© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Nisan 2009
86 yaşındaki ünlü Amerikalı tarihçi/yazar Prof. Howard Zinn, kısa bir süre önce bir röportajda, “Obama’nın doğruları yapması için gösterilere, protestolara, mektuplara ihtiyaç var,” dedi.
Çünkü Zinn’e göre, Obama, sağlık, vergi gibi konularda halkın isteklerini yapmak için yeterince kararlı gözükmüyor. Ayrıca savaşı Irak’tan Afganistan’a kaydırarak, ABD’nin geleneksel militarist stratejisini sürdürüyor. Bu yüzden de, Roosevelt'in iktidara geldiğinde karşılaştığı türden bir uyarılmayı hak ediyor...
Zinn’in sözünü, Obama’ya, ben de Türkiye için uyarlayabilirim: Obama’nın Türkiye ile ilgili gerçekleri daha net ortaya koyabilmesi için daha fazla uyarılması gerek...
Karşı çıkanları duyar gibiyim... “Obama, Türkiye’ye verdiği önemi dünyaya ilan etti; AB üyeliği için güçlü bir destek verdi; laik demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden söz etti,” diyebilirler...
Bunlar doğru; ama Obama’nın bazı noktaların altını yeterince çizmediği de bir gerçek... Türkiye’nin bölgede önemli bir demokrasi olduğunu tekrarlayıp durdu, ama basın özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına ilişkin net bir mesaj vermedi...
Ülkeyi birbirine katan hukuk dışı soruşturma skandallarından, susturulmaya çalışılan gazetecilerden, medya üzerindeki büyük baskıdan, Türkiye’de demokrasinin nasıl çiğnendiğinden habersiz mi yoksa?
Elbette haberli... Ama iç politikada olduğu gibi dış politikada da pragmatik davranıp, sadece işine geleni öne çıkarıyor. Çünkü onun öncelikli sorunu, Türkiye’nin kusursuz bir demokrasi ile yönetilmesi değil; bölgede acilen çözülmesi gereken sorunları için daha fazla işbirliğinin peşinde...
Ayrıca Obama’nın konuşmasının, Bush’un 2004’te İstanbul’da yaptığı konuşmayla büyük oranda benzeştiği de dikkatlerden kaçmıyor. Amerikan başkanları öteden beri Türkiye’nin önemini söyleyip durmaz mı zaten?
Bush da, Avrupa Birliği’ne üyeliğimizi desteklemedi mi?
Bush da, Türkiye’nin demokrasisine ve Atatürk’e övgüler yağdırıp, bölge için modellik rolüne dikkat çekmedi mi?
O da, Türkiye’nin kültürler arasında köprü olduğunu söylemiş, hukuk düzeni ve insan haklarının önemine değinmişti...
Üstelik hatırlıyorum; Bush da Obama gibi, basketbolcu Mehmet Okur’dan söz edip onunla gurur duyduğunu belirtmişti...
Öyleyse, şimdi değişen nedir?
Obama yönetimi ile gelen en önemli değişiklik yöntemdir. Obama, Bush gibi “kimseye danışmadan” emirle yönetme yerine, karşısındakini dinleyerek “diyalogla” yönetecek...
Değişen bir nokta da, din vurgusunun azalması... Obama, Bush'un hatasını görmüş ve Türkiye’ye “ılımlı İslam”ı dayatmanın kendi çıkarına olmadığının farkına varmıştır.
Bush’un politikaları sonucunda, Türk halkının Amerika’ya bakışı, görülmedik ölçüde olumsuzlaştı. Oysa bölgede Irak, İran, Afganistan ve Suriye ile ilişkilerde Türkiye’den beklentileri var Obama’nın... Bu gezi de, bu taleplerin karşılığını alabilmek için izlenen “sempatiklik stratejisi”nin en önemli ayağıdır.
Başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden daha birkaç ay geçmesine karşın hemen Türkiye’ye gelmesinin, konuşmasına Türkçe kelimeler ve deyişler katmasının ardındaki neden de budur...
Peki, yöntem değişince sonuç değişir mi?
Bunu zaman gösterecek... Kapalı kapılar arkasında dile getirilen taleplerin ve bunlara karşılık verilen sözlerin neler olduğu ortaya çıkacak...
Ama bana öyle geliyor ki, Obama'nın başta sözde Ermeni soykırımı iddiası, Yukarı Karabağ ve Kürt sorunu olmak üzere, belli konularda daha fazla uyarılması gerek... Bir de, Mehmetçik’i aniden Afganistan’da Taliban’la savaşır bulmayalım da...
ılımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ılımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Nisan 2009 Pazartesi
5 Ocak 2009 Pazartesi
Obama Ne Yapacak?
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/4 Ocak 2009
Harvard International Review dergisinin internet baskısında, kısa bir süre önce Dr. Steven Kull imzalı bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ilginç: “Obama, Amerika’nın Ortadoğu’daki İmajını Düzeltebilir mi?”
Steven Kull, Maryland Üniversitesi Uluslararası Politika Davranışları Programı’nın (PIPA) direktörü. Yazısı, araştırma verilerine dayandığı için oldukça önemli. Altı çizilmesi gereken noktaları aktarmaya çalışacağım.
Temmuz-Ağustos 2008 döneminde BBC/GolobeScan/PIPA için 22 ülkede yapılan bir araştırmaya göre, Obama’nın yarattığı heyecan en az Ortadoğu’da hissediliyor. Bu bölgede Obama’ya verilen destek, dünyanın diğer bölgelerine göre düşük. Mısır ve Türkiye’de % 26, Lübnan’da % 39, Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) % 46.
“Obama’nın başkanlığı, Amerika’nın dünya ile ilişkilerinde ne gibi etkiler yapar?” sorusuna, "Daha olumlu," şeklinde yanıt verenlerin oranı şöyle: Mısır % 29, Türkiye % 11, Lübnan % 30, BAE % 40. Bu konuda dünya ortalaması % 46; Avrupa ve Afrika’daki oranlar ise, çok daha üst düzeylerde.
Araştırma kuruluşu PEW için yapılan bir çalışmada ise, uluslararası ilişkilerde doğru olanı yapacağı konusunda Obama’ya ne kadar güven duyulduğu soruluyor. Sonuçlar şu şekilde: Pakistan ve Türkiye’de % 7, Mısır’da % 23, Ürdün’de % 20, Lübnan’da % 22.
Dr. Kull, bu sonuçlar üzerine, “Amerika’nın Ortadoğu ile ilişkilerini değiştirmek için ‘Bush olmamak’ yeterli değilse, ne gerekiyor?” sorusunun yanıtını araştırmış.
Aldığı yanıtları değerlendirince de, Ortadoğu halklarının özellikle üç temel konuda Obama yönetiminin ne yapacağına bakacağı ortaya çıkmış.
1.Amerika, bölgede baskın bir askeri güç bulundurmaya devam edecek mi?
2.Amerika, İsrail-Filistin çatışmasında tarafsız bir rol üstlenecek mi?
3.Amerika, bölgede demokratikleşmeyi destekleyecek mi?
***
Peki, Amerika Obama’nın önerdiği gibi 16 aylık bir sürede Irak’tan askerlerini çekerse, birinci sorudaki endişeler azalır mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü Amerika’nın strateji ve enerji politikalarını bir yana bırakıp, bölgeden tümüyle elini çekeceği hayaline kapılmak için çok saf olmak lazım...
İsrail-Filistin konusunda Amerika’dan tarafsızlık beklemek içinse, Amerikan politikasını hiç bilmemek gerekir. Amerikan dış politikası, Ortadoğu’da İsrail’in korunup desteklenmesi üzerine kuruludur. Obama da, kampanyası boyunca bu konuda İsrail’e büyük destek verdi. İsrail lobisini arkasına almadan başkan seçilmesi olanaklı da değildi. Amerika, İsrail-Filistin barış antlaşmasının sağlanmasına aracılık etme çabalarını sürdürse bile, Gazze'yi yine kana bulayan İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesini sağlayabilir mi?
Gelelim bizi de yakından ilgilendiren üçüncü endişeye... Amerika, Ortadoğu’da demokratikleşmeyi destekler mi?
Irak’a kitle imha silahları olduğu yalanını uydurarak girdiler; ama olmadığı ortaya çıkınca Saddam gibi bir diktatörü devirdiklerini, Irak’a demokrasi ihraç edeceklerini söylediler. Edebildiler mi? Hayır. Irak, bugün hâlâ Amerika’nın güdümünde ve işgali altındadır.
Amerika’nın bu demokrasi havariliğinin inandırıcı olması için Obama’nın yapması gereken çok şey var.
Bakalım Müslüman coğrafyadaki tek laik cumhuriyet Türkiye’ye ılımlı İslam’ı dayatmaktan vazgeçecek mi?
İşine geldiği için Mısır ve Suudi Arabistan’daki baskıcı rejimleri desteklemeye son verecek mi?
Emperyalist politikaları terk edecek mi?
Sadece kendi ülkesinin vatandaşları için değil, herkes için barışı, demokrasiyi ve insan haklarını savunabilecek mi?
Cheney'in bile övgü yağdırdığı şahinlerle dolu yeni kabinesiyle bunları yapabilecek mi?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/4 Ocak 2009
Harvard International Review dergisinin internet baskısında, kısa bir süre önce Dr. Steven Kull imzalı bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ilginç: “Obama, Amerika’nın Ortadoğu’daki İmajını Düzeltebilir mi?”
Steven Kull, Maryland Üniversitesi Uluslararası Politika Davranışları Programı’nın (PIPA) direktörü. Yazısı, araştırma verilerine dayandığı için oldukça önemli. Altı çizilmesi gereken noktaları aktarmaya çalışacağım.
Temmuz-Ağustos 2008 döneminde BBC/GolobeScan/PIPA için 22 ülkede yapılan bir araştırmaya göre, Obama’nın yarattığı heyecan en az Ortadoğu’da hissediliyor. Bu bölgede Obama’ya verilen destek, dünyanın diğer bölgelerine göre düşük. Mısır ve Türkiye’de % 26, Lübnan’da % 39, Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) % 46.
“Obama’nın başkanlığı, Amerika’nın dünya ile ilişkilerinde ne gibi etkiler yapar?” sorusuna, "Daha olumlu," şeklinde yanıt verenlerin oranı şöyle: Mısır % 29, Türkiye % 11, Lübnan % 30, BAE % 40. Bu konuda dünya ortalaması % 46; Avrupa ve Afrika’daki oranlar ise, çok daha üst düzeylerde.
Araştırma kuruluşu PEW için yapılan bir çalışmada ise, uluslararası ilişkilerde doğru olanı yapacağı konusunda Obama’ya ne kadar güven duyulduğu soruluyor. Sonuçlar şu şekilde: Pakistan ve Türkiye’de % 7, Mısır’da % 23, Ürdün’de % 20, Lübnan’da % 22.
Dr. Kull, bu sonuçlar üzerine, “Amerika’nın Ortadoğu ile ilişkilerini değiştirmek için ‘Bush olmamak’ yeterli değilse, ne gerekiyor?” sorusunun yanıtını araştırmış.
Aldığı yanıtları değerlendirince de, Ortadoğu halklarının özellikle üç temel konuda Obama yönetiminin ne yapacağına bakacağı ortaya çıkmış.
1.Amerika, bölgede baskın bir askeri güç bulundurmaya devam edecek mi?
2.Amerika, İsrail-Filistin çatışmasında tarafsız bir rol üstlenecek mi?
3.Amerika, bölgede demokratikleşmeyi destekleyecek mi?
***
Peki, Amerika Obama’nın önerdiği gibi 16 aylık bir sürede Irak’tan askerlerini çekerse, birinci sorudaki endişeler azalır mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü Amerika’nın strateji ve enerji politikalarını bir yana bırakıp, bölgeden tümüyle elini çekeceği hayaline kapılmak için çok saf olmak lazım...
İsrail-Filistin konusunda Amerika’dan tarafsızlık beklemek içinse, Amerikan politikasını hiç bilmemek gerekir. Amerikan dış politikası, Ortadoğu’da İsrail’in korunup desteklenmesi üzerine kuruludur. Obama da, kampanyası boyunca bu konuda İsrail’e büyük destek verdi. İsrail lobisini arkasına almadan başkan seçilmesi olanaklı da değildi. Amerika, İsrail-Filistin barış antlaşmasının sağlanmasına aracılık etme çabalarını sürdürse bile, Gazze'yi yine kana bulayan İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesini sağlayabilir mi?
Gelelim bizi de yakından ilgilendiren üçüncü endişeye... Amerika, Ortadoğu’da demokratikleşmeyi destekler mi?
Irak’a kitle imha silahları olduğu yalanını uydurarak girdiler; ama olmadığı ortaya çıkınca Saddam gibi bir diktatörü devirdiklerini, Irak’a demokrasi ihraç edeceklerini söylediler. Edebildiler mi? Hayır. Irak, bugün hâlâ Amerika’nın güdümünde ve işgali altındadır.
Amerika’nın bu demokrasi havariliğinin inandırıcı olması için Obama’nın yapması gereken çok şey var.
Bakalım Müslüman coğrafyadaki tek laik cumhuriyet Türkiye’ye ılımlı İslam’ı dayatmaktan vazgeçecek mi?
İşine geldiği için Mısır ve Suudi Arabistan’daki baskıcı rejimleri desteklemeye son verecek mi?
Emperyalist politikaları terk edecek mi?
Sadece kendi ülkesinin vatandaşları için değil, herkes için barışı, demokrasiyi ve insan haklarını savunabilecek mi?
Cheney'in bile övgü yağdırdığı şahinlerle dolu yeni kabinesiyle bunları yapabilecek mi?
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Dick Cheney,
Filistin,
George W. Bush,
ılımlı İslam,
Irak,
İsrail,
Ortadoğu,
Türkiye
28 Ekim 2008 Salı
85
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ekim 2008
Başlıktaki sayı Türk insanına ne anlatıyor?
Sokaktaki insanlara sorsak ne derler?
Üç gün sonra Cumhuriyet’in ilanının 85. yılını kutlayacağımızı anımsar mı herkes?
Ya gençler? Onların bu konudaki tavrı nedir?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve devrimleri emanet ettiği gençler, Cumhuriyet’in 85. yılında gerçekten onu sahiplenme bilincine ulaşmış mıdır?
Bu soruya hiş tereddütsüz “evet” yanıtını vermek isterdim. Fakat ne yazık ki, 2008 Türkiyesi'nde Cumhuriyet'in ülkemize kazandırdıklarının bilincinde olmayanların sayısı giderek artıyor...
"Küreselleşen" dünyada Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin desteğini alabilmek için “Ilımlı İslam” modelinin denenmesinin yararlı olabileceğini düşünen gençler tanıyorum... Ya da aklı ve bilimi temel alan Nutuk’taki fikirleri savunmayı Kuran’a olan inançla eş tutup, ikisine olan bağlılığı da bağnazlık olarak değerlendiren gençlerle karşılaşıyorum... Üstelik bu gençler, ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş!
Cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye’de doğup büyüyen bu gençlerin, 29 Ekim 1923’ün anlamını kavrayamamış olması gerçekten üzücü.
Nedir Cumhuriyet’in anlamı?
Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan Antlaşması sayesinde bağımsızlığın kazanılmasıyla, yeni kurulan devletin idare şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür 29 Ekim. Bunun anlamı, artık egemenliğin kaynağının ulusa ait olduğudur. Cumhuriyet'in kabul edilişi, Osmanlı'daki padişahlık sisteminin fiilen ve hukuken sonlandırılmasıdır. Bunun gereği olarak da devamında şeriat hukuku yerine medeni hukuka geçiş mümkün olmuştur. Din ve devlet işleri ayrımı sağlandıktan sonra, kadın ve erkeğin yasalar önünde eşitliği düşüncesi Cumhuriyet'le doğdu. Bu nedenle Türkiye için en gurur verici gündür ve ülke varlığını sürdürdüğü sürece en güzel şekilde kutlanmalıdır.
Öyleyse, bu önemli günün 85. yıldönümünde hükümet cephesi neden sessiz?
Kutlu Doğum Haftası’nı aylar öncesinden yapılan hazırlıklarla günlerce kutlayanlar bugün neden suskun?
29 Ekim için neden büyük kutlama hazırlıkları yapılmıyor?
Nedeni belli...
Laiklik karşıtı odak olduğu ülkenin en yüksek mahkemesince tespit edilen bir parti yönetiyor bugün Türkiye’yi. Takiyyeci AKP’nin 2002’de iktidara geldiği günden bu yana uyguladığı politikalar, laik Cumhuriyet’le sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Cumhuriyet'in yerine Amerika patentli “Ilımlı İslam” modelinin geçirilmesi; dinin, devlet işlerinde başlıca referans olarak kullanılması hedeflenmektedir.
İktidar partisi, Cumhuriyet devrimlerinin bu topluma kazandırdıklarını bir bir geri alma çabasındadır. Örnek mi? Sosyal hayata katılan kadını çalışma yaşamından uzaklaştırma girişimleri... Belediyeler kanalıyla kamuya açık yerlerde uygulanan içki yasakları... “Ulemaya soralım” diyerek gönlünden geçeni dışa vuran bir Başbakan... Ülkenin en önemli kurumlarını yabancılara satma politikası... Yasa tasarılarını kendi halkından önce Avrupalılara anlatan bakanlar...
Bu tür örneklerin sonu yok. En acısı da, Cumhuriyet’in 85. yılında bu devletin kurucusu Atatürk’ün izinden gidip onun düşüncesini yaşatmak isteyenlere yapılan muameledir. 2008 Türkiyesi’nde Atatürkçüler, AKP medyasındaki İkinci Cumhuriyetçi ve dinci takım tarafından karalanıp susturulmaya çalışılmaktadır.
Bugün Türkiye’deki en önemli tehlike, emperyalizme koşulsuz bir teslimiyet yoluna sapmış olan iktidarın, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı aldığı tavırdır. Bu hükümet, Cumhuriyet rejiminden ve Atatürk devrimlerinden rahatsızdır. Sözde Ilımlı İslam modelini ülkemize yerleştirme hayalleri kurdukları bir gerçektir.
Bu durumda 29 Ekim 2008’de gençliğe sorulacak soru şudur: Anadolu insanının yaşamı pahasına emperyalizme karşı savaşarak kurduğu, egemenliği padişahtan alıp halka veren ve çağdaş yaşamı hedefleyen laik Cumhuriyet’i sahiplenecek misiniz?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi / 26 Ekim 2008
Başlıktaki sayı Türk insanına ne anlatıyor?
Sokaktaki insanlara sorsak ne derler?
Üç gün sonra Cumhuriyet’in ilanının 85. yılını kutlayacağımızı anımsar mı herkes?
Ya gençler? Onların bu konudaki tavrı nedir?
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet’i ve devrimleri emanet ettiği gençler, Cumhuriyet’in 85. yılında gerçekten onu sahiplenme bilincine ulaşmış mıdır?
Bu soruya hiş tereddütsüz “evet” yanıtını vermek isterdim. Fakat ne yazık ki, 2008 Türkiyesi'nde Cumhuriyet'in ülkemize kazandırdıklarının bilincinde olmayanların sayısı giderek artıyor...
"Küreselleşen" dünyada Amerika’nın ve Avrupa Birliği’nin desteğini alabilmek için “Ilımlı İslam” modelinin denenmesinin yararlı olabileceğini düşünen gençler tanıyorum... Ya da aklı ve bilimi temel alan Nutuk’taki fikirleri savunmayı Kuran’a olan inançla eş tutup, ikisine olan bağlılığı da bağnazlık olarak değerlendiren gençlerle karşılaşıyorum... Üstelik bu gençler, ülkenin en iyi üniversitelerinde eğitim görmüş!
Cumhuriyet rejimi ile yönetilen Türkiye’de doğup büyüyen bu gençlerin, 29 Ekim 1923’ün anlamını kavrayamamış olması gerçekten üzücü.
Nedir Cumhuriyet’in anlamı?
Emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan Antlaşması sayesinde bağımsızlığın kazanılmasıyla, yeni kurulan devletin idare şeklinin Cumhuriyet olarak belirlendiği gündür 29 Ekim. Bunun anlamı, artık egemenliğin kaynağının ulusa ait olduğudur. Cumhuriyet'in kabul edilişi, Osmanlı'daki padişahlık sisteminin fiilen ve hukuken sonlandırılmasıdır. Bunun gereği olarak da devamında şeriat hukuku yerine medeni hukuka geçiş mümkün olmuştur. Din ve devlet işleri ayrımı sağlandıktan sonra, kadın ve erkeğin yasalar önünde eşitliği düşüncesi Cumhuriyet'le doğdu. Bu nedenle Türkiye için en gurur verici gündür ve ülke varlığını sürdürdüğü sürece en güzel şekilde kutlanmalıdır.
Öyleyse, bu önemli günün 85. yıldönümünde hükümet cephesi neden sessiz?
Kutlu Doğum Haftası’nı aylar öncesinden yapılan hazırlıklarla günlerce kutlayanlar bugün neden suskun?
29 Ekim için neden büyük kutlama hazırlıkları yapılmıyor?
Nedeni belli...
Laiklik karşıtı odak olduğu ülkenin en yüksek mahkemesince tespit edilen bir parti yönetiyor bugün Türkiye’yi. Takiyyeci AKP’nin 2002’de iktidara geldiği günden bu yana uyguladığı politikalar, laik Cumhuriyet’le sorunu olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Cumhuriyet'in yerine Amerika patentli “Ilımlı İslam” modelinin geçirilmesi; dinin, devlet işlerinde başlıca referans olarak kullanılması hedeflenmektedir.
İktidar partisi, Cumhuriyet devrimlerinin bu topluma kazandırdıklarını bir bir geri alma çabasındadır. Örnek mi? Sosyal hayata katılan kadını çalışma yaşamından uzaklaştırma girişimleri... Belediyeler kanalıyla kamuya açık yerlerde uygulanan içki yasakları... “Ulemaya soralım” diyerek gönlünden geçeni dışa vuran bir Başbakan... Ülkenin en önemli kurumlarını yabancılara satma politikası... Yasa tasarılarını kendi halkından önce Avrupalılara anlatan bakanlar...
Bu tür örneklerin sonu yok. En acısı da, Cumhuriyet’in 85. yılında bu devletin kurucusu Atatürk’ün izinden gidip onun düşüncesini yaşatmak isteyenlere yapılan muameledir. 2008 Türkiyesi’nde Atatürkçüler, AKP medyasındaki İkinci Cumhuriyetçi ve dinci takım tarafından karalanıp susturulmaya çalışılmaktadır.
Bugün Türkiye’deki en önemli tehlike, emperyalizme koşulsuz bir teslimiyet yoluna sapmış olan iktidarın, Cumhuriyet Türkiyesi'ne karşı aldığı tavırdır. Bu hükümet, Cumhuriyet rejiminden ve Atatürk devrimlerinden rahatsızdır. Sözde Ilımlı İslam modelini ülkemize yerleştirme hayalleri kurdukları bir gerçektir.
Bu durumda 29 Ekim 2008’de gençliğe sorulacak soru şudur: Anadolu insanının yaşamı pahasına emperyalizme karşı savaşarak kurduğu, egemenliği padişahtan alıp halka veren ve çağdaş yaşamı hedefleyen laik Cumhuriyet’i sahiplenecek misiniz?
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet,
ılımlı İslam,
ikinci Cumhuriyet,
laiklik,
Mustafa Kemal Atatürk,
türban,
Türkiye
26 Mayıs 2008 Pazartesi
Dört Perdelik Bir Oyun
© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008
1. Perde: Vatikan
Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.
Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.
Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.
Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.
Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.
Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.
***
2. Perde: Avrupa Birliği
Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.
Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.
Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.
Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.
***
3. Perde: Amerika
İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.
Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.
***
4. Perde: Türkiye
Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.
2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.
Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.
***
Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...
-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?
-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?
-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?
-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?
-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?
-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008
1. Perde: Vatikan
Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.
Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.
Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.
Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.
Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.
Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.
***
2. Perde: Avrupa Birliği
Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.
Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.
Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.
Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.
***
3. Perde: Amerika
İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.
Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.
***
4. Perde: Türkiye
Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.
2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.
Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.
***
Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...
-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?
-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?
-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?
-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?
-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?
-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?
Etiketler:
AKP,
Amerika,
Avrupa Birliği,
Büyük Ortadoğu Projesi,
ılımlı İslam,
laiklik,
Papa,
Türkiye,
Vatikan


