© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Ağustos 2010
“Ne yazık ki, gelecek artık eskiden olduğu gibi değil.”
Bu cümlede mantıksal bir hata olduğunu düşünebilirsiniz ama yok. İngilizcesi “Sadly, The Future Is No Longer What It Was”... James Leyland Kirby adlı müzisyenin bir albümünün adı bu.
Geçenlerde hüznü sarsıcı bir güzellikte anlatan bu albümü dinlerken birçok konuda düşünür buldum kendimi. Bu ülkenin geleceğine ilişkin hayallerim geldi aklıma.
Hep denir ya; “Türkiye, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” diye...
Hep söylenir ama gerçekte bir türlü ulaşılamayan bir hedeftir o bizim için. Ne demokrasimiz tamdır; ne de laik ve sosyal hukuk devletimiz...
Jose Saramago’nun dediği gibi, demokratik bir sistemle yönetilmeyiz biz. Halkın belli aralıklarla oy verişi demokrasi diye yutturulur; bir aldatmacadır bizimkisi. Siyasetçilerin, ağaların, büyük sermaye sahiplerinin elindedir her şey...
Biliriz böyle olduğunu ama yaşadığımız topraklarda bir gün ekonomik paylaşımda ve adaletin sağlanmasında daha hakça bir düzenin hüküm süreceğini düşlemekten de vazgeçmeyiz.
Alınteriyle yaşamını kazanan dar gelirlinin itilip kakılmayacağı, insanca bir hayatın toplumun geneline yayılacağı bir düzenin özlemini çekeriz. Darbeler olmasın, polis hakkını arayan işçiyi, memuru dövmesin isteriz.
Etnik siyasetin prim yapmadığı, başbakanların kadın-erkek eşitliğine inandığı, insanların din, dil, etnik köken, cinsiyet ve cinsel tercihleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kalmadığı bir ülkenin düşünü kurarız.
Aslında bütün insanların benzer hayalleri vardır. Gelişmiş ülkelerin bizdeki bu sorunların çoğunu hallettiği söylenebilir. Ama kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde sömürü devam ettiğinden, oralarda da benzer düşleri paylaşır insanlar...
***
İnsanoğlunun karşılaştığı ekonomik ve sosyal sorunların temel kaynağı adaletsizlik...
Gelir dağılımında adaletsizlik...
Hukukta adaletsizlik...
Toplumsal rollerde adaletsizlik...
Fırsat eşitliğinde adaletsizlik...
Peki toplumda adaleti sağlayacak güç ne? Yargı...
Yargı gücünü nasıl kullanır? Hukuk kuralları aracılığıyla.
Bu gücü kullananların bağımsız olmadığı, tarafsızlığını yitirdiği bir ülkede adalet sağlanabilir mi? Hayır...
Bugünkü iktidar ve yandaşları, bu en basit mantığı bile anlamamış gözüküyor. 12 Eylül’de yapılmak istenen anayasa değişikliği, esasen bu ülkede iktidarın, yüksek yargı organlarının elini kolunu tutup kendine bağlama operasyonudur.
Bunu görmek için değişiklik metnini dikkatle okumak yeterli. Ancak iktidar, halkın en azından önemli bir kısmının, dikkatle okumayı bırakın, metne göz bile atmayacağını hesaplıyor. Birkaç maddeyle göz boyamaya çalışmalarının, ağlayıp duygu sömürüsü yapmalarının nedeni de bu.
***
Gelecekle ilgili düşlerden yola çıkıp referanduma varmamın bir nedeni var. Çünkü iktidarın oyununa gelip 12 Eylül’de “Evet” oyu vermek, gelecekle ilgili düşlerimize ihanettir...
Elbette bugünkü anayasa değiştirilmeli ve toplumun geniş kesimlerinin onayı ile tam anlamıyla demokratik bir anayasa yapılmalıdır.
Ancak şu anda yapılmak istenen bu değil. Yargı organları iktidarın emir eri konumuna getirilirse, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti katledilmiş demektir!
Oysa ben gelecekle ilgili düşlerimi yaşatmak ve onların bir gün gerçekleşebileceğine dair ümidimi korumak istiyorum.
Burada Rus yazar Pisarev’in Lenin’in “What Is to Be Done?” (Ne Yapmalı?) adlı eserinde de geçen bir sözünü yinelemekte fayda var:
“Hayallerle gerçek arasında bir bağlantı varsa, o zaman her şey yolundadır.”
Bu nedenle, 12 Eylül'ün özünü koruyan bu anayasa paketine “Hayır” diyorum!
-
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
8 Ağustos 2010 Pazar
2 Mayıs 2010 Pazar
Ampul sevdası
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 2 Mayıs 2010
Bu köşede gördüğünüz karikatür, Gennady Chegodayev’in imzasını taşıyor. Çalışmalarını beğeniyle izlediğim çok yetenekli bir Rus sanatçı kendisi. Daha önce de bir başka karikatürünü konu eden bir yazı yazmıştım.
Bugün bu enfes karikatürün bana düşündürdüklerini anlatacağım.
Elbette her insan gibi, benim algılarım da, içinde yaşadığım toplumun özellikleriyle ilintili olarak belirleniyor.
Bu nedenle, karikatüre getirdiğim yorum, gerçeklerle hayal gücümün bir karışımı olarak şekillendi... Ve metaforu da çok sevdiğimden, bir anda ampullerden birini iktidar, diğerini de yandaş medya olarak gördüm.
Bakın, öykünün devamı nasıl gelişti: İktidar, karşısında durmuş kendisine bakan medyayla karşılaşınca aniden ampulü yakar. Medya da kendisine çeşitli fırsatlar sunabilecek iktidarı görünce heyecanlanır ve karşılıklı bir elektriklenme olur.
İhaleler, krediler, devlet televizyonlarında program yapanlara sağlanacak yüksek ücretler vb. olanaklarıyla iktidar, birden çok çekici gözükür medyanın gözüne...
Eh, medyanın kendilerini övmesi de iktidarın işine yarar. Bu düşüncelerle birbirlerine doğru koşar adımlarla yaklaşırlar.
Medya, iktidara “iyisin, hoşsun, durma koş” diyerek gaz verir. Artık onları birbirinden ayıracak hiçbir güç yok gibidir.
Ama girdikleri yolda, hesaba katmadıkları bir fizik kuralı vardır: Camdan yapılan iki madde çarpışırsa, anında ikisi de kırılır. Çünkü sağlam temellere dayanmamaktadırlar; ikisi de çok kırılgandır.
Sonuçta, yandaş medyanın verdiği gaz fazla kaçar ve iki ampül kafa kafaya vuruşur. Ortalık kırık cam parçaları içinde kalmış, bir hevesle girişilen macera kötü bitmiştir...
***
Gennady Chegodayev, tabii ki, bu karikatürü benim bakış açımdan değerlendirerek çizmedi. Ama sanatın gücü de burada zaten. İzleyiciye/dinleyiciye kendi öyküsünü yaratma olanağı verdiği, yüzlerce, binlerce yeni düşünceye yol açtığı için heyecan verici.
Ben de iktidar-medya ilişkilerini bu karikatür aracılığıyla esprili bir şekilde yorumlamaya çalıştım. Ancak her esprinin arkasında da bir doğru yatar...
Bu iki ampulün gerçekte hesaba katmadığı şey, hukuk düzeni göz ardı edildiğinde çok sert çarpışmaların yaşanabileceğidir. O düzeni görmezden gelirseniz, hızınızı alamayıp kendinizi kıç üstü yere çakılmış halde bulabilirsiniz.
İktidara yanaşacağız diye hukuksuzluğu desteklemeyin. O kaygan zeminde hızınızı kontrol edin. Yandaş medyaya son dönemin ünlü deyişiyle sesleniyorum: Gaz vermeyin!
Sakın benim gibi düşünenlere de "Sana ne!" demeyin; ortalık cam kırıklarıyla dolarsa, yalnız sizin değil herkesin ayağına batar...
_
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 2 Mayıs 2010
Bu köşede gördüğünüz karikatür, Gennady Chegodayev’in imzasını taşıyor. Çalışmalarını beğeniyle izlediğim çok yetenekli bir Rus sanatçı kendisi. Daha önce de bir başka karikatürünü konu eden bir yazı yazmıştım. Bugün bu enfes karikatürün bana düşündürdüklerini anlatacağım.
Elbette her insan gibi, benim algılarım da, içinde yaşadığım toplumun özellikleriyle ilintili olarak belirleniyor.
Bu nedenle, karikatüre getirdiğim yorum, gerçeklerle hayal gücümün bir karışımı olarak şekillendi... Ve metaforu da çok sevdiğimden, bir anda ampullerden birini iktidar, diğerini de yandaş medya olarak gördüm.
Bakın, öykünün devamı nasıl gelişti: İktidar, karşısında durmuş kendisine bakan medyayla karşılaşınca aniden ampulü yakar. Medya da kendisine çeşitli fırsatlar sunabilecek iktidarı görünce heyecanlanır ve karşılıklı bir elektriklenme olur.
İhaleler, krediler, devlet televizyonlarında program yapanlara sağlanacak yüksek ücretler vb. olanaklarıyla iktidar, birden çok çekici gözükür medyanın gözüne...
Eh, medyanın kendilerini övmesi de iktidarın işine yarar. Bu düşüncelerle birbirlerine doğru koşar adımlarla yaklaşırlar.
Medya, iktidara “iyisin, hoşsun, durma koş” diyerek gaz verir. Artık onları birbirinden ayıracak hiçbir güç yok gibidir.
Ama girdikleri yolda, hesaba katmadıkları bir fizik kuralı vardır: Camdan yapılan iki madde çarpışırsa, anında ikisi de kırılır. Çünkü sağlam temellere dayanmamaktadırlar; ikisi de çok kırılgandır.
Sonuçta, yandaş medyanın verdiği gaz fazla kaçar ve iki ampül kafa kafaya vuruşur. Ortalık kırık cam parçaları içinde kalmış, bir hevesle girişilen macera kötü bitmiştir...
***
Gennady Chegodayev, tabii ki, bu karikatürü benim bakış açımdan değerlendirerek çizmedi. Ama sanatın gücü de burada zaten. İzleyiciye/dinleyiciye kendi öyküsünü yaratma olanağı verdiği, yüzlerce, binlerce yeni düşünceye yol açtığı için heyecan verici.
Ben de iktidar-medya ilişkilerini bu karikatür aracılığıyla esprili bir şekilde yorumlamaya çalıştım. Ancak her esprinin arkasında da bir doğru yatar...
Bu iki ampulün gerçekte hesaba katmadığı şey, hukuk düzeni göz ardı edildiğinde çok sert çarpışmaların yaşanabileceğidir. O düzeni görmezden gelirseniz, hızınızı alamayıp kendinizi kıç üstü yere çakılmış halde bulabilirsiniz.
İktidara yanaşacağız diye hukuksuzluğu desteklemeyin. O kaygan zeminde hızınızı kontrol edin. Yandaş medyaya son dönemin ünlü deyişiyle sesleniyorum: Gaz vermeyin!
Sakın benim gibi düşünenlere de "Sana ne!" demeyin; ortalık cam kırıklarıyla dolarsa, yalnız sizin değil herkesin ayağına batar...
_
Etiketler:
Gennady Chegodayev,
hukuk,
iktidar,
medya,
sanat,
yandaş medya
8 Haziran 2009 Pazartesi
"Uzatılmış Gözaltı..."
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Haziran 2009
Geçmişte işlemiş olduğu bir suçu bulunmayan ve bu nedenle yargılanamayan bir kişi, gelecekte suç işleyebileceğine inanıldığı şüphesiyle uzun süre gözaltında tutulabilir mi?
“Olur mu canım!” diyorsanız, Obama ile farklı düşünüyorsunuz demektir. Çünkü ABD Başkanı, Guantanamo tutuklularına yönelik yeni planında bu yönde bir düzenleme öneriyor.
Doğrusu, bütün dünya Amerika’nın yüz karası Guantanamo’yu kapatacağı için Obama’yı alkışlarken, onun böyle bir öneriyle gelmesi şaşırtıcı oldu. Çünkü en büyük iddiası değişimdi; insanlar onun Bush’tan farklı olduğunu görmek istiyordu.
Ama Guantanamo’yu kapatmak için gerekli olan 80 milyon dolarlık ödenek Senato’dan geçmedi. Kendi partisinin mensupları Demokratlar bile onay vermedi; çünkü Obama’nın Guantanamo’daki 240 terör şüphelisine yönelik somut bir plan ortaya koymasını istediler.
O da şu planı açıkladı: Guantanamo’yu kapatalım, haklarında salıverme kararı bulunanları bırakalım, terör şüphelilerini suçlarına göre Amerikan sivil mahkemelerinde ve savaş suçu işleyenleri de askeri komisyonlarda yargılayalım...
Fakat bir de “suç işlemedikleri için haklarında soruşturma açılamayan ama Amerikan halkı için tehdit oluşturanlar” var. Bu durumdaki “şüpheliler” için “uzatılmış gözaltı” (prolonged detention) öneriyor Obama.
Bush döneminde mahkemeye çıkarılmadan yıllarca hapiste tutulan terör zanlılarına uygulanan “önleyici gözaltı”nın (preventive detention) yeni bir hukuk çerçevesine oturtulmuş hali bu.
Bush’un yöntemi, “Yasadışı Düşman Savaşçı” (Unlawful Enemy Combatant) olarak sınıflandırılan şüpheliler için, “Habeas Corpus” ilkesini devre dışı bırakan bir yasaya dayanıyordu. (Türkçe'de "vücut benim" anlamına gelen ve adli makam önüne çıkma hakkını anlatan Latince kavram.)
Bu yasayla, adil bir hukuk sisteminin temel şartlarından biri olan bu ilke çiğnenmişti. Yani devletin mahkuma haksızlık yapmaması için, tutuklanan kişinin, hürriyeti sınırlama işleminin kanuna uygun olarak yapılıp yapılmadığını sorgulatmasına olanak sağlayan hak yok sayılmıştı. Keyfi gözaltıları önlemek için tutuklamanın sınırlarını belirleyen bu kavramın üstü çizilmişti.
Bu yüzden, yüzlerce insan şüpheli görülerek gözaltına alındı, haklarındaki suçlamanın tespiti için mahkemeye çıkarılmadan yıllarca Guantanamo'da tutulup işkenceden geçirildi.
İşte tam Obama iyi bir şey yapıp, bu utanca son verecek diye düşünürken, birden sözünü ettiğimiz plan ortaya çıktı. Şimdi Amerika'daki insan hakları örgütleri, haklı olarak, bu yapılanın anayasaya aykırı olduğunu ve Guantanamo’yu başka bir yere taşıyıp, Bush’un “önleyici gözaltı” sistemini yeni bir isimle sürdürmek anlamına geldiğini söylüyor.
Olayın can alıcı noktası, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin avukatlarından Jameel Jaffer’ın, The New York Times’a yaptığı açıklamada yer alıyor: “Eğer suçlu oldukları kanıtlanamıyorsa, serbest kalırlar. Adalet mekanizmasının anlamı budur...”
***
Amerika, bugünlerde bu konuyu tartışıyor.
El Kaide ve Taliban'la ilişkide olduğundan şüphelenilen ama suçu kanıtlanmamış insanların uzatılmış tutukluluğunu sorguluyor.
İnsan hakları savunucularının kabul edilemez bulduğu bu uygulama, size de bir şeyler çağrıştırıyor mu?
Hani Türkiye’de terör örgütü şüphelisi oldukları iddiasıyla sabahları evleri basılanlar var ya... Neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargıç önüne çıkarılmadan aylardır hapiste tutulan rektörler, yazarlar, gazeteciler...
Onlar geliyor mu aklınıza?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Haziran 2009
Geçmişte işlemiş olduğu bir suçu bulunmayan ve bu nedenle yargılanamayan bir kişi, gelecekte suç işleyebileceğine inanıldığı şüphesiyle uzun süre gözaltında tutulabilir mi?
“Olur mu canım!” diyorsanız, Obama ile farklı düşünüyorsunuz demektir. Çünkü ABD Başkanı, Guantanamo tutuklularına yönelik yeni planında bu yönde bir düzenleme öneriyor.
Doğrusu, bütün dünya Amerika’nın yüz karası Guantanamo’yu kapatacağı için Obama’yı alkışlarken, onun böyle bir öneriyle gelmesi şaşırtıcı oldu. Çünkü en büyük iddiası değişimdi; insanlar onun Bush’tan farklı olduğunu görmek istiyordu.
Ama Guantanamo’yu kapatmak için gerekli olan 80 milyon dolarlık ödenek Senato’dan geçmedi. Kendi partisinin mensupları Demokratlar bile onay vermedi; çünkü Obama’nın Guantanamo’daki 240 terör şüphelisine yönelik somut bir plan ortaya koymasını istediler.
O da şu planı açıkladı: Guantanamo’yu kapatalım, haklarında salıverme kararı bulunanları bırakalım, terör şüphelilerini suçlarına göre Amerikan sivil mahkemelerinde ve savaş suçu işleyenleri de askeri komisyonlarda yargılayalım...
Fakat bir de “suç işlemedikleri için haklarında soruşturma açılamayan ama Amerikan halkı için tehdit oluşturanlar” var. Bu durumdaki “şüpheliler” için “uzatılmış gözaltı” (prolonged detention) öneriyor Obama.
Bush döneminde mahkemeye çıkarılmadan yıllarca hapiste tutulan terör zanlılarına uygulanan “önleyici gözaltı”nın (preventive detention) yeni bir hukuk çerçevesine oturtulmuş hali bu.
Bush’un yöntemi, “Yasadışı Düşman Savaşçı” (Unlawful Enemy Combatant) olarak sınıflandırılan şüpheliler için, “Habeas Corpus” ilkesini devre dışı bırakan bir yasaya dayanıyordu. (Türkçe'de "vücut benim" anlamına gelen ve adli makam önüne çıkma hakkını anlatan Latince kavram.)
Bu yasayla, adil bir hukuk sisteminin temel şartlarından biri olan bu ilke çiğnenmişti. Yani devletin mahkuma haksızlık yapmaması için, tutuklanan kişinin, hürriyeti sınırlama işleminin kanuna uygun olarak yapılıp yapılmadığını sorgulatmasına olanak sağlayan hak yok sayılmıştı. Keyfi gözaltıları önlemek için tutuklamanın sınırlarını belirleyen bu kavramın üstü çizilmişti.
Bu yüzden, yüzlerce insan şüpheli görülerek gözaltına alındı, haklarındaki suçlamanın tespiti için mahkemeye çıkarılmadan yıllarca Guantanamo'da tutulup işkenceden geçirildi.
İşte tam Obama iyi bir şey yapıp, bu utanca son verecek diye düşünürken, birden sözünü ettiğimiz plan ortaya çıktı. Şimdi Amerika'daki insan hakları örgütleri, haklı olarak, bu yapılanın anayasaya aykırı olduğunu ve Guantanamo’yu başka bir yere taşıyıp, Bush’un “önleyici gözaltı” sistemini yeni bir isimle sürdürmek anlamına geldiğini söylüyor.
Olayın can alıcı noktası, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin avukatlarından Jameel Jaffer’ın, The New York Times’a yaptığı açıklamada yer alıyor: “Eğer suçlu oldukları kanıtlanamıyorsa, serbest kalırlar. Adalet mekanizmasının anlamı budur...”
***
Amerika, bugünlerde bu konuyu tartışıyor.
El Kaide ve Taliban'la ilişkide olduğundan şüphelenilen ama suçu kanıtlanmamış insanların uzatılmış tutukluluğunu sorguluyor.
İnsan hakları savunucularının kabul edilemez bulduğu bu uygulama, size de bir şeyler çağrıştırıyor mu?
Hani Türkiye’de terör örgütü şüphelisi oldukları iddiasıyla sabahları evleri basılanlar var ya... Neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargıç önüne çıkarılmadan aylardır hapiste tutulan rektörler, yazarlar, gazeteciler...
Onlar geliyor mu aklınıza?
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
George W. Bush,
Guantanamo,
hukuk,
insan hakları,
terör
25 Ağustos 2008 Pazartesi
Ulaşılmaz Bir Rüya...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/24 Ağustos 2008
Geçtiğimiz günlerde Malatya'da bir at katledildi... Bu konudaki haberler de, medyadaki yoğun siyaset ve magazin polemikleri arasında kaybolup gitti ne yazık ki...
Olay, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da destek verdiği “Saddam’ın Askerleri Kara Güneş” filminin setinde meydana gelmiş. Senaryo gereği bağlamışlar iki atı kamyonetin arkasına, başlamışlar çekmeye ki film gerçekçi gözüksün! Ama atlardan birisi eziyete dayanamayıp ölmüş...
Önce yapılan vahşete inanamayıp fotoğraflara baktım, sonra da internetteki kamera arkası görüntülerini izledim... Keşke izlemeseydim... O günden beri gözümün önünden gitmiyor o korkunç görüntüler...
Film ekibinden birinin sesi duyuluyor videoda; “Çok güzel be! Valla, hiç bozma” diyor sürüklenme sahnesinde. Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta bir peşmerge köyünde yapılan işkenceleri anlatmak amacıyla yola çıkanlar, ticari kazanç uğruna kendileri de işkence yapıyor!
***
Bu faciayı duyan Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği (DOHAYKO) Temsilcisi Sitare Şahin, harekete geçip savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Olayı kınarken de, bu tip görüntülerin AB’ye üye olmayı hedefleyen Türkiye’nin ülke imajı açısından sorun oluşturduğunu söylemiş.
Doğru olmasına doğru, ama yüreğimi dağlayan üzüntünün nedeni AB nezdinde bozulan ülke imajı değil... Ben zavallı atın çektiği acıya yanıyorum... İnsanın bu derece canavarlaşabilmesi, vahşice zulmetmesi gerçekten korkunç... Üstelik kendisine bu kadar yararlı bir hayvana karşı...

Atlar değil mi o koca cüssesine karşın insanı ezmeyip ona dost olan?
Atlar değil mi fiziksel ve psikolojik rahatsızlığı olanlara yönelik hippoterapi tedavilerinde kullanılan?
Atlar değil mi yarıştırılıp üzerinden para kazanılan?
Atlar değil mi yüzyıllardır insanları sırtında gezdirip istedikleri yere ulaştıran?
Atlar değil mi yükleri taşıyan?
Atlar değil mi sabanları çeken?
Yoksa teknoloji gelişince mertlik bozuldu, atların değeri mi azaldı?
***
Amerikalı müzisyen Willie Nelson, bir keresinde esprili bir şekilde atların insanlardan daha akıllı olduğunu; hiç insanlar üzerine bahse girip beş parasız kalan bir at duymadığını söylemişti. Malatya'daki film setinde yapılan katliam da bu görüşü destekleyecek türden...
Uzun uygarlık tarihi boyunca böyle bir hayvan dostu olduğunun farkına varmayıp ona eziyet edenlerin zeka düzeyi için ne söylenebilir? Vefadan haberlerinin olmadığı belli, ama akıl ve vicdan yoksunluğunun zirvesine vardıkları da ortada...
Eğer Türkiye hukuk devletiyse, bu olayın sorumluları, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nı ihlal edip suç işledikleri için ceza almalıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı derhal görevini yapmalı ve film setinde meydana gelen olayla ilgili soruşturma açmalıdır. Hayvan haklarına duyarlı olan herkesin ortak talebidir bu!
***
Katledilen atla ilgili haberden sarsılmış bir halde, 2008 Olimpiyat Oyunları’nın açılış törenini izledim. Yüzlerce insanın Kuş Yuvası adı verilen stadyumda bir araya gelip güvercin figürü çizdiği sahne çok etkileyiciydi. “Tek Dünya, Tek Rüya” sloganıyla yarattıkları görüntülerle, bütün insanların aynı dünyada yaşadığını vurgulayıp, barışa duyulan özlemi anlattılar...
Ne ulaşılmaz bir rüya şu barış! İnsan denen varlık, içindeki şiddet duygusunu ve para hırsını dizginleyip, kendi türdeşleri dahil diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymayı öğrenemediği sürece de ulaşılmaz olacak...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/24 Ağustos 2008
Geçtiğimiz günlerde Malatya'da bir at katledildi... Bu konudaki haberler de, medyadaki yoğun siyaset ve magazin polemikleri arasında kaybolup gitti ne yazık ki...Olay, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da destek verdiği “Saddam’ın Askerleri Kara Güneş” filminin setinde meydana gelmiş. Senaryo gereği bağlamışlar iki atı kamyonetin arkasına, başlamışlar çekmeye ki film gerçekçi gözüksün! Ama atlardan birisi eziyete dayanamayıp ölmüş...
Önce yapılan vahşete inanamayıp fotoğraflara baktım, sonra da internetteki kamera arkası görüntülerini izledim... Keşke izlemeseydim... O günden beri gözümün önünden gitmiyor o korkunç görüntüler...
Film ekibinden birinin sesi duyuluyor videoda; “Çok güzel be! Valla, hiç bozma” diyor sürüklenme sahnesinde. Saddam Hüseyin döneminde Irak’ta bir peşmerge köyünde yapılan işkenceleri anlatmak amacıyla yola çıkanlar, ticari kazanç uğruna kendileri de işkence yapıyor!
***
Bu faciayı duyan Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği (DOHAYKO) Temsilcisi Sitare Şahin, harekete geçip savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Olayı kınarken de, bu tip görüntülerin AB’ye üye olmayı hedefleyen Türkiye’nin ülke imajı açısından sorun oluşturduğunu söylemiş.
Doğru olmasına doğru, ama yüreğimi dağlayan üzüntünün nedeni AB nezdinde bozulan ülke imajı değil... Ben zavallı atın çektiği acıya yanıyorum... İnsanın bu derece canavarlaşabilmesi, vahşice zulmetmesi gerçekten korkunç... Üstelik kendisine bu kadar yararlı bir hayvana karşı...

Atlar değil mi o koca cüssesine karşın insanı ezmeyip ona dost olan?
Atlar değil mi fiziksel ve psikolojik rahatsızlığı olanlara yönelik hippoterapi tedavilerinde kullanılan?
Atlar değil mi yarıştırılıp üzerinden para kazanılan?
Atlar değil mi yüzyıllardır insanları sırtında gezdirip istedikleri yere ulaştıran?
Atlar değil mi yükleri taşıyan?
Atlar değil mi sabanları çeken?
Yoksa teknoloji gelişince mertlik bozuldu, atların değeri mi azaldı?
***
Amerikalı müzisyen Willie Nelson, bir keresinde esprili bir şekilde atların insanlardan daha akıllı olduğunu; hiç insanlar üzerine bahse girip beş parasız kalan bir at duymadığını söylemişti. Malatya'daki film setinde yapılan katliam da bu görüşü destekleyecek türden...
Uzun uygarlık tarihi boyunca böyle bir hayvan dostu olduğunun farkına varmayıp ona eziyet edenlerin zeka düzeyi için ne söylenebilir? Vefadan haberlerinin olmadığı belli, ama akıl ve vicdan yoksunluğunun zirvesine vardıkları da ortada...
Eğer Türkiye hukuk devletiyse, bu olayın sorumluları, 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Yasası’nı ihlal edip suç işledikleri için ceza almalıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı derhal görevini yapmalı ve film setinde meydana gelen olayla ilgili soruşturma açmalıdır. Hayvan haklarına duyarlı olan herkesin ortak talebidir bu!
***
Katledilen atla ilgili haberden sarsılmış bir halde, 2008 Olimpiyat Oyunları’nın açılış törenini izledim. Yüzlerce insanın Kuş Yuvası adı verilen stadyumda bir araya gelip güvercin figürü çizdiği sahne çok etkileyiciydi. “Tek Dünya, Tek Rüya” sloganıyla yarattıkları görüntülerle, bütün insanların aynı dünyada yaşadığını vurgulayıp, barışa duyulan özlemi anlattılar...
Ne ulaşılmaz bir rüya şu barış! İnsan denen varlık, içindeki şiddet duygusunu ve para hırsını dizginleyip, kendi türdeşleri dahil diğer canlıların yaşama hakkına saygı duymayı öğrenemediği sürece de ulaşılmaz olacak...
Etiketler:
barış,
hayvan hakları,
hukuk
21 Temmuz 2008 Pazartesi
Temiz Hava İnsanlık Hakkıdır
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/20 Temmuz 2008
Sigara yasakları başladığından beri bir tartışmadır gidiyor. Yasa çıktı çıkmasına, ama hala uygulamaya aykırı davranışlara ve buna göz yumanlara rastlamak mümkün. İlginç olansa, sürekli olarak “Türk insanı bu yasaya zor uyar,” türünden görüşlerin dile getirilmesi.
Neden acaba?
Türkiye’nin giderek yasalara uymamanın normal karşılandığı bir ülkeye dönüşmesinden mi?
Birkaç gün önce, bunu düşündürtecek bir olayın içinde buldum kendimi.
Yasaya rağmen, Üsküdar-Beşiktaş deniz motorunda sigara yaktı birisi.
Birkaç kişi tarafından uyarılınca da verdiği yanıt aynen şöyle oldu: “Ne yapalım yasa varsa? Devletin en yetkili makamlarında oturanlar anayasa, hak, hukuk tanımıyorsa, ben ne diye uyacağım?”
Tabii bu tavırdan sonra tartışma iyice alevlendi.
“Dağ başı mı burası?” dedi birisi.
Diğeri, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz diyenlerin ülkeyi getirdikleri nokta işte bu...” diyerek Özal’ı andı.
“Özal’a kadar gitme, sen şimdikine bak!” dedi bir başkası.
Herkesin aynı anda konuşup kimsenin birbirini dinlemediği tartışma beş dakika kadar sürdü. Sigarasını söndüren vatandaş, Beşiktaş’a vardığımızda söyledi son sözünü: “Tamam kardeşim, geldik zaten. Susun artık!”
Ve sigarasını içmiş olmanın rahatlığıyla indi motordan...
***
Bu olay hakkında aklıma takılan asıl mesele, neden Türkiye’de insanların yasalara uymamakta direndiği...
Uygar ve demokratik bir toplumda birlikte yaşayabilmek için herkesin uyması gereken kurallar bütünüdür hukuk. Nasıl hükümet, Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesi uyarınca laikliğe uygun bir yönetim sergilemek durumundaysa, vatandaşlar da yasalara uymak zorundadır. Yasalar beğenilmeyebilir, eleştirilebilir, ama yürürlükte olduğu sürece herkesi bağlar.
İşin aslı bu kadar basit aslında. Fakat yasaları uygulamakla görevli yargıçların uyarılarını “Y-Muhtıra” olarak niteleyen bir medya olduğu sürece ne bekliyoruz ki?
Yasaları daha demokratik ve daha uygar hale getirmeyi tartışacağımıza, onlara uyup uymamayı konuşuyoruz... Tehlikeli olan ve ilerlemeyi engelleyen de bu zaten.
***
Oysa sigara yasağına uymamak yerine, onu düzenleyen yasadaki eksikliklerin nasıl giderilebileceğine odaklansak daha doğru olmaz mı?
Neden yasağın lokanta ve barlarda bir yıl sonra uygulanmaya başlayacağını sormuyoruz da, taksilerde içilememesine takılıyoruz? Taksinin içinde ortalama 15-20 dakika kalıyorsak, restoranda daha fazla zaman geçiriyoruz. Üstelik orada bir değil, çok sayıda kişi aynı anda içince, mekan tam bir gaz odasına dönüşüyor.
Bir yandan da, yasak kapsamına giren alışveriş merkezlerindeki lokantaların sahipleri, yasanın müstakil lokantalarda gelecek yıl uygulamaya girmesinin haksız rekabet yaratmasından şikayetçi. Meclis Sağlık Komisyonu Başkanı, bu durumda müstakil lokantalar için de yasağın öne alınabileceğini söylemiş.
Haksız ticaret varsa elbette önlenmesi gerekir; buna bir itiraz yok. Ama merak ettiğim şu: Sigaranın hem içenin hem de çevresindekilerin sağlığına zararlı olduğu, bütün dünyada bilim insanlarınca kanıtlanmış bir gerçektir. Öyleyse, neden lokanta ve barların bir yıl daha insanları zehirlemeye devam etmesi uygun bulunmuştur?
Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, “Temiz hava da temiz su gibi insanlık hakkıdır. Kimsenin başkasının havasını kirletmeye hakkı yoktur. Başkasını kanser yapmak insan hakkı değildir," diyor.
Kimileri de hala kamuya açık mekanlarda sigara içmeyi savunuyor!
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/20 Temmuz 2008
Sigara yasakları başladığından beri bir tartışmadır gidiyor. Yasa çıktı çıkmasına, ama hala uygulamaya aykırı davranışlara ve buna göz yumanlara rastlamak mümkün. İlginç olansa, sürekli olarak “Türk insanı bu yasaya zor uyar,” türünden görüşlerin dile getirilmesi.
Neden acaba?
Türkiye’nin giderek yasalara uymamanın normal karşılandığı bir ülkeye dönüşmesinden mi?
Birkaç gün önce, bunu düşündürtecek bir olayın içinde buldum kendimi.
Yasaya rağmen, Üsküdar-Beşiktaş deniz motorunda sigara yaktı birisi.
Birkaç kişi tarafından uyarılınca da verdiği yanıt aynen şöyle oldu: “Ne yapalım yasa varsa? Devletin en yetkili makamlarında oturanlar anayasa, hak, hukuk tanımıyorsa, ben ne diye uyacağım?”
Tabii bu tavırdan sonra tartışma iyice alevlendi.
“Dağ başı mı burası?” dedi birisi.
Diğeri, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz diyenlerin ülkeyi getirdikleri nokta işte bu...” diyerek Özal’ı andı.
“Özal’a kadar gitme, sen şimdikine bak!” dedi bir başkası.
Herkesin aynı anda konuşup kimsenin birbirini dinlemediği tartışma beş dakika kadar sürdü. Sigarasını söndüren vatandaş, Beşiktaş’a vardığımızda söyledi son sözünü: “Tamam kardeşim, geldik zaten. Susun artık!”
Ve sigarasını içmiş olmanın rahatlığıyla indi motordan...
***
Bu olay hakkında aklıma takılan asıl mesele, neden Türkiye’de insanların yasalara uymamakta direndiği...
Uygar ve demokratik bir toplumda birlikte yaşayabilmek için herkesin uyması gereken kurallar bütünüdür hukuk. Nasıl hükümet, Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesi uyarınca laikliğe uygun bir yönetim sergilemek durumundaysa, vatandaşlar da yasalara uymak zorundadır. Yasalar beğenilmeyebilir, eleştirilebilir, ama yürürlükte olduğu sürece herkesi bağlar.
İşin aslı bu kadar basit aslında. Fakat yasaları uygulamakla görevli yargıçların uyarılarını “Y-Muhtıra” olarak niteleyen bir medya olduğu sürece ne bekliyoruz ki?
Yasaları daha demokratik ve daha uygar hale getirmeyi tartışacağımıza, onlara uyup uymamayı konuşuyoruz... Tehlikeli olan ve ilerlemeyi engelleyen de bu zaten.
***
Oysa sigara yasağına uymamak yerine, onu düzenleyen yasadaki eksikliklerin nasıl giderilebileceğine odaklansak daha doğru olmaz mı?
Neden yasağın lokanta ve barlarda bir yıl sonra uygulanmaya başlayacağını sormuyoruz da, taksilerde içilememesine takılıyoruz? Taksinin içinde ortalama 15-20 dakika kalıyorsak, restoranda daha fazla zaman geçiriyoruz. Üstelik orada bir değil, çok sayıda kişi aynı anda içince, mekan tam bir gaz odasına dönüşüyor.
Bir yandan da, yasak kapsamına giren alışveriş merkezlerindeki lokantaların sahipleri, yasanın müstakil lokantalarda gelecek yıl uygulamaya girmesinin haksız rekabet yaratmasından şikayetçi. Meclis Sağlık Komisyonu Başkanı, bu durumda müstakil lokantalar için de yasağın öne alınabileceğini söylemiş.
Haksız ticaret varsa elbette önlenmesi gerekir; buna bir itiraz yok. Ama merak ettiğim şu: Sigaranın hem içenin hem de çevresindekilerin sağlığına zararlı olduğu, bütün dünyada bilim insanlarınca kanıtlanmış bir gerçektir. Öyleyse, neden lokanta ve barların bir yıl daha insanları zehirlemeye devam etmesi uygun bulunmuştur?
Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, “Temiz hava da temiz su gibi insanlık hakkıdır. Kimsenin başkasının havasını kirletmeye hakkı yoktur. Başkasını kanser yapmak insan hakkı değildir," diyor.
Kimileri de hala kamuya açık mekanlarda sigara içmeyi savunuyor!
Etiketler:
Anayasa,
hukuk,
sigara yasağı,
Turgut Özal


