimin siyasal davranışını açıklamakta kullanılabileceğini yazmış ve bazı yorumlar yapmıştım.
***
Yazım üzerine okurum Sayın Cumhur Mumcu’dan toplu bir gönderi olarak çok sayıda kişiye iletilen bir e-posta aldım. Sayın Mumcu’nun görüşlerini, konuyla ilgilenen okuyucularla paylaşmamın etik bir davranış olacağını düşünüyorum.
Uzunluğu nedeniyle kısaltarak vermem gerekiyor ama ana hatlarıyla şöyle diyor Cumhur Mumcu:
“Öncelikle belirtelim ki, gazete yazılarının artık bilimsel araştırmalardan faydalanılarak yazılması hem gazeteciliğin hem de bizzat Sayın Zülal Kalkandelen'in adına hürmete değer bir eylem. Tanıtımın amacı, hiçbir gerçek solcunun iktidara destek vermeyeceği şeklinde veriliyor.
İktidara desteğin bireysel bir çıkış noktası olduğu düşünülürse, araştırmanın tamamı okunduğu zaman, bu sahte diye nitelenen solcuların yerine, birçok grup veya ideolojik siyasal davranış tiplerinin de konulabileceğini görmek zor değil. Yani konu sadece solcuların sahte olması değil. Yanıldığını kabul etmemek için kendini kendini kandıran milliyetçiler de olabileceği gibi, Atatürkçüler veya Zülal Kalkandelen'in ifadesiyle liberal solcular da var. Araştırma nesnel. Bir başka deyişle tüm siyasal davranış tipleri için geçerli.
Ama Sayın Kalkandelen, ondan çok öznel sonuçlar çıkarıyor. Bu tür araştırmaları bulunduğu teorik mekandan alıp bir tek zümrenin yanlışı diye pratik bir alana taşımak doğru bir düşünce değil. Bunu bir Atatürkçü olarak söylemek bana ne kadar rahatsızlık verse de, bugün eleştirdiğimiz yanlışların benzerlerinin geçmişte Atatürkçüler tarafından da yapıldığını gözlemliyoruz.”
***
Bunun üzerine Sayın Mumcu’ya gönderdiğim iletide, bir bilimsel çalışmanın sonuçlarını AKP yandaşı solcular için yorumladığımı; ancak bunun, araştırmanın başka siyasi düşünceler için de uygulanamayacağı anlamına gelmediğini belirttim. Elbette aynı araştırmadan yola çıkarak diğer siyasi görüşler için de yorumlar yapılabilir ama bu benimkini geçersiz kılmaz.
Sayın Mumcu, takıldığı konunun tam da bu noktada; eleştirisinin o "de" kipinin içinde saklı olduğunu söylüyor. Çünkü yazımda, bu "de" kipini belirtecek bir sözcük olmadığı görüşünde...
Sonuç olarak, sözü geçen araştırma elbette doğrudan AKP’yi destekleyen “liberal sol” üzerinde yapılmış değildir.
Ben yazımda, siyasal davranışlar üzerindeki bilimsel bir çalışmayı kullanarak, konunun bir yönüne ışık tutan bir yorumda bulundum. Ama bu yorumu yaparken, aynı araştırmanın başka siyasi görüşlere de uygulanabileceğini ayrıca belirtmedim. Çünkü bu zaten Sayın Mumcu’nun dediği gibi açıkça belli...
Bu hafta bu konuyu yeniden gündeme getirme gereği hissettim. Çünkü herhangi bir yanlış anlamaya meydan vermek istemem. Şu kesin ki, Cumhur Mumcu ile bilime saygı konusunda ortak bir tavır içindeyiz.
_
Etiketler:
AKP,
bilim,
Brendan Nyhan,
liberal sol,
politik tavır
9 Ocak 2011 Pazar
Sahte Solcu
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 9 Ocak 2011
2011, Türkiye’de genel seçim yılı. Herkesin aklında aynı sorular dolaşıyor.
İktidar değişecek mi?
AKP’nin oyları düşecek mi?
Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında ilk kez genel seçime girecek olan CHP’nin oy grafiği nasıl değişecek?
“Demokratik özerklik projesi” BDP’nin oylarına nasıl yansıyacak?
Gelecek dört yıl boyunca görev yapacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin partilere göre dağılımı nasıl olacak?
Türkiye’nin siyaset sahnesini izleyip bütün bu soruların yanıtlarına dair işaretler arıyorum. Aynı zamanda son sekiz yıldır iktidarda olan AKP’nin hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği onca adaletsizliğe karşın neden hâlâ destek bulduğunu anlamaya çalışıyorum.
“İleri demokrasi” getireceğini iddia ederek ülkeyi The Economist’in “melez rejimler” diye nitelediği üçüncü sınıf demokrasiler arasına yerleştiren bir partinin neden Avrupa Birliği ve Amerika tarafından onaylandığını sorguluyorum...
AB ve Amerika’nın AKP’ye verdiği desteğin nedenini anlamak zor değil. Emperyalizm, her zaman çıkarlarıyla çatışmayacak iktidarları gözetir...
***
Benim için asıl ilginç olan, AKP yıpransa da halk desteğinin bir şekilde sürmesi... Onca skandal, onca yolsuzluk ve işsizlik ortadayken bu nasıl oluyor?
Sakın Amerikalılar gibi, “It’s the economy, stupid!” (Önce ekonomi, aptal!) demeyin. Çünkü krizin yükünü emekçilere yıkmaya çalışan iktidar, günlük bir simit parası kadar zam yaptığı ücretliyi perişan etmiş, hakkını arayan işçileri biber gazıyla susturmuş, insanca yaşam isteyen emekçiyi küresel kapitalizmin çarkında ezmiştir.
Öyleyse neden ekonomi değilse nedir? Sadece sandıklarda yapılan usulsüzlükler, seçim öncesi dağıtılan kömür, erzak vs. ve para ile satın alınan oylar mı AKP’yi iktidarda tutuyor?
Dini siyasette kullandığı için dindar kesimlerin ve cemaatin doğal desteğini aldığını kabul edelim. Peki yazarıyla, gazetecisiyle, sanatçısıyla, kendini solda gören “liberal solcular” neden AKP’ye taraftar?
***
Bu konu üzerinde düşünürken Amerika’da gerçekleştirilen bilişsel bir çalışmaya rastladım. Michigan Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, gerçeklerin mutlaka insanların önceden sahip oldukları fikirlerin değiştirmesine yol açmadığı; üstelik ters yönde bir etki yarattığı ortaya çıkmış.
Özellikle siyasi partilerin yandaşları söz konusu olduğunda, yanlış bilgiye sahip kişiler, doğruları ortaya koyan haberlerle karşılaştıklarında görüşlerini çok ender olarak değiştiriyor; ayrıca o zamana kadar inandıkları düşünceler de daha çok bileniyor.
Araştırma ekibinin başındaki siyaset bilimci Brendan Nyhan, “yanıldığını itiraf etme düşüncesinin insanlar için ürkütücü olduğunu” söylüyor. Bu durumda da, “bilişsel uyumsuzluktan kaçınmak için ‘geri tepme’ denilen savunma mekanizmasının devreye girdiğini” belirtiyor.
Nyhan’ın bilimsel ifadelerle anlattığı bu durum şudur basitçe: Yanıldığını kabul etmemek için kendi kendini kandırma! Düşünceleri gerçekler doğrultusunda değil, inançlar doğrultusunda oluşturmanın sonucudur bu.
Bu bilgiler özellikle “liberal sol” denilen kesimin davranışını açıklamaya yarayabilir. Sonuçta, bir zamanlar ülkeye demokrasi getireceğine inandıkları iktidar giderek ceberrut bir hal aldı. “İleri demokrasi” vaat ederken muhalif olan herkesi tehdit eden bu iktidarı destekleyerek yanlış yaptıklarını itiraf etmemek için bir tür savunma mekanizması geliştirmiş olmalılar...
Ancak bilişsel uyumsuzluktan kaçalım derken ideolojik uyumsuzlukla karşı karşıyalar...
Çünkü hiçbir gerçek solcu bu iktidara destek vermez! Verdiğini söylüyorsa, sahte solcudur o...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 9 Ocak 2011
2011, Türkiye’de genel seçim yılı. Herkesin aklında aynı sorular dolaşıyor.
İktidar değişecek mi?
AKP’nin oyları düşecek mi?
Kılıçdaroğlu’nun başkanlığında ilk kez genel seçime girecek olan CHP’nin oy grafiği nasıl değişecek?
“Demokratik özerklik projesi” BDP’nin oylarına nasıl yansıyacak?
Gelecek dört yıl boyunca görev yapacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin partilere göre dağılımı nasıl olacak?
Türkiye’nin siyaset sahnesini izleyip bütün bu soruların yanıtlarına dair işaretler arıyorum. Aynı zamanda son sekiz yıldır iktidarda olan AKP’nin hukuku hiçe sayarak gerçekleştirdiği onca adaletsizliğe karşın neden hâlâ destek bulduğunu anlamaya çalışıyorum.
“İleri demokrasi” getireceğini iddia ederek ülkeyi The Economist’in “melez rejimler” diye nitelediği üçüncü sınıf demokrasiler arasına yerleştiren bir partinin neden Avrupa Birliği ve Amerika tarafından onaylandığını sorguluyorum...
AB ve Amerika’nın AKP’ye verdiği desteğin nedenini anlamak zor değil. Emperyalizm, her zaman çıkarlarıyla çatışmayacak iktidarları gözetir...
***
Benim için asıl ilginç olan, AKP yıpransa da halk desteğinin bir şekilde sürmesi... Onca skandal, onca yolsuzluk ve işsizlik ortadayken bu nasıl oluyor?
Sakın Amerikalılar gibi, “It’s the economy, stupid!” (Önce ekonomi, aptal!) demeyin. Çünkü krizin yükünü emekçilere yıkmaya çalışan iktidar, günlük bir simit parası kadar zam yaptığı ücretliyi perişan etmiş, hakkını arayan işçileri biber gazıyla susturmuş, insanca yaşam isteyen emekçiyi küresel kapitalizmin çarkında ezmiştir.
Öyleyse neden ekonomi değilse nedir? Sadece sandıklarda yapılan usulsüzlükler, seçim öncesi dağıtılan kömür, erzak vs. ve para ile satın alınan oylar mı AKP’yi iktidarda tutuyor?
Dini siyasette kullandığı için dindar kesimlerin ve cemaatin doğal desteğini aldığını kabul edelim. Peki yazarıyla, gazetecisiyle, sanatçısıyla, kendini solda gören “liberal solcular” neden AKP’ye taraftar?
***
Bu konu üzerinde düşünürken Amerika’da gerçekleştirilen bilişsel bir çalışmaya rastladım. Michigan Üniversitesi’nde yapılan araştırmada, gerçeklerin mutlaka insanların önceden sahip oldukları fikirlerin değiştirmesine yol açmadığı; üstelik ters yönde bir etki yarattığı ortaya çıkmış.
Özellikle siyasi partilerin yandaşları söz konusu olduğunda, yanlış bilgiye sahip kişiler, doğruları ortaya koyan haberlerle karşılaştıklarında görüşlerini çok ender olarak değiştiriyor; ayrıca o zamana kadar inandıkları düşünceler de daha çok bileniyor.
Araştırma ekibinin başındaki siyaset bilimci Brendan Nyhan, “yanıldığını itiraf etme düşüncesinin insanlar için ürkütücü olduğunu” söylüyor. Bu durumda da, “bilişsel uyumsuzluktan kaçınmak için ‘geri tepme’ denilen savunma mekanizmasının devreye girdiğini” belirtiyor.
Nyhan’ın bilimsel ifadelerle anlattığı bu durum şudur basitçe: Yanıldığını kabul etmemek için kendi kendini kandırma! Düşünceleri gerçekler doğrultusunda değil, inançlar doğrultusunda oluşturmanın sonucudur bu.
Bu bilgiler özellikle “liberal sol” denilen kesimin davranışını açıklamaya yarayabilir. Sonuçta, bir zamanlar ülkeye demokrasi getireceğine inandıkları iktidar giderek ceberrut bir hal aldı. “İleri demokrasi” vaat ederken muhalif olan herkesi tehdit eden bu iktidarı destekleyerek yanlış yaptıklarını itiraf etmemek için bir tür savunma mekanizması geliştirmiş olmalılar...
Ancak bilişsel uyumsuzluktan kaçalım derken ideolojik uyumsuzlukla karşı karşıyalar...
Çünkü hiçbir gerçek solcu bu iktidara destek vermez! Verdiğini söylüyorsa, sahte solcudur o...
-
Etiketler:
AKP,
Amerika,
Avrupa Birliği,
BDP,
Brendan Nyhan,
CHP,
emperyalizm,
işsizlik,
Kemal Kılıçdaroğlu,
liberal sol,
sol
2 Mart 2009 Pazartesi
Tayyipleşme!
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/1 Mart 2009
AKP, yerel seçimlerde belediye başkan adaylarına seçim taktikleri vermek üzere “Marka Şehirler” adlı bir kitapçık bastırmış. Yerel Yönetimler Başkanlığı’nın hazırladığı kitapçıkta anlatılan kampanya stratejisinin bazı maddeleri şöyle:
-Çalışma arkadaşlarınız ve muhataplarınıza karşı ilgili, nazik, ölçülü ve saygılı davranın.
-Kampanyanızı asla kimseyi kötülemek üzere kurmayın, rakiplerinizle ilgili karalayıcı, küçük düşürücü, gerçek dışı beyanlarda bulunmayın.
-Projelerinizi ve yapacağınız hizmetleri anlatın. Tartışmaya girmeyin.
-Adaletli, dürüst ve şeffat bir yönetim anlayışı ile hizmet üretme prensibi ile çalışın.
-Barış içinde yarışın, yerel demokrasiyi güçlendirin, seçimleri kavga ve düelloya dönüştürmeyin.
-Milletin hizmetkârı olmaya aday olduğunuzu unutmayın.
-Aday olduğunuz kentin ve hemşehrilerinizin sorunlarını, talep ve ihtiyaçlarını belirleyin.
-Vatandaşla mümkün olduğu kadar yüz yüze iletişim kurun.
***
Bunların hepsi iyi güzel de; sormazlar mı adama bunları öneren partinin lideri neden tam tersi davranışlar içinde diye?
Başbakan’ın bizzat kendisi değil mi seçimleri kavgaya dönüştüren? İl il gezip, elinde mikrofon meydanlarda avazı çıktığı kadar bağırarak, önüne gelene saldıran o değil mi? Yandaş olmayan medyaya yönelttiği öfkesini yerel seçim mitinglerinin ana konusu yapan Erdoğan değil mi?
Rakipleriyle ilgili karalayıcı, küçük düşürücü ve gerçek dışı beyanlarda bulunan da Başbakan’ın kendisi...
Kılıçdaroğlu’nun ortaya çıkardığı yolsuzlukları kastederek, “Komünist yöntemleri bunlar. İftiracı medyayı arkana alıp her gün çamur atayım, belki iz kalır diye politika yapılmaz,” diye kükrüyor meydanlarda...
Asıl bu sözler gerçek dışı... Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun iddiaları kanıtlanabilir. Çünkü söylediklerini sayılara, belgelere dayandırıyor.
İkincisi, o çamur atma yönteminin en büyük ustası, AKP ve yandaş medyası... Ergenekon denilen soruşturma kapsamında bugüne kadar atılan iftiraların haddi hesabı yok. Başbakan iftiralara karşı bu kadar duyarlıysa, önce onun âlâsını yapan gazetelere bir göz atsın...
Üçüncüsü, sağda ya da solda olsun, bütün haysiyetsiz siyasetçilerin başvurduğu iftira yöntemini sadece komünizmle ilişkilendirmek, karalama değil de nedir?
***
AKP’nin seçim stratejisinin en ilginç maddelerinden birisi de, “Vatandaşla mümkün olduğu kadar yüz yüze gelin,” taktiği... Bunu bir de, “Hemşehrilerinizin sorunlarını ve ihtiyaçlarını belirleyin,” önerisi ile birlikte düşününce, acı acı gülesi geliyor insanın...
Çünkü kitapçığa çok önemli bir tavsiyeyi eklemeyi unutmuşlar... Belediye başkan adaylarını, “Sakın ha, sorunu hakkında yakınan vatandaşı ‘Ananı da al git!’ diyerek kovmayın,” diye uyarmaları gerekmez miydi?
“Çalışma arkadaşlarınız ve muhataplarınıza karşı ilgili, nazik, ölçülü ve saygılı davranın,” diye öneride bulunuyorlar, ama bunların tam tersini yapan yine kendi genel başkanları...
Daha geçen gün Sinop’taki tünel açılışında megaboard bağlantısı kurulamayınca, yanına gelen görevliyi “Beni küfrettireceksiniz!” diyerek azarlayan da Erdoğan’dı...
Bana göre, AKP yetkililerinin yapması gereken basit: Kavga çıkarmaması ve kibar olması konusunda Erdoğan’ı acilen uyarmak... Ve de tek kelimelik şu duyuruyu bütün örgüte dağıtmak: “Tayyipleşmeyin...” ya da “No doing an Erdoğan!”
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/1 Mart 2009
AKP, yerel seçimlerde belediye başkan adaylarına seçim taktikleri vermek üzere “Marka Şehirler” adlı bir kitapçık bastırmış. Yerel Yönetimler Başkanlığı’nın hazırladığı kitapçıkta anlatılan kampanya stratejisinin bazı maddeleri şöyle:
-Çalışma arkadaşlarınız ve muhataplarınıza karşı ilgili, nazik, ölçülü ve saygılı davranın.
-Kampanyanızı asla kimseyi kötülemek üzere kurmayın, rakiplerinizle ilgili karalayıcı, küçük düşürücü, gerçek dışı beyanlarda bulunmayın.
-Projelerinizi ve yapacağınız hizmetleri anlatın. Tartışmaya girmeyin.
-Adaletli, dürüst ve şeffat bir yönetim anlayışı ile hizmet üretme prensibi ile çalışın.
-Barış içinde yarışın, yerel demokrasiyi güçlendirin, seçimleri kavga ve düelloya dönüştürmeyin.
-Milletin hizmetkârı olmaya aday olduğunuzu unutmayın.
-Aday olduğunuz kentin ve hemşehrilerinizin sorunlarını, talep ve ihtiyaçlarını belirleyin.
-Vatandaşla mümkün olduğu kadar yüz yüze iletişim kurun.
***
Bunların hepsi iyi güzel de; sormazlar mı adama bunları öneren partinin lideri neden tam tersi davranışlar içinde diye?
Başbakan’ın bizzat kendisi değil mi seçimleri kavgaya dönüştüren? İl il gezip, elinde mikrofon meydanlarda avazı çıktığı kadar bağırarak, önüne gelene saldıran o değil mi? Yandaş olmayan medyaya yönelttiği öfkesini yerel seçim mitinglerinin ana konusu yapan Erdoğan değil mi?
Rakipleriyle ilgili karalayıcı, küçük düşürücü ve gerçek dışı beyanlarda bulunan da Başbakan’ın kendisi...
Kılıçdaroğlu’nun ortaya çıkardığı yolsuzlukları kastederek, “Komünist yöntemleri bunlar. İftiracı medyayı arkana alıp her gün çamur atayım, belki iz kalır diye politika yapılmaz,” diye kükrüyor meydanlarda...
Asıl bu sözler gerçek dışı... Birincisi, Kılıçdaroğlu’nun iddiaları kanıtlanabilir. Çünkü söylediklerini sayılara, belgelere dayandırıyor.
İkincisi, o çamur atma yönteminin en büyük ustası, AKP ve yandaş medyası... Ergenekon denilen soruşturma kapsamında bugüne kadar atılan iftiraların haddi hesabı yok. Başbakan iftiralara karşı bu kadar duyarlıysa, önce onun âlâsını yapan gazetelere bir göz atsın...
Üçüncüsü, sağda ya da solda olsun, bütün haysiyetsiz siyasetçilerin başvurduğu iftira yöntemini sadece komünizmle ilişkilendirmek, karalama değil de nedir?
***
AKP’nin seçim stratejisinin en ilginç maddelerinden birisi de, “Vatandaşla mümkün olduğu kadar yüz yüze gelin,” taktiği... Bunu bir de, “Hemşehrilerinizin sorunlarını ve ihtiyaçlarını belirleyin,” önerisi ile birlikte düşününce, acı acı gülesi geliyor insanın...
Çünkü kitapçığa çok önemli bir tavsiyeyi eklemeyi unutmuşlar... Belediye başkan adaylarını, “Sakın ha, sorunu hakkında yakınan vatandaşı ‘Ananı da al git!’ diyerek kovmayın,” diye uyarmaları gerekmez miydi?
“Çalışma arkadaşlarınız ve muhataplarınıza karşı ilgili, nazik, ölçülü ve saygılı davranın,” diye öneride bulunuyorlar, ama bunların tam tersini yapan yine kendi genel başkanları...
Daha geçen gün Sinop’taki tünel açılışında megaboard bağlantısı kurulamayınca, yanına gelen görevliyi “Beni küfrettireceksiniz!” diyerek azarlayan da Erdoğan’dı...
Bana göre, AKP yetkililerinin yapması gereken basit: Kavga çıkarmaması ve kibar olması konusunda Erdoğan’ı acilen uyarmak... Ve de tek kelimelik şu duyuruyu bütün örgüte dağıtmak: “Tayyipleşmeyin...” ya da “No doing an Erdoğan!”
Etiketler:
AKP,
belediye seçimleri,
Kemal Kılıçdaroğlu,
Recep Tayyip Erdoğan,
yandaş medya
12 Ocak 2009 Pazartesi
Medya Hastalıkları
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/11 Ocak 2009
Son dönemde Türk medyasını yakından izleyenler farkındadır; iki türlü kavga sürüyor yazılı ve görsel basında. Bir yandan iktidar, kendisini eleştiren gazetecilere saldırıyor; diğer yandan da, gazeteciler kendi aralarında kavgalı...
Birincisinin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın medyada iktidar aleyhinde çıkan haberlerden hiç hoşlanmaması ve bu haberleri yapan gazetecileri patronlarına şikayet etmesi...
Bu tür bir anlayış, demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Aksine, demokrasinin korunabilmesi için, iktidar hoşlanmasa da, hükümetin icraatlarını eleştirecek medyaya gerek vardır. Çünkü bu olmadığında, hem halk iktidarın faaliyetleri konusunda tam bir bilgi alamaz, hem de iktidar kendi yanlışlarını ya da eksikliklerini görme olanağı bulamaz...
Ama tabii muhalif medyanın uyarılarından faydalanmak, ancak aklın yolundan şaşmayan iktidarların yapabileceği bir iştir. Oysa, AKP iktidarının hangi akıl dışı yollardan gittiğine, 2002’den bu yana tanık oluyoruz...
***
Medyadaki ikinci kavganın nedeni de, aslında birinciden kaynaklanıyor. Bir grup gazeteci, pozisyonunu patronunun iş ilişkilerine göre belirliyor ve iktidara koşulsuz destek veriyor.
Bunun sonucu olarak da, kendisini iktidarla özdeşleştirip aynı Başbakan gibi tavır alıyor; iktidarı eleştirenlere veryansın ediyor; hukuku çiğneyip, yayın yasağı olan, mahkemeye yansımış davalar hakkında belli çevrelerden sızdırılan bilgileri yayınlıyor...
Burada mesleki açıdan ciddi bir sakınca söz konusudur. Çünkü böyle bir durumda, yandaş medya mesleğin temel ilkeleri olan basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkına ters düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır...
Denilebilir ki; ya iktidarı eleştiren haberler gerçeği yansıtmıyorsa? Her iki kavganın da hassas noktası tam burası... Gazetecinin görevi, kamunun yararını gözeterek doğruları ortaya koymaktır. Yapılan haber doğruysa, zaten ne Başbakan'a ne de yandaş medyaya söyleyecek söz kalır.
Bu nedenle, haberlerdeki iddialar kanıtlanabilir olmalıdır. Araştırmacı gazeteciliğin önemi de buradan gelir. Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun başarı kazanmasının nedeni nedir? Bir araştırmacı gazeteci gibi çalışıp iddialarını belgelerle ortaya koymuş olmasıdır.
***
Medyamızdaki bir diğer hastalık da, şov dünyasındaki popülerlik kazanma taktiklerinin, medyada aynen uygulamaya konmuş olması...
Nedir bunlar? Kısa yoldan ün kazanmak için ya sürekli polemik yapacaksınız, ya kendinizin haber olmasını sağlayacaksınız ya da radikal bir dönüşüm geçireceksiniz...
Bu üç yol da, tiraj kaygısındaki medyada epey prim yapıyor. Köşe yazılarında iftira atıp hakaret edenler, baş tacı ediliyor. Birisi çıkıp spekülasyon yapıyor; bir başkası da sanki o yazılan gerçekmiş gibi ona atıf yaparak, belli bir görüşü yaymaya çalışıyor. Yani gerçekleri haber yapmıyor, kendi gerçeklerini yaratıyorlar...
Sürekli kendi özel yaşantılarından söz eden egosantrikler, önemli gazeteci oluyor. Birdenbire başka bir tarafa meyledenler, makbul sayılıyor...
Ne yaparsan yap, yeter ki hakkında çok konuşulsun... Başarının temel ölçütü bu olunca, Makyavelist yöntemler giriyor işin içine. Mesleki ilkelerin ayaklar altına alındığı bir ortamda iyi de işliyor bunlar...
Bir de bakıyorsunuz, bu tür “gazeteciler”, sanki bir pop yıldızıymış gibi magazin basınının gözdesi oluyor. Oysa gazetecinin kendisi haber olmaz, haber yapar; iletişim fakültelerinde öğrencilere öğretilen en önemli ilkelerden biridir bu...
İşte bugünkü Türk medyasına başta değindiğim iki kavga ve bu pop yıldızı hastalığı musallat olmuş durumda... Ne diyelim; acil şifalar...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/11 Ocak 2009
Son dönemde Türk medyasını yakından izleyenler farkındadır; iki türlü kavga sürüyor yazılı ve görsel basında. Bir yandan iktidar, kendisini eleştiren gazetecilere saldırıyor; diğer yandan da, gazeteciler kendi aralarında kavgalı...
Birincisinin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın medyada iktidar aleyhinde çıkan haberlerden hiç hoşlanmaması ve bu haberleri yapan gazetecileri patronlarına şikayet etmesi...
Bu tür bir anlayış, demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Aksine, demokrasinin korunabilmesi için, iktidar hoşlanmasa da, hükümetin icraatlarını eleştirecek medyaya gerek vardır. Çünkü bu olmadığında, hem halk iktidarın faaliyetleri konusunda tam bir bilgi alamaz, hem de iktidar kendi yanlışlarını ya da eksikliklerini görme olanağı bulamaz...
Ama tabii muhalif medyanın uyarılarından faydalanmak, ancak aklın yolundan şaşmayan iktidarların yapabileceği bir iştir. Oysa, AKP iktidarının hangi akıl dışı yollardan gittiğine, 2002’den bu yana tanık oluyoruz...
***
Medyadaki ikinci kavganın nedeni de, aslında birinciden kaynaklanıyor. Bir grup gazeteci, pozisyonunu patronunun iş ilişkilerine göre belirliyor ve iktidara koşulsuz destek veriyor.
Bunun sonucu olarak da, kendisini iktidarla özdeşleştirip aynı Başbakan gibi tavır alıyor; iktidarı eleştirenlere veryansın ediyor; hukuku çiğneyip, yayın yasağı olan, mahkemeye yansımış davalar hakkında belli çevrelerden sızdırılan bilgileri yayınlıyor...
Burada mesleki açıdan ciddi bir sakınca söz konusudur. Çünkü böyle bir durumda, yandaş medya mesleğin temel ilkeleri olan basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkına ters düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır...
Denilebilir ki; ya iktidarı eleştiren haberler gerçeği yansıtmıyorsa? Her iki kavganın da hassas noktası tam burası... Gazetecinin görevi, kamunun yararını gözeterek doğruları ortaya koymaktır. Yapılan haber doğruysa, zaten ne Başbakan'a ne de yandaş medyaya söyleyecek söz kalır.
Bu nedenle, haberlerdeki iddialar kanıtlanabilir olmalıdır. Araştırmacı gazeteciliğin önemi de buradan gelir. Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun başarı kazanmasının nedeni nedir? Bir araştırmacı gazeteci gibi çalışıp iddialarını belgelerle ortaya koymuş olmasıdır.
***
Medyamızdaki bir diğer hastalık da, şov dünyasındaki popülerlik kazanma taktiklerinin, medyada aynen uygulamaya konmuş olması...
Nedir bunlar? Kısa yoldan ün kazanmak için ya sürekli polemik yapacaksınız, ya kendinizin haber olmasını sağlayacaksınız ya da radikal bir dönüşüm geçireceksiniz...
Bu üç yol da, tiraj kaygısındaki medyada epey prim yapıyor. Köşe yazılarında iftira atıp hakaret edenler, baş tacı ediliyor. Birisi çıkıp spekülasyon yapıyor; bir başkası da sanki o yazılan gerçekmiş gibi ona atıf yaparak, belli bir görüşü yaymaya çalışıyor. Yani gerçekleri haber yapmıyor, kendi gerçeklerini yaratıyorlar...
Sürekli kendi özel yaşantılarından söz eden egosantrikler, önemli gazeteci oluyor. Birdenbire başka bir tarafa meyledenler, makbul sayılıyor...
Ne yaparsan yap, yeter ki hakkında çok konuşulsun... Başarının temel ölçütü bu olunca, Makyavelist yöntemler giriyor işin içine. Mesleki ilkelerin ayaklar altına alındığı bir ortamda iyi de işliyor bunlar...
Bir de bakıyorsunuz, bu tür “gazeteciler”, sanki bir pop yıldızıymış gibi magazin basınının gözdesi oluyor. Oysa gazetecinin kendisi haber olmaz, haber yapar; iletişim fakültelerinde öğrencilere öğretilen en önemli ilkelerden biridir bu...
İşte bugünkü Türk medyasına başta değindiğim iki kavga ve bu pop yıldızı hastalığı musallat olmuş durumda... Ne diyelim; acil şifalar...
Etiketler:
AKP,
gazetecilik,
Kemal Kılıçdaroğlu,
medya,
Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye,
yandaş medya
29 Aralık 2008 Pazartesi
2009 ve Türkiye
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Aralık 2008
Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Herkes gelecek günlerin daha iyi olmasını diliyor...
Olabilecek mi?
2008'de Ergenekon denilen garip davayla korku imparatorluğu kuruldu, hükümete muhalif kesimler sindirildi...
Ilımlı İslam destekçileri, doğrudan Atatürk’ü, TSK'yı ve laikliği hedef aldı...
Toplumdaki kamplaşma iyice derinleşti... Türkiye, önemli ölçüde muhafazakarlaştı...
Dış politikada teslimiyetçi anlayış hakim oldu...
Doğu'da terör hortladı...
Kendilerini "liberal" olarak adlandıran takım, yine IMF'nin eteğine yapışıp, bütün umudunu Obama'ya bağladı...
AB projesi bir kenara itildi...
Ekonomik kriz teğet geçmedi, çarpıp savurdu...
İşsizlik tırmandı...
Umudu kaybetmemek gerek tabii; ama, Türkiye’nin çok karışık ve kavgalı bir dönemden geçtiğini de düşünmeden edemiyor insan...
***
Böyle bir ortamda, 2009 yılı bütçe tasarısı, günlerdir TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Bütçe, hükümetlerin bir yıllık zaman içinde hangi hizmetlere ne kadar kaynak ayırmayı planladığını belirler. Hükümetin izleyeceği ekonomik politikalar kadar, sosyal politikaları da görmemize olanak verir. Bu nedenle çok önemlidir.
Öyleyse, şimdi gelin bu gözle bakalım 2009 bütçesine...
Bazı bakanlıkların gelecek yıl için öngörülen bütçeleri şöyle:
İçişleri Bakanlığı: 1 milyar 893 milyon 861 bin TL,
Çevre ve Orman Bakanlığı: 1 milyar 242 milyon 319 bin TL,
Ulaştırma Bakanlığı: 1 milyar 155 milyon 636 bin 740 TL,
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 1 milyar 5 milyon 896 bin TL,
Dışişleri Bakanlığı: 816 milyon 935 bin TL,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 709 milyon 448 bin TL,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 639 milyon 25 bin TL,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 467 milyon 411 bin TL.
Bütçesi bunların her birinden fazla olan kurum hangisi dersiniz? Tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığı... AKP, bu başkanlık için 2 milyar 454 milyon 275 bin TL bütçe ayırarak bir rekora imza attı.
Gazete haberlerine göre, son dört yılda Diyanet’in bütçesi yüzde 90 oranında artmış... Bu artışla da, birçok kurumu geride bırakıyor.
Örneğin, sosyal devlet anlayışının beş temel kurumuna bütçeden toplam olarak sadece 1.6 milyar TL pay veriliyor.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı'na 5 milyon 916 bin TL, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'ne 5 milyon 731 bin TL, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'ne 4 milyon 404 bin TL, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'ne 11 milyon 638 bin TL, SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne ise 1 milyar 577 milyon 898 bin TL...
Bu rakamlar gerçeği açıkça ortaya seriyor... Din işlerine ayrılan para, özürlüler, yardıma muhtaç insanlar ya da sokak çocuklarına ayrılan toplam ödenekten fazladır.
AKP'nin "sosyal devlet" anlayışı işte bu kadar... Seçimler yaklaştığı için oy karşılığında sadaka gibi kömür ve erzak dağıtılıyor, 80 binden fazla caminin olduğu ülkemizde yenileri yapılıyor, durmadan Kuran kursları açılıyor...
***
Bu arada TÜBİTAK'a ne kadar bütçe ayrılmış? Türkiye’de müsbet bilimlerde araştırmaları geliştirip desteklemekle görevli bu kurumun payı 1 milyar 127 milyon 85 bin TL...
Bunu geçmişle kıyaslayıp bir artış olduğunu söyleyebilirler ama yeterli midir? Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına GSYİH'dan ayırdığımız ödenek, Avrupa’nın çok gerisindedir....
Hükümetin Diyanet'in bütçesini rekor düzeyde artırmasında bir neden vardır elbette...
Kim bilir; belki de herkes gidip bilimin ve sosyal devletin ruhuna Fatiha okuyabilsin diye, her sokağa cami yapma gibi bir projeleri vardır... Laiklik karşıtı odak haline gelmiş bir partiden başka ne beklenir ki?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Aralık 2008
Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Herkes gelecek günlerin daha iyi olmasını diliyor...
Olabilecek mi?
2008'de Ergenekon denilen garip davayla korku imparatorluğu kuruldu, hükümete muhalif kesimler sindirildi...
Ilımlı İslam destekçileri, doğrudan Atatürk’ü, TSK'yı ve laikliği hedef aldı...
Toplumdaki kamplaşma iyice derinleşti... Türkiye, önemli ölçüde muhafazakarlaştı...
Dış politikada teslimiyetçi anlayış hakim oldu...
Doğu'da terör hortladı...
Kendilerini "liberal" olarak adlandıran takım, yine IMF'nin eteğine yapışıp, bütün umudunu Obama'ya bağladı...
AB projesi bir kenara itildi...
Ekonomik kriz teğet geçmedi, çarpıp savurdu...
İşsizlik tırmandı...
Umudu kaybetmemek gerek tabii; ama, Türkiye’nin çok karışık ve kavgalı bir dönemden geçtiğini de düşünmeden edemiyor insan...
***
Böyle bir ortamda, 2009 yılı bütçe tasarısı, günlerdir TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Bütçe, hükümetlerin bir yıllık zaman içinde hangi hizmetlere ne kadar kaynak ayırmayı planladığını belirler. Hükümetin izleyeceği ekonomik politikalar kadar, sosyal politikaları da görmemize olanak verir. Bu nedenle çok önemlidir.
Öyleyse, şimdi gelin bu gözle bakalım 2009 bütçesine...
Bazı bakanlıkların gelecek yıl için öngörülen bütçeleri şöyle:
İçişleri Bakanlığı: 1 milyar 893 milyon 861 bin TL,
Çevre ve Orman Bakanlığı: 1 milyar 242 milyon 319 bin TL,
Ulaştırma Bakanlığı: 1 milyar 155 milyon 636 bin 740 TL,
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 1 milyar 5 milyon 896 bin TL,
Dışişleri Bakanlığı: 816 milyon 935 bin TL,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 709 milyon 448 bin TL,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 639 milyon 25 bin TL,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 467 milyon 411 bin TL.
Bütçesi bunların her birinden fazla olan kurum hangisi dersiniz? Tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığı... AKP, bu başkanlık için 2 milyar 454 milyon 275 bin TL bütçe ayırarak bir rekora imza attı.
Gazete haberlerine göre, son dört yılda Diyanet’in bütçesi yüzde 90 oranında artmış... Bu artışla da, birçok kurumu geride bırakıyor.
Örneğin, sosyal devlet anlayışının beş temel kurumuna bütçeden toplam olarak sadece 1.6 milyar TL pay veriliyor.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı'na 5 milyon 916 bin TL, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'ne 5 milyon 731 bin TL, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'ne 4 milyon 404 bin TL, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'ne 11 milyon 638 bin TL, SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne ise 1 milyar 577 milyon 898 bin TL...
Bu rakamlar gerçeği açıkça ortaya seriyor... Din işlerine ayrılan para, özürlüler, yardıma muhtaç insanlar ya da sokak çocuklarına ayrılan toplam ödenekten fazladır.
AKP'nin "sosyal devlet" anlayışı işte bu kadar... Seçimler yaklaştığı için oy karşılığında sadaka gibi kömür ve erzak dağıtılıyor, 80 binden fazla caminin olduğu ülkemizde yenileri yapılıyor, durmadan Kuran kursları açılıyor...
***
Bu arada TÜBİTAK'a ne kadar bütçe ayrılmış? Türkiye’de müsbet bilimlerde araştırmaları geliştirip desteklemekle görevli bu kurumun payı 1 milyar 127 milyon 85 bin TL...
Bunu geçmişle kıyaslayıp bir artış olduğunu söyleyebilirler ama yeterli midir? Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına GSYİH'dan ayırdığımız ödenek, Avrupa’nın çok gerisindedir....
Hükümetin Diyanet'in bütçesini rekor düzeyde artırmasında bir neden vardır elbette...
Kim bilir; belki de herkes gidip bilimin ve sosyal devletin ruhuna Fatiha okuyabilsin diye, her sokağa cami yapma gibi bir projeleri vardır... Laiklik karşıtı odak haline gelmiş bir partiden başka ne beklenir ki?
Etiketler:
AKP,
Avrupa Birliği,
Barack Obama,
bilim,
bütçe,
dincilik,
Diyanet İşleri Başkanlığı,
Ergenekon,
Ilımlı İslam,
laiklik,
Mustafa Kemal Atatürk,
sosyal devlet,
terör,
TSK
7 Aralık 2008 Pazar
İlkesizlik Siyaseti...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/7 Aralık 2008
“Değişim”, yaşadığımız çağı anlatan sözcüklerden birisi. Obama, tüm seçim stratejisini bu vaat üzerine kurarak, Amerika’nın seçilmiş başkanı oldu. Irak Savaşı’na en başından beri karşı çıkmıştı ve bunu kendisini diğer adaylardan ayıran en belirgin farklardan biri olarak ortaya koydu.
Afganistan ve Irak savaşlarından bunalan Amerikan halkının, Obama’nın değişim umuduna kapılmasını kolaylaştıran önemli bir etkendi bu. Obama, rakibi Hillary Clinton’ı seçim süreci boyunca savaşa onay vermekle suçladı. Doğruydu; Clinton, Bush’un Irak’ı işgal planına "evet" oyu vermişti.
Ne var ki, Obama başkanlık seçiminden zaferle çıkınca iş değişti... Senatör Clinton, Obama tarafından dışişleri bakanlığına aday gösterildi...
Tuhaf doğrusu... Clinton değil miydi Obama’nın İran, Küba ve Kuzey Kore ile koşulsuz görüşme planına karşı çıkan? Clinton değil miydi Obama’nın deneyimsiz olduğunu söyleyerek, onun seçilmesi halinde Amerika'nın güvenlik içinde olamayacağını ima eden? Peki, Obama değil miydi bir insanın Beyaz Saray’da başkan eşi olarak yaşamış olmasının, dış politikada deneyimli olduğu anlamına gelmeyeceğini söyleyen?
Öyleyse, ne oldu da durum değişti? İşte bu noktada, kimileri, ideolojilerin buharlaştığı bir çağda, çözümün pragmatist politikalarda görüldüğünü söylüyor.
***
Kapitalizmin felsefi temellerinden doğan pragmatizm (yararcılık), bu kavramı geliştiren felsefecilerden William James’e göre, felsefe olmaktan çok bir metot, düşünceyi doğurduğu sonuca ve başarısına göre ölçen bir yöntemdir.
Burada pragmatizmi anlatacak değilim. Benim dikkat çekmek istediğim, bu kavramın siyasetteki çarpık kullanımı. Ne zaman bir politikacı, anlaşılmaz bir biçimde dönüşüp, eskiden savunduklarının tersini yapsa, derhal pragmatizme sığınarak tutarsızlığına geçerlilik kazandırmaya çalışıyor.
Elbette değişime karşı değiliz. İnsan, zamanla yanlışlarının farkına varıp değişebilir. Yerine göre pragmatist çözümlere de başvurulabilir. Ama bir politikacının varoluşunun temelini oluşturan ilkelerin tam tersi davranışlarda bulunuşu, ne değişim ile ne de pragmatizm ile açıklanabilir. Bu, olsa olsa fırsatçılıktır.
Obama’nın yaptığı da budur. Sihirli bir değnek birden Clinton'a dokunup onu dış politika uzmanı yapmış değildir. Obama, rakibini gelecek seçimde saf dışı bırakmak için kabineye alıyor. Savaş destekçisi Cumhuriyetçiler'e de yer verdiği ekibini bir Rakipler Takımı olarak kuruyor. Böylece şahinlerin övgüsünü kazanıyor ama kendisine değişim için oy verenleri hayal kırıklığına uğratıyor...
***
Fırsatçı siyasetin ilginç bir örneği ise, son günlerde ülkemizde yaşandı... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yerel seçimlere dört ay kala, aniden kara çarşaflı kadınlara partinin rozetini takarak şov yaptı. AKP’nin seçmen kitlesinden oy kapma amacıyla yapıldığı belli olan bu girişim, CHP için ciddi bir değişimdir.
CHP, Türk kadınının özgür, eşit ve çağdaş bir birey olarak sosyal hayata katılımını savunurken, bunun tam tersi bir dünya görüşünün temsilcilerini partisine çağırmıştır. “Başörtüsü ile sorunumuz yok; sorun, dini siyasallaştıran türban ve kara çarşafta,” noktasından, CHP rozetli kara çarşaflılara gelinmiştir. Bir de, “Laiklik anlayışımızda değişiklik yok; kara çarşaflıları aday yapacak değiliz,” şeklinde savunmalar var ki, tutarsızlığın bu kadarına pes...
Solun değerlerini savunup, hakça bir düzeni kurmak için politikalar üreteceklerine, hep yaptıkları gibi sağı taklit ederek oy toplamaya çalışıyorlar. Baykal ve ekibi bunu hep yapıyor... Bunun adı, ideolojisizlik ideolojisi ya da ilkesiz siyasettir...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/7 Aralık 2008
“Değişim”, yaşadığımız çağı anlatan sözcüklerden birisi. Obama, tüm seçim stratejisini bu vaat üzerine kurarak, Amerika’nın seçilmiş başkanı oldu. Irak Savaşı’na en başından beri karşı çıkmıştı ve bunu kendisini diğer adaylardan ayıran en belirgin farklardan biri olarak ortaya koydu.
Afganistan ve Irak savaşlarından bunalan Amerikan halkının, Obama’nın değişim umuduna kapılmasını kolaylaştıran önemli bir etkendi bu. Obama, rakibi Hillary Clinton’ı seçim süreci boyunca savaşa onay vermekle suçladı. Doğruydu; Clinton, Bush’un Irak’ı işgal planına "evet" oyu vermişti.
Ne var ki, Obama başkanlık seçiminden zaferle çıkınca iş değişti... Senatör Clinton, Obama tarafından dışişleri bakanlığına aday gösterildi...
Tuhaf doğrusu... Clinton değil miydi Obama’nın İran, Küba ve Kuzey Kore ile koşulsuz görüşme planına karşı çıkan? Clinton değil miydi Obama’nın deneyimsiz olduğunu söyleyerek, onun seçilmesi halinde Amerika'nın güvenlik içinde olamayacağını ima eden? Peki, Obama değil miydi bir insanın Beyaz Saray’da başkan eşi olarak yaşamış olmasının, dış politikada deneyimli olduğu anlamına gelmeyeceğini söyleyen?
Öyleyse, ne oldu da durum değişti? İşte bu noktada, kimileri, ideolojilerin buharlaştığı bir çağda, çözümün pragmatist politikalarda görüldüğünü söylüyor.
***
Kapitalizmin felsefi temellerinden doğan pragmatizm (yararcılık), bu kavramı geliştiren felsefecilerden William James’e göre, felsefe olmaktan çok bir metot, düşünceyi doğurduğu sonuca ve başarısına göre ölçen bir yöntemdir.
Burada pragmatizmi anlatacak değilim. Benim dikkat çekmek istediğim, bu kavramın siyasetteki çarpık kullanımı. Ne zaman bir politikacı, anlaşılmaz bir biçimde dönüşüp, eskiden savunduklarının tersini yapsa, derhal pragmatizme sığınarak tutarsızlığına geçerlilik kazandırmaya çalışıyor.
Elbette değişime karşı değiliz. İnsan, zamanla yanlışlarının farkına varıp değişebilir. Yerine göre pragmatist çözümlere de başvurulabilir. Ama bir politikacının varoluşunun temelini oluşturan ilkelerin tam tersi davranışlarda bulunuşu, ne değişim ile ne de pragmatizm ile açıklanabilir. Bu, olsa olsa fırsatçılıktır.
Obama’nın yaptığı da budur. Sihirli bir değnek birden Clinton'a dokunup onu dış politika uzmanı yapmış değildir. Obama, rakibini gelecek seçimde saf dışı bırakmak için kabineye alıyor. Savaş destekçisi Cumhuriyetçiler'e de yer verdiği ekibini bir Rakipler Takımı olarak kuruyor. Böylece şahinlerin övgüsünü kazanıyor ama kendisine değişim için oy verenleri hayal kırıklığına uğratıyor...
***
Fırsatçı siyasetin ilginç bir örneği ise, son günlerde ülkemizde yaşandı... CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, yerel seçimlere dört ay kala, aniden kara çarşaflı kadınlara partinin rozetini takarak şov yaptı. AKP’nin seçmen kitlesinden oy kapma amacıyla yapıldığı belli olan bu girişim, CHP için ciddi bir değişimdir.
CHP, Türk kadınının özgür, eşit ve çağdaş bir birey olarak sosyal hayata katılımını savunurken, bunun tam tersi bir dünya görüşünün temsilcilerini partisine çağırmıştır. “Başörtüsü ile sorunumuz yok; sorun, dini siyasallaştıran türban ve kara çarşafta,” noktasından, CHP rozetli kara çarşaflılara gelinmiştir. Bir de, “Laiklik anlayışımızda değişiklik yok; kara çarşaflıları aday yapacak değiliz,” şeklinde savunmalar var ki, tutarsızlığın bu kadarına pes...
Solun değerlerini savunup, hakça bir düzeni kurmak için politikalar üreteceklerine, hep yaptıkları gibi sağı taklit ederek oy toplamaya çalışıyorlar. Baykal ve ekibi bunu hep yapıyor... Bunun adı, ideolojisizlik ideolojisi ya da ilkesiz siyasettir...
Etiketler:
AKP,
Amerika,
Barack Obama,
CHP,
Deniz Baykal,
George W. Bush,
Hillary Clinton,
Irak,
laiklik,
pragmatizm,
türban,
Türkiye
28 Ekim 2008 Salı
85
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ekim 2008
Başlıktaki sayı Türk insanına ne anlatıyor?
Sokaktaki insanlara sorsak ne derler?
Üç gün sonra Cumhuriyet’in ilanının 85. yılını kutlayacağımızı anımsar mı herkes?
Ya gençler? Onların bu konudaki tavrı nedir?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve devrimleri emanet ettiği gençler, Cumhuriyet’in 85. yılında gerçekten onu sahiplenme bilincine ulaşmış mıdır?
Bu soruya hiş tereddütsüz “evet” yanıtını vermek isterdim. Fakat ne yazık ki, 2008 Türkiyesi'nde Cumhuriyet'in ülkemize kazandırdıklarının bilincinde olmayanların sayısı giderek artıyor...
"Küreselleşen" dünyada Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin desteğini alabilmek için “Ilımlı İslam” modelinin denenmesinin yararlı olabileceğini düşünen gençler tanıyorum... Ya da aklı ve bilimi temel alan Nutuk’taki fikirleri savunmayı Kuran’a olan inançla eş tutup, ikisine olan bağlılığı da bağnazlık olarak değerlendiren gençlerle karşılaşıyorum... Üstelik bu gençler, ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş!
Cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye’de doğup büyüyen bu gençlerin, 29 Ekim 1923’ün anlamını kavrayamamış olması gerçekten üzücü.
Nedir Cumhuriyet’in anlamı?
Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan Antlaşması sayesinde bağımsızlığın kazanılmasıyla, yeni kurulan devletin idare şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür 29 Ekim. Bunun anlamı, artık egemenliğin kaynağının ulusa ait olduğudur. Cumhuriyet'in kabul edilişi, Osmanlı'daki padişahlık sisteminin fiilen ve hukuken sonlandırılmasıdır. Bunun gereği olarak da devamında şeriat hukuku yerine medeni hukuka geçiş mümkün olmuştur. Din ve devlet işleri ayrımı sağlandıktan sonra, kadın ve erkeğin yasalar önünde eşitliği düşüncesi Cumhuriyet'le doğdu. Bu nedenle Türkiye için en gurur verici gündür ve ülke varlığını sürdürdüğü sürece en güzel şekilde kutlanmalıdır.
Öyleyse, bu önemli günün 85. yıldönümünde hükümet cephesi neden sessiz?
Kutlu Doğum Haftası’nı aylar öncesinden yapılan hazırlıklarla günlerce kutlayanlar bugün neden suskun?
29 Ekim için neden büyük kutlama hazırlıkları yapılmıyor?
Nedeni belli...
Laiklik karşıtı odak olduğu ülkenin en yüksek mahkemesince tespit edilen bir parti yönetiyor bugün Türkiye’yi. Takiyyeci AKP’nin 2002’de iktidara geldiği günden bu yana uyguladığı politikalar, laik Cumhuriyet’le sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Cumhuriyet'in yerine Amerika patentli “Ilımlı İslam” modelinin geçirilmesi; dinin, devlet işlerinde başlıca referans olarak kullanılması hedeflenmektedir.
İktidar partisi, Cumhuriyet devrimlerinin bu topluma kazandırdıklarını bir bir geri alma çabasındadır. Örnek mi? Sosyal hayata katılan kadını çalışma yaşamından uzaklaştırma girişimleri... Belediyeler kanalıyla kamuya açık yerlerde uygulanan içki yasakları... “Ulemaya soralım” diyerek gönlünden geçeni dışa vuran bir Başbakan... Ülkenin en önemli kurumlarını yabancılara satma politikası... Yasa tasarılarını kendi halkından önce Avrupalılara anlatan bakanlar...
Bu tür örneklerin sonu yok. En acısı da, Cumhuriyet’in 85. yılında bu devletin kurucusu Atatürk’ün izinden gidip onun düşüncesini yaşatmak isteyenlere yapılan muameledir. 2008 Türkiyesi’nde Atatürkçüler, AKP medyasındaki İkinci Cumhuriyetçi ve dinci takım tarafından karalanıp susturulmaya çalışılmaktadır.
Bugün Türkiye’deki en önemli tehlike, emperyalizme koşulsuz bir teslimiyet yoluna sapmış olan iktidarın, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı aldığı tavırdır. Bu hükümet, Cumhuriyet rejiminden ve Atatürk devrimlerinden rahatsızdır. Sözde Ilımlı İslam modelini ülkemize yerleştirme hayalleri kurdukları bir gerçektir.
Bu durumda 29 Ekim 2008’de gençliğe sorulacak soru şudur: Anadolu insanının yaşamı pahasına emperyalizme karşı savaşarak kurduğu, egemenliği padişahtan alıp halka veren ve çağdaş yaşamı hedefleyen laik Cumhuriyet’i sahiplenecek misiniz?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ekim 2008
Başlıktaki sayı Türk insanına ne anlatıyor?
Sokaktaki insanlara sorsak ne derler?
Üç gün sonra Cumhuriyet’in ilanının 85. yılını kutlayacağımızı anımsar mı herkes?
Ya gençler? Onların bu konudaki tavrı nedir?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve devrimleri emanet ettiği gençler, Cumhuriyet’in 85. yılında gerçekten onu sahiplenme bilincine ulaşmış mıdır?
Bu soruya hiş tereddütsüz “evet” yanıtını vermek isterdim. Fakat ne yazık ki, 2008 Türkiyesi'nde Cumhuriyet'in ülkemize kazandırdıklarının bilincinde olmayanların sayısı giderek artıyor...
"Küreselleşen" dünyada Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin desteğini alabilmek için “Ilımlı İslam” modelinin denenmesinin yararlı olabileceğini düşünen gençler tanıyorum... Ya da aklı ve bilimi temel alan Nutuk’taki fikirleri savunmayı Kuran’a olan inançla eş tutup, ikisine olan bağlılığı da bağnazlık olarak değerlendiren gençlerle karşılaşıyorum... Üstelik bu gençler, ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş!
Cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye’de doğup büyüyen bu gençlerin, 29 Ekim 1923’ün anlamını kavrayamamış olması gerçekten üzücü.
Nedir Cumhuriyet’in anlamı?
Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan Antlaşması sayesinde bağımsızlığın kazanılmasıyla, yeni kurulan devletin idare şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür 29 Ekim. Bunun anlamı, artık egemenliğin kaynağının ulusa ait olduğudur. Cumhuriyet'in kabul edilişi, Osmanlı'daki padişahlık sisteminin fiilen ve hukuken sonlandırılmasıdır. Bunun gereği olarak da devamında şeriat hukuku yerine medeni hukuka geçiş mümkün olmuştur. Din ve devlet işleri ayrımı sağlandıktan sonra, kadın ve erkeğin yasalar önünde eşitliği düşüncesi Cumhuriyet'le doğdu. Bu nedenle Türkiye için en gurur verici gündür ve ülke varlığını sürdürdüğü sürece en güzel şekilde kutlanmalıdır.
Öyleyse, bu önemli günün 85. yıldönümünde hükümet cephesi neden sessiz?
Kutlu Doğum Haftası’nı aylar öncesinden yapılan hazırlıklarla günlerce kutlayanlar bugün neden suskun?
29 Ekim için neden büyük kutlama hazırlıkları yapılmıyor?
Nedeni belli...
Laiklik karşıtı odak olduğu ülkenin en yüksek mahkemesince tespit edilen bir parti yönetiyor bugün Türkiye’yi. Takiyyeci AKP’nin 2002’de iktidara geldiği günden bu yana uyguladığı politikalar, laik Cumhuriyet’le sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Cumhuriyet'in yerine Amerika patentli “Ilımlı İslam” modelinin geçirilmesi; dinin, devlet işlerinde başlıca referans olarak kullanılması hedeflenmektedir.
İktidar partisi, Cumhuriyet devrimlerinin bu topluma kazandırdıklarını bir bir geri alma çabasındadır. Örnek mi? Sosyal hayata katılan kadını çalışma yaşamından uzaklaştırma girişimleri... Belediyeler kanalıyla kamuya açık yerlerde uygulanan içki yasakları... “Ulemaya soralım” diyerek gönlünden geçeni dışa vuran bir Başbakan... Ülkenin en önemli kurumlarını yabancılara satma politikası... Yasa tasarılarını kendi halkından önce Avrupalılara anlatan bakanlar...
Bu tür örneklerin sonu yok. En acısı da, Cumhuriyet’in 85. yılında bu devletin kurucusu Atatürk’ün izinden gidip onun düşüncesini yaşatmak isteyenlere yapılan muameledir. 2008 Türkiyesi’nde Atatürkçüler, AKP medyasındaki İkinci Cumhuriyetçi ve dinci takım tarafından karalanıp susturulmaya çalışılmaktadır.
Bugün Türkiye’deki en önemli tehlike, emperyalizme koşulsuz bir teslimiyet yoluna sapmış olan iktidarın, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı aldığı tavırdır. Bu hükümet, Cumhuriyet rejiminden ve Atatürk devrimlerinden rahatsızdır. Sözde Ilımlı İslam modelini ülkemize yerleştirme hayalleri kurdukları bir gerçektir.
Bu durumda 29 Ekim 2008’de gençliğe sorulacak soru şudur: Anadolu insanının yaşamı pahasına emperyalizme karşı savaşarak kurduğu, egemenliği padişahtan alıp halka veren ve çağdaş yaşamı hedefleyen laik Cumhuriyet’i sahiplenecek misiniz?
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet,
ılımlı İslam,
ikinci Cumhuriyet,
laiklik,
Mustafa Kemal Atatürk,
türban,
Türkiye
12 Ekim 2008 Pazar
Dijital Çağda Bir Tezat...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/12 Ekim 2008
Bir alışveriş merkezinde yürüyen merdivenlerle 4. kata çıkıyoruz. Dışarıdan bakınca dikdörtgen biçiminde ama tavanı açık camdan bir mekânla karşılaşıyoruz. Bölmelere ayrılmış dış yüzeylere bardaklar ve şişeler yerleştirilmiş. Merakla içeri giriyoruz.
Mekân, özellikle ortada duran uzun masaya dikkat çekecek şekilde loş bir şekilde aydınlatılmış. Duvarlardaki cam dolaplarda şarap şişeleri duruyor. Özenle seçilmiş 96 adet şarap çeşidi, Enomatic adı verilen özel makinelerde ideal ısı ve nem ayarında saklanıyor...
Etrafa bir göz atıp içerdekilerin ne yaptığına bakıyoruz. Kadınlı erkekli bir grup ilgiyle masanın üstünü inceliyor. Çünkü masa, adeta dev bir iPhone gibi dokunmatik. Dolaplardaki şaraplar hakkında üzüm çeşidi, tat, üretim bölgesi ve fiyat kıstaslarına göre bilgi almak isterseniz, yapmanız gereken sadece masanın üzerindeki ilgili tuşlara hafifçe dokunmak. Bu sayede hangi şarabı içmek istediğinizi belirliyorsunuz. 2 onsluk servislerin fiyatı 3 ile 100 dolar arasında değişiyor.
İş şarabı almaya gelince de garsonun servis etmesini beklemiyorsunuz; onu da kendiniz yapıyorsunuz. Kredi kartınızı gösteriyorsunuz; önceden ödeme yöntemiyle çalışan, kişiye özel bir kart veriyorlar. Bu kartların bir özelliği de, kullanıcıların tercihlerini kaydederek bir tadım geçmişi oluşturması.
Bu marifetli kartı alıp duvardaki camekânlara yerleştirilen şarapların yanına gidiyorsunuz. Belirlediğiniz şarabın üzerinde yer alan tuşa bastığınızda, cam bölmeden dışarıya uzanan ince bir borudan içkiniz bardağınıza doluyor. Sonra da Central Park manzaralı barda oturup şarabınızın keyfine varıyorsunuz. Yanına yiyecek isterseniz, peynir ya da çeşitli aperatiflerin bulunduğu seçenekler de sunuluyor.
***
Herhangi bir filmden bir sahne anlatmıyorum; sözünü ettiğim yerin adı “Clo”. New York’ta yeni açılan ve dünyanın ilk elektronik şarap menüsünü sunan bar... Potion Design firması tarafından gerçekleştirilen bu konseptin yaratıcısı Andrew Bradbury. Bradbury, daha önce Las Vegas’taki “Aureole” adlı restoranda da bu konseptin daha basit bir versiyonunu uygulamıştı. Bu defa ise, “eWinebook” adını verdiği otomasyon sistemi ile dijital çağa uygun şarap barı fikrini hayata geçirmiş.
21.Yüzyıl’da yaşıyoruz; her şeyin elektronikleştiği bir dönemde böyle bir yerin açılması hiç de şaşırtıcı değil. İnsanlık, bilimsel ve teknolojik gelişmeleri gündelik hayata geçirerek ilerlemeye devam ediyor.
Benim bugün Clo hakkında yazmamın nedeni ise, dijital çağda ülkemizde yaşanan bir tezata dikkat çekmek. Çünkü 21. Yüzyıl Türkiyesi, gelişmelere direnen ve gidişatı tersine çevirmeye azmetmiş görünen gerici zihniyetin varlığına sahne oluyor.
Ülkemizde AKP döneminde içki yasaklarının gündeme gelmesi de bunun son örneklerinden... İçki içilebilen tek bir restoranı bulunmayan kentler... Yabancıya içki servis edilirken Türk’e getirilen yasaklar... İçki sattığı için dövülen market sahipleri... Alkollü mekânların kira sözleşmesini iptal eden belediyeler... Her gün bir yenisini duyduğumuz bu tür olaylar, tüm Türkiye’ye yayılıyor, dünya kenti olduğu söylenilen İstanbul’da bile giderek artıyor...
Clo gibi bir barda farklı şarapları tatmak, elbette hem eğlenceli hem de ilginç. Ama şarabın tadına varmak için mutlaka oraya gitmek gerekmiyor. Çünkü nerede olursa olsun, bir masa etrafında toplanıp söyleşen dostların paylaştığı bir şişe şarabın tadına doyulmuyor. O masa dokunmatik olmasa da... Yeter ki bu çağda içki yasakları bitsin artık!
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/12 Ekim 2008
Mekân, özellikle ortada duran uzun masaya dikkat çekecek şekilde loş bir şekilde aydınlatılmış. Duvarlardaki cam dolaplarda şarap şişeleri duruyor. Özenle seçilmiş 96 adet şarap çeşidi, Enomatic adı verilen özel makinelerde ideal ısı ve nem ayarında saklanıyor...
Etrafa bir göz atıp içerdekilerin ne yaptığına bakıyoruz. Kadınlı erkekli bir grup ilgiyle masanın üstünü inceliyor. Çünkü masa, adeta dev bir iPhone gibi dokunmatik. Dolaplardaki şaraplar hakkında üzüm çeşidi, tat, üretim bölgesi ve fiyat kıstaslarına göre bilgi almak isterseniz, yapmanız gereken sadece masanın üzerindeki ilgili tuşlara hafifçe dokunmak. Bu sayede hangi şarabı içmek istediğinizi belirliyorsunuz. 2 onsluk servislerin fiyatı 3 ile 100 dolar arasında değişiyor.
Bu marifetli kartı alıp duvardaki camekânlara yerleştirilen şarapların yanına gidiyorsunuz. Belirlediğiniz şarabın üzerinde yer alan tuşa bastığınızda, cam bölmeden dışarıya uzanan ince bir borudan içkiniz bardağınıza doluyor. Sonra da Central Park manzaralı barda oturup şarabınızın keyfine varıyorsunuz. Yanına yiyecek isterseniz, peynir ya da çeşitli aperatiflerin bulunduğu seçenekler de sunuluyor.
***
Herhangi bir filmden bir sahne anlatmıyorum; sözünü ettiğim yerin adı “Clo”. New York’ta yeni açılan ve dünyanın ilk elektronik şarap menüsünü sunan bar... Potion Design firması tarafından gerçekleştirilen bu konseptin yaratıcısı Andrew Bradbury. Bradbury, daha önce Las Vegas’taki “Aureole” adlı restoranda da bu konseptin daha basit bir versiyonunu uygulamıştı. Bu defa ise, “eWinebook” adını verdiği otomasyon sistemi ile dijital çağa uygun şarap barı fikrini hayata geçirmiş.
Benim bugün Clo hakkında yazmamın nedeni ise, dijital çağda ülkemizde yaşanan bir tezata dikkat çekmek. Çünkü 21. Yüzyıl Türkiyesi, gelişmelere direnen ve gidişatı tersine çevirmeye azmetmiş görünen gerici zihniyetin varlığına sahne oluyor.
Ülkemizde AKP döneminde içki yasaklarının gündeme gelmesi de bunun son örneklerinden... İçki içilebilen tek bir restoranı bulunmayan kentler... Yabancıya içki servis edilirken Türk’e getirilen yasaklar... İçki sattığı için dövülen market sahipleri... Alkollü mekânların kira sözleşmesini iptal eden belediyeler... Her gün bir yenisini duyduğumuz bu tür olaylar, tüm Türkiye’ye yayılıyor, dünya kenti olduğu söylenilen İstanbul’da bile giderek artıyor...
Clo gibi bir barda farklı şarapları tatmak, elbette hem eğlenceli hem de ilginç. Ama şarabın tadına varmak için mutlaka oraya gitmek gerekmiyor. Çünkü nerede olursa olsun, bir masa etrafında toplanıp söyleşen dostların paylaştığı bir şişe şarabın tadına doyulmuyor. O masa dokunmatik olmasa da... Yeter ki bu çağda içki yasakları bitsin artık!
Etiketler:
AKP,
içki yasağı
14 Temmuz 2008 Pazartesi
Mutsuzluk...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/13 Temmuz 2008
Amerika’daki Michigan Üniversitesi ülkelerin mutluluk düzeyleri üzerine araştırma yapmış. Haber gazetelere de yansıdı. 97 ülkede yapılan araştırmaya göre, en mutlu ülke Danimarka iken, Türkiye ancak 60. sıraya yerleşmiş...
Aynı haberi okuyan bir Japon arkadaşım e-posta gönderdi: “Öylesine güzel bir ülkede yaşayanların mutsuz olması üzücü...” Kısa bir turistik ziyaret için ülkemize gelen bir yabancının gözüyle bakınca Türkiye adeta cennet gibi. Korumak için ne kadar özen gösterilmese de, doğal güzelliği hala büyüleyici. Tarih ve kültür iç içe. İnsanları sıcak kanlı. Ama gel gör ki, ülkemizin siyasetinde huzur ve barış ortamı yok...
Araştırmayı yürüten ekibin başındaki Prof. Ron Inglehart, mutluluk üzerindeki en önemli etkenleri, “insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşama özgürlüğüne sahip olmaları, sosyal eşitlik, zenginlik, barış ve huzur” olarak sıralamış.
Ülkemizin doğal güzelliklerine bakıp halkın mutsuzluğuna şaşıran arkadaşım bilmiyor ki, özellikle AKP iktidara geldiğinden bu yana bunların hiçbirisi ülkemizde yok... İnsanlar, Cumhuriyet rejimiyle elde ettikleri çağdaş ve laik yaşamı artık sürdüremeyecekleri endişesi içinde! Sosyal eşitlik çoktandır sizlere ömür! İşsizlikten kırılan yoksul halk kesimleri, karnını nasıl doyuracağını düşünmekten uyku uyuyamıyor! 18 YTL eğitim yardımı için insanlar Şanlıurfa’da birbirini eziyor...
Ama hükümetin hiç böyle dertleri yok... Hükümet, bu sorunlarla mücadele edeceği yerde, kendi özel gündemiyle meşgul... Aylardır türban için üniversite rektörleriyle, yargıyla kavga edip laikliği zayıflatmaya çalışırken, şimdi de darbe tartışmalarını alevlendirip korku imparatorluğunu kuruyor...
Kimi gazeteciler, son dönemde yaşananların bir ilk olmadığını yazıp, nededeyse olanları sıradanmış gibi göstermeye çalışıyor. Türkiye’de siyasal çekişmenin hep şiddetli olduğu doğrudur; ne yazık ki, demokrasi zaman zaman kesintiye de uğramıştır.
Fakat neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olanlar bile, kutuplaşmanın hiç bu kadar keskinleşmediğini, devletin saygın kurumlarının hiç böyle bir saldırıya uğramadığını söylüyor.
***
İnternette dolaşan bir mesaj var. AKP’nin açılımını “Atatürk’ten Kurtulma Partisi” diye yapmışlar... Şakası bile utanç verici... Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil mi Mustafa Kemal? Osmanlı’nın kullardan oluşan ümmet toplumunu ulus olma bilincine taşıyan, onun önderi olduğu devrim değil mi? Koskoca Müslüman coğrafyasında çağdaşlık seviyesine ulaşma hedefini koyan tek lider Atatürk değil mi? Emperyalizme karşı ulus iradesini egemen kılan o değil mi? Eğer bağımsız, demokratik, laik, uygar bir ülke olmaya itirazları yoksa, bu eşsiz lidere bunca nefret neden?
Bir türbanlı çıkıyor ekrana, Atatürk’ü değil Humeyni’yi sevdiğini söylüyor! Kul olmak için mi? İkinci sınıf vatandaş olmak için mi? Bir adamın dört karısından biri olmak için mi? Nedir bu din devletine duyulan özlem?
***
Türkiye, laik rejimine yönelik saldırıların yoğunlaştığı karanlık bir dönemden geçiyor.
Amerika'nın tasarladığı yeni dünya düzenine uymayan ama Türk halkının en güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, işbirlikçilerin desteğiyle yıpratılmaya çalışılıyor. Amaç, Ankara'yı emperyalizmin amaçlarına hizmet eder hale getirmek... Ortalık toz duman...
Yargı siyasallaştırılıyor. Herkes tedirgin...
Kararsızlar en büyük ikinci seçmen grubu olmuş. Umut verici alternatif bir muhalefet partisi yok...
Kimse bu çılgın gidişin nereye varacağını bilmiyor.
Böyle bir belirsizliğin içinde yaşayanlar nasıl mutlu olur ki?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/13 Temmuz 2008
Amerika’daki Michigan Üniversitesi ülkelerin mutluluk düzeyleri üzerine araştırma yapmış. Haber gazetelere de yansıdı. 97 ülkede yapılan araştırmaya göre, en mutlu ülke Danimarka iken, Türkiye ancak 60. sıraya yerleşmiş...
Aynı haberi okuyan bir Japon arkadaşım e-posta gönderdi: “Öylesine güzel bir ülkede yaşayanların mutsuz olması üzücü...” Kısa bir turistik ziyaret için ülkemize gelen bir yabancının gözüyle bakınca Türkiye adeta cennet gibi. Korumak için ne kadar özen gösterilmese de, doğal güzelliği hala büyüleyici. Tarih ve kültür iç içe. İnsanları sıcak kanlı. Ama gel gör ki, ülkemizin siyasetinde huzur ve barış ortamı yok...
Araştırmayı yürüten ekibin başındaki Prof. Ron Inglehart, mutluluk üzerindeki en önemli etkenleri, “insanların hayatlarını istedikleri gibi yaşama özgürlüğüne sahip olmaları, sosyal eşitlik, zenginlik, barış ve huzur” olarak sıralamış.
Ülkemizin doğal güzelliklerine bakıp halkın mutsuzluğuna şaşıran arkadaşım bilmiyor ki, özellikle AKP iktidara geldiğinden bu yana bunların hiçbirisi ülkemizde yok... İnsanlar, Cumhuriyet rejimiyle elde ettikleri çağdaş ve laik yaşamı artık sürdüremeyecekleri endişesi içinde! Sosyal eşitlik çoktandır sizlere ömür! İşsizlikten kırılan yoksul halk kesimleri, karnını nasıl doyuracağını düşünmekten uyku uyuyamıyor! 18 YTL eğitim yardımı için insanlar Şanlıurfa’da birbirini eziyor...
Ama hükümetin hiç böyle dertleri yok... Hükümet, bu sorunlarla mücadele edeceği yerde, kendi özel gündemiyle meşgul... Aylardır türban için üniversite rektörleriyle, yargıyla kavga edip laikliği zayıflatmaya çalışırken, şimdi de darbe tartışmalarını alevlendirip korku imparatorluğunu kuruyor...
Kimi gazeteciler, son dönemde yaşananların bir ilk olmadığını yazıp, nededeyse olanları sıradanmış gibi göstermeye çalışıyor. Türkiye’de siyasal çekişmenin hep şiddetli olduğu doğrudur; ne yazık ki, demokrasi zaman zaman kesintiye de uğramıştır.
Fakat neredeyse Cumhuriyet’le yaşıt olanlar bile, kutuplaşmanın hiç bu kadar keskinleşmediğini, devletin saygın kurumlarının hiç böyle bir saldırıya uğramadığını söylüyor.
***
İnternette dolaşan bir mesaj var. AKP’nin açılımını “Atatürk’ten Kurtulma Partisi” diye yapmışlar... Şakası bile utanç verici... Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil mi Mustafa Kemal? Osmanlı’nın kullardan oluşan ümmet toplumunu ulus olma bilincine taşıyan, onun önderi olduğu devrim değil mi? Koskoca Müslüman coğrafyasında çağdaşlık seviyesine ulaşma hedefini koyan tek lider Atatürk değil mi? Emperyalizme karşı ulus iradesini egemen kılan o değil mi? Eğer bağımsız, demokratik, laik, uygar bir ülke olmaya itirazları yoksa, bu eşsiz lidere bunca nefret neden?
Bir türbanlı çıkıyor ekrana, Atatürk’ü değil Humeyni’yi sevdiğini söylüyor! Kul olmak için mi? İkinci sınıf vatandaş olmak için mi? Bir adamın dört karısından biri olmak için mi? Nedir bu din devletine duyulan özlem?
***
Türkiye, laik rejimine yönelik saldırıların yoğunlaştığı karanlık bir dönemden geçiyor.
Amerika'nın tasarladığı yeni dünya düzenine uymayan ama Türk halkının en güvendiği kurum olan Türk Silahlı Kuvvetleri, işbirlikçilerin desteğiyle yıpratılmaya çalışılıyor. Amaç, Ankara'yı emperyalizmin amaçlarına hizmet eder hale getirmek... Ortalık toz duman...
Yargı siyasallaştırılıyor. Herkes tedirgin...
Kararsızlar en büyük ikinci seçmen grubu olmuş. Umut verici alternatif bir muhalefet partisi yok...
Kimse bu çılgın gidişin nereye varacağını bilmiyor.
Böyle bir belirsizliğin içinde yaşayanlar nasıl mutlu olur ki?
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet,
laiklik
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Dört Perdelik Bir Oyun
© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008
1. Perde: Vatikan
Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.
Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.
Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.
Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.
Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.
Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.
***
2. Perde: Avrupa Birliği
Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.
Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.
Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.
Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.
***
3. Perde: Amerika
İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.
Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.
***
4. Perde: Türkiye
Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.
2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.
Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.
***
Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...
-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?
-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?
-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?
-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?
-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?
-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008
1. Perde: Vatikan
Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.
Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.
Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.
Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.
Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.
Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.
***
2. Perde: Avrupa Birliği
Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.
Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.
Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.
Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.
***
3. Perde: Amerika
İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.
Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.
***
4. Perde: Türkiye
Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.
2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.
Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.
***
Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...
-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?
-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?
-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?
-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?
-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?
-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?
Etiketler:
AKP,
Amerika,
Avrupa Birliği,
Büyük Ortadoğu Projesi,
ılımlı İslam,
laiklik,
Papa,
Türkiye,
Vatikan


