yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yoksulluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Soru...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Kasım 2009

İki gün sonra 10 Kasım. Atatürk’ün ölümünün 71. yılı... Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak, elbette ben de bu ülkenin kurucu liderine minnet duygularıyla doluyum.

Ama bu yıl içim biraz daha buruk... Çünkü ülkenin durumu beni endişelendiriyor. Kendi geleceğim adına da, bu topraklarda yaşayan bütün kadınlar adına da, halk adına da...

Fazla karamsar olmamaya çalışıyorum; ama son sekiz yıldır bu ülkede yaşananların bizi getirdiği nokta belli... Ne yazık ki, Türkiye’de laik demokratik rejimin yaşamsal sorunlarla boğuştuğu günler yaşıyoruz...

Neler oluyor? Laiklik tartışmaya açılıyor; “pasif laiklik” adı altında bu kavramın içi boşaltılmaya çalışılıyor...

Yüksek siyaset, dincilik ve bölücülük sorunlarıyla uğraşırken, halk yoksulluk ve işsizlikle pençeleşiyor...

Avrupa Birliği projesi gerilerken, Başbakan, İran’da İslami bir marka ve model haline geliyor...

Amerika’yı mesken tutan cemaat lideri, uzaktan kumanda aletiyle, medyayı, yargıyı, eğitimi biçimlendiriyor...

Yargının tarafsızlığı iyice tartışmalı hale gelirken, muhalif yazarlar, gazeteciler, bilim adamları aylarca hapiste tutuluyor...

Küreselleşmenin yönlendirdiği dünya siyasetindeki yeri Amerika'nın Ortadoğu'daki kolu olarak belirlenen iktidar, emperyalizmin taleplerini yerine getirmek için seferber olurken, ülkenin komşuluk ilişkileri zedeleniyor...

YÖK güdümündeki üniversitelerde bilimsel özerklik yok olurken, dinci kadrolaşma tırmanıyor...

Kendisinden farklı olana tahammül edemeyen insanların tek sesli ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor Türkiye...

Toplum muhafazakarlaşıyor; kadınlar, gençler, eşcinseller ve farklı inançta olanlar için çember giderek daralıyor...

Ve bütün bunlar olurken, adaletsizliğe karşı derin bir sessizlik hüküm sürüyor... En korkutucu olanı da bu... Göz göre göre birileri, hukuk ilkelerini eğip bükerek sevmediklerini cezalandırıyor ya da eski hesapların rövanşını alıyor...

Bir kısım medya, gazetecilik etiğini ayaklar altına alıp linç kampanyaları sürdürüyor. Birisi işine geldiği için bir haberi ön plana çıkarırken, diğeri görmezden geliyor. Köşelerde süren savaşlar, halkı gazetelerden soğutuyor. Medya artık, gerçeğin aktarıldığı bir araç olmaktan çıkıp, saptırılmış bilgilerin üretildiği platforma dönüşüyor...

Böyle bir ortamda çevremdeki gençlere bakıyorum, tepkilerini ölçmeye çalışıyorum. Bütün bu olanları dert edinen fazla değil... Çoğu hâlâ bir şekilde bu ülkeden ayrılıp, kendine başka diyarlarda gelecek kurma sevdasında...

Eğitimsizlik ve ekonomik bağımlılık kadınları büyük ölçüde sindirmiş. Her dört kadından birisi koca dayağını haklı buluyor! Eğitimli ve aklı başında olanlar ise, erkek egemen kültürün baskısı altında var olma mücadelesi veriyor...

***

Bu tespitleri üzüntüyle yazıyorum... 71 yılda geleceğimiz yer bu muydu? Düz bir teknokrat mantığıyla, “Türkiye, dünyada en büyük 17. ekonomi. Şu kadar yol, bu kadar baraj yapıldı, hastaneler, okullar vs. açıldı,” diyebilirsiniz.

Ya eğitimde, sosyal paylaşımda, birlikte yaşama kültüründe, toplumsal katılımda, adalette nereye geldik?

Ben bu noktada özellikle şu soruya yanıt arıyorum: Atatürk, 1919’da iktidar yargı ilişkilerini açıklarken, “Her halde dünyada bir hak vardır. Ve o hak kuvvetin üstündedir,” demişti. Bu ilke, 2009 Türkiyesi’nde geçerli midir? Buna inanarak “Evet” yanıtı verebiliyor musunuz?

Bugün Atatürk’ü şükranla anarken vatandaşlara bunu soruyorum. Çünkü bir toplumun çağdaş uygarlık seviyesi, maddi gelişmenin yanı sıra ve hatta ondan önce, buna verilecek yanıtla belirlenir...

26 Ekim 2009 Pazartesi

Chomsky'den Nazi Analojisi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 25 Ekim 2009

Amerika, son birkaç aydır giderek şiddetlenen bir ideolojik çatışmaya sahne oluyor. Obama’nın başkan seçilmesi, ülkedeki aşırı sağı tam anlamıyla çıldırttı...

Bu çıldırma halinin en belirginleştiği platform ise medya... Glenn Beck, Rush Limbaugh, Billl O’Reilly, Michael Savage gibi medya figürleri, muhafazakârları ateşleyip, sağın lider boşluğunu fazlasıyla dolduruyor.

Gergin ortam öyle garip bir aldı ki, ülkede daha önce görülmeyen olaylar yaşanmaya başladı. Örneğin, ünlü Marksist filozof Slavoj Zizek’in New York’ta The Cooper Union’daki konuşması engellendi.

Zizek, “First as Tragedy, Then as Farce” adlı yeni kitabının tanıtımı için düzenlenen bir toplantıya katıldı. Ama konuşması, bir bomba ihbarı üzerine polis tarafından yarıda kesildi...

Bunun üzerine bina dışına çıkarılan Zizek, katılımcıların ayrılmak istememesi üzerine, konuşmasını sokakta sürdürmek durumunda kaldı.

Zizek’in yeni kitabının, yaşadığımız zorlu dönemde kendini yenileyip toparlaması için Sol’a bir çağrı olduğu biliniyor. Ayrıca, The New Rebuplic dergisinin, Zizek’i “Batı’daki en tehlikeli felsefeci” olarak nitelediğini de hatırlarsak, neden konuşturulmak istenmediğini anlayabiliriz...

Yine de, böyle bir olayın New York’un göbeğindeki The Cooper Union gibi seçkin bir eğitim kurumunda olması, hiç normal değil. Aynı binada Bush döneminde yapılan ve üç gün süren sosyalist bilimadamları toplantısını izlemiştim ben...

***

Amerika'da son dönemde olanların, normal sayılabilecek bir siyasi çekişmenin ötesine geçmesinden korkuluyor. Çünkü bir süredir ırkçı sesler daha fazla duyuluyor, toplumda ciddi bir kamplaşma hissediliyor. O kadar ki, Chicago olimpiyatları kaybedince, Cumhuriyetçiler kutlama bile yaptı...

Nitekim, son yaşananlar, Prof. Noam Chomsky’yi de ciddi şekilde endişelendirmiş. Ünlü dilbilimciye göre, ülkedeki gidişat ile Nazi Almanyası’na yol açan ortam arasında benzerlik var... “Bire bir aynı olmasa da, ürkütücü bir benzerlik var,” diyor Chomsky...

Ve yaptığı analojiyi şöyle anlatıyor: “1930’lar Almanyası’nda işsiz kalan çok sayıda insan, büyük sıkıntı çekiyordu ve durum giderek kötüleştiği için bir yanıt arayışı içindeydi. Şu anda da, Amerika’da milyonlarca işsiz insan, gelecek korkusu duyuyor. Onların aradığı yanıtı da aşırı sağ veriyor.

Halka şunu söylüyorlar: ‘Ülkeyi yöneten zengin liberaller, her şeye sahip, hükümet, medya onların elinde. Ama sizi düşünmüyorlar; çünkü kendi özel çıkarlarını koruma peşindeler. Sizin çalışıp kazandığınızı, yasadışı göçmenlere, gaylere vermek istiyorlar. Uygulamak istedikleri sağlık programı size fayda sağlamayacak. Onlara karşı gelmek zorundayız.’

Verdikleri yanıt bu, berbat bir yanıt ama sonuçta bir yanıt...


Bu durumun, aklına Almanya’daki Weimar dönemini getirdiğini söylüyor Chomsky... Yoksulluk çekenlerin karşısına suçlu olarak Yahudilerin ve Bolşeviklerin konulduğunu ve bu ortak düşmana karşı birlikte hareket etmelerinin söylendiğini hatırlatıyor...

Sonra neler olduğunu, Almanya'dan yayılan faşizm dalgasının dünyayı ne hale getirdiğini biliyoruz. “Amerikan halkına gerçekten şu anda ne olduğu anlatılmazsa, korkarım başımız belaya girebilir,” diyor Chomsky.

Korkutucu bir tablo bu... Tarihin bir şekilde tekrarlanabileceğini düşünmek bile insanı dehşete düşürüyor. Chomsky’nin uyarısı önemli. Yaşadığı işsizlik ve yoksulluk yüzünden suçlu arayışına girenlere mutlaka doğru bir yanıt verilmeli...

Bir kitle, biriktirdiği öfkeyi kusmak için yanlış yere kanalize olursa, faşizm Amerika’da hortlarsa, nice olur dünyanın hali...

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Bir Afgan Kızın Yıkılan Rüyası...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Temmuz 2009

Aşağıdaki satırları, Afgan kadınlarının internette başlattığı bir İngilizce yazı projesine ait blogda okudum.

Freshta adlı Afgan kızı, doktor olma rüyasının nasıl yarıda kaldığını anlatmış. Duygularını öyle güzel yazıya dökmüş ki, bir kısmını kısaltarak aktarmak istiyorum.

Çocukken amcam gibi doktor olmak, onun gibi beyaz önlük giyip insanları muayene etmek isterdim. Ama bir gün bütün hayallerim yıkıldı. O gün, Taliban’ın Afganistan’da yönetimi ele geçirdiği gündü...

8.sınıfta okuyordum. Yalnızca ağaçların bulunduğu, çimensiz ve susuz okul bahçesinde oynuyorduk. Toz toprak hiç umurumuzda değildi; düşüp toza bulansak da kalkıp üzerimizi silkeler, eğlenmeye devam ederdik.

Bir gün yine bahçede oyun oynarken, birden havada bir helikopter belirdi. ‘İçinde kim var?’diye sorduk birbirimize. ‘Belki önemli devlet görevlileridir,’ dedi sınıf arkadaşım Hila. Sonra bir grup öğretmenin Taliban ile konuştuklarını gördüm.

Ardından, okul müdürü aceleyle yanımıza geldi, ‘Herkes sınıfına girsin,’ diyerek öğrencileri toparlıyordu. Bütün öğretmenlerin, öğrencileri evlerine gitmeleri ve televizyondan yapılacak duyuruya kadar okula geri dönmemeleri konusunda uyarmasını istiyordu. Çünkü biliyordu ki, Taliban asla kızların eğitime devam etmesine izin vermeyecekti...

Biz okuldan ayrılırken, bahçedeki ağaçlar sanki ağlıyor, beş yıl boyunca bir daha okulumuzu, öğretmenlerimizi göremeyeceğimizi anlatırcasına yere doğru eğiliyordu.

Bütün ağaçlar, bize hoşça kal dercesine savruluyordu. Bir ağaçtan diğerine uçan kuşlar, ötüşüp duruyor, sanki bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Belki de, Taliban’a karşı gelmemiz için bizi cesaretlendirmeye çalışıyorlardı. Ama ne yazık ki, onları anlayamadık...

Eve geldiğimde herkes üzgündü. ‘Ben bir öğretmenim, kendi kızımın cahil kalmasına dayanamam,’ diyen annem ağlıyordu. ‘Üzülme, eğitime evde devam ederiz,’ diye karşılık verdi babam...


Freshta, bu olaydan sonra eğitimine gerçekten evde devam etmiş. Ama bu eğitim, tıp fakültesine girmek için gerekli olan puanı tutturmasına yetmemiş... Afganistan’da Taliban rejimi altında yaşayan binlerce kız çocuğundan birisinin hikayesi bu...

***

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ne göre, eğitim hakkı bir insanın en temel haklarındandır.

Öyleyse, İslam’ın kadın ve erkeğe adil davrandığını savunanların, Müslüman dünyasında neden kadınların bu temel haktan yoksun bırakılmaya çalışıldığını açıklamaları gerekir.

Bu adaletsizlik, neden özellikle İslam ülkelerinde bir sorun olarak karşımıza çıkıyor? Neden kadınlar üzerindeki baskı, İslam coğrafyasında yüzyıllardır bir türlü son bulmuyor?

Yanıtı ben vereyim: Devlet idaresinin din kurallarına göre şekillendiği, şeriatın geçerli olduğu ülkelerde kadın ikinci sınıf insan konumundadır.

1.5 milyarlık İslam coğrafyasında kadının kaderini değiştirebilen tek ülke vardır. O da laik Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Şu soruyu soranlar olabilir: Acaba bugün Anadolu’da kaç Freshta var?

Ne yazık ki, Türkiye’de de hâlâ karanlık beyinlerin karanlık görüşleriyle mücâdele devam ediyor. Cehalet ve yoksulluğun hüküm sürdüğü, tarikatların egemenliğindeki feodal ortamlardan beslenen o karanlık, insanı kul, kadını köle yerine koyuyor...

İşte Atatürk devrimleri, kul-köle sisteminin yerine laik bir demokrasiyi koymak için yapılmıştır. Bugün hâlâ eskiye özlem duyanlar vardır ama bu durum gerçeği değiştirmez.

O gerçek, laik Türkiye’de kadınların, er veya geç, kendilerine Atatürk devrimleri tarafından tanınan özgürlükleri kullanıp rüyalarını gerçekleştirecekleridir...

23 Mart 2009 Pazartesi

İki Ada...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/22 Mart 2009

İkisi de 15. yüzyılda Cenovalı gezgin Kristof Kolomb tarafından keşfedildi.

İkisinin de para birimi dolar...

İkisinde de temel dil İngilizce ve halkın çoğunluğu Hıristiyan...

Birisi (ekonomik krize rağmen) zenginliğin sembolü, diğeri yoksulluğun...

Birisi insan aklının tasarladığı bir gökdelen cenneti, diğeri bakir toprakların...

Birisinde hayat baş döndürücü bir hızla akarken, diğerinde olabildiğince telaşsız...

İlki Manhattan, diğeri Jamaika... Son iki haftayı bu iki adada geçirince, ister istemez karşılaştırmalar yaptım.

Önce soğuğun insanın içini titrettiği karlı bir havada indim Manhattan’a... Bir hafta sonra Montego Bay'e vardığımdaysa, sıcak bir rüzgar okşadı yüzümü...

Jamaika’nın ikinci büyük kenti Montego Bay, ülke ekonomisinin can damarı turizm sektörünün en önemli merkezi. Port Antonio ise, beyaz kumlu sahilleri ve turkuvaz renkli berrak deniziyle ülke için bulunmaz bir mücevher değerinde...

Turistik tesislerin yanı sıra, kent merkezlerinde ilk dikkati çeken görüntüler, yarım kalmış inşaatlar. Para bitince ara veriliyormuş binaların yapımına... Tekrar kaynak bulununca da, kaldıkları yerden devam ediyorlarmış...

Jamaikalılar, hayatın getirdiği sorunlara karşı garip bir umursamazlık içinde... Kimine göre, “ganja” olarak adlandırılan marihuana ile uçuşun bir sonucu bu... Marihuana satışı yasak ama yaygın bir kullanımı var.

Bu ülkede herkes, sanki rom ve marihuana etkisinde hayatı yavaş çekimde yaşar gibi... Ağır ağır yapıyorlar her şeyi. Örneğin bir restorana gidiyorsunuz, siparişiniz 40 dakikadan önce gelmiyor...

Ama havasından mıdır, suyundan mı, bilmem; Jamaika, zaman kavramını unutturuyor... Hele o hiç el değmemiş kıyılara giderseniz, bambaşka bir boyuta geçiyorsunuz.

Fakat Jamaika gerçeği turistik tesislerde ortaya çıkmıyor... Bu ülkeyi gerçekten tanımak için, halkın yaşadığı sokaklara girmek gerekiyor. Çünkü o zaman tanık oluyorsunuz yoksulluğa... Derme çatma evler, yalın ayak gezen insanlar, size bir şey satmak için yalvaran insanları görüyorsunuz.

Paralarının alım gücü öylesine düşük ki, 1 Amerikan doları yaklaşık 77 Jamaika doları ediyor. Yüzde 92’sini siyahların oluşturduğu halkın çoğunluğunun umut kaynağı, ülkeye gelen beyaz turistler... Sıkı pazarlığın döndüğü satışlara hep, “Sen benim dostumsun,” diyerek başlıyorlar.

Reggae ve hip-hop ritimlerinin duyulduğu sokaklar, her yer ülkenin bayrağındaki yeşil, kırmızı ve sarı renkle donatılmış. Ulusal kahraman, efsanevi müzisyen Bob Marley de, Che ile aynı kaderi paylaşıyor; fotoğrafları, tişörtleri ve hediyelik eşyaları süslüyor...

Muhteşem doğası, sıcak kanlı insanları ve farklı kültürüyle çok etkileyici bir ülke Jamaika... Ama bir yandan da, suç oranının arttığı, enflasyonun giderek tırmandığı, işsizlikten kırılan yoksul bir 3. dünya ülkesi...

Öyle ki; en önemli ürünlerinden meşhur Jamaika kahvesini içmek için yerel bir kafe soruyoruz, "Burger King'e gidin," diyorlar...

Bir zamanlar Jamaika’dan muz ve şeker ithal eden İngiltere, artık ülkenin ekonomisine destek çıkmaz olmuş...

Oysa İngiliz Uluslar Topluluğu üyesi Jamaika’da devletin başı İngiltere Kraliçesi değil mi? Adil ticaret sağlanmadıkça, 3. dünya ülkelerinin, sanayileşmiş ülkelerin sübvanse edilen tarımlarıyla mücadele edemeyeceğini Kraliçe bilmiyor mu?

Montego Bay’in geceleri karanlığa gömülen atmosferinden kalkıp, her yerinden ışıklar saçan Manhattan’a inen uçakta bunları düşünüyorum...

11 Ağustos 2008 Pazartesi

Küresel Kapitalizm, Emperyalizm ve Uygarlık

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/10 Ağustos 2008

Geçen gün bir zamanlar dergilerden kesip bir kitabın içine koyduğum iki karikatürü buldum.

Birisi, Rus karikatürist Gennady Chegodayev’e ait. İki emekçi büyük bir kütüğü uçlarından tutarak omuzlamış. O kütüğün üzerine dört tane takım elbiseli adam (muhtemelen bürokrat) oturmuş ama onların da sırtına bir masa yüklenmiş. Masanın sahibi konumunda olan daha yüksek makamdaki iki kişi ise, emirler yağdıran tepedeki tek adamın masasını tutuyor. “En üsttekinin rahatça oturması için alttakilerin canı çıksın” misali tam bir kapitalist bürokrasi modeli...

İkinci karikatür, Danuse Sedlackova adlı Çek sanatçının eseri. Bu defa siyah takım elbiseli, yaşlı ve zengin adam almış eline kırbacı, tarlada çalışan işçilere vuruyor. Ağızlarından burunlarından kan gelinceye kadar çalıştırıyor onları ki, bir yandan da altın liralar çuvala dolsun... Karikatürün altında Çek dilinde yazılmış bir yazı var: “Kapitalismus Ma Jeden Cil”. Türkçe’de, “kapitalizmin yalnızca tek bir amacı vardır” anlamına geliyor.

***

Sedlackova’nın karikatürü 1953 tarihli. Chegodayev’inkini tam bilemiyorum ama o da epey eski. Ne yazık ki, eski olmaları verdikleri mesajı eskitmiyor. Çünkü eleştirdikleri sömürü düzeni, tüm şiddetiyle, üstelik küreselleşerek devam ediyor. Kapitalizmin tek amacının kar maksimizasyonu olduğunu biliyoruz. Ezme, yok etme, çiğneme, sömürme pahasına kar! Bir de bu hırs, tüm dünyaya egemen olup emperyalizm ile el ele verince siz düşünün gerisini...

***

Küresel kapitalizmin sonuçlarını gözle görmek zor değil. Hangi büyük kentte olursanız olun, gösterişli ana bulvarları geçip arka sokaklara daldığınızda tanık olursunuz o utanç verici ezilen/ezen, sömürülen/sömüren ayrımına...

Örneğin Paris’te cafcaflı Champs Elysées’de bir tur atıp sonra Cezayirlilerin ya da Arapların yaşadığı mahallelere giderseniz, dramatik bir fark görürsünüz. Oralarda yaşayan göçmenlerin maruz kaldıkları ayrımcılık, yıllar geçtikçe öyle derinleşti ki, sonunda isyan bayrağını kaldırdılar. Ama o berbat yaşam koşulları umurlarında bile olmayan Sarkozy gibiler, onları “haşarat” diye nitelemekte gecikmedi...

Aynı şekilde New York’un milyon dolarlık dairelerinin bulunduğu Madison Avenue’den çıkıp, İspanyol Harlemi’ne uğrarsanız, bambaşka iki dünyayla karşılaşırsınız. Manhattan’ın yukarı kısmında ve Brooklyn'in kimi bölgelerinde yollar ve binalar bakımsızdır. Fakirliğin yansımalarını görürsünüz oralarda...

İşin tuhaf yanı, zenginlik-fakirlik uçurumu sergileyen bu mahallelerin birbirine metro ile ancak 10 dakika mesafede oluşudur. Bu yüzden, New York, Paris, ya da Londra gibi Batılı kentlerin en zengin semtlerinde gezen turistlerin, “Ne uygar toplum!” diye iç geçirmelerini garip bir tebessümle karşılarım.

Uygarlığın ölçütü, lüks mağazalar, ışıklı caddeler, pahalı restoranlar değildir. Uygarlık, insan aklında yatar. O akıl ki, eşitliği, emeğe saygıyı, sosyal adaleti, paylaşımı ve hakça bir düzeni savunur.

Yanıbaşlarında yoksulluktan kırılanların yaşam savaşına duyarsız kalan insanların düzeni uygar olabilir mi?

Kendi ülkelerinin sınırları içinde yarattıkları yıkımla yetinmeyip, emperyalizmin kılıcını fakir halkların üzerinde şaklatanlar uygar görülebilir mi?

Elbette hayır...

Çünkü onların tek bir amacı vardır: Her koşulda önlerine geleni sömürmek ve böylece karikatürdeki gibi o altın liraları çuvala doldurmak!

Ama Chegodayev’in karikatürüne iyi bakmak lazım. Ya altta kütüğü omuzlayan emekçi dayanamayıp yıkılırsa ya da kütüğü şöyle bir silkelerse...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Biri Yer Biri Bakarsa...

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/4 Mayıs 2008


Açlık, içinde yaşadığımız gezegeni tehdit ediyor; tüm dünyayı sanki yedi kollu on bacaklı canavar gibi sarıyor. Haiti’de, Mısır’da, Endonezya’da isyanlar çıkıyor; Etiyopya’da her gün açlık yüzünden insanlar ölüyor.

Sorun öyle bir aşamaya geldi ki, sonunda Dünya Bankası Başkanı Robert Zellick, artan gıda fiyatları nedeniyle 100 milyon kişinin daha açlığa mahkum olacağını açıkladı. Bununla mücadele etmeye yönelik çalışmalar için de, acilen 500 milyon dolara gereksinim duyulduğunu söyledi.

Harekete geçilmediği takdirde gerçeğe dönüşebilecek kabusun yarattığı korku, zenginler kulübünün ödünü koparmaya yetti; Amerika hemen 200 milyon dolar yardım yaptı. Şimdi diğer G8 ülkelerinin de ellerini ceplerine atmalarını bekliyoruz. Ama acaba acil durum karşısında yazılan bu çekler açlık sorununu aşmaya yeter mi?

Yetmez. Neden yetmez?

Çünkü bu utanç verici sorunun kaynağı, yüzyıllardır süren haksızlıklar; birileri ekmek için can verirken, birileri de olanları duymuyor, görmüyor, görmezden geliyor...

***
Sömürüyü tüm çıplaklığıyla görmek için şu verilere göz atmak yeterli:

-Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı, günde iki dolardan daha az bir parayla yaşamaya çalışıyor.

-En yoksulların oluşturduğu % 40’lık kesim, küresel gelirin ancak % 5’ine erişirken, en zenginlerin oluşturduğu % 20’lik kesim gelirin 1/3’ini elinde tutuyor.

-Aşırı borç yükü altındaki 47 ülkenin gayri safi yurtiçi hasıla toplamı, en zengin 7 ülkenin toplam servetinden daha az.

-Dünyanın en zengin ülkesindeki zengin ve fakirler arasındaki uçurum, bütün diğer endüstrileşmiş ülkelerde bu iki kesim arasındaki uçurumdan daha fazla.

-Gelişmiş ülkelerde yaşayan nüfusun % 20’si, dünyadaki malların toplam % 86’sını tüketiyor.

-1960 yılında dünyanın zengin ülkelerinde yaşayan en varlıklı % 20’nin geliri, fakir ülkelerdeki en alt gelir grubunu oluşturan % 20’nin gelirinden 30 kat daha fazlaydı. Bu oran 1997’de 74 katına çıktı.

Bunlar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı raporlarından alınan resmi rakamlar. Küresel kapitalizmin dünyayı getirdiği nokta işte bu... Her gün dünyada sayıları 26.500 ile 30.000 arasında değişen çocuk yoksulluk nedeniyle yaşamını kaybediyor...

Homo sapiens bu kadar aciz ya da duyarsız mı?

***
Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Raportörü Jean Ziegler, kitlesel açlığın sorumlusunun Batı ülkelerinin uyguladığı politikalar olduğunu söylüyor.

Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı son kriz, Amerika başta olmak üzere Batı ülkelerinin biyoyakıta yönelmesine bağlanıyor. Fosil temelli yakıtlara bağımlılığı azaltmak amacıyla tercih edildiği söylenen bu yöntemin, önceleri küresel ısınmaya karşı olumlu etki yapacağı düşünülüyordu. Ama sonuçta aşırı üretim, temel gıda gereksinimi için ayrılan alanların yakıt üretimi için kullanılmasına yol açtı.

İşin başka boyutlarının olduğu da zamanla ortaya çıktı. Biyoyakıtlara en büyük yatırımı yapanlar arasında kimler yok ki! Mesela George Soros var. Özellkle eski sosyalist ülkelerde Amerika yanlısı yönetimleri iktidara getirme çabalarıyla ünlü bu spekülatör, belli ki yine bir siyasi/ticari çıkar peşinde. Ayrıca yatırımcılar arasında BP, General Electric, Shell, Ford, Cargill ve Carlyle Group da başı çekiyor.

Bu noktada soru şudur: İnsanoğlu, türdeşlerini ve üzerinde yaşamını sürdürdüğü doğayı yok etmeye başlayan küresel kapitalizmin sömürüsüne daha ne kadar seyirci kalacak?

Yaşayarak göreceğiz, ama şu sözü hatırlamanın sırasıdır: Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar...