© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 6 Kasım 2011
Bana göre dünyanın en iyi dergisi New Scientist. Bilim ve teknoloji konusunda çok ilginç makaleleri okuyabildiğim, İngilizce yayınlanan haftalık bir yayın. Geçen haftaki sayısında yine çok ilgi çekici bir yazıya rastladım. Önce “Dünyayı yöneten kapitalist ağ” başlığını görünce şaşırdım. Bir bilim dergisinde ekonomik/siyasi bir konu ele alınmıştı.
Yazıyı okuyunca durum anlaşıldı. İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nde görev yapan üç sistem analisti, küresel ekonomi üzerinde orantısız bir şekilde aşırı güç sahibi olan 43.000 uluslararası şirketin analizini yapmış.
Çalışma, bu tür bir güç ağını, ilk kez ideolojinin ötesinde deneysel bir şekilde tanımlanmayı amaçlıyor. Bunu yapmak için, doğal sistemleri modelleştirmede kullanılan matematik mantığı ile uluslararası şirketlerin sahipleri bazında elde edilen kapsamlı veriler birleştirilmiş.
Analistlerden James Glattfelder, “Gerçek karmaşıktır; komplo teorisi ya da serbest piyasa söz konusu olsa da dogmalardan uzak durmalı. Bizim analizimiz gerçeklere dayanıyor” diyor. Öyleyse soralım; gerçeklere dayalı küresel kapitalizm incelemesinden ne çıkmış?
Daha önce yapılan çalışmalarda dünya ekonomisini elinde tutan az sayıda şirket ve bunların arasındaki sınırlı ilişkiler ortaya konmuşken, bu analizde 1318 şirketin sahipleri üzerinden ortaya çıkan ağ gözler önüne seriliyor.
1318 şirketin her birisinin ağ içindeki iki ya da daha fazla, ortalama olarak 20 şirketle, doğrudan bağlantısı var. Ayrıca bu şirketler, küresel işletme gelirlerinin yüzde 20’sini ellerinde tutsa da, hisse senetleri aracılığıyla küresel gelirin yüzde 60’ına sahip.
Analistler işi burada da bırakmamış, şirketlerin küresel ağını daha ayrıntısıyla ortaya çıkarmışlar. Sonuçta, “Super-Entity” (Süper Birim) adını koydukları ve birbirleriyle çok daha sıkı bağları olan 147 şirket tespit etmişler.
Şirketlerden her birisinin kendi sahibi yanında, Süper Birim’deki diğer şirketler arasından da sahipleri olduğu belirlenmiş. Böylece bu 147 şirket, küresel ağdaki gelirin yüzde 40’ını elinde tutuyor.
Bunların çoğu finansal kurumlar. İlk 20’de Barclays Bank, JP Morgan Chase, The Goldman Sachs, Deutsche Bank, Merrill Lynch, Bank of New York Mellon Corp gibi şirketler var.
Küresel ekonomiyi az sayıdaki banka ve finansal kurumun kontrol ettiği elbette bilinen bir durum. Ancak bu analizin ortaya çıkardığı gerçek, bunların aralarındaki şaşırtıcı derecedeki sıkı bağlar. Glattfelder’ın söylediği gibi, “2008’de gördüğümüz üzere, eğer bir şirket sıkıntıya düşerse, bu mutlaka yayılır.” Endişe verici olan da bu.
İsveç Federal Teknoloji Enstitüsü’nde yapılan çalışma, küresel ekonomik gücün mimarisini görsel olarak da önümüze seriyor. Siyah bir zemin üzerinde bir yerküre düşünün; üzerinde renkli noktalarla dünya ekonomisini kontrol eden 1318 şirket işaretlenmiş. Kırmızı noktalar, çok yakın bağlantılı olanlar; sarılar ise bağlantılı olanlar. İlişkiler de yeşil çizgilerle gösterilmiş. Kırmızıların yoğun olduğu alanda zemin artık siyah değil yeşil...
Sonuçta o çizime baktığınızda, dünyanın devletler tarafından değil, çok az sayıdaki şirketlerden oluşan bir Süper Birim/Güç tarafından yönetildiği düşüncesinin komplo teorisi olmadığını daha iyi anlıyorsunuz.
Konuyla ilgili uzmanlar, bunu zaten biliyordu; ama analiz, bu gerçeği, şirketler arasındaki ilişkinin yoğunluğunu, sıradan bir insanın da gözüyle görebileceği bir hale getirmiş.
Sadece bu nedenle bile önemli bir katkıdır.
-
küresel mali kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
küresel mali kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6 Kasım 2011 Pazar
13 Şubat 2011 Pazar
Mısır'a Diyalektik Bir Bakış
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Şubat 2011
Bütün dünya haftalardır Tunus ve Mısır’da olanları izliyor. Gazetelerin köşelerinde her gün çeşitli değerlendirmeler yazılıyor. İnsanlar, Arap halklarının diktatörlere başkaldırışını konuşuyor. Gelişmelerin bölge ülkelerine ve Amerika’ya olası etkileri tartışılıyor.
Haber akışı o kadar hızlı ki, yetişmek gerçekten zor. Kimisi bütün gün interneti tarayıp çeşitli kaynakları gözden geçiriyor; kimisi de televizyonun başından kalkmadan haber kanallarına bakıyor. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyor...
Aslında olanı iki cümleyle diyalektik aracılığıyla anlatmak olanaklı:
1. Tüm toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. (Karl Marx)
2. Hiçbir şey olmadan geçen yıllar vardır ve bir de içine yıllar sığan haftalar... (Lenin)
***
Son haftalarda Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşananlar, onlarca yıldır adeta sessiz duran halkların uyanışına sahne oldu.
Tunus’un 23 yıllık Devlet Başkanı Bin Ali devrildi. Mısır’ın 30 yıllık diktatörü Mübarek’in saltanatı kökünden sallandı. Ürdün’de Kral Abdullah korkusundan hükümeti feshetti.
Gerçekten de Lenin’in dediği gibi, bu kadar kısa zamana adeta yıllar sığdı...
Lenin’in 1917’de Rus Devrimi’nin 12. yılında yazdığı şu satırları da dikkatle okumak lazım. İnanılmaz ama Avrupa için söylediği aşağıdaki sözleri, bir ay önce fırtınadan önceki sessizliği yaşayan Arap toplumları için de söylemek olanaklıydı.
“Avrupa’ya şu anda çöken ölüm sessizliği bizi yanıltmamalı. Avrupa devrime gebedir. Savaşın korkunç dehşeti, hayat pahalılığının neden olduğu perişanlık devrimci bir ruh yaratıyor. Yönetici sınıflar, burjuva ve onların uşakları, hükümetler, giderek çok büyük bir ayaklanma olmadıkça asla içinden çıkamayacakları kadar karanlık bir yola doğru sürükleniyorlar."
Bu görüşleri Marx’ın Komünist Manifesto’daki o ünlü cümlesiyle bir arada ele alırsak durum netleşiyor. Toplumların tarihi, 1848’de sınıf savaşımlarının tarihiydi. Bugün de aynısı geçerli; bütün yaşananlar sınıf savaşımlarının tarihidir.
***
Mısır’da halk neden ayaklandı? Tepkiler doğrudan kapitalizme değil, demokrasi talebiyle diktatörlüğe yöneliyor ve protestocular arasında emekçiler olsa da örgütlü değiller. Ama sorunun en önemli kaynağı yine ekonomiktir.
2007-2008 dünya gıda krizinden en çok etkilenen ülkelerden biriydi bu ülke. Halkın yüzde 40’ından fazlası, yoksulluk sınırının altında, günde 2 dolara yaşamaya mahkum. İşçilerin ayda ancak 60 dolar kazanabildiği Mısır'da, gençler arasında işsizlik yüzde 20-25’lerde.
Peki maden, doğalgaz, tarım ve turizm gibi çeşitli kaynakları olan, her gün 700 bin varil petrol üreten, petrol rezervleri 4 milyar varili aşan bir ülkede halk neden bu kadar fakir?
Mısır’da yaşanan, aşırı zengin ve dar bir yönetici sınıfın halkı sömürmesinden başka bir şey değil. Bunlara o fırsatı veren ne? Amerika’nın desteklediği Mübarek’in halka zulmeden neoliberal politikaları!
Şimdi IMF Başkanı çıkmış şöyle diyor: “IMF, Mısır’ın bozulan ekonomisini düzeltmek için yardıma hazırdır!”
Ben size ne olacağını söyleyeyim: Sular biraz durulunca IMF ve Dünya Bankası devreye girecek, Mısır’a borç verecekler ve Şok Doktrini (Naomi Klein'ın ortaya koyduğu şok terapisi) yapılacak...
Tabii bunların olabilmesi için önce Mübarek’in yerine Amerika ile iyi geçinecek bir yönetimin gelmesi sağlanacak. Böylece düşen Mübarek’e bir tekme de pragmatizmiyle ünlü Amerika’dan gelirken, aşırı varlıklı sınıf aracılığıyla kontrolü elinde tutan küresel kapitalizmin çarkı işleyecek...
Bundan sonra soru şudur: Bu şartlar altında emperyalizm Mısır’dan elini çeker mi? Emekçilerin örgütlenemediği Mısır’a demokrasi gelir mi?
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Şubat 2011
Bütün dünya haftalardır Tunus ve Mısır’da olanları izliyor. Gazetelerin köşelerinde her gün çeşitli değerlendirmeler yazılıyor. İnsanlar, Arap halklarının diktatörlere başkaldırışını konuşuyor. Gelişmelerin bölge ülkelerine ve Amerika’ya olası etkileri tartışılıyor.
Haber akışı o kadar hızlı ki, yetişmek gerçekten zor. Kimisi bütün gün interneti tarayıp çeşitli kaynakları gözden geçiriyor; kimisi de televizyonun başından kalkmadan haber kanallarına bakıyor. Herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyor...
Aslında olanı iki cümleyle diyalektik aracılığıyla anlatmak olanaklı:
1. Tüm toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. (Karl Marx)
2. Hiçbir şey olmadan geçen yıllar vardır ve bir de içine yıllar sığan haftalar... (Lenin)
***
Son haftalarda Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da yaşananlar, onlarca yıldır adeta sessiz duran halkların uyanışına sahne oldu.
Tunus’un 23 yıllık Devlet Başkanı Bin Ali devrildi. Mısır’ın 30 yıllık diktatörü Mübarek’in saltanatı kökünden sallandı. Ürdün’de Kral Abdullah korkusundan hükümeti feshetti.
Gerçekten de Lenin’in dediği gibi, bu kadar kısa zamana adeta yıllar sığdı...
Lenin’in 1917’de Rus Devrimi’nin 12. yılında yazdığı şu satırları da dikkatle okumak lazım. İnanılmaz ama Avrupa için söylediği aşağıdaki sözleri, bir ay önce fırtınadan önceki sessizliği yaşayan Arap toplumları için de söylemek olanaklıydı.
“Avrupa’ya şu anda çöken ölüm sessizliği bizi yanıltmamalı. Avrupa devrime gebedir. Savaşın korkunç dehşeti, hayat pahalılığının neden olduğu perişanlık devrimci bir ruh yaratıyor. Yönetici sınıflar, burjuva ve onların uşakları, hükümetler, giderek çok büyük bir ayaklanma olmadıkça asla içinden çıkamayacakları kadar karanlık bir yola doğru sürükleniyorlar."
Bu görüşleri Marx’ın Komünist Manifesto’daki o ünlü cümlesiyle bir arada ele alırsak durum netleşiyor. Toplumların tarihi, 1848’de sınıf savaşımlarının tarihiydi. Bugün de aynısı geçerli; bütün yaşananlar sınıf savaşımlarının tarihidir.
***
Mısır’da halk neden ayaklandı? Tepkiler doğrudan kapitalizme değil, demokrasi talebiyle diktatörlüğe yöneliyor ve protestocular arasında emekçiler olsa da örgütlü değiller. Ama sorunun en önemli kaynağı yine ekonomiktir.
2007-2008 dünya gıda krizinden en çok etkilenen ülkelerden biriydi bu ülke. Halkın yüzde 40’ından fazlası, yoksulluk sınırının altında, günde 2 dolara yaşamaya mahkum. İşçilerin ayda ancak 60 dolar kazanabildiği Mısır'da, gençler arasında işsizlik yüzde 20-25’lerde.
Peki maden, doğalgaz, tarım ve turizm gibi çeşitli kaynakları olan, her gün 700 bin varil petrol üreten, petrol rezervleri 4 milyar varili aşan bir ülkede halk neden bu kadar fakir?
Mısır’da yaşanan, aşırı zengin ve dar bir yönetici sınıfın halkı sömürmesinden başka bir şey değil. Bunlara o fırsatı veren ne? Amerika’nın desteklediği Mübarek’in halka zulmeden neoliberal politikaları!
Şimdi IMF Başkanı çıkmış şöyle diyor: “IMF, Mısır’ın bozulan ekonomisini düzeltmek için yardıma hazırdır!”
Ben size ne olacağını söyleyeyim: Sular biraz durulunca IMF ve Dünya Bankası devreye girecek, Mısır’a borç verecekler ve Şok Doktrini (Naomi Klein'ın ortaya koyduğu şok terapisi) yapılacak...
Tabii bunların olabilmesi için önce Mübarek’in yerine Amerika ile iyi geçinecek bir yönetimin gelmesi sağlanacak. Böylece düşen Mübarek’e bir tekme de pragmatizmiyle ünlü Amerika’dan gelirken, aşırı varlıklı sınıf aracılığıyla kontrolü elinde tutan küresel kapitalizmin çarkı işleyecek...
Bundan sonra soru şudur: Bu şartlar altında emperyalizm Mısır’dan elini çeker mi? Emekçilerin örgütlenemediği Mısır’a demokrasi gelir mi?
-
Etiketler:
Amerika,
Dünya Bankası,
emek sömürüsü,
emperyalizm,
Hüsnü Mübarek,
IMF,
kapitalizm,
Karl Marx,
komünizm,
küresel mali kriz,
küreselleşme,
Lenin,
Mısır,
sınıf farkı,
Tunus
30 Mart 2009 Pazartesi
İktidar Sorumluluğu
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/29 Mart 2009
Dev sigorta şirketi AIG’nin yarattığı skandalı duymayan kalmamıştır herhalde... Amerikan hükümetinin hazineden kaynak aktararak batmaktan kurtardığı şirket, yöneticilerine milyonlarca prim vermiş. Olay ortaya çıkınca, hem Obama hükümeti hem de halk büyük tepki gösterdi.
O kadar ki; New York’un en çok okunan tabloid gazetelerinden The New York Daily News, “Domuz AIG” diye başlıkla çıktı. USA Today’in birinci sayfasında ise, üzerine domates fırlatılan AIG logolu bir resim yer aldı.
Televizyonda yayınlanan sokak röportajlarından birinde, genç bir kadın öfkesini şöyle anlatıyordu: “Bu, Amerikan halkına yapılmış bir hakarettir! Bizimle dalga mı geçiyorlar?” Yaşlı bir adamın tepkisi ise, kısa ve özdü: “Çıldırmış bunlar!”
Gerçekten birileri çıldırmış bu ülkede... Sonsuz bir açgözlülüğün pençesinde kıvrananlar, kendilerinden başka kimseyi düşünmez olmuş... Dar gelirli, işsiz perişan; AIG’nin tuzu kuru yöneticileri ise, milyon dolarlık primlerin peşinde...
Olayın buraya kadar olan kısmı, bütün dünyada haber oldu. Benim üzerinde durmak istediğim yanı ise, Obama’nın bu konudaki liderlik tavrı...
Önce AIG yöneticilerini en sert şekilde eleştirip, yapılanın yanlış olduğunu söyledi Obama... Beklenebilir bir tepkiydi bu.
Bununla da kalmadı; yöneticilere ödenen primlerin geri alınması için AIG’ye baskı uyguladı. O da yetmedi; Hazine Bakanı Timothy Geithner, prim tutarının AIG’ye verilecek kurtarma paketinden düşürüleceğini açıkladı.
Bu önlemler üzerine, toplumda, hükümetin Amerikan halkının haklarını koruduğuna olan inanç güçlendi. Hükümet, böyle bir skandal karşısında görevini yapmış, gereken tepkiyi ortaya koymuştu.
Fakat Obama bu kadarla yetinmedi; bir devlet başkanının sorunlar karşısında nasıl davranması gerektiğine ilişkin mükemmel bir örnek verdi ve yaşananlar üzerine şunları söyledi:
“Washington, kimin hatalı olduğunu bulma telaşına kapıldı. Bazıları Demokratlar’ın hatası diyor, bazıları da Cumhuriyetçiler’in... Bakın; Başkan olan benim, sorumluluk bana aittir.”
Aldığı somut önlemlerden sonra, bunları söylemese eleştirilir miydi Obama? Hayır.
Öyleyse neden söyledi? Çünkü başkanlık koltuğunda oturmanın ne anlama geldiğinin ayırdında; ülkede kamuyu ilgilendiren olaylarda, birinci derecede sorumluluğun, en başta kendisine ve hükümetine ait olduğunun bilincinde...
Çünkü halkın, kendisini iş yapması ve sorunları çözmesi için Başkan seçtiğini biliyor...
Peki, böyle bir olay Türkiye’de olsa, sorumluluk makamındakiler nasıl davranırdı? “O adamlara biz mi verdik primi?” deyip, çıkarlar mıydı işin içinden? Sanki halk onları oraya sadece boy göstersin diye getirmiş gibi davranıp, sorumluluktan kaçarlar mıydı?
Almanya’da patlayan Deniz Feneri olayında iktidarın tutumunu gördük... Onca insanın mağdur olması, derhal soruşturma başlatılmasına yetmedi...
Bir nedeni olsa gerek...
Türkiye’de iktidarlar, kamusal çıkarı gözetip, sorunları çözsün diye seçilmiyor mu?
Yolsuzluklara bulaştığı iddia edilen devlet görevlileri hakkında soruşturma açmayanlar, halka karşı sorumluluklarını yerine getirmiş sayılır mı?
Halk, kamu yararı yerine cemaat çıkarlarını savunan politikacılara güven duymaya devam edebilir mi?
Obama hükümetinin ve Amerikalıların, kendilerini aptal yerine koymaya çalışan holding yöneticilerine gösterdiği tepkiden alınacak dersler var...
Türkiye'de özellikle politikacıların, kamu vicdanının yara almamasına özen göstermesi gerekli. Bu, hem siyasetin saygınlığı, hem de ülkenin huzuru açısından şart...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/29 Mart 2009
Dev sigorta şirketi AIG’nin yarattığı skandalı duymayan kalmamıştır herhalde... Amerikan hükümetinin hazineden kaynak aktararak batmaktan kurtardığı şirket, yöneticilerine milyonlarca prim vermiş. Olay ortaya çıkınca, hem Obama hükümeti hem de halk büyük tepki gösterdi.
O kadar ki; New York’un en çok okunan tabloid gazetelerinden The New York Daily News, “Domuz AIG” diye başlıkla çıktı. USA Today’in birinci sayfasında ise, üzerine domates fırlatılan AIG logolu bir resim yer aldı.
Televizyonda yayınlanan sokak röportajlarından birinde, genç bir kadın öfkesini şöyle anlatıyordu: “Bu, Amerikan halkına yapılmış bir hakarettir! Bizimle dalga mı geçiyorlar?” Yaşlı bir adamın tepkisi ise, kısa ve özdü: “Çıldırmış bunlar!”
Gerçekten birileri çıldırmış bu ülkede... Sonsuz bir açgözlülüğün pençesinde kıvrananlar, kendilerinden başka kimseyi düşünmez olmuş... Dar gelirli, işsiz perişan; AIG’nin tuzu kuru yöneticileri ise, milyon dolarlık primlerin peşinde...
Olayın buraya kadar olan kısmı, bütün dünyada haber oldu. Benim üzerinde durmak istediğim yanı ise, Obama’nın bu konudaki liderlik tavrı...
Önce AIG yöneticilerini en sert şekilde eleştirip, yapılanın yanlış olduğunu söyledi Obama... Beklenebilir bir tepkiydi bu.
Bununla da kalmadı; yöneticilere ödenen primlerin geri alınması için AIG’ye baskı uyguladı. O da yetmedi; Hazine Bakanı Timothy Geithner, prim tutarının AIG’ye verilecek kurtarma paketinden düşürüleceğini açıkladı.
Bu önlemler üzerine, toplumda, hükümetin Amerikan halkının haklarını koruduğuna olan inanç güçlendi. Hükümet, böyle bir skandal karşısında görevini yapmış, gereken tepkiyi ortaya koymuştu.
Fakat Obama bu kadarla yetinmedi; bir devlet başkanının sorunlar karşısında nasıl davranması gerektiğine ilişkin mükemmel bir örnek verdi ve yaşananlar üzerine şunları söyledi:
“Washington, kimin hatalı olduğunu bulma telaşına kapıldı. Bazıları Demokratlar’ın hatası diyor, bazıları da Cumhuriyetçiler’in... Bakın; Başkan olan benim, sorumluluk bana aittir.”
Aldığı somut önlemlerden sonra, bunları söylemese eleştirilir miydi Obama? Hayır.
Öyleyse neden söyledi? Çünkü başkanlık koltuğunda oturmanın ne anlama geldiğinin ayırdında; ülkede kamuyu ilgilendiren olaylarda, birinci derecede sorumluluğun, en başta kendisine ve hükümetine ait olduğunun bilincinde...
Çünkü halkın, kendisini iş yapması ve sorunları çözmesi için Başkan seçtiğini biliyor...
Peki, böyle bir olay Türkiye’de olsa, sorumluluk makamındakiler nasıl davranırdı? “O adamlara biz mi verdik primi?” deyip, çıkarlar mıydı işin içinden? Sanki halk onları oraya sadece boy göstersin diye getirmiş gibi davranıp, sorumluluktan kaçarlar mıydı?
Almanya’da patlayan Deniz Feneri olayında iktidarın tutumunu gördük... Onca insanın mağdur olması, derhal soruşturma başlatılmasına yetmedi...
Bir nedeni olsa gerek...
Türkiye’de iktidarlar, kamusal çıkarı gözetip, sorunları çözsün diye seçilmiyor mu?
Yolsuzluklara bulaştığı iddia edilen devlet görevlileri hakkında soruşturma açmayanlar, halka karşı sorumluluklarını yerine getirmiş sayılır mı?
Halk, kamu yararı yerine cemaat çıkarlarını savunan politikacılara güven duymaya devam edebilir mi?
Obama hükümetinin ve Amerikalıların, kendilerini aptal yerine koymaya çalışan holding yöneticilerine gösterdiği tepkiden alınacak dersler var...
Türkiye'de özellikle politikacıların, kamu vicdanının yara almamasına özen göstermesi gerekli. Bu, hem siyasetin saygınlığı, hem de ülkenin huzuru açısından şart...
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Deniz Feneri,
küresel mali kriz,
Türkiye,
yolsuzluk
16 Mart 2009 Pazartesi
Mücevher ve Boş Buzdolabı...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/15 Mart 2009
Bir haftadır New York’tayım ve ekonomik krizin kenti nasıl vurduğuna tanık oluyorum. En son altı ay önce geldiğimde, çok fazla su yüzüne çıkmamış olan bazı değişiklikler, artık günlük yaşamda iyice hissedilir olmuş.
Gıda ürünleri ve zorunlu tüketim malzemeleri satan marketler dışında hangi mağazaya gitseniz, rahatça alışveriş yapıyorsunuz. Eskiden kasalarda görülen o uzun kuyruklar tarihe karışmış. Üstelik hemen her yerde büyük indirimler var... Artık yollarda alışveriş torbaları taşıyan eller, soğuğun da etkisiyle ceplere sokulmuş...
Caddelerde yürürken en çok gördüğüm yazı, kiralık mağazaların camlarına asılan “Retail Space For Rent”... En sık gördüğüm işaret ise, indirimi simgeleyen "%" işareti... Ama belli ki Amerikalılar, hükümetin dağıttığı çeklere karşın alışveriş yapmıyor.
Ekonomiyi canlandırma çabalarının kısa dönemde sonuç vereceğine olan inanç da fazla kuvvetli değil. Obama’nın geçtiğimiz günlerde Kongre’de yaptığı umut verici konuşma olumlu bulunsa da, yaşananlar halkın gözünü korkutmuş. “Ne olur ne olmaz, ben tasarruf edeyim,” diyor herkes...
Kapitalizm, bu tarihsel aşamada öyle yıkıcı boyutlara ulaştı ki, nasıl korkmaz insan?
Mother Jones dergisi, krizde kimin ağlayıp kimin güldüğünü ortaya koymak için güzel bir çalışma yapıp, yaşanan gelişmeleri özetlemiş. Bazi ilginç başlıklar şöyle:
-2006-2007 arasında en varlıklı Amerikalıların oluşturduğu % 5’lik kesimin geliri yüzde 9 artarken, orta sınıfın geliri yüzde 3 arttı.
-Milyonerlerin yüzde 55’i artık eski hayatlarını sürdüremeyeceğinden korkuyor. (Çünkü Forbes’a göre, havyar ve yat fiyatları, 2008’de yüzde 12 artmış...)
-The New York Times’a göre zenginlerin bütçelerinde sınırlama yapmak zorunda kaldıkları harcamalar, estetik operasyonlar, jetler, hizmetçiler, verilen bahşişler ve mücevher olarak sıralanıyor.
-Geçen kasım ayında ücretinde kesinti yapıp yapmayacağı sorulan General Motors CEO’su Rick Wagoner şu yanıtı verdi: “Üniversite masraflarını karşılamak zorunda olduğum bir oğlum var.” Daha sonra da, kamuoyunun tepkisi üzerine, yılda 1 dolar alacağını açıkladı.
-Sigorta şirketi AIG, devletten 85 milyar dolar yardım aldıktan bir hafta sonra sonra, şirketin yöneticileri lüks bir otelde kalıp 443 bin dolar ödedi. 23.400 dolar spa için, 6900 dolar golf için...
-Şu anda 4,5 milyon Amerikalı işsizlik ödeneği alıyor. Bu, son 26 yılda ulaşılan en yüksek rakam.
-Ortalama işsizlik ödeneği haftada 293 dolar.
-Amerikan halkının yüzde 31’i yiyecek ve ilaçta, yüzde 38’i de elektrik ve ısınma harcamalarında kısıtlama yapmak zorunda kaldığını söylüyor.
***
Bütün bu manzara ortaya koyuyor ki, Amerikan kapitalizmi, zengini koruyan, orta sınıfı ve yoksulları görmezden gelen politikalarıyla toplumu bir uçuruma sürükledi. Onunla da kalmayıp, tüm hastalığını dünyaya bulaştırdı...
Bu işin içinden çıkmak için, geçmişteki hataların tekrarlanmaması gerekiyor. Kimileri bunun farkında ama kimileri de eski ayrıcalıklı hayatını yeniden kazanma telaşına düşmüş...
Halkın sesi olması gereken yayın organlarında çıkan bazı yazılar da inanılır gibi değil... Partilerin iptal edilmesinden, artık gündelikçi kadının haftada sadece üç gün gelmeye başlamasından yakınan yazılarla, halkın derdine tercüman olduklarını sanıyorlar...
Amerika, sınıf meselesinin üzerini örtmeye çalıştıkça daha da batacak... Krizde asıl darbeyi yiyen, mücevher alamaz duruma gelen varsıl değil, buzdolabı boş kalan dar gelirlidir! Bu gerçekler yazılmadıkça, orta sınıf güçlendirilmedikçe krizden çıkış yoktur...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/15 Mart 2009
Bir haftadır New York’tayım ve ekonomik krizin kenti nasıl vurduğuna tanık oluyorum. En son altı ay önce geldiğimde, çok fazla su yüzüne çıkmamış olan bazı değişiklikler, artık günlük yaşamda iyice hissedilir olmuş.
Gıda ürünleri ve zorunlu tüketim malzemeleri satan marketler dışında hangi mağazaya gitseniz, rahatça alışveriş yapıyorsunuz. Eskiden kasalarda görülen o uzun kuyruklar tarihe karışmış. Üstelik hemen her yerde büyük indirimler var... Artık yollarda alışveriş torbaları taşıyan eller, soğuğun da etkisiyle ceplere sokulmuş...
Caddelerde yürürken en çok gördüğüm yazı, kiralık mağazaların camlarına asılan “Retail Space For Rent”... En sık gördüğüm işaret ise, indirimi simgeleyen "%" işareti... Ama belli ki Amerikalılar, hükümetin dağıttığı çeklere karşın alışveriş yapmıyor.
Ekonomiyi canlandırma çabalarının kısa dönemde sonuç vereceğine olan inanç da fazla kuvvetli değil. Obama’nın geçtiğimiz günlerde Kongre’de yaptığı umut verici konuşma olumlu bulunsa da, yaşananlar halkın gözünü korkutmuş. “Ne olur ne olmaz, ben tasarruf edeyim,” diyor herkes...
Kapitalizm, bu tarihsel aşamada öyle yıkıcı boyutlara ulaştı ki, nasıl korkmaz insan?
Mother Jones dergisi, krizde kimin ağlayıp kimin güldüğünü ortaya koymak için güzel bir çalışma yapıp, yaşanan gelişmeleri özetlemiş. Bazi ilginç başlıklar şöyle:
-2006-2007 arasında en varlıklı Amerikalıların oluşturduğu % 5’lik kesimin geliri yüzde 9 artarken, orta sınıfın geliri yüzde 3 arttı.
-Milyonerlerin yüzde 55’i artık eski hayatlarını sürdüremeyeceğinden korkuyor. (Çünkü Forbes’a göre, havyar ve yat fiyatları, 2008’de yüzde 12 artmış...)
-The New York Times’a göre zenginlerin bütçelerinde sınırlama yapmak zorunda kaldıkları harcamalar, estetik operasyonlar, jetler, hizmetçiler, verilen bahşişler ve mücevher olarak sıralanıyor.
-Geçen kasım ayında ücretinde kesinti yapıp yapmayacağı sorulan General Motors CEO’su Rick Wagoner şu yanıtı verdi: “Üniversite masraflarını karşılamak zorunda olduğum bir oğlum var.” Daha sonra da, kamuoyunun tepkisi üzerine, yılda 1 dolar alacağını açıkladı.
-Sigorta şirketi AIG, devletten 85 milyar dolar yardım aldıktan bir hafta sonra sonra, şirketin yöneticileri lüks bir otelde kalıp 443 bin dolar ödedi. 23.400 dolar spa için, 6900 dolar golf için...
-Şu anda 4,5 milyon Amerikalı işsizlik ödeneği alıyor. Bu, son 26 yılda ulaşılan en yüksek rakam.
-Ortalama işsizlik ödeneği haftada 293 dolar.
-Amerikan halkının yüzde 31’i yiyecek ve ilaçta, yüzde 38’i de elektrik ve ısınma harcamalarında kısıtlama yapmak zorunda kaldığını söylüyor.
***
Bütün bu manzara ortaya koyuyor ki, Amerikan kapitalizmi, zengini koruyan, orta sınıfı ve yoksulları görmezden gelen politikalarıyla toplumu bir uçuruma sürükledi. Onunla da kalmayıp, tüm hastalığını dünyaya bulaştırdı...
Bu işin içinden çıkmak için, geçmişteki hataların tekrarlanmaması gerekiyor. Kimileri bunun farkında ama kimileri de eski ayrıcalıklı hayatını yeniden kazanma telaşına düşmüş...
Halkın sesi olması gereken yayın organlarında çıkan bazı yazılar da inanılır gibi değil... Partilerin iptal edilmesinden, artık gündelikçi kadının haftada sadece üç gün gelmeye başlamasından yakınan yazılarla, halkın derdine tercüman olduklarını sanıyorlar...
Amerika, sınıf meselesinin üzerini örtmeye çalıştıkça daha da batacak... Krizde asıl darbeyi yiyen, mücevher alamaz duruma gelen varsıl değil, buzdolabı boş kalan dar gelirlidir! Bu gerçekler yazılmadıkça, orta sınıf güçlendirilmedikçe krizden çıkış yoktur...
Etiketler:
Amerika,
kapitalizm,
küresel mali kriz
9 Şubat 2009 Pazartesi
Amerika'dan Bir Sendika Hikayesi...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/8 Şubat 2009
Obama Başkan seçildiğinden beri Amerika’ya methiye düzenler çoğaldı... Biz, o modaya kapılmayalım ve liboşların Amerika güzellemelerini bir yana bırakıp, medyaya yansımayan gerçeklere bakalım...
EFCA nedir? Employee Free Choice Act (Çalışanların Özgür Seçim Yasası)... Amerika’da çalışanların sendika kurmasını kolaylaştıracak olan yasa önerisi... Bu yasa tasarısı, bir iş yerinde sendika kurulmasını, çalışanların katılımıyla yapılacak seçime ya da işçilerin çoğunluğunun imzalı onayına bağlıyor.
Mart 2007’de Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarı, daha sonra Senato’da oylamaya geçilmesi yönündeki teklifin yeterli desteği bulmaması nedeniyle askıda kaldı.
Bu sonuca varılmasını kim sağladı dersiniz? Küresel ekonomik krize neden olan büyük Amerikan bankalarının ve holdinglerin başındaki yöneticiler... Huffington Post’ta çıkan haberlere göre, EFCA’ye karşı muhalefeti örgütleyen kurum Bank of America... Yani halkın vergileriyle oluşan hazineden milyarlarca dolar yardım alan dev banka... Bir diğeri de, iflas etmesin diye kasasına para akıtılan sigorta şirketi AIG.
Bu kuruluşlar, 17 Ekim 2008 tarihinde ortak bir konferans bağlantısı yapıp, temsilcilerini ve müşterilerini yasa tasarısının aleyhine çalışmaları için uyardı. Amaçları, tasarıya karşı çıkan gruplara ve Cumhuriyetçi senatörlere maddi yardım gönderilmesiydi. Çünkü tek kurtuluşları, tasarıya destek veren senatör adaylarının 4 Kasım 2008 seçiminde yenilgiye uğramasıydı...
Konferans bağlantısına katılanlardan biri de, dünyanın en büyük ev donanım ürünleri perakendecisi Home Depot’nun kurucusu Bernie Marcus'tu. Çalışanların özgürce sendika kurması fikri Marcus’u öylesine çıldırtmıştı ki, şöyle seslendi kendisini dinleyenlere: “Bu uygarlığın yok oluşudur. Bir perakende şirket yöneticisinin bunu önlemek için çalışmadığını duyarsam, o o.... çocuğunun yakasına yapışırım.”
İlginçtir; bu konferans bağlantısının yapıldığı tarih 17 Ekim, aynı zamanda Dünya Yoksullukla Mücadele Günü... Böyle bir günde, yoksullukla boğuşan çalışan kesimin sendika kurma hakkının önlenmeye çalışılması, ne vahim bir çelişkidir...
Bunca gürültü çıkaran tasarının, Kongre’de ne zaman yeniden gündeme alınacağı belli değil. Demokratlar, 4 Kasım seçiminden hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu sağlayarak çıktı ve yeni Başkan Obama tasarıyı destekliyor. Ama soru şu: Obama, Amerikan kapitalizminin yarattığı “corporatocracy” / “plutocracy” gerçeğine direnebilecek mi?
Son iki yılda yüz bini aşkın banka çalışanı işinden oldu, fakat krizin asıl sorumlusu açgözlü banka yöneticileri hâlâ yerinde...
Uluslararası Hizmet İşçileri Sendikası’nda (SEIU) Bireysel Eşitlik Projesi’nin Direktörü Stephen Lerner, olan biteni güzel özetlemiş: “En büyük sorunu yaratan şirketler, yardım için para isteyip, sonra da o parayı çalışanların durumunun iyileştirilmesini önlemek için kullanıyor.”
Obama için düzenlenen görkemli törenleri seyredip, Amerika’nın bütünlük içindeki görüntüsüne özenenlere duyurulur: Amerika’da törenler her zaman şatafatlıdır. Çok para ve emek harcarlar bunun için. Çünkü bilirler görselliğin insanları nasıl etkilediğini...
Ama kapalı kapılar ardında dönenler farklıdır. Yoksulun, işçinin adı yoktur Amerika’da... Kapitalizm için en büyük tehlike olarak görülen sendikaların kurulması önlenir... Obama’nın Başkan olmasıyla ayrımcılığın sona erdiğini düşünenler, sınıf ayrımına hiç değinmez...
Bu yazıda anlattıklarıma dudak bükenler, Ken Loach’un “Bread & Roses” adlı filmini izlesin. Belki gözle görünce inanırlar işçinin Amerika’nın daimi siyahı olduğuna...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/8 Şubat 2009
Obama Başkan seçildiğinden beri Amerika’ya methiye düzenler çoğaldı... Biz, o modaya kapılmayalım ve liboşların Amerika güzellemelerini bir yana bırakıp, medyaya yansımayan gerçeklere bakalım...
EFCA nedir? Employee Free Choice Act (Çalışanların Özgür Seçim Yasası)... Amerika’da çalışanların sendika kurmasını kolaylaştıracak olan yasa önerisi... Bu yasa tasarısı, bir iş yerinde sendika kurulmasını, çalışanların katılımıyla yapılacak seçime ya da işçilerin çoğunluğunun imzalı onayına bağlıyor.
Mart 2007’de Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarı, daha sonra Senato’da oylamaya geçilmesi yönündeki teklifin yeterli desteği bulmaması nedeniyle askıda kaldı.
Bu sonuca varılmasını kim sağladı dersiniz? Küresel ekonomik krize neden olan büyük Amerikan bankalarının ve holdinglerin başındaki yöneticiler... Huffington Post’ta çıkan haberlere göre, EFCA’ye karşı muhalefeti örgütleyen kurum Bank of America... Yani halkın vergileriyle oluşan hazineden milyarlarca dolar yardım alan dev banka... Bir diğeri de, iflas etmesin diye kasasına para akıtılan sigorta şirketi AIG.
Bu kuruluşlar, 17 Ekim 2008 tarihinde ortak bir konferans bağlantısı yapıp, temsilcilerini ve müşterilerini yasa tasarısının aleyhine çalışmaları için uyardı. Amaçları, tasarıya karşı çıkan gruplara ve Cumhuriyetçi senatörlere maddi yardım gönderilmesiydi. Çünkü tek kurtuluşları, tasarıya destek veren senatör adaylarının 4 Kasım 2008 seçiminde yenilgiye uğramasıydı...
Konferans bağlantısına katılanlardan biri de, dünyanın en büyük ev donanım ürünleri perakendecisi Home Depot’nun kurucusu Bernie Marcus'tu. Çalışanların özgürce sendika kurması fikri Marcus’u öylesine çıldırtmıştı ki, şöyle seslendi kendisini dinleyenlere: “Bu uygarlığın yok oluşudur. Bir perakende şirket yöneticisinin bunu önlemek için çalışmadığını duyarsam, o o.... çocuğunun yakasına yapışırım.”
İlginçtir; bu konferans bağlantısının yapıldığı tarih 17 Ekim, aynı zamanda Dünya Yoksullukla Mücadele Günü... Böyle bir günde, yoksullukla boğuşan çalışan kesimin sendika kurma hakkının önlenmeye çalışılması, ne vahim bir çelişkidir...
Bunca gürültü çıkaran tasarının, Kongre’de ne zaman yeniden gündeme alınacağı belli değil. Demokratlar, 4 Kasım seçiminden hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu sağlayarak çıktı ve yeni Başkan Obama tasarıyı destekliyor. Ama soru şu: Obama, Amerikan kapitalizminin yarattığı “corporatocracy” / “plutocracy” gerçeğine direnebilecek mi?
Son iki yılda yüz bini aşkın banka çalışanı işinden oldu, fakat krizin asıl sorumlusu açgözlü banka yöneticileri hâlâ yerinde...
Uluslararası Hizmet İşçileri Sendikası’nda (SEIU) Bireysel Eşitlik Projesi’nin Direktörü Stephen Lerner, olan biteni güzel özetlemiş: “En büyük sorunu yaratan şirketler, yardım için para isteyip, sonra da o parayı çalışanların durumunun iyileştirilmesini önlemek için kullanıyor.”
Obama için düzenlenen görkemli törenleri seyredip, Amerika’nın bütünlük içindeki görüntüsüne özenenlere duyurulur: Amerika’da törenler her zaman şatafatlıdır. Çok para ve emek harcarlar bunun için. Çünkü bilirler görselliğin insanları nasıl etkilediğini...
Ama kapalı kapılar ardında dönenler farklıdır. Yoksulun, işçinin adı yoktur Amerika’da... Kapitalizm için en büyük tehlike olarak görülen sendikaların kurulması önlenir... Obama’nın Başkan olmasıyla ayrımcılığın sona erdiğini düşünenler, sınıf ayrımına hiç değinmez...
Bu yazıda anlattıklarıma dudak bükenler, Ken Loach’un “Bread & Roses” adlı filmini izlesin. Belki gözle görünce inanırlar işçinin Amerika’nın daimi siyahı olduğuna...
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
kapitalizm,
küresel mali kriz,
sendika
24 Kasım 2008 Pazartesi
Cahilliğin Egemenliği
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/23 Kasım 2008
Şiddetle yağmur yağarken bir taksiye biniyorum. Orta yaşlı şoför konuşmaya başlıyor:
“Nasıl yağmur yağıyor! Bir de küresel ısınma var diyorlar. Hani nerde? Her şey Allah’tandır! İster yağdırır ister yağdırmaz.”
Şoför konuşmaya devam edince yanıt vermek gerekiyor. “Durum öyle değil,” diyorum. Küresel ısınmanın belirtilerinin birçok alanda görüldüğünü, buzulların eridiğini, kimi göllerin ve hayvan türlerinin yok olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Lafımı kesip, “Kim demiş bunları?” diye soruyor. “Bilim adamları ve uzmanlar,” şeklindeki yanıtım onu hiç tatmin etmiyor, aksine kızdırıyor. “Bunlar safsata! Onlar hep böyle konuşur,” diyor.
***
Plastik damacanalarda su satan bir esnaf ile konuşuyorum. Şişenin altındaki dönüşüm logosuna bakmak isteyince, hemen anlıyor sebebini. “7 sayısına mı bakacaksınız?” diye soruyor.
“Evet,” diyorum. Çünkü damacanaların altında bulunan logonun içinde 3 ya da 7 rakamı varsa, bu o damacananın yüksek oranda kimyasal madde içerdiğini ve insan sağlığına zararlı olduğunu gösteriyor. Ama o, ısrarla bunu inkar etmeye çalışıyor.
“Bilim öyle demiyor,” diye karşılık verince sinirleniyor. “Ne bilimi? Onların işi gücü milleti korkutmak!” diyerek öfkesini açığa vuruyor.
***
Küresel mali krizin bütün dünya piyasalarında ciddi çöküşlere yol açtığı bir sırada, Başbakan Erdoğan anlaşılması güç laflar ediyor. Bankacılık sistemimizde alınan dersler nedeniyle ekonominin sıkıntıya düşmeyeceğini anlatıyor... “Hamdolsun, korkulduğu gibi bir şey söz konusu değil,” diyor.
Ekonomistler, mali krizin reel sektöre yansıyacağı konusunda uyarıyor, yaklaşan tehlikenin boyutları verilerle anlatılıyor ama nafile... O, “Kriz inşallah bizi teğet geçecek,” diyor.
Fakat aradan daha bir ay geçmeden krizin yansımaları görülüyor. Sanayideki üretim, eylül ayında geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 5.5 oranında düştü... İş yerleri kapanıyor, ağustos ayında 207 bin kişi daha işsizler ordusuna katıldı... Olsun... Başbakan, yine de krizin Türkiye'yi teğet geçeceğine inanıyor... Washington'a gidince, IMF'den para almak için, krizden etkilenmemenin mümkün olmadığını söylüyor ama Türkiye'de farklı konuşuyor...
***
Bu birbirinden bağımsız gibi görünen üç olayın ortak bir noktası var. Başbakan Erdoğan'ın aymazlığı, oy peşindeki takıyyeci politikacının tavrı olmanın ötesinde. Şoförün, su satıcısının ve Başbakan'ın tavrı, sonuçta aynı anlayıştan kaynak buluyor. O da, bilimsel çalışmayla elde edilen verileri değersizleştirme çabası. Böylelikle, bu tür verilerin yerine boş inançlar geçirilince, her türlü yanlışı gerçekmiş gibi göstermek olanaklı hale geliyor. Aynı anlayış, bir zamanlar da Kenan Evren'in radyasyonun faydalı olduğunu savunmasına yol açmıştı...
İlkel toplumlara uygun bir yaklaşım bu. Ancak neden diye sorgulamadan efendisine biat edenler tarafından kabul edilebilir. Oysa kulluktan vatandaşlığa geçen insan, araştıracak, bilimsel verileri aklın süzgecinden geçirip değerlendirecektir.
Bu yaklaşım değişmediği sürece, ne yazık ki, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması olanaklı görünmüyor. Mustafa Kemal Atatürk, boşuna “Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir,” dememiştir. Çünkü çağdaşlığın yolu bilimden geçer.
Atatürk’ü daha iyi tanımak amacıyla “belgesel” yaptığını iddia edenler, onun özellikle bu yönünü göz ardı etmemeli. Atatürk’ün düşünce sisteminin temelleri topluma doğru bir şekilde anlatılmazsa, işte bugünkü gibi, cahillik gelir çöker tepemize...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/23 Kasım 2008
Şiddetle yağmur yağarken bir taksiye biniyorum. Orta yaşlı şoför konuşmaya başlıyor:
“Nasıl yağmur yağıyor! Bir de küresel ısınma var diyorlar. Hani nerde? Her şey Allah’tandır! İster yağdırır ister yağdırmaz.”
Şoför konuşmaya devam edince yanıt vermek gerekiyor. “Durum öyle değil,” diyorum. Küresel ısınmanın belirtilerinin birçok alanda görüldüğünü, buzulların eridiğini, kimi göllerin ve hayvan türlerinin yok olduğunu anlatmaya çalışıyorum.
Lafımı kesip, “Kim demiş bunları?” diye soruyor. “Bilim adamları ve uzmanlar,” şeklindeki yanıtım onu hiç tatmin etmiyor, aksine kızdırıyor. “Bunlar safsata! Onlar hep böyle konuşur,” diyor.
***
Plastik damacanalarda su satan bir esnaf ile konuşuyorum. Şişenin altındaki dönüşüm logosuna bakmak isteyince, hemen anlıyor sebebini. “7 sayısına mı bakacaksınız?” diye soruyor.
“Evet,” diyorum. Çünkü damacanaların altında bulunan logonun içinde 3 ya da 7 rakamı varsa, bu o damacananın yüksek oranda kimyasal madde içerdiğini ve insan sağlığına zararlı olduğunu gösteriyor. Ama o, ısrarla bunu inkar etmeye çalışıyor.
“Bilim öyle demiyor,” diye karşılık verince sinirleniyor. “Ne bilimi? Onların işi gücü milleti korkutmak!” diyerek öfkesini açığa vuruyor.
***
Küresel mali krizin bütün dünya piyasalarında ciddi çöküşlere yol açtığı bir sırada, Başbakan Erdoğan anlaşılması güç laflar ediyor. Bankacılık sistemimizde alınan dersler nedeniyle ekonominin sıkıntıya düşmeyeceğini anlatıyor... “Hamdolsun, korkulduğu gibi bir şey söz konusu değil,” diyor.
Ekonomistler, mali krizin reel sektöre yansıyacağı konusunda uyarıyor, yaklaşan tehlikenin boyutları verilerle anlatılıyor ama nafile... O, “Kriz inşallah bizi teğet geçecek,” diyor.
Fakat aradan daha bir ay geçmeden krizin yansımaları görülüyor. Sanayideki üretim, eylül ayında geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 5.5 oranında düştü... İş yerleri kapanıyor, ağustos ayında 207 bin kişi daha işsizler ordusuna katıldı... Olsun... Başbakan, yine de krizin Türkiye'yi teğet geçeceğine inanıyor... Washington'a gidince, IMF'den para almak için, krizden etkilenmemenin mümkün olmadığını söylüyor ama Türkiye'de farklı konuşuyor...
***
Bu birbirinden bağımsız gibi görünen üç olayın ortak bir noktası var. Başbakan Erdoğan'ın aymazlığı, oy peşindeki takıyyeci politikacının tavrı olmanın ötesinde. Şoförün, su satıcısının ve Başbakan'ın tavrı, sonuçta aynı anlayıştan kaynak buluyor. O da, bilimsel çalışmayla elde edilen verileri değersizleştirme çabası. Böylelikle, bu tür verilerin yerine boş inançlar geçirilince, her türlü yanlışı gerçekmiş gibi göstermek olanaklı hale geliyor. Aynı anlayış, bir zamanlar da Kenan Evren'in radyasyonun faydalı olduğunu savunmasına yol açmıştı...
İlkel toplumlara uygun bir yaklaşım bu. Ancak neden diye sorgulamadan efendisine biat edenler tarafından kabul edilebilir. Oysa kulluktan vatandaşlığa geçen insan, araştıracak, bilimsel verileri aklın süzgecinden geçirip değerlendirecektir.
Bu yaklaşım değişmediği sürece, ne yazık ki, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması olanaklı görünmüyor. Mustafa Kemal Atatürk, boşuna “Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir,” dememiştir. Çünkü çağdaşlığın yolu bilimden geçer.
Atatürk’ü daha iyi tanımak amacıyla “belgesel” yaptığını iddia edenler, onun özellikle bu yönünü göz ardı etmemeli. Atatürk’ün düşünce sisteminin temelleri topluma doğru bir şekilde anlatılmazsa, işte bugünkü gibi, cahillik gelir çöker tepemize...
Etiketler:
bilim,
cahillik,
IMF,
inanç,
Kenan Evren,
küresel ısınma,
küresel mali kriz,
Mustafa Kemal Atatürk,
Recep Tayyip Erdoğan,
Türkiye,
uygarlık
17 Kasım 2008 Pazartesi
Kapitalizm ve İnsan Doğası
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/16 Kasım 2008
Obama’nın zaferi üzerine binbir türlü yorum yapıldı. Küçümsenecek bir zafer değil tabii. Siyahi genç bir senatör Beyaz Saray’a patron oldu. Amerikan tarihi için olduğu kadar dünya tarihi için de önemli bir olaydır bu.
Irkçılık, hâlâ çağın en utanç verici sorunlarından birisi. Sanmayın ki, Obama’nın seçilmesiyle birdenbire ortadan kalkacak. Irkçılığın toplumun kökünden kazınması zaman alacaktır. Yine de Obama’nın başkanlığı, bu mücadelede büyük bir dönüm noktasıdır.
Diğer yandan, başkanın siyah oluşu, Amerikan sisteminin tümüyle değişeceği anlamına gelmez. Obama’nın önerdiği değişimin sınırları bellidir. Ülkenin kapitalist-emperyalist çıkarlarına karşı çıkanı başkan yaparlar mı Amerika’da?
***
Benim bugün üzerinde durmak istediğim konu ise, bu seçimin bir başka yönü. Amerikalı seçmenlerin tercihini belirleyen etkenlere dikkat çekmek istiyorum.
İstatistiklere göre, Amerikalı seçmenlerin yüzde 62'si ekonomik endişeler nedeniyle Obama’ya oy verdiğini belirtti. Sadece yüzde 10’luk bir kesim Irak’taki savaşı birinci sıraya koyarken, terör ancak yüzde 9’luk bir seçmen grubunun oyunu etkileyen ilk etken oldu.
Bu oranlar, insan davranışını göstermesi bakımından ilginç. Ne yalanlara dayanılarak yapılan işgaller, ne bombalarla öldürülen siviller, ne de hapishanelerde işkence gören insanlar... Bunların hiçbirisi Amerikalı seçmenleri ekonomi kadar etkilemedi... Etkilemiş olsaydı, 2004’te Bush’a tekrar oy vermezlerdi...
Bush’un ikinci kez başkan seçildiği günün ertesinde İngiliz Daily Mirror gazetesi manşetten kocaman puntolarla şu soruyu sormuştu: “59.059.084 kişi nasıl bu kadar aptal olabilir?” Bush’a oy verenlerin davranışını açıklayamıyordu dünya. Ortadoğu petrolüne el koyma amacındaki Bush hükümeti, 11 Eylül saldırılarını bahane etmiş ve Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasıyla bu ülkeyi işgal etmişti.
Fakat zamanla yalanları bir bir ortaya çıktı. Üstelik Irak'tan 6 ayda çıkacaklarını söylemelerine karşın işgal sürüyordu. Neo-con'ların “Önleyici Saldırı Doktrini” engel tanımıyor, hak, hukuk ayaklar altına alınıyordu. İlk kez yapılan bir uygulamayla askerlerle birlikte cepheye “iliştirilmiş gazeteciler” (embedded journalist) gönderildi. Böylece savaş, insanların oturma odalarına taşındı. Yemek yerken savaş görüntülerini seyretti Amerikalılar...
Ve o dönemde yapılan seçimi yine bu korkunç savaşı başlatan Bush kazandı... İnsanın aklına geliyor; keşke ekonomik kriz bu yıl yerine 2004’te patlasaydı da, Bush-Cheney takımı son 4 yıldır kirli politikalarını sürdüremeseydi!
Elbette bir insanın bankadaki parasını ya da işini kaybetmekten endişe etmesi anlaşılabilir bir durum. Gelecek korkusu doğaldır. Anlaşılmaz olansa, bombalar altında hayatını kaybeden suçsuz insanların dramına duyarsız kalmak...
O yıllarda Amerika’nın yaşadığı travmaya tepki gösterenler de yok değildi. Bush, 2004’te halktan tekrar onay alınca, toplumdaki bölünme iyice derinleşti. Hatta bu onursuzluğu daha fazla taşıyamayacağını söyleyen bazı Amerikalılar Kanada’ya göç etti. Ama bunlar, yeni muhafazakarlığın kanlı Yeni Dünya Düzeni’ni durdurmaya yetmedi...
Sonuçta, 2008’de ekonomik kaygılar nedeniyle ezici bir çoğunlukla Obama’yı seçebilen bir toplum, 2004’te dünyayı kana bulayan Bush’a karşı duramadı... Mutlaka o dönemin koşullarını belirleyen birçok toplumsal ve ekonomik etken var. Ve çok açık ki, bu etkenlerden birisi de, kapitalist toplumda duyarsızlaşan insan doğası...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/16 Kasım 2008
Obama’nın zaferi üzerine binbir türlü yorum yapıldı. Küçümsenecek bir zafer değil tabii. Siyahi genç bir senatör Beyaz Saray’a patron oldu. Amerikan tarihi için olduğu kadar dünya tarihi için de önemli bir olaydır bu.
Irkçılık, hâlâ çağın en utanç verici sorunlarından birisi. Sanmayın ki, Obama’nın seçilmesiyle birdenbire ortadan kalkacak. Irkçılığın toplumun kökünden kazınması zaman alacaktır. Yine de Obama’nın başkanlığı, bu mücadelede büyük bir dönüm noktasıdır.
Diğer yandan, başkanın siyah oluşu, Amerikan sisteminin tümüyle değişeceği anlamına gelmez. Obama’nın önerdiği değişimin sınırları bellidir. Ülkenin kapitalist-emperyalist çıkarlarına karşı çıkanı başkan yaparlar mı Amerika’da?
***
Benim bugün üzerinde durmak istediğim konu ise, bu seçimin bir başka yönü. Amerikalı seçmenlerin tercihini belirleyen etkenlere dikkat çekmek istiyorum.
İstatistiklere göre, Amerikalı seçmenlerin yüzde 62'si ekonomik endişeler nedeniyle Obama’ya oy verdiğini belirtti. Sadece yüzde 10’luk bir kesim Irak’taki savaşı birinci sıraya koyarken, terör ancak yüzde 9’luk bir seçmen grubunun oyunu etkileyen ilk etken oldu.
Bu oranlar, insan davranışını göstermesi bakımından ilginç. Ne yalanlara dayanılarak yapılan işgaller, ne bombalarla öldürülen siviller, ne de hapishanelerde işkence gören insanlar... Bunların hiçbirisi Amerikalı seçmenleri ekonomi kadar etkilemedi... Etkilemiş olsaydı, 2004’te Bush’a tekrar oy vermezlerdi...
Bush’un ikinci kez başkan seçildiği günün ertesinde İngiliz Daily Mirror gazetesi manşetten kocaman puntolarla şu soruyu sormuştu: “59.059.084 kişi nasıl bu kadar aptal olabilir?” Bush’a oy verenlerin davranışını açıklayamıyordu dünya. Ortadoğu petrolüne el koyma amacındaki Bush hükümeti, 11 Eylül saldırılarını bahane etmiş ve Irak’ta kitle imha silahları olduğu iddiasıyla bu ülkeyi işgal etmişti.
Fakat zamanla yalanları bir bir ortaya çıktı. Üstelik Irak'tan 6 ayda çıkacaklarını söylemelerine karşın işgal sürüyordu. Neo-con'ların “Önleyici Saldırı Doktrini” engel tanımıyor, hak, hukuk ayaklar altına alınıyordu. İlk kez yapılan bir uygulamayla askerlerle birlikte cepheye “iliştirilmiş gazeteciler” (embedded journalist) gönderildi. Böylece savaş, insanların oturma odalarına taşındı. Yemek yerken savaş görüntülerini seyretti Amerikalılar...
Ve o dönemde yapılan seçimi yine bu korkunç savaşı başlatan Bush kazandı... İnsanın aklına geliyor; keşke ekonomik kriz bu yıl yerine 2004’te patlasaydı da, Bush-Cheney takımı son 4 yıldır kirli politikalarını sürdüremeseydi!
Elbette bir insanın bankadaki parasını ya da işini kaybetmekten endişe etmesi anlaşılabilir bir durum. Gelecek korkusu doğaldır. Anlaşılmaz olansa, bombalar altında hayatını kaybeden suçsuz insanların dramına duyarsız kalmak...
O yıllarda Amerika’nın yaşadığı travmaya tepki gösterenler de yok değildi. Bush, 2004’te halktan tekrar onay alınca, toplumdaki bölünme iyice derinleşti. Hatta bu onursuzluğu daha fazla taşıyamayacağını söyleyen bazı Amerikalılar Kanada’ya göç etti. Ama bunlar, yeni muhafazakarlığın kanlı Yeni Dünya Düzeni’ni durdurmaya yetmedi...
Sonuçta, 2008’de ekonomik kaygılar nedeniyle ezici bir çoğunlukla Obama’yı seçebilen bir toplum, 2004’te dünyayı kana bulayan Bush’a karşı duramadı... Mutlaka o dönemin koşullarını belirleyen birçok toplumsal ve ekonomik etken var. Ve çok açık ki, bu etkenlerden birisi de, kapitalist toplumda duyarsızlaşan insan doğası...
10 Kasım 2008 Pazartesi
Kafasız Tavuklar
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/9 Kasım 2008
Önce The New York Times’da şu satırları okudum: “Bu, hepimizin etrafta kafası kesilmiş tavuklar gibi oradan oraya koşuşturduğumuz, 19. yüzyıl tarzı bir panik.” Boston merkezli yatırım firması GMO’nun Başkanı R. Jeremy Grantham, küresel mali krizi böyle anlatmış.
Bu tanımlama, bana, Türkçe’deki “Mal canın yongasıdır,” deyişini hatırlattı. Parasını kaybeden insanın kendisini boynu kırılıp kafası koparılan tavuğa benzetişi ilginç ve acıklı gerçekten...
Grantham’ın sözlerinden sonra Başbakan Erdoğan’ın “ümük” yorumu geldi. IMF ile anlaşma yapılsın diyenlere, “Krizi fırsat bilip ümüğümüzü sıkalım derlerse olmaz,” diye yanıt verdi Erdoğan.
Görüldüğü gibi küresel mali kriz, birçok kişiyi boyun endişesine düşürdü. “Ya boynumu koparırlarsa?”, “Ya boynuma çöküp nefes almamı engellerlerse?” türünden korkular taşıyor insanlar.
Peki, IMF’ye karşı olmadığını açıklayan Erdoğan, neden şimdi bu endişeye düştü? Bugüne kadar her krizde kendini IMF ile pazarlık ederken bulan Türkiye değil miydi? Amerika’da patlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik krizin, gelişmekte olan ülkeleri sonunda yine IMF ile masaya oturtacağı belliydi.
Küresel kapitalizmin çarkı böyle işliyor. Naomi Klein’ın “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism” (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi) adlı kitabında anlattığı gibi, kapitalizm, felaketlerden yararlanarak yoluna devam ediyor. Savaş, terör, sel, açlık vb. her türlü ekonomik, doğal ya da politik felaket, kriz yaratıyor ve böylece küresel kapitalizmin şok terapisi için yol açılıyor.
Zayıf olan krizle yıkılınca bundan çıkar sağlayacak güçler devreye giriyor. Kredi ve nakit sıkıntısına düşen ekonomilere biraz gaz verilip ayağa kaldırılır gibi yapılıyor. Ama bunun için önce neoliberal ekonominin şartları öne sürülüyor. Yani, özelleştirme, devlet müdahalesinin kısıtlanması ve sosyal harcamalarda kesintiler öneren reçeteler dayatılıyor. Bir süre sonra da sıcak para girişiyle tamamen dışa bağımlı hale gelen ve cari açığı artan ekonomiler, en ufak bir sarsıntıda tekrar yıkılacak hale geliyor.
Bir kısırdöngü bu. Felaket kapitalizmi bu şekilde ilerliyor. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar da, bu sistemin en önde gelen aktörleri. Hep böyleydi; IMF, zaten hep “ümük sıkmak” için var oldu. Bunu kurumun kendi uzmanları bile söylüyor. 1980’lerde IMF’nin Latin Amerika ve Afrika’daki yapısal düzenleme planlarını tasarlayan ekonomist Davison L. Budhoo, sonraları şu itirafta bulundu: “1983’ten itibaren yaptığımız her şey, Güney’in ‘özelleştirilmesini’ ya da bitirilmesini temel alan yeni bir anlayışa dayanıyordu.”
O nedenle, Erdoğan’ın ABD/AB yönetimindeki IMF’ye yönelik “ümük sıkma” uyarısı gariptir... Türkiye, her ne kadar üyelik payı ödüyor olsa da, IMF’nin yönetiminde söz hakkı yok denecek kadar azdır. Gelişmiş ülkelerin egemenliğindeki IMF için yeni bir görev tanımı yapılmadıkça da, bu kurum gelişmekte olan ülkeler için bir çözüm olmayacaktır. Nitekim bu gerçekleri gören Venezüella, sonunda IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerini bitirip özgürlüğünü ilan etti.
Türkiye ne zaman IMF’nin etki alanından çıkacak belli değil... Ama görünen o ki, felaket kapitalizmi yoluna devam ediyor. Kimin elinde baltayla gezdiği, kimin kafası uçurulan tavuk yerine konmak istediği apaçık ortada.
“Yine o bilindik sol söylemler!” diyerek bu yazdıklarımıza dudak bükenler vardır mutlaka...Eh, nicedir emekçinin canına okuyan klasik sağ söylemleri savunacak değiliz ya...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/9 Kasım 2008
Önce The New York Times’da şu satırları okudum: “Bu, hepimizin etrafta kafası kesilmiş tavuklar gibi oradan oraya koşuşturduğumuz, 19. yüzyıl tarzı bir panik.” Boston merkezli yatırım firması GMO’nun Başkanı R. Jeremy Grantham, küresel mali krizi böyle anlatmış.
Bu tanımlama, bana, Türkçe’deki “Mal canın yongasıdır,” deyişini hatırlattı. Parasını kaybeden insanın kendisini boynu kırılıp kafası koparılan tavuğa benzetişi ilginç ve acıklı gerçekten...
Grantham’ın sözlerinden sonra Başbakan Erdoğan’ın “ümük” yorumu geldi. IMF ile anlaşma yapılsın diyenlere, “Krizi fırsat bilip ümüğümüzü sıkalım derlerse olmaz,” diye yanıt verdi Erdoğan.
Görüldüğü gibi küresel mali kriz, birçok kişiyi boyun endişesine düşürdü. “Ya boynumu koparırlarsa?”, “Ya boynuma çöküp nefes almamı engellerlerse?” türünden korkular taşıyor insanlar.
Peki, IMF’ye karşı olmadığını açıklayan Erdoğan, neden şimdi bu endişeye düştü? Bugüne kadar her krizde kendini IMF ile pazarlık ederken bulan Türkiye değil miydi? Amerika’da patlayıp tüm dünyaya yayılan ekonomik krizin, gelişmekte olan ülkeleri sonunda yine IMF ile masaya oturtacağı belliydi.
Küresel kapitalizmin çarkı böyle işliyor. Naomi Klein’ın “The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism” (Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi) adlı kitabında anlattığı gibi, kapitalizm, felaketlerden yararlanarak yoluna devam ediyor. Savaş, terör, sel, açlık vb. her türlü ekonomik, doğal ya da politik felaket, kriz yaratıyor ve böylece küresel kapitalizmin şok terapisi için yol açılıyor.
Zayıf olan krizle yıkılınca bundan çıkar sağlayacak güçler devreye giriyor. Kredi ve nakit sıkıntısına düşen ekonomilere biraz gaz verilip ayağa kaldırılır gibi yapılıyor. Ama bunun için önce neoliberal ekonominin şartları öne sürülüyor. Yani, özelleştirme, devlet müdahalesinin kısıtlanması ve sosyal harcamalarda kesintiler öneren reçeteler dayatılıyor. Bir süre sonra da sıcak para girişiyle tamamen dışa bağımlı hale gelen ve cari açığı artan ekonomiler, en ufak bir sarsıntıda tekrar yıkılacak hale geliyor.
Bir kısırdöngü bu. Felaket kapitalizmi bu şekilde ilerliyor. IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar da, bu sistemin en önde gelen aktörleri. Hep böyleydi; IMF, zaten hep “ümük sıkmak” için var oldu. Bunu kurumun kendi uzmanları bile söylüyor. 1980’lerde IMF’nin Latin Amerika ve Afrika’daki yapısal düzenleme planlarını tasarlayan ekonomist Davison L. Budhoo, sonraları şu itirafta bulundu: “1983’ten itibaren yaptığımız her şey, Güney’in ‘özelleştirilmesini’ ya da bitirilmesini temel alan yeni bir anlayışa dayanıyordu.”
O nedenle, Erdoğan’ın ABD/AB yönetimindeki IMF’ye yönelik “ümük sıkma” uyarısı gariptir... Türkiye, her ne kadar üyelik payı ödüyor olsa da, IMF’nin yönetiminde söz hakkı yok denecek kadar azdır. Gelişmiş ülkelerin egemenliğindeki IMF için yeni bir görev tanımı yapılmadıkça da, bu kurum gelişmekte olan ülkeler için bir çözüm olmayacaktır. Nitekim bu gerçekleri gören Venezüella, sonunda IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerini bitirip özgürlüğünü ilan etti.
Türkiye ne zaman IMF’nin etki alanından çıkacak belli değil... Ama görünen o ki, felaket kapitalizmi yoluna devam ediyor. Kimin elinde baltayla gezdiği, kimin kafası uçurulan tavuk yerine konmak istediği apaçık ortada.
“Yine o bilindik sol söylemler!” diyerek bu yazdıklarımıza dudak bükenler vardır mutlaka...Eh, nicedir emekçinin canına okuyan klasik sağ söylemleri savunacak değiliz ya...
19 Ekim 2008 Pazar
Kapitalizm Öldü mü?
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/19 Ekim 2008
The Week dergisi Amerika baskısının kapağında Adam Smith’in mezar taşını resmedip, üzerine de doğum-ölüm tarihlerini 1776-2008 olarak yazmış. Yine kapağa taşıdıkları soru ise şu: “Kapitalizm öldü mü?”
Öldü mü?
Son nefesini vermedi ama ciddi yara aldı. Küresel mali krizle boğuşan kapitalist sistem bunalımda. Bugünlerde herkes, bunun nedenini arıyor. Oysa birçok ekonomist, çok önceden bu kontrolsüz gidişatın bir yerde mutlaka duvara toslayacağı konusunda uyarılarda bulunmuştu...
Üstelik bu uyarıların tarihi geriye doğru bakıldığında oldukça da eski. Ta Marx ve Engels’den bu yana kapitalizmin hangi aşamalardan geçerek nereye varacağı tartışılıyor... Kimisi bu tartışmaları “saçmalık” diyerek küçümsemeye kalksa da, bir Amerikan dergisinin 2008 yılını Adam Smith’in ölüm tarihi olarak görmesi anlamlıdır.
Ne diyordu Smith 1776 tarihli eseri “Ulusların Zenginliği”nde? Her birey kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden, çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur. Toplumdaki uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da kendiliğinden oluşur. Bunu sağlayan “görünmez el” ise serbest piyasadır...
Görünen o ki, bu teorinin gerçekleri yansıtmadığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Başıboş bırakılan serbest piyasaların bugünkü hali ortada. O “görünmez el” gerçekten görünmedi ve sözüm ona kendiliğinden oluşacak uyum yaratılamadığından, sistem kendisini dinamitledi...
Ve sonunda yine devlet babaya başvuruldu. Amerika’da yıllardır kendi haline bırakılan serbest piyasa, şimdi devletin kurtarma planlarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor; Avrupa’da devlet ek sermaye aktararak bankaları kısmen devletleştiriyor. Devlet bu işlere hiç karışmasın diyenler, kurtuluşu yine devlet yardımlarında buluyor. Bunun anlamı, İngilizce’de “unregulated capitalism” denen Reaganizm’in iflas bayrağını çektiğidir.
***
Aslında bu son yaşananlar hiç de şaşırtıcı değil. Bilen bilir; Lenin 1916’da yazdığı “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinde kapitalizm-emperyalizm ilişkisini anlatır.
Lenin’e göre, emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğini kurduğu, sermaye ihracının olağanüstü önem kazandığı, dünyanın uluslararası tekeller arasında paylaşıldığı ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlandığı bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.
Günümüzde “küresel ekonomi” denilen aldatmaca gerçekte budur... Sermaye, artık ülkelerin gelecekleri üzerindeki en önemli belirleyicidir ve sınır tanımadan hareket etmektedir. Bunun etkileri, her yerde olduğu gibi ülkemizde de şiddetli bir şekilde hissediliyor. Ülkenin en stratejik kurumlarını yabancı kurumlara satan, küresel sermayeye teslim olmuş bir iktidar yönetiyor bugün Türkiye’yi.
Neoconların egemenliğindeki Amerikan Emperyalizmi’nin dünyayı sürüklediği nokta budur. Peki bundan sonra ne olacak?
Açgözlülüğün esiri olan emperyalistler, elbette faturayı yine yoksula yükleyecek. Bu ulusal düzeyde de uluslararası boyutta da böyle olacak. Wall Street lobicilerinin 700 milyar dolarlık yardım paketinden mortgage ile ilgili olmayan zararları için de faydalanmaya çalışması boşuna değil... O paralar yine halkın sırtına bindirilecek, az gelişmiş ülkelerden çıkacak...
Bakmayın siz, Başbakan’ın “Ekonomik yapımız sağlam; kriz en az bizi etkiler,” demesine... O herhalde kendisini emperyalist kampta sanıyor...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/19 Ekim 2008
The Week dergisi Amerika baskısının kapağında Adam Smith’in mezar taşını resmedip, üzerine de doğum-ölüm tarihlerini 1776-2008 olarak yazmış. Yine kapağa taşıdıkları soru ise şu: “Kapitalizm öldü mü?”
Öldü mü?
Son nefesini vermedi ama ciddi yara aldı. Küresel mali krizle boğuşan kapitalist sistem bunalımda. Bugünlerde herkes, bunun nedenini arıyor. Oysa birçok ekonomist, çok önceden bu kontrolsüz gidişatın bir yerde mutlaka duvara toslayacağı konusunda uyarılarda bulunmuştu...
Üstelik bu uyarıların tarihi geriye doğru bakıldığında oldukça da eski. Ta Marx ve Engels’den bu yana kapitalizmin hangi aşamalardan geçerek nereye varacağı tartışılıyor... Kimisi bu tartışmaları “saçmalık” diyerek küçümsemeye kalksa da, bir Amerikan dergisinin 2008 yılını Adam Smith’in ölüm tarihi olarak görmesi anlamlıdır.
Ne diyordu Smith 1776 tarihli eseri “Ulusların Zenginliği”nde? Her birey kendi çıkarı peşinde koşarken, sıklıkla, katkıda bulunmaya niyetleneceğinden, çok daha etkin olarak topluma katkıda bulunur. Toplumdaki uyum, bilinçli bir müdahale olmasa da kendiliğinden oluşur. Bunu sağlayan “görünmez el” ise serbest piyasadır...
Görünen o ki, bu teorinin gerçekleri yansıtmadığı kesin olarak kanıtlanmıştır. Başıboş bırakılan serbest piyasaların bugünkü hali ortada. O “görünmez el” gerçekten görünmedi ve sözüm ona kendiliğinden oluşacak uyum yaratılamadığından, sistem kendisini dinamitledi...
Ve sonunda yine devlet babaya başvuruldu. Amerika’da yıllardır kendi haline bırakılan serbest piyasa, şimdi devletin kurtarma planlarıyla ayakta tutulmaya çalışılıyor; Avrupa’da devlet ek sermaye aktararak bankaları kısmen devletleştiriyor. Devlet bu işlere hiç karışmasın diyenler, kurtuluşu yine devlet yardımlarında buluyor. Bunun anlamı, İngilizce’de “unregulated capitalism” denen Reaganizm’in iflas bayrağını çektiğidir.
***
Aslında bu son yaşananlar hiç de şaşırtıcı değil. Bilen bilir; Lenin 1916’da yazdığı “Emperyalizm-Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı eserinde kapitalizm-emperyalizm ilişkisini anlatır.
Lenin’e göre, emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğini kurduğu, sermaye ihracının olağanüstü önem kazandığı, dünyanın uluslararası tekeller arasında paylaşıldığı ve dünyadaki bütün toprakların en büyük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlandığı bir gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.
Günümüzde “küresel ekonomi” denilen aldatmaca gerçekte budur... Sermaye, artık ülkelerin gelecekleri üzerindeki en önemli belirleyicidir ve sınır tanımadan hareket etmektedir. Bunun etkileri, her yerde olduğu gibi ülkemizde de şiddetli bir şekilde hissediliyor. Ülkenin en stratejik kurumlarını yabancı kurumlara satan, küresel sermayeye teslim olmuş bir iktidar yönetiyor bugün Türkiye’yi.
Neoconların egemenliğindeki Amerikan Emperyalizmi’nin dünyayı sürüklediği nokta budur. Peki bundan sonra ne olacak?
Açgözlülüğün esiri olan emperyalistler, elbette faturayı yine yoksula yükleyecek. Bu ulusal düzeyde de uluslararası boyutta da böyle olacak. Wall Street lobicilerinin 700 milyar dolarlık yardım paketinden mortgage ile ilgili olmayan zararları için de faydalanmaya çalışması boşuna değil... O paralar yine halkın sırtına bindirilecek, az gelişmiş ülkelerden çıkacak...
Bakmayın siz, Başbakan’ın “Ekonomik yapımız sağlam; kriz en az bizi etkiler,” demesine... O herhalde kendisini emperyalist kampta sanıyor...
Etiketler:
Adam Smith,
Amerika,
emperyalizm,
Engels,
kapitalizm,
Karl Marx,
küresel mali kriz,
Lenin,
Marksizm,
Reaganizm,
Türkiye


