zulüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zulüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2012 Pazar

Siz "sahip" misiniz?


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 7 Ekim 2012

Yaşadığımız dünyanın sahibi var mı? Bir insan olarak bu gezegenin efendisinin insan türü olduğunu mu düşünüyorsunuz, yoksa insanoğlunun bu evreni diğer canlılarla paylaşan varlıklardan birisi olduğunun farkında mısınız? 

Bu soruların nedeni, AKP'nin TBMM’ye sevk ettiği yeni hayvanları koruma yasası. Toplumun işleyişini düzenleme görevini üstlenen bir grup insan, oturmuş eski yasadaki eksikleri düzeltmek adına girişimde bulunmuş. Ancak hazırlanan katliam tasarısı, geçen hafta sonu çok katılımlı bir eylemle protesto edilince, AKP, yeniden değerlendirme kararı aldı. Belki bu yazı da onlara bir fikir verir. 

Tasarıya bazı konularda, mesela hayvana işkenceye ilk kez hapis cezası öngörülmesi gibi olumlu maddeler eklenmiş. Fakat vicdan sahibi bir insanı çileden çıkarabilecek maddeler de var. İki yıla kadar olan hapis cezaları para cezasına dönüştürülmüş. Hayvanlarla cinsel ilişkiye girenlere 1 yıla kadar hapis cezası öngörüldüğüne göre, demek ki bu suçu işleyenler, yine para cezası ile kurtulabilecek! 

Büyük tepki yaratan bir diğer madde ise, tehlikeli görülen bazı köpek ırklarını ve melezlerini sahiplenmeyi suç kapsamına alıyor. Bu durumda taslakta adı sayılan türlere ait hayvanları besleyenler birden suçlu haline getiriliyor. 

Bunlarla da kalınmıyor; akıl sınırlarını zorlayan bir düzenlemeyle, sahipli ve sahipsiz hayvanları belediye sınırları içinde veya dışında başıboş bırakmak yasaktır deniyor. Ne demek bu? Yani sokaktaki kedi ve köpekler ortadan kalkacak. Ne yapacak belediyeler sokaktaki kedi ve köpekleri? Hayvan bakımevlerinde kısırlaştırıp aşıladıktan sonra kayıt altına alacaklar ve bakımevlerinde yer kalmayınca, “doğal hayat parkı” denilen bir alana götürecekler. Oysa yürürlükteki yasada, “kısırlaştırılıp aşılandıktan sonra alındıkları yere geri bırakılır” diyor. 

Bunun adı ancak “Doğal Ölüm Parkı” olabilir! Büyük kentlerde 30-40 köpeğin konduğu bakımevlerinde bile hayvanlar eziyet çekiyor, açlık ve susuzluktan can veriyorlar. Belediyelerin bakımevlerinde hizmet vermek için ne gerekli ödeneği ne de personeli var. Bu durumda sokak hayvanlarının toplama kamplarına gönderilerek katledilmesi söz konusu olacak. Binlerce canlı, tutsak edilmekle kalmayacak, açlıktan birbirlerini yiyecek! Taslak, bu haliyle çıkarsa, II. Mahmud döneminde Hayırsızada diye bilinen Sivriada’ya gönderilen köpeklerin ölüme terk edilişi, bu topraklarda yeniden ve aynen yaşanır.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’na bu şikayetler günlerdir iletiliyor. Kendisinin bunlara karşı söylediği, Twitter’da verdiği yanıttan gördüğüm kadarıyla şöyle: “Bir zahmet taslağı mevcut mevzuata göre bir mukayese et. Hayvanlara işkenceye ilk defa hapis cezası geliyor. Yeni yasa taslağında nihayet hayvanlara karşı işlenen suçların Kabahatler Kanunu’ndan çıkarılıp Ceza Kanunu kapsamına alınması olumlu bir adım. Ancak taslak bu haliyle yasalaşırsa, sorumlular önce kendine ceza kesmeli; çünkü bu, bir türün diğer türe karşı yaptığı soykırımdır. 

Ey milletvekilleri, kurulması düşünülen toplama kamplarına yaklaştığınızda açlık ve susuzluktan can çekişen hayvanların iniltilerini duymaya hazır mısınız, yoksa yine sağır numarası mı yapacaksınız? 

Hayvana tecavüz eden para cezası ile kurtulduğunda içiniz rahat edecek mi? Bir gün bu zulüm evde beslediğiniz köpeğin başına gelirse ne diyeceksiniz? 

Ayrıca hayvan türlerini yok etme ya da "uyutarak" öldürme hakkını size kim verdi? Kendinizi sahip, insanlarla kıyaslanabilecek bilince sahip olduğu kanıtlanan diğer canlıları köle mi sanıyorsunuz?

-

3 Temmuz 2012 Salı

Hayvanlar Mal Değildir!

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 8 Temmuz 2012

Bu köşede sık sık hayvan haklarına değiniyorum. Çünkü akıl sınırlarını zorlayan olaylara sahne olmasına karşın çoğunluk tarafından görmezden gelinen bir alan bu. Medyadaki son haberlere göre, Borçlar Kanunu’nda yapılan yeni değişiklikler arasında yer alan bir madde, komşunuza, “mal” kapsamında değerlendirdiği hayvanları "öldürme hakkını” veriyor. Ben konuyu İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu Başkanı Avukat Hülya Yalçın'la konuştum.

Anlaşılıyor ki, 1926 Borçlar Kanunu'nda "Eğer hal ve maslahat icabederse, gayrimenkul zilyedi o hayvanı öldürebilir" şeklinde geçen madde, 2011 tarihli yeni Borçlar Kanunu'nda "Hatta durum ve koşullar haklı gösteriyorsa hayvanı diğer yollarla etkisiz hale getirebilir" diye değiştirilmiş. 1 Temmuz'da yürürlüğe girecek olan madde bu.

Bunu yazıp kabul edenler, herhalde akıl tutulmasına uğramış. Böyle düşünmemin nedenlerini anlatmaya çalışayım.

1- Hayvanlar mal değildir; bu dünyayı paylaştığımız, tıpkı insanlar gibi özgür bir yaşamı sürdürebilen, damarlarında aynı insanlar gibi kan akan, canı acıyan, duyguları ve farklı seviyelerde gelişmişlik düzeyine sahip akılları olan canlılardır. Hiçbir yasa insana uğradığı zarar nedeniyle bir diğerini "öldürme hakkını” vermediği gibi, hiçbir hayvanı "öldürme hakkını” da veremez.

Diyelim ki, küçük bir çocuk bilinçsiz bir şekilde komşunuzun bahçesine girdi ve çimleri ezip ekili alana zarar verdi. Bahçe sahibi çocuğunuzu öldürebilir mi? Elbette hayır! O zaman bilinçsizce bahçeye girip zarara neden olan hayvan da öldürülemez. Bahçe sahibi, zarar görmemek için gereken şartları sağlayıp önlem almak zorundadır.

Lütfen bana “İnsanlarla hayvanları nasıl bir tutarsın?” demeyin. Çünkü ben, insan ile hayvanın yaşam hakkı arasında ayrım yapmayan bir veganım. “İnsan haklarını hallettik de hayvanlarınki mi kaldı?” diye de sormayın. Hayvan haklarını savunmanın insan haklarını savunmaya engel olduğunu düşünmüyorum; aksine bana göre, vicdanlı ve uygar bir insan ikisini de aynı anda savunur. Aksini söyleyen türcüdür; o bakış açısı da hayvan köleliğine hizmet eder.

2- Türkiye gibi her gün korkunç hayvan katliamlarının gündeme geldiği bir ülkede böyle bir yasa çıkarmak, ancak ülkesinin ve dünyanın gerçeklerinden uzak çağdışı bir hükümetin işi olabilir. "Etkisiz hale getirme"nin sonuçta öldürme ile sonuçlanacağı açıktır. Bunu “hak” olarak yasaya koyduğunuzda, zaten hayvanlara her türlü işkenceyi yapan bir toplumda olabilecekleri öngörmeniz gerekir. Yetkililer öngöremiyorsa ne olacağını ben söyleyeyim: Eline silahı, baltayı alan canı sıkıldığında bile savunmasız bir hayvanı katleder ve “Bahçeme zarar vermişti” der!

3- Bugün Türkiye’de sahipsiz hayvanları öldürenler Türk Ceza Kanunu’na göre değil, Kabahatler Kanunu’na göre ceza alıyor, yaptıkları katliam karşısında çok az bir maddi ceza ödeyerek kurtuluyorlar. Bu durum düzeltileceğine, hayvanı etkisizleştirmek yani öldürmek öneriliyor.

Ayrıca ev hayvanları ile sokak hayvanlarının yaşam hakkı arasında hangi gerekçeyle ayrım yapılıyor?

Birisi "mal" diye görülürken, diğeri bir hiç mi?

Bu, insan vicdanını yaralayan bir yasadır. İnsani değerlerin temsil edilmediği yasalar da adalete aykırıdır.

Biliyor musunuz benim bir hayalim var; bir gün hayvanların aniden insanların dilini konuşmaya başlamasını ve yaşadıkları zulmü anlatmalarını diliyorum. Kulağa müthiş bir bilimkurgu senaryosu gibi geliyor ama gerçekleşse, emin olun duyacaklarınız Nazi katliamının yarattığı insanlık utancını aratmayacaktır.

-

10 Haziran 2012 Pazar

Utanmış Sessizlik...

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 10 Haziran 2012

Gezi yazıları, genellikle okunduğunda insana “Ah keşke ben de orada olsaydım!” dedirtecek türden iç açıcı ve merak uyandırıcı yazılar olur. Farklı ülkeleri gezip dolaşanların izlenimlerini okumak benim için hep ilgi çekici olmuştur. O nedenle kendim de gidip gördüğüm yeni yerler hakkında yazmayı severim.

Bugün de geçen hafta ziyaret ettiğim Budapeşte, Viyana, Bratislava, Prag, Karlovy Vary ve Dresden kentlerinin büyüleyici güzelliğinden söz etmeyi planlamıştım. Ancak planım Terezin Toplama Kampı’nı gördüğüm anda değişti. Anlatacak onca güzellik varken neden bu dehşet verici yeri seçtim? Daha önce hakkında çok şey yazılsa da, ben hayatımda ilk kez bir Nazi kampı gördüm ve öylesine altüst oldum ki düşüncelerimi paylaşmak gereğini duydum.

Muhteşem binalarıyla koca bir pasta gibi görünen güzelim Prag’dan arabayla sadece bir saat uzaklıkta Terezin kampı. İlk olarak 18. yüzyılda Habsburg döneminde Alman sınırını korumak için inşa edilmiş. Ancak burası 1941-45 yılları arasında Nazilerin savaş esirlerini topladıkları bir çalışma kampına dönüşmüş. Esirler, ilk olarak burada toplanıp, sonra Auschwitz gibi diğer kamplara dağıtılırmış.

Terezin’in içinde gaz odası ya da krematoryum yok ama esirlere son derece ağır koşullarda yavaş yavaş işkence edildiği için çok sayıda ölüm yaşanmış; çoğunlukla kurşuna dizme ve idam uygulanmış. Yüzbinlerce insanın tutulduğu Terezin’de her dört kişiden birisi hayatını o kampta kaybetti. Ölenlerin çoğunun 12 yaşın altındaki çocuklar olması, vahşetin boyutlarını ortaya seriyor.

Terezin’e varır varmaz, soğuk ve yağışlı bir havada geniş bir alana yayılan Yahudi ve Hıristiyan mezarlıkları karşıladı bizi. Avluya girdiğimizde, Nazilerin bu tür kampların girişine yazdıkları ve “Çalışmak Özgürleştirir” anlamına gelen “Arbeit Macht Frei” yazısını gördük.

Rehberimiz Osman Serhat Ertem’in yetkinlikle aktardığı bilgiler eşliğinde esir koğuşlarının insanı ürperten korkutucu sefaletine tanık olduk. Ufacık pencereler, daracık koridorlar, çürümüş duvarlar, kırılmış tahta yataklar, tek kişilik aydınlatmasız hücreler gördük...

Nazilerin kamptaki koşulların iyi olduğu izlenimini yaratıp Kızılhaç’ı aldatmak için yaptırdığı ama gerçekte hiçbir zaman kullanılmayan traş ve sağlık odalarıyla karşılaştık.

Biz 70 yıl sonra bunları dinleyip kahrolurken, aramızdan birisi, “Balbay da Türkiye’de tek kişilik hücrede” dedi usulca. Aklıma bir süre önce bakan eşliğinde Silivri’deki hapishaneyi gezen gazeteciler geldi. Tutuklularla hiç görüşmeden, kendilerine gösterilen hapishaneye övgüler düzenler vardı. Acaba onlar, Terezin de elden geçirilip biraz parlatılsa orayı da beğenirler miydi?

Terezin’de benim için en sarsıcı an, yüksekliği sadece 2 metre olan 500 metre uzunluğundaki daracık tünelden yürürken gerçekleşti. Klostrofobisi olanlar o sırada fenalaştı; aydınlığı görüp geniş düzlüğe çıktığımızda bir “Oh!” çekti herkes. Oysa 70 yıl önce aynı koridordan geçen bir deri-bir kemik kalmış insanlar, aydınlığa çıkmamak için direniyordu. Çünkü o tünelin sonunda idam tahtası vardı; geniş düzlük, toplu kurşuna dizme yöntemini uygulamak içindi...

Hızlanan yağmur toprağı çamurlaştırırken sessiz bir yürüyüşü sürdürüyorduk Terezin’de ama içimde fırtınalar kopuyor, insanın insana yapabileceği zulmün en uç noktasına tanık olmanın yıkıcı gerçeğiyle yüzleşiyordum.

2005’te yazdığım romanıma “Utanmış Sessizlik” adını vermiştim. Çünkü sessizlik, her ne kadar dinginliğin ifadesiyse de, aynı zamanda derin bir utancın da göstergesi olabilir.

Terezin utançtan titriyordu...

-

24 Mayıs 2012 Perşembe

Kafka'nın Maymunu

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 3 Haziran 2012

Bencillik / Acımasızlık / Duyarsızlık / Vahşilik / Zalimlik...

***

İnsanoğlunun doğası aklımı her zaman meşgul eden konulardandır; üzerinde çok düşünürüm. Yukarıda sıraladığım özelliklerine tanık oldukça da, insan türüne karşı duyduğum inancın giderek azaldığını söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bu konudaki inancım azaldıkça, içimde daha büyük fırtınalar kopuyor, sarsılıyorum. Dün akşam izlediğim (Bu yazıyı 20 Mayıs’ta yazdım ama gazetede bugün yayınlanıyor) bir tiyatro oyunu da, beni tam anlamıyla alıp önce duvara, sonra yere çarptı.

Sahnede bir anda fraklı bir maymun belirdi. Kafasında şapkası, elinde bavulu ve bastonuyla karşımızda yürüyen canlı, insan mıydı, yoksa gerçekten insan gibi konuşan bir maymun mu? Sakın “maymun” kelimesini hakaret amacıyla kullandığım sanılmasın. Sürekli okuyucularım bilir; ben hayvanları asla küçümsemem, aksine bir vegan olarak çok etkileyici bulurum onları.

Soruyu sormaktaki amacım, İngiliz oyuncu Kathryn Hunter’ın Kafka’nın Maymunu adlı oyundaki Kırmızı Peter karakterini canlandırmaktaki olağanüstü başarısına dikkat çekmek. Ufak tefek, incecik bir kadın Hunter ama bir saatlik performansı boyunca benim gördüğüm konuşan bir maymundu.

18. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Young Vic Theatre Company tarafından sahnelenen oyun, Kafka’nın 1917 yılında kaleme aldığı “A Report to an Academy” (Bir Akademiye Rapor) adlı öyküden uyarlanmış.

Batı Afrika ormanlarında avcılar tarafından vurularak yakalanan ve bir gemiyle Avrupa’ya götürülen Kırmızı Peter, hayatında ilk kez bir kafese konur. Kafes o kadar dardır ki, hareket etmesi olanaksız hale gelir. İçinde bulunduğu köle durumundan kurtulup özgürlüğünü kazanmak için, son çare olarak insanları taklit edip onlar gibi davranmayı dener. Uzun zaman etrafındaki insanları gözlemler, iğrense de rom içmeyi öğrenir.

Avrupa’ya vardıklarında iki seçeneği vardır: Ya hayvanat bahçesinde yine kafese konacak ya da eğlence dünyasının içine girecektir. Sonunda eğitmenlerin yardımıyla şov yapacak hale gelir ama acı gerçek şudur ki; Kırmızı Peter artık duygularını bir maymun gibi ifade edip yaşayamamaktadır. Dönüşmüş, kimliği değişmiştir! Mutsuzdur; insan gibi olmak istemediğini, sadece kafesten kurtuulmak için bu yöntemi bir araç olarak kullandığını haykırır.

***

Kafka’nın bu hikayesini, varlıklarını sürdürmek için çabalayan Musevilerin Batı’da maruz kaldığı asimilasyona bir referans olarak yorumlayanlar vardır. O bakış açısına ve metnin içerdiği yan anlamlara hiçbir itirazım olmamakla birlikte, kendisi de bir vejetaryen olan Kafka’nın yaşadığımız gezegende hayvanlara uygulanan zulmün de altını çizmek istediği kanısındayım.

Nitekim Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee da, “Elizabeth Costello” adlı romanında, ana karakterin bir bilimsel kongrede hayvan hakları konusunda yaptığı konuşmayı anlattığı bölüme “A Report to an Academy” adını verdi.

Oyunu izlerken benim aklımdan bir toplumda ayakta kalabilmek için çoğunluğun değerlerini benimsemek zorunda bırakılan azınlıkların yaşadığı korku, yüzyıllardır insanların mal olarak gördüğü hayvanların çektiği zulüm, bir kazanç elde etmek adına başkalarına çektirilen acı, insanoğlunun benmerkezci duyarsız bakış açısı geçiyordu.

Ardında zulüm olan hiçbir şeyden zevk almamayı ilke edinmiş bir insanım. Kırmızı Peter’in yaşadığı dram öylesine etkiledi ki beni, Kafka’nın defalarca okuduğum öyküsü bir kez daha çarptı. Harbiye’den Taksim’e gözlerimde yaşlarla yürüdüm. Teşekkürler Kafka, teşekkürler Kathryn Hunter...

19 Şubat 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 19 Şubat 2012

CHP Milletvekilleri Melda Onur ve Umut Oran, geçtiğimiz günlerde Hayvanları Koruma Yasası’nda değişiklik öngören bir yasa teklifi hazırladı. TBMM’ye sunulan metni dikkatle inceledim.

Yeni teklif, 5199 sayılı yasanın bazı maddelerinde önemli değişiklikler öneriyor. En önemlisi, hayvanlara karşı işlenen suçların Kabahatler Kanunu’na değil, Ceza Kanunu’na göre işlem görmesi gerektiğini belirtiyor. Bu değişikliğin yapılması hayatidir. Yapılmalı ki, mesela birtakım sapıklar bir köpeğe tecavüz ettiğinde sadece para cezası değil, hapis cezası da alsın!

Diğer bir önemli değişiklik olarak, “hayvanların eşya olmadığı” şeklindeki görüşün, yasaya konulması gerektiğinin altı çizilmiş. Bu mutlaka yapılmalı ki, hayvanları malı gibi görüp, onlara her türlü işkenceyi yapma hakkını kendinde bulan zihniyet dizginlensin!

Yasa teklifinde bunun yanı sıra, hayvanların doğal yaşamlarından kaynaklanan ekolojik ve etolojik hakları güvence altına alınıyor. Bütün hayvanların işkence, kötü muamele ve eziyet görmeme hakkına sahip olduğu belirtiliyor. Kimsenin hayvan sahiplenme ve bakım eğitimi ile sertifika almadan evcil hayvan edinememesi hükmü getiriliyor.

Ayrıca sahipsiz ve güçten düşmüş hayvanları öldürenlere, izinsiz hayvan ticareti yapanlara, evinde bulundurduğu hayvanın bakımını ihmal edip, onlara ağrı, acı veya zarar verdiği denetim elemanlarınca tespit edilen kişilere de hapis cezaları öngörülüyor. Bunların hepsi, olumlu değişiklik önerileri.

***

Ancak teklifte eksik ya da çelişkili gördüğüm öneriler de var. “Hayvanları kumar, eğlence, gösteri amacıyla kullanmanın yasaklanacağı” söyleniyor ama bunun ayrıntılı açıklaması yapılmadığından yasa yoruma açık kalıyor.

Örneğin bu madde, sirkleri ve yunus parklarını da kapsayacak mı? Kapsayacaksa açıkça belirtilmeli. Kapsamıyorsa, acaba yunuslar için birer işkence merkezi haline gelen yunus parklarının tedavi amaçlı kullanıldığı safsatasına mı inanılıyor? Bu yeni teklif, sirkleri yasaklıyor mu? Bunu sormak hakkımız. Yoksa o da mı ticari faaliyet diye korunuyor?

“Pet shop” diye bilinen ve hayvan ticareti yapan işletmeler, teklifte hayret verici şekilde adeta korunmuş. İki yerde pet shop adı geçiyor. Birinde, “bir ilçe sınırı içinde gereğinden fazla pet shop açılmamalı” denilmiş. Diğerinde, “pet shoplarda sergilenen hayvanlar için asgari barınma koşulları sıkı denetimlere tabi tutulmalı, ruhsatsız olarak her isteyenin, bu ticaretle uğraşması engellenmelidir” şeklinde bir ifade var.

Bu anlayış, “hayvanların eşya olmadığı” görüşüyle çelişmiyor mu? Eşya değillerse, ne satıyor bu dükkanlar? Mal mı? Türkçe sözlükte “mal” kelimesinin karşılığı, “Alınıp satılabilen her türlü ticaret eşyası” olarak geçiyor. Hayvan eşya, mal değilse nedir? Satılabildiğine göre, köle midir yoksa?

Bir diğer belirsizlik ise, hayvanlar üzerindeki deneyler konusunda. Alternatif yöntemlere öncelik verilmesi gerektiği açık bir şekilde belirtilmiş. Bu olumlu bir tavır ama madde düzenlenirken asıl endişenin deneylerin sağlıklı yapılması konusunda olduğu görülüyor.

Avcılık ise, sadece kaçak avcılıkla mücadele kapsamında ele alınmış. Yüzyıllar öncesinin bu utanç verici ilkel geleneği, birilerini memnun etmek için neden varlığını sürdürsün? “Bütün hayvanların yaşam hakkı vardır” diyorsanız, kaçak olmayan avcılığın gerekçesini açıklayabilir misiniz?

Teklifte eleştireceğim başka maddeler de var ama yerim kalmadı. En azından bu sorulara yanıt alırsam sevinirim.

-

1 Ocak 2012 Pazar

Veganlar Örgütleniyor

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar Cumhuriyet Pazar Dergi / 1 Ocak 2012  

Yeni yıla yeni dileklerle girmek adettir. Ben de 2012’ye her zamanki gibi adaletli ve daha barışçıl bir dünyada yaşama umuduyla girdim. Ama bu yılın sonuna doğru bir değişiklik oldu hayatımda. İlk kez İstanbul’daki veganlarla buluştum. 

Uzun yıllardır İstanbul’daki veganlarla iletişim kurmaya çalıştım, çevremdeki herkese tanıdıkları varsa benimle tanıştırmalarını rica ettim. Ama pek faydası olmadı; sınırlı sayıda vejetaryenle yolum kesişti ama hiçbir veganla tanışmadım. “Karşılaşacaksın da ne olacak?” diye sorabilirsiniz. Ben çok sosyal birisi değilim ama sonuçta insanım; herkes gibi ben de benzer düşünceleri paylaştığım, ortak yönüm olan insanlarla konuşmayı seviyorum. 

1 Kasım Dünya Vegan Günü’nü hep tek başıma kutlamaya alışmıştım aslında ama Kasım 2011’de güzel bir gelişme oldu. Vegan Kolektif adı altında bir araya gelen veganlar olarak o günü birlikte kutladık. Benim için çok değişik bir gündü. Türler arasında ayrımcılık yapmayan ve şiddeti tamamen reddeden hayat felsefem nedeniyle bugüne kadar toplumda “uzaylı” muamelesi gördüm ama o gün bir de baktım ki, benim gibi başka “uzaylılar” da var! Sayımız az ama yalnız değiliz. 

Türkçe sözlüklerde yer almayan vegan sözcüğünün ne anlama geldiğini bilmeyenler ya da yanlış bilenler çok. Çok kısa bir ifadeyle, hayvansal hiçbir ürünü/maddeyi yemeyen, giymeyen ve kullanmayanlara verilen isim bu. 

Veganlık, Türkiye’de son bir iki yıla kadar ana akım medyanın hiç ilgi göstermediği bir konuyken, geçen yıl birden dikkat çekti. Bunda en büyük pay, Kırıkkale F Tipi Cezaevi’nde yatan vegan mahkum Osman Evcan’ın kendisine hayvansal ürün içermeyen, yenilebilir yiyecekler verilmesi için başlattığı açlık greviydi. Osman Evcan, haklı mücadelesinde direnince, cezaevi yönetimi istekleri kabul etmek durumunda kaldı. Politik bir vegan hareketinin Türkiye’de başlaması kolay olmasa da önemli bir adımdı Osman Evcan olayı. 

Dünya Vegan Günü’nü birlikte kutladıktan sonra Vegan Kolektif’teki arkadaşlarla toplantılar yapmayı sürdürdük. Geçen cumartesi gecesi de “2012 Vegan Bir Yıl Olsun!” sloganıyla bir gece düzenledik. Vegan, hatta vejetaryen olmasa da gelip merhaba diyen herkes bizi sevindirdi. 

Amacımız, kısa zamanda manifestomuzu yazıp dernek haline gelmek. Daha yolun başındayız. Yapacağımız çok iş var. Belki bu yazdıklarım ilk anda bazı insanlara uçuk fikirler gibi gelebilir. Ama bana da koşabilen, yürüyebilen, yüzebilen, uçabilen, görebilen, duyabilen, hissedebilen, farklı derecelerde de olsa bir muhakeme ve öğrenme yeteneği olan, yavrusunu sahiplenip büyüten canlılara “mal” gibi davranmak, uçuk ve çok acımasız geliyor... 

Gerçekten hayvanların birer eşya gibi görülmekten kurtulacağını düşünmek fazla mı saflık? 

Bana göre, her insan ömründe bir kez tavuk çiftliği ya da et fabrikası ziyaret etse vejetaryen olurdu. Her şeyin mükemmel olduğu bir dünyada da herkes vegan olurdu. Savunduğum bu görüşlerin ülkemizde çok fazla yandaş bulmadığının farkındayım. Ancak üzerinde düşünülmeye başlanması, Vegan Kolektif adlı bir oluşumun kurulması çok olumlu gelişmeler. 

Barışçıl bir dünya yaratılması ve vegan felsefesinin tanıtılması için yapacağımız çabalara destek istiyoruz. Hayvanlara uygulanan köle düzeninin sona erdirilmesi için çalışmak isteyenler bizimle iletişim kursun. 

Diyoruz ki, insana, hayvana ve yeryüzüne özgürlük temelinde bir araya gelelim. Her türlü zulmü, seksist, ırkçı ve türcü yaklaşımı reddedelim! -

7 Ağustos 2011 Pazar

Kitle Psikolojisi ve Medyadaki Linç

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Ağustos 2011

Geçen hafta ben de kendimi medyadaki bir linç girişiminin içinde buldum.

Olay, çok sevdiğim müzisyen, The Smiths’in eski vokalisti Morrissey’in (hayranlarının deyimiyle Moz) Varşova konserinde söylediği sözler üzerine başladı.

Norveç’te 76 kişinin öldürülmesinin gösterdiği gibi hepimiz caniyane bir dünyada yaşıyoruz. Ama bu, McDonald’s ve KFC’nin her gün yaptıklarıyla kıyaslanırsa solda sıfır kalır” demiş.

Bunun üzerine birden bütün dünya medyası topluca Moz’a saldırdı, müzik dergileri hakaret dolu mesajlar yayınladı. Çığ gibi büyüyen tepki çok kısa sürede arkasına kitleleri kattı.

Kimisi “Bu adam artık yaşlandı” dedi, kimisi delirdiğini düşündü, onu cani ilan etti, kimisi “Artık dinlemem müziğini” dedi. Tepkiler o kadar aşırıydı ki, dayanamadım ve Moz’a Twitter’dan saldıran kurumlara şu yanıtı verdim:

Şiddetin her türlüsünü reddeden bir insanı anlamaya çalışmak yerine ona vurup duruyorsunuz. Vegan bakış açısından insan ölümüyle hayvan ölümü arasında fark yok. Çok açık ki katı bir vejetaryen olarak Moz, vahşetin tümüne karşı. Yaptığınız büyük haksızlık.

The Quietus ve NME gibi müzik dergileri, sadece kendi görüşlerine uyan tweetleri takipçilerine ulaştırırken benimkine benzer mesajları görmezden geldi. Bir tek İngiltere’nin önde gelen müzik mağazalarından Rough Trade benim mesajımı da takipçilerine ulaştırdı. Böylece bir anda her yere yayılan tweet dolayısıyla bütün dünyadan nefret mesajları aldım...

Ertesi gün Moz şu açıklamayı yaptı: "Norveç’teki ölümler dehşet vericiydi. Bu tür olaylarda hep yapıldığı gibi, medya katilin istediğini verip, ona dünya çapında ün sağladı. Öldürülen insanların isimleri, sanki yeterince önemli değilmiş gibi söylenmedi; ama medya çılgınlığı katili Karındeşen Jack’e döndürdü. Tiksindiriciydi. Oysa adı anılmamalı, fotoğrafı yayınlanmamalıydı.

Varşova’da sahnede söylediğim sözler şöyle açıklanabilir: Milyonlarca canlı her gün McDonald’s ve KFC zulmünü finanse etmek için öldürülüyor. Ama bu durum yasal görüldüğü için, bu ölümler hakkında farklı hissetmemiz ve onları sorgulamamamız bekleniyor. Eğer Norveç’teki ölümler yüzünden haklı olarak dehşete kapıldıysanız, doğal olarak herhangi bir masum canlının ölümü karşısında da aynısını hissedersiniz. Sadece hayvanlar ‘bizden olmadığı için’ onların çektiği acıyı görmezden gelemezsiniz.


Morrissey’e hakaret yağdıran medya, bu açıklamaya yer vermedi...

Bu olayda beni en çok şaşırtan şey, insanların Moz’un sözlerine şaşırması oldu. Ortaokuldan bu yana yakından izlediğim, duruşunu, açıksözlülüğünü takdir ettiğim bir müzisyen kendisi. Hiçbir zaman tribünlere oynamadı; aynı türde sözleri 30 yıldır söylüyor. “Meat Is Murder” adlı şarkıyı yazıp hayvan haklarının marşı haline getiren o. Moz’a yaşlandı ya da delirdi diyenler acaba 1985’te yazdığı o şarkının sözlerine hiç dikkat etmediler mi?

Elbette tartışmalı bir konu; herkesin farklı bakış açısı olabilir. Ancak korkutucu olan, bir insanın ne dediğini anlamadan onu peşinen yargılamak. Vegan olmadığı halde linç kampanyasının başladığı ilk andan beri bana destek veren sevgili Seda Niğbolu’nun dediği gibi “Analiz edip fikir üretmek yerine halihazırdaki kuru gürültüye dahil olmanın kolaycılığı” ürkütücü olan. Oysa çoğunluğun algısını sorgulamalı aydın insan...

Sonuç olarak, Moz Norveç’teki ölümleri onaylamış bir cani değildir; medyanın gazına gelmeyin. O, sadece fast-food zincirlerinde hayvanlara uygulanan zulme dikkat çekmek istedi ve etkili olsun diye böyle bir konuşma yaptı.

Şiddet konusunda herkesten daha duyarlıdır; şarkılarını dinlemeye devam edebilirsiniz...

-

17 Temmuz 2011 Pazar

Yunus Parklarındaki İşkence

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Temmuz 2011

Kimdir vicdan sahibi uygar kişi?

Bu soruyu rastgele birilerine sorsanız, ortak yanıt aşağı yukarı şöyle olur: “Demokrasiye, hukuka, insan haklarına saygılı, başkalarının sorunlarına da duyarlı birey.

Ancak 21. yüzyılda yaşıyoruz. Eksiği yok mu bu yanıtın?

Elbette var; çağın sorunları sadece insan haklarıyla sınırlı değil artık. Çevre ve hayvan hakları konusunda da duyarlı olmayı gerektiriyor modern yaşam. İnsanoğlu, dünyayı güdümüne alan kapitalizmin yarattığı hırsla yaşadığı gezegeni kirletti, kaynakları köreltti, canlı türlerini yok edip her şeyin dengesini bozdu.

Bina dikmek için bir ağaç kesiliyor ve bu sizi rahatsız etmiyorsa, vicdan sahibi uygar insan değilsiniz. Eğlenmeniz için yunuslara işkence yapılıyor ve ses çıkarmıyorsanız, vicdan sahibi uygar insan değilsiniz.
javascript:void(0)
***

Bugün asıl üzerinde durmak istediğim konu, Yunus Gösteri Merkezi denilen ama gerçekte Yunus İşkence Merkezi olan parklar. Bu merkezlerde daracık beton havuzlar içine hapsedilen yunuslar çok kötü koşullarda çalıştırılıyor ve sonunda hastalanarak ölüyor. Yerlerine yenileri konulduğundan insanlar orada yaşanan katliamın farkına bile varmıyor.

Bir süre önce şehir fırsatları sunan Grupanya adlı şirket, İstanbul’daki Dolphinarium için indirim kampanyası düzenledi. 2010 Eylül ayından bu yana tepkilere kulaklarını tıkayan bu şirketle bir kez de kendim muhatap olmaya karar verdim.

Önce Call Center'da karşıma çıkan görevliyle konuştum. Görüşebileceğim yetkilinin telefon numarasını uzun süre vermedi. Israrlarım sonucu bir başka telefon numarasından Müşteri İlişkileri Sorumlusu Funda Gedik’e ulaştım.

Kendisine konunun etik yönünden söz edip, Grupanya’nın bu işkenceyi neden desteklediğini sordum. Benden konuyu yazılı aktarmamı isteyip e-posta adresini verdi ve mutlaka yanıt vereceğini söyledi. 16 Haziran’da aynı gün gönderdim e-postayı ama hâlâ yanıt yok.

Şirketin sahibi Alemşah Öztürk’e Twitter’da derdimi anlatmaya çalıştım, hiç ses yok. Duyduğuma göre yaklaşımları şu: Her rahatsızlığı dikkate alırsak, o zaman dinci kesim itiraz eder diye içkili restoran promosyonu da yapamayız...

Bu bakış açısının sakatlığı konuyu hiç anlamamış olmalarından kaynaklanıyor. Uzmanların yaptığı araştırmalar, bu merkezlerde çalıştırılan yunusların bir süre sonra koşullara dayanamayıp öldüğünü gösteriyor. Yani ortada kâr için katledilen yunuslar var! Bunu içkiden rahatsız olmayla kıyaslamak abesle iştigaldir.

***

Yunus parklarını işleten ve onların promosyonunu yapan firmaların giderek artan tepki karşısında dayandığı nokta da, bunların “yasal” olması. Yunus terapilerini sağlık hizmetiymiş gibi göstermeye çalışsalar da, parkların sadece eğlence amaçlı olduğu ortadadır.

Ayrıca Türkiye’nin taraf olduğu Bern (Yaban Hayatı Koruma Sözleşmesi) ve CITES’e (Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Flora ve Faunanın Uluslararası Ticareti Sözleşmesi) de uygun değildir bu parklar. SAD (Sualtı Araştırmaları Derneği) Kurucu Üyesi Cem Orkun Kıraç’ın bu konuyu özetleyen güzel bir yazısı var; internette bulup okumanızı öneririm.

İşin yasal kısmını yunus parklarını savunanlara karşı gündeme getirdim. Aslında vicdan sahibi uygar bir insanı rahatsız eden temel nokta, yunuslara uygulanan zulüm olmalıdır.

Grupanya yunus parklarını destekleyen tek şirket değil, onun gibi şirketler çok. Acun Ilıcalı gibi Survivor’daki yarışmacılara ödül olarak sunanlar da var.

Devletin ilgili kurumları bir an önce bu parklar konusunda harekete geçmelidir. Katalonya'da boğa güreşinin, İngiltere'de sirklerde hayvan kullanılmasının, bizde sokakta ayı oynatılmasının yasaklandığı gibi yunus parkları da yasaklanmalıdır!

-

14 Haziran 2010 Pazartesi

Marslı’nın kaçışı

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Haziran 2010

Geçenlerde elime eski bir dergi geçti. The International Herald Tribune’un Aralık 2009’da yayımladığı yıl sonu dergisi. Siyaset, edebiyat, sanat, ekonomi, medya ve bilim dünyasının başarılı isimleri, 2010'a ışık tutacak düşünceleri yazmış.

Özellikle tarihçi Prof. Paul Kennedy’nin makalesi ilgimi çekti. Kennedy, “Bugün Marslılarla karşılaşsak, onlara bu dünyada insanlığın neden bu kadar bölünmüş olduğunu anlatamayız. Onlar da muhtemelen beğenmez, çeker giderlerdi böyle çatışmalı bir gezegenden” şeklinde bir görüş belirtmiş.

Gerçekten de 21. yüzyılın dünyası, ardı arkası gelmeyen savaşlarla sarsılıyor. Ülkeler arasında nükleer savaş tehdidi sürerken, aynı anda füzeler havalanıyor, bombalar patlıyor...

Daha önce de bir yazımda belirttiğim gibi, Dünyanın Ağası var. Küresel emperyalizmin kurallarını o koyuyor, oyunun planlarını o belirliyor...

İnsanın insanla savaşı, ormandaki vahşi hayvanların mücadelesini aratmıyor. Uygar dünyanın en akıllı canlı türü, aklını barış için değil, daha vurucu yeni teknolojiler geliştirmek için kullanıyor. Eski çağlardaki gibi artık bilek gücüyle değil, üstün teknolojiyle daha da öldürücü olabiliyor.

***

Bütün bunlar ne adına, ne için yapılıyor? Elbette temel neden, dünyada tükenmeye başlayan kaynakların paylaşılması sorunu... Kömür ve çelik, nasıl 2. Dünya Savaşı’nda savaş sanayisinin temeli olduysa, bugün de Ortadoğu’daki savaşlar petrol üzerinde dönüyor...

Bir diğer neden, din ve etnik köken farklılıkları. Bir inanca bağlı olan ya da belli bir kökenden gelenlerin diğerlerine tahammül edememesi, insanoğlunun en ilkel yönü...

Ya aynı dinden olanların kavgasına ne demeli? İşte o mezhep kavgasıdır ki, onu anlamak daha da zor. Mantık sınırlarını zorlayan bir dizi cehalet silsilesini yaşadı insanlık. Bugün de Irak’ta olanları ibretle izlerken, Aydınlanma çağını yakalayamamış topraklardaki ilkelliğe tanık oluyoruz.

Bir de cinsiyet farkı var tabii... Erkeğin kadını köleleştirme mücadelesi 2000’lerde hâlâ son bulmadı. Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerinde bir kadın fiziksel ve ruhsal şiddete maruz kalmasın, tecavüze uğrayıp katledilmesin...

İnsanın kendi türü ile olan savaşı yetmiyormuş gibi, diğer canlılara karşı uyguladığı vahşetin de sonu gelmiyor. Hayvanlara yapılan zulmün listesini yapsam buraya sığmaz...

Doğa katliamını da unutmayalım. Meksika Körfezi’ne yayılan tonlarca petrolün yarattığı faciayı dehşetle izliyor, küresel ısınmanın yok ettiği canlı türlerini, bitkileri konuşuyoruz. Üzerinde yaşadığımız gezegen can çekişirken, kimin daha çok petrole sahip olacağının kavgasını veriyoruz...

***

Şimdi gelin bütün bu saçmalıkları dünyalı olmayan birisine, örneğin bir Marslı’ya anlatmaya çalışın. Şu soruları sorarsa ne diyeceksiniz?

Neden böyle güzel bir gezegeni cehenneme döndürmeye çalışıyorsunuz?

Neden bunca vahşet?

Neden bunca kaynağa sahip dünyada insanlar açlıktan ölüyor?

Neden aklınızı kullanmıyor ve farklılıklara saygı duyup barış içinde yaşamıyorsunuz?

Uzun uzun yanıt vermeye kalkarsanız; taa ilkçağlara gitmeniz ve sonunda da kapitalizme uzanmanız gerekir. Ama kısaca şöyle de diyebilirsiniz Marslı’ya:

Hepsinin nedeni, insanoğlunun dizginlenemeyen hırsı ve açgözlülüğüdür. Herkese yetecek kaynak varken, birileri hep daha fazlasını, bazen de hepsini istemiştir. Sonuçta küresel kapitalizm palazlanırken kitleler ezilmiş; Aydınlanma’nın uğramadığı yerlerde demokrasi ve özgürlük yeşerememiştir.

Bütün bunları duyan Marslı dünyada kalıp da ne yapsın? Herhalde hemen geri dönüp kendi gezegenini insanlara bırakmamak için önlemler alır...

-

30 Mayıs 2010 Pazar

Suç ve video

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 30 Mayıs 2010

Yazının başlığı size Türkiye'de son haftalarda olanları hatırlatmış olabilir.

Ama ben bugün, kendisi suç olmadığı halde, videosu suç sayılan bir eylemden söz etmeyeceğim. Tam tersine; kendisi suç olduğu halde, videosu serbest bırakılan bir olayı anlatacağım.

Olay mekanı Amerika...

Toplumsal yaşamı düzenleyen kurallara bağlılık ne kadar katıysa, bireysel özgürlüklere yönelik korumanın da aynı derecede katı olduğu "Özgürlükler Ülkesi”...

Ancak bu ülkede bazen öyle durumlar oluyor ki, bireysel özgürlük kavramı konusunda kafalar fena halde karışıyor. Bunun en çarpıcı örneği, yakın zamanda yaşandı.

***

Önce, kendisini pit bull uzmanı olarak tanıtan Robert J. Stevens adlı film prodüktörü hakkında, köpek dövüşünü gösteren videoları sattığı gerekçesiyle dava açıldı. Dava sonucunda Stevens, 1999'dan bu yana geçerli olan yasaya göre, 37 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Ancak bir üst mahkemede buna itiraz edilince karar bozuldu. Sonunda konu, Yüksek Mahkeme'ye gitti. Mahkemenin 1'e karşı 8 oyla aldığı karara göre, 1999 yasası geçersiz kılındı. Böylece hayvanlara yapılan işkenceleri gösteren videoların satışı serbest bırakıldı...

1999'da Bill Clinton’ın imzaladığı yasa, temelde "crush video" ticaretini engellemek için çıkarılmıştı. Yani yüksek topuklu kadın ayakkabısıyla kedi, köpek, fare, hamster vb. hayvanları ezilirken gösterip sapıkça bir seksüel haz yaratmayı amaçlayan videolar...

Yüksek Mahkeme'nin Başsavcı John G. Roberts Jr. imzasıyla yayımladığı iptal kararı şu gerekçeye dayandırılıyor: 1999 yasası, Amerikan Anayasası’nın özgürlükleri düzenleyen “First Amendment” denilen maddesine aykırıdır, yasanın kapsamı fazla geniş tutulmuştur.

Amerikan hükümeti, "crush video"ların toplum açısından kayda değer bir önem taşımadığını; bu nedenle de korunması gereken özgürlükler kapsamına girmemesi gerektiğini savunuyor...

Başsavcı Roberts ise, hükümetin, bir mesajı içeriği nedeniyle yasaklama gücünün olmadığını, crush videolar için ayrı bir düzenleme yapılabileceğini söylüyor. Mahkeme’nin 1982’de yasakladığı çocuk pornosu videoları hatırlatıldığında ise, “O özel bir vaka; oradaki ticari pazar, özünde zulümle ilgili” diyor.

***

Ortada gerçekten akıl almaz bir gariplik var. Ülkede hayvanlara işkence yapılması suç. Ama bu işkenceleri gösteren videoların satışı yasal...

Bu durumda şunu sormak lazım: O zaman başka suçları gösteren videoları satmak da serbest midir? Örneğin insanlara yapılan işkenceleri gösteren videolar da serbestçe satılabilir mi?

Ben, Amerikan Yüksek Mahkemesi üyelerinin bu kararı alırken neden akıl tutulmasına yakalandıklarını biliyorum. Onlara göre, hayvanlar, bu dünyayı paylaştığımız canlılar değil; alınıp satılabilen birer eşya sadece!

Bu yüzden, hayvanların işkenceye, tecavüze maruz kalmalarını görmezden gelebiliyorlar... Ve bu işkence videolarının satışını insani özgürlük kapsamında değerlendiriyorlar.

Bu hastalıklı düşünceyi benim ne mantığım ne de ruhum kabul eder! Böyle özgürlük olmaz olsun!

"Amerika'dan bana ne" diyenler varsa, onlara da şunu hatırlatmak gerekir: İnternetin sınırları yok; o videoların paylaşım sitelerine düşüp dünyanın her yerine ulaşması an meselesidir...

Her şeyden önce de, böyle bir uygulama, hangi ülkede olursa olsun, insanlık adına utanç vericidir.

Bakalım, kendisini bu gezegenin tek sahibi sanan insanoğlunun zalimliği nereye kadar varacak?

-

27 Nisan 2009 Pazartesi

Yine Yazı Kazandı...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 26 Nisan 2009

Geçen hafta İstanbul Film Festivali’nde “Disgrace” (Utanç) adlı filmi seyrettim. Doğrusu, bir filmi izleyip izlememek konusunda hiç bu kadar kararsız kalmamıştım...

Nobel ödüllü Güney Afrikalı yazar J.M. Coetzee’nin aynı adlı romanından uyarlanan filmi merak ediyordum; ama kitabın bende bıraktığı etkiyi bozmak da istemiyordum...

Romanı yedi yıl önce ilk okuduğumda, tek kelimeyle sarsılmıştım. Neden bu kadar etkilenmiştim?

En önemli nedeni yazarı... Coetzee, bana göre, yaşayan en iyi romancı. Edebiyat ve dilbilim profesörü olduğu için, İngilizce’yi kullanmadaki ustalığına şaşırmamak gerek belki...

Onun yazılarında beni çarpan ilk özellik, sözcükler üzerindeki hakimiyeti... Hiçbir eserinde tek bir fazla sözcük yok; o kadar yalın bir dille ama etkileyici yazıyor. (İngilizce bilenlerin kitabı özellikle aslından okumasını öneririm.)

Ele aldığı konular ise, çok ilgi çekici. Sosyal adalet, şiddet, ikilemler, ırk ayrımcılığı, sömürgecilik, suçluluk duygusu, yabancılaşma, insan ve hayvanların yaşam hakkına eşitlkçi yaklaşım, insan ruhunun zayıflıkları gibi konuları işliyor çoğunlukla...

Okurken rahatsız oluyor, tepki veriyorsunuz. Yazarın bunu yapma nedeni, sanata olan bakışı. Çünkü sanatçı ciddiyetinin, etikle estetiği bir araya getirmek anlamına geldiğine inanıyor.

Çok boyutlu karakterlerin karmaşık ilişkilerini anlatırken, olayın geçtiği yerin toplumsal atmosferini büyük bir başarıyla aktarıyor Coetzee. “Disgrace”de, Güney Afrika’da resmi ırk ayrımı politikasının 1990'larda sona ermesinden sonra, ülkede yaşanan sosyal travma ile bireylerin yaptığı tercihler arasında çarpıcı parallellikler kuruyor.

Romanlarının bir özelliği de, anlatımlarında sık sık metafor kullanması... Örneğin, Byron ve Wordsworth’ün şiirleri ve köpekler, “Disgrace”de önemli birer simgedir.



Baş karakter Prof. David Lurie, üniversitede romantik şiir dersleri veren, 52 yaşında, boşanmış bir hocadır. Tutkularına yenilip siyahi bir öğrencisiyle ilişkiye girince, hayatı tamamen değişir. Güney Afrika’nın vahşi kırsalında yaşam savaşı veren lezbiyen kızının çiftlik evine taşındığında, son derece dramatik olaylar gelişir...

Esas olarak üç ana tema etrafında döner roman: Suç, utanç ve zulüm... İnsanın insana, erkeğin kadına, toplumun bireye, insanın hayvana yaptığı zulüm... Fiziksel ya da ruhsal...

Sinemaya sadece eğlenmek için gidenler, bu hikayeyi çok olumsuz bularak eleştirebilir tabii...

Nitekim, Emek Sineması’nda arkamda oturan turistlerin, filmin sonunda yaptığı değerlendirmeler de bu yöndeydi. “Kitap kadar depresif!” dedi birisi... Sanki böyle bir hikaye, eğlenceli olabilirmiş gibi...

Bir diğeri, “Beni bir tek çocuklara yapılan acımasızlık etkiler,” dedi... Romanın sorduğu bir soru da bununla ilgiliydi aslında: Yalnızca çocuklara ya da kendisine yapılan zulüm etkilerse insanı, o zaman hiç gelir mi bu utancın sonu? Sadece kendisine adalet isteyen bulur mu adaleti?

Gelelim asıl soruya... Kitap mı, yoksa film mi daha etkileyici?

Sinemaya doğru ilerlerken ayaklarım geri geri gitti... Çünkü kitabı okurken, işin içine kattığım hayal gücünü yok etmekten çekiniyordum... Yine de, filmi ilgiyle izledim. John Malkovich, rolünün hakkını vermiş; ama benim düşündüğüm Prof. Lurie o değildi. Film, onu yok etti...

Kitapta yer alan bazı önemli olaylar, filmde yer almıyordu... Film onları da yok etti...

Sonuçta, iyi kurgulanmış, iyi oynanmış ve iyi yönetilmiş bir filmdi. Fakat benim açımdan bir şey kesin olarak bir kez daha kanıtlandı: Yazı, görsel olandan daha güçlü...