Nazizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nazizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2012 Pazar

Utanmış Sessizlik...

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 10 Haziran 2012

Gezi yazıları, genellikle okunduğunda insana “Ah keşke ben de orada olsaydım!” dedirtecek türden iç açıcı ve merak uyandırıcı yazılar olur. Farklı ülkeleri gezip dolaşanların izlenimlerini okumak benim için hep ilgi çekici olmuştur. O nedenle kendim de gidip gördüğüm yeni yerler hakkında yazmayı severim.

Bugün de geçen hafta ziyaret ettiğim Budapeşte, Viyana, Bratislava, Prag, Karlovy Vary ve Dresden kentlerinin büyüleyici güzelliğinden söz etmeyi planlamıştım. Ancak planım Terezin Toplama Kampı’nı gördüğüm anda değişti. Anlatacak onca güzellik varken neden bu dehşet verici yeri seçtim? Daha önce hakkında çok şey yazılsa da, ben hayatımda ilk kez bir Nazi kampı gördüm ve öylesine altüst oldum ki düşüncelerimi paylaşmak gereğini duydum.

Muhteşem binalarıyla koca bir pasta gibi görünen güzelim Prag’dan arabayla sadece bir saat uzaklıkta Terezin kampı. İlk olarak 18. yüzyılda Habsburg döneminde Alman sınırını korumak için inşa edilmiş. Ancak burası 1941-45 yılları arasında Nazilerin savaş esirlerini topladıkları bir çalışma kampına dönüşmüş. Esirler, ilk olarak burada toplanıp, sonra Auschwitz gibi diğer kamplara dağıtılırmış.

Terezin’in içinde gaz odası ya da krematoryum yok ama esirlere son derece ağır koşullarda yavaş yavaş işkence edildiği için çok sayıda ölüm yaşanmış; çoğunlukla kurşuna dizme ve idam uygulanmış. Yüzbinlerce insanın tutulduğu Terezin’de her dört kişiden birisi hayatını o kampta kaybetti. Ölenlerin çoğunun 12 yaşın altındaki çocuklar olması, vahşetin boyutlarını ortaya seriyor.

Terezin’e varır varmaz, soğuk ve yağışlı bir havada geniş bir alana yayılan Yahudi ve Hıristiyan mezarlıkları karşıladı bizi. Avluya girdiğimizde, Nazilerin bu tür kampların girişine yazdıkları ve “Çalışmak Özgürleştirir” anlamına gelen “Arbeit Macht Frei” yazısını gördük.

Rehberimiz Osman Serhat Ertem’in yetkinlikle aktardığı bilgiler eşliğinde esir koğuşlarının insanı ürperten korkutucu sefaletine tanık olduk. Ufacık pencereler, daracık koridorlar, çürümüş duvarlar, kırılmış tahta yataklar, tek kişilik aydınlatmasız hücreler gördük...

Nazilerin kamptaki koşulların iyi olduğu izlenimini yaratıp Kızılhaç’ı aldatmak için yaptırdığı ama gerçekte hiçbir zaman kullanılmayan traş ve sağlık odalarıyla karşılaştık.

Biz 70 yıl sonra bunları dinleyip kahrolurken, aramızdan birisi, “Balbay da Türkiye’de tek kişilik hücrede” dedi usulca. Aklıma bir süre önce bakan eşliğinde Silivri’deki hapishaneyi gezen gazeteciler geldi. Tutuklularla hiç görüşmeden, kendilerine gösterilen hapishaneye övgüler düzenler vardı. Acaba onlar, Terezin de elden geçirilip biraz parlatılsa orayı da beğenirler miydi?

Terezin’de benim için en sarsıcı an, yüksekliği sadece 2 metre olan 500 metre uzunluğundaki daracık tünelden yürürken gerçekleşti. Klostrofobisi olanlar o sırada fenalaştı; aydınlığı görüp geniş düzlüğe çıktığımızda bir “Oh!” çekti herkes. Oysa 70 yıl önce aynı koridordan geçen bir deri-bir kemik kalmış insanlar, aydınlığa çıkmamak için direniyordu. Çünkü o tünelin sonunda idam tahtası vardı; geniş düzlük, toplu kurşuna dizme yöntemini uygulamak içindi...

Hızlanan yağmur toprağı çamurlaştırırken sessiz bir yürüyüşü sürdürüyorduk Terezin’de ama içimde fırtınalar kopuyor, insanın insana yapabileceği zulmün en uç noktasına tanık olmanın yıkıcı gerçeğiyle yüzleşiyordum.

2005’te yazdığım romanıma “Utanmış Sessizlik” adını vermiştim. Çünkü sessizlik, her ne kadar dinginliğin ifadesiyse de, aynı zamanda derin bir utancın da göstergesi olabilir.

Terezin utançtan titriyordu...

-

28 Kasım 2010 Pazar

Büyük bir laf mı, ufak bir eylem mi?

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 28 Kasım 2010

Bayram haftasını Amsterdam’da geçirme şansım oldu. İçinden kanallar geçen bu güzel kent, ilk göreni hemen etkileyecek birçok özelliğe sahip.

Arabaya karşı egemenliğini ilan eden bisiklet, geceleri sokakları saran romantik ışıklar, köprüler, kışın bile cıvıl cıvıl meydanlar, kanallar boyunca dizilen birbirinden güzel binalar... Hepsi Amsterdam’a ayrı bir kişilik kazandırıyor.

Ama işin gerçeği, bu kentte beni en çok bir sergi etkiledi. Bir öğleden sonra ünlü Direniş Müzesi’ne (Verzetsmuseum) gittim. Daha kapıdan içeri girer girmez siyah duvar üzerinde büyük beyaz puntolarla yazılan şu sözler dikkatimi çekti:

“Direniş, büyük laflarla değil, ufak eylemlerle başlar. Kendinize sorduğunuz bir sorudur direnişi başlatan. Ve ardından o soruyu bir başkasına sorarsınız.”

Hollandalı gazeteci, yazar ve şair Remco Campert’e ait bu satırlar...

2. Dünya Savaşı sırasında Nazi işgali altındaki Hollanda’da yaşanan korkunç yılları anlatan bir sergi var müzede. Yahudilerin teker teker yakalanıp kamplarda katledildiği dönem, defalarca filmlerde anlatıldı. Dolayısıyla fazlasıyla işlenmiş bir konu.

Ancak Direniş Müzesi’ndeki sergi, 1940-45 döneminden kalma eşyalar ve çeşitli belgelerle Nazi işkencesini ayrıntısıyla ortaya koyuyor.

Bir koridordan diğerine geçerken sanki bir zaman tüneline girip o yıllara gitmiş gibi oluyorsunuz. İçinizde bir ürperti hissediyor, insanlık adına utanıyor, gördüklerinizin yaşanmış olduğu gerçeğiyle bir kez daha sarsılıyorsunuz...

***

Serginin özellikle bir bölümü gazeteciler açısından çok ilginç. Nazi işgali sırasında Hollanda Direniş Hareketi’nin ana unsurlarından birisi olan, izinsiz yayınlanan gazetelerin öyküsü anlatılıyor bu bölümde.

İşgalin devam ettiği süre içinde, Alman propagandasına karşı halka moral verip direnişi sürdürmek amacıyla 1300 kadar yeraltı gazete faaliyet göstermiş. Bunlar arasında, yerel haberleri yansıtanların yanı sıra, çeşitli siyasi ve dini gruplara ait olanlar da var.

Baskı ve dağıtım sırasında yaşanan sıkıntılar, direnişe destek verenlerin her türlü tehlikeyi göze almasıyla aşılmış.

Gazete kağıtları gizli yerlere saklanmış, taşınması zor ağır baskı kalıplarının yerine mukavvadan kalıplar yapılıp gazetelerin birkaç farklı yerde basılması sağlanmış. 1943’te baş gösteren kağıt sıkıntısı yüzünden basılacak her türlü malzeme için izin alınması gerekince, kağıtlar çalınarak bulunmuş.

***

Bütün bu zorluklar aşılmış. Ancak bir olay var ki, insanın kanını donduruyor...

Wim Speelman adlı bir öğrenci, Vrij Nederland ve Trouw adlı iki gazetenin çıkarılmasını örgütleyenlerden biridir. Alman İstihbarat Servisi tarafından da kimliği bilinmektedir.

Almanlar, 1944 yılında Speelman’a bir teklif yapar. Trouw’un yayınını durdurursa, gazetenin ölüme mahkum edilen 23 çalışanının hayatının bağışlanacağı söylenir. Ancak bunun için bir belge imzalayacaktır...

Speelman, bunun, Trouw’un direnişe teşvik ettiği Hollandalıların sırtına bıçak saplamak olacağını düşünür ve “Devam edeceğiz” der...

23 idam gerçekleşir; altı ay sonra da Speelman tutuklanıp öldürülür...

Müzeyi gezdiğim günden beri bu olayı düşünüyorum. Kendisini direnişe böylesine adamış bir gazetecinin o kararı alırken içinde bulunduğu atmosferi düşünüyorum...

Remco Campert’in sözlerinden esinlenirsek, Nazi kamplarında milyonlarca insanın katledildiği bir dönemde, direnişi örgütlemek için gazete çıkarmak ufak bir eylem midir?

Ya da 23 kişinin ölümünü engelleyebilecekken “devam” demek, çok büyük bir laf mıdır?..

-

24 Ocak 2010 Pazar

Kitap insandır

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 24 Ocak 2010

Geçen hafta birkaç günü kar fırtınası altındaki Berlin’de geçirdim. Kenti esir alan soğuk hava dalgası, öylesine güçlüydü ki, bende istem dışı titremeye yol açtı. Bir yerde okumuştum; insan, bir kenti sağanak yağmur altında görürse, orayı daha zor unuturmuş. Yaşanan güç koşulların etkisinden olsa gerek.

Bilim açısından ne derece geçerli bir bilgi tam emin değilim; ama bu doğruysa, aynı mantığı yürüterek, benim Berlin’i unutmamın hiç mümkün olmadığını söyleyebilirim. Gerçekten de, kar fırtınası ve dondurucu soğuk, orada geçirdiğim günleri hafızama kazıdı.

Ama Berlin’i daima hatırlamamı sağlayacak asıl faktör başkaydı. Öyle etkileyici bir anıt gördüm ki, tam anlamıyla sarsıldım. Herkesin kendini eve kapadığı bir gün, ben kendimi sokağa atıp Bebelplatz’a gittim.

Humboldt Üniversitesi, “Alte Bibliothek” adlı eski kütüphane, tarihi opera binası ve St. Hedwig Katedrali’nin yer aldığı geniş bir meydan Bebelplatz. Bugünkü ismi, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPD) kurucularından August Bebel’in soyadından geliyor.

Ancak 1911 ile 1947 tarihleri arasında Avusturya İmparatoru’nun adı verilerek “Kaiser-Franz-Josef-Platz” denmiş buraya. 1741-1743 yılları arasında inşa edilen meydan, kim bilir neler gördü, neler geçirdi yüzyıllar boyunca?..

Onca olay arasında en unutulmazı 20. yüzyılda yaşanmış olmalı ki, çok sade ama müthiş çarpıcı bir anıtla simgeleştirilmiş o an. Anıtlar, her zaman iyi ya da güzel olanı hatırlatmıyor ne yazık ki...



Bebelplatz’daki anıt da, tarihin en büyük utançlarından birisini ölümsüzleştirmiş. Micha Ullman adlı sanatçı, 10 Mayıs 1933’te Nazi gençlik örgütünden öğrencilerin gerçekleştirdiği kitap yakma olayını, herkese ders olması için, bu anıtla gelecek kuşaklara aktarmış.

Meydanın ortasındaki taş zeminde, kenarları çerçevelenmiş, kare şeklinde transparan bir panel görüyorsunuz. Merak edip yaklaşınca, yerin altında bir kütüphaneyle karşılaşıyorsunuz. Fakat beyaz bir ışıkla aydınlatılan beyaz renkli kitap rafları bomboş...

1933’te, gençlerin, Nazilerin yasakladığı ve kütüphanelerden toplanan kitapları yakışını simgeliyor bu raflar. Aslında yakılan 20 bin kitabın sığacağı kadar geniş bir kütüphane var yerin altında...

77 yıl önce ateşe verilen o kitaplar arasında August Bebel, Bertolt Brecht, Karl Marx, Heinrich Heine, Sigmund Freud ve Albert Einstein’ın da kitapları vardı. Sözcükler kül olup giderken, büyük bir kalabalık da olan biteni izlemişti.

Anıt çevresinde şair Heinrich Heine’ın çerçeve içine alınan şu sözü dikkat çekici: “Sonunda, insanlığı da kitapları yaktıkları yerde yakacaklar.” Heine, bu sözü 1820’de söylemiş. Onun 19. yüzyılda öngördüğü felaket, 20. yüzyılda gerçekleşti. Naziler, kitaplar gibi insanları da yaktı...

Ama düşünceler ölmedi! Humboldt Üniversitesi’nin öğrencileri her yıl 10 Mayıs’ta bu utancı hatırlatmak için aynı meydanda kitap satışı düzenliyor. Herkes istediği kitabı alıp okuyor!

Bugün 21. yüzyılda hâlâ kitap yasaklayanların, gidip o anıtın çevresinde biraz zaman geçirmesini dilerim.