© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 11 Eylül 2011
10 yıl önce bugün New York’ta bir kâbus gördüm. Aslında kentin mevsim olarak en güzel aylarından biridir eylül. Ağaçlardaki yeşil yaprakların sarı ve kırmızıya dönüştüğü, aşırı sıcak ve nemli havaya veda edilen günleriyle sonbahar çok güzeldir New York’ta.
Yine öyle bir günün sabahında Times Square civarında yürürken hızla karşı yönden koşarak yaklaşan 40’lı yaşlarında bir adamı gördüm. Avazı çıktığı kadar “Korkunç! İnanılmaz!” diye bağırdığı için, doğrusu bir an New York’ta sık rastladığım türden garip birisi olabileceğini düşünüp pek de önemsemedim. Ancak çok geçmeden, yaşanmakta olan büyük bir felaketi haber verdiğini anlayacaktım.
Yüzündeki dehşet ifadesiyle deli gibi koşan adamın hemen ardından sokaklara hakim olan panik görüntüsü ve siren sesleri, büyük bir kaosun habercisiydi.
Tam o sırada elektronik ürünler satan bir mağazanın önünde biriken kalabalığa rastladım. Bir grup insan, ağızları açık bir şekilde vitrindeki dev televizyon ekranından CNN’i izliyordu. “Ne oluyor?” diye sormamla televizyonda Dünya Ticaret Merkezi’ne çarpan uçak görüntülerini görmem bir oldu.
Görüntü o kadar inanılmazdı ki, New York’tan canlı yayın yapıldığını belirten “Live from New York City” yazısını görsem de, bir süre “Olamaz” diyerek bakakaldım ekrana.
Yaşadığımız şokun etkisiyle mağazanın önünde adeta vitrine yapışmış bir halde kaç dakika kaldığımızı tahmin edemiyorum. Sonra neden birden o kalabalığın içinden hızla çıkıp sokaklarda amaçsız ve rotasız bir şekilde yürümeye başladım; onu da bilmiyorum.
Metro ve diğer toplu taşıma araçları çalışmadığından yollar yürüyen insanlarla dolmuştu. Her zamankinden kalabalıktı New York sokakları ama o güne kadar hiç o derece yalnız hissetmemiştim kendimi. İnsanların gözünde gördüğüm korkudan ürkmüştüm. Cep telefonumla birilerini aramak istedim ama çalışmıyordu.
Henüz sabah saatleri olmasına karşın dükkanlar ardı ardına kapanıyor, yollar polis kaynıyordu. Arada bir televizyon ekranı gördüğüm mağazalara girip, durumun ne olduğunu takip etmeye çalıştım. 107. katında “Windows on the World” adlı barda içki içip dans ettiğimiz Dünya Ticaret Merkezi'ne uçağın girişini gördüm. Aklıma her gün o binanın altındaki istasyondan metroya binen Tayvanlı arkadaşım Yuki geldi. Acaba olay sırasında orada mıydı?
Yaklaşık bir saat yürüyerek o sırada yaşamakta olduğum kentin Yukarı Doğu Yakası’ndaki eve ulaştım. Belki ev arkadaşımı bulurum umuduyla kapıyı açtığımda gördüğüm manzara şuydu: Masada üzerinde bitmemiş yemeklerin durduğu iki tabak, açık bırakılmış pencereler ve kapatılmamış bir televizyon ekranında kağıttan bir bina gibi yıkılan Dünya Ticaret Merkezi görüntüsü...
Ani gelen bir haberle terk edilmiş ev manzarasıydı karşılaştığım. Televizyonun karşısına oturup bir süre kulelerin yıkılışını izledim. Sonra pencereden içeri dolan bir kokuyla irkildim. Televizyonda uyarı yazısı geçiyordu: Saldırıdan sonra çıkan yangın nedeniyle kente yayılan dumanı solumamak için pencerelerinizi kapatın.
Uzmanlara göre, şehri günlerce saran koku, eriyen materyaller ile yanarak can veren 2977 insanın kokusuydu. Aslında soluduğumuz, terörün, insan hırsının, fanatizmin, vahşetin, şiddetin, ölümün ve yalanın pis kokusuydu.
O günden sonra o koku daha da keskinleşti. Amerika’nın teröre karşı savaş stratejisi yeni bir boyut kazandı. Kendisi için tehdit olarak gördüğü ülkelere karşı önleyici saldırı doktrinini resmi politika olarak uygulamaya sokan ABD’nin militarizasyonu şiddetlendi.
Bugün hâlâ dünyanın her yerinde bombalar patlıyor, pilotsuz uçaklarla siviller vuruluyor. Kâbus hiç bitmiyor...
-
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
terör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Eylül 2011 Pazar
18 Ocak 2010 Pazartesi
İslam paranoyası yine depreşti
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Ocak 2010
Yeni bir yıla girdiğimiz bugünlerde, Amerika’da Müslüman paranoyası yeniden depreşti. Aslında bu, 11 Eylül’den beri ülkedeki aşırı sağ kesimin aklından ve ruhundan çıkmış değildi. Ama toplumda yeniden başat rol oynaması için bir kıvılcım gerekiyordu. O da bulundu...
Noel günü Amsterdam’dan kalkıp Detroit’e gitmek üzere havalanan bir Amerikan uçağında terörist eylem girişimi meydana geldi. 23 yaşındaki bir Nijeryalı, uçağı havaya uçurmaya kalkınca ülke alarma geçti. Aşırı sağ, bu olayı kullanıp içinde biriken öfkeyi kusmakta gecikmedi.
Son haftalarda Amerikan medyasını izlediğinizde şu tür cümleler duyuyorsunuz:
“18-28 yaşları arasındaki Müslüman erkeklerin, strip search (yolcunun kıyafetlerini tamamen çıkararakya da X-ray makinelerinden geçirilerek yapılan tüm vücut taraması) yöntemiyle aranması gerekir.” (Emekli General Thomas McInerney)
“İslam bir din değil, ideolojidir.” (Emekli General Thomas McInerney)
“Adı Abdullah, Ahmet ya da Muhammet olanların ayrılıp incelenmesi için ayrı bir sıra olmalı.” (Radyo programcısı Mike Gallagher)
“Bu teröristlerin hepsi Müslüman. Bizim bugünkü ana düşmanımız da bu. O zaman neden insanları dinlerine göre ayrıştırıp izlemeyelim?” (Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Peter King)
Bütün bu garip düşünceleri savunanlara sormak lazım: Peki, o zaman havalanında insanlara hangi dinden olduklarını mı soracaksınız?
Ya İslam dinine mensup yüzbinlerce Amerikan vatandaşını ne yapacaksınız?
Müslümanlar doğrudan terörist muamelesi mi görecek?
Bu durum, Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı muameleyi hatırlatmıyor mu?
***
Ben bunları soruyorum ama sanırım Obama yönetiminde bu basit mantığı yürütecek kimse yok... Çünkü Detroit uçağındaki olaydan sonra, Amerika, 14 ülkelik bir liste yayımlayarak, bu ülkelerden gelen yolculara “potansiyel terörist muamelesi” yapan bir güvenlik uygulaması başlattı.
Listede yer alan ülkeler, Küba, İran, Sudan, Suriye, Afganistan, Cezayir, Irak, Lübnan, Libya, Suudi Arabistan ve Somali. Bu ülkelerden ABD’ye gidecek olanlar, bundan sonra, tüm vücut taraması dahil çeşitli aramalardan geçirilecek.
Kimileri, Amerika’nın terör saldırılarını önlemek için bu yöntemleri uygulamak zorunda olduğunu söylüyor. Onlara şunları soruyorum:
-Nijeryalı terörist, üzerindeki bomba düzeneğiyle nasıl bir dizi güvenlik kontrolünden geçip Detroit uçağına binebildi?
-Babasının haftalar önce Amerikalı yetkilileri uyarmasına karşın, bu kişi neden uçuş yasaklılar listesine konmadı?
-Vizesi neden iptal edilmedi?
Obama bile bu işte güvenlik açığı olduğunu itiraf etmek durumunda kaldı. 11 Eylül olayında da, inanılmaz güvenlik açıkları ortaya çıkmamış mıydı?
Görünen o ki, Obama yönetimi, bu duruma çare arayacağına, ayrımcılığı körükleyen uygulamalarla Bush’un izinden gidiyor.
***
Bütün bunların Obama’nın Batılı dostlarıyla İran’a karşı yeni yaptırımları konuştuğu, Hillary Clinton’ın Yemen’deki durumun küresel bir tehdit oluşturduğunu söylediği, Amerika’nın Afganistan’daki savaşı hızlandırdığı günlere denk gelmesi de oldukça ilginç...
Söyler misiniz bana, yaşlı, çocuk, bakkal, manav, öğretmen demeden bütün bir ulusu teröristlerle aynı kaba koymanın mantığı nedir? Ne gibi bir ortak noktaları olabilir bu insanların? Müslüman olmak mı?..
Terörle mücadelenin yolu, başka dinden olanlara peşinen terörist muamelesi yapmaktan mı geçiyor?
Elbette geçmiyor ve emperyalist devletler de bunu çok iyi biliyor. Ama onların bildiği bir şey daha var: Din ve ırk temelinde ayrışma, lanet olası savaşları sürdürmeye yarıyor...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Ocak 2010
Yeni bir yıla girdiğimiz bugünlerde, Amerika’da Müslüman paranoyası yeniden depreşti. Aslında bu, 11 Eylül’den beri ülkedeki aşırı sağ kesimin aklından ve ruhundan çıkmış değildi. Ama toplumda yeniden başat rol oynaması için bir kıvılcım gerekiyordu. O da bulundu...
Noel günü Amsterdam’dan kalkıp Detroit’e gitmek üzere havalanan bir Amerikan uçağında terörist eylem girişimi meydana geldi. 23 yaşındaki bir Nijeryalı, uçağı havaya uçurmaya kalkınca ülke alarma geçti. Aşırı sağ, bu olayı kullanıp içinde biriken öfkeyi kusmakta gecikmedi.
Son haftalarda Amerikan medyasını izlediğinizde şu tür cümleler duyuyorsunuz:
“18-28 yaşları arasındaki Müslüman erkeklerin, strip search (yolcunun kıyafetlerini tamamen çıkararakya da X-ray makinelerinden geçirilerek yapılan tüm vücut taraması) yöntemiyle aranması gerekir.” (Emekli General Thomas McInerney)
“İslam bir din değil, ideolojidir.” (Emekli General Thomas McInerney)
“Adı Abdullah, Ahmet ya da Muhammet olanların ayrılıp incelenmesi için ayrı bir sıra olmalı.” (Radyo programcısı Mike Gallagher)
“Bu teröristlerin hepsi Müslüman. Bizim bugünkü ana düşmanımız da bu. O zaman neden insanları dinlerine göre ayrıştırıp izlemeyelim?” (Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Peter King)
Bütün bu garip düşünceleri savunanlara sormak lazım: Peki, o zaman havalanında insanlara hangi dinden olduklarını mı soracaksınız?
Ya İslam dinine mensup yüzbinlerce Amerikan vatandaşını ne yapacaksınız?
Müslümanlar doğrudan terörist muamelesi mi görecek?
Bu durum, Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı muameleyi hatırlatmıyor mu?
***
Ben bunları soruyorum ama sanırım Obama yönetiminde bu basit mantığı yürütecek kimse yok... Çünkü Detroit uçağındaki olaydan sonra, Amerika, 14 ülkelik bir liste yayımlayarak, bu ülkelerden gelen yolculara “potansiyel terörist muamelesi” yapan bir güvenlik uygulaması başlattı.
Listede yer alan ülkeler, Küba, İran, Sudan, Suriye, Afganistan, Cezayir, Irak, Lübnan, Libya, Suudi Arabistan ve Somali. Bu ülkelerden ABD’ye gidecek olanlar, bundan sonra, tüm vücut taraması dahil çeşitli aramalardan geçirilecek.
Kimileri, Amerika’nın terör saldırılarını önlemek için bu yöntemleri uygulamak zorunda olduğunu söylüyor. Onlara şunları soruyorum:
-Nijeryalı terörist, üzerindeki bomba düzeneğiyle nasıl bir dizi güvenlik kontrolünden geçip Detroit uçağına binebildi?
-Babasının haftalar önce Amerikalı yetkilileri uyarmasına karşın, bu kişi neden uçuş yasaklılar listesine konmadı?
-Vizesi neden iptal edilmedi?
Obama bile bu işte güvenlik açığı olduğunu itiraf etmek durumunda kaldı. 11 Eylül olayında da, inanılmaz güvenlik açıkları ortaya çıkmamış mıydı?
Görünen o ki, Obama yönetimi, bu duruma çare arayacağına, ayrımcılığı körükleyen uygulamalarla Bush’un izinden gidiyor.
***
Bütün bunların Obama’nın Batılı dostlarıyla İran’a karşı yeni yaptırımları konuştuğu, Hillary Clinton’ın Yemen’deki durumun küresel bir tehdit oluşturduğunu söylediği, Amerika’nın Afganistan’daki savaşı hızlandırdığı günlere denk gelmesi de oldukça ilginç...
Söyler misiniz bana, yaşlı, çocuk, bakkal, manav, öğretmen demeden bütün bir ulusu teröristlerle aynı kaba koymanın mantığı nedir? Ne gibi bir ortak noktaları olabilir bu insanların? Müslüman olmak mı?..
Terörle mücadelenin yolu, başka dinden olanlara peşinen terörist muamelesi yapmaktan mı geçiyor?
Elbette geçmiyor ve emperyalist devletler de bunu çok iyi biliyor. Ama onların bildiği bir şey daha var: Din ve ırk temelinde ayrışma, lanet olası savaşları sürdürmeye yarıyor...
Etiketler:
11 Eylül,
Afganistan,
Amerika,
Barack Obama,
din,
dinci sağ,
George W. Bush,
Hillary Clinton,
ırk,
İslam,
Müslümanlık,
savaş,
terör,
Yemen
8 Haziran 2009 Pazartesi
"Uzatılmış Gözaltı..."
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Haziran 2009
Geçmişte işlemiş olduğu bir suçu bulunmayan ve bu nedenle yargılanamayan bir kişi, gelecekte suç işleyebileceğine inanıldığı şüphesiyle uzun süre gözaltında tutulabilir mi?
“Olur mu canım!” diyorsanız, Obama ile farklı düşünüyorsunuz demektir. Çünkü ABD Başkanı, Guantanamo tutuklularına yönelik yeni planında bu yönde bir düzenleme öneriyor.
Doğrusu, bütün dünya Amerika’nın yüz karası Guantanamo’yu kapatacağı için Obama’yı alkışlarken, onun böyle bir öneriyle gelmesi şaşırtıcı oldu. Çünkü en büyük iddiası değişimdi; insanlar onun Bush’tan farklı olduğunu görmek istiyordu.
Ama Guantanamo’yu kapatmak için gerekli olan 80 milyon dolarlık ödenek Senato’dan geçmedi. Kendi partisinin mensupları Demokratlar bile onay vermedi; çünkü Obama’nın Guantanamo’daki 240 terör şüphelisine yönelik somut bir plan ortaya koymasını istediler.
O da şu planı açıkladı: Guantanamo’yu kapatalım, haklarında salıverme kararı bulunanları bırakalım, terör şüphelilerini suçlarına göre Amerikan sivil mahkemelerinde ve savaş suçu işleyenleri de askeri komisyonlarda yargılayalım...
Fakat bir de “suç işlemedikleri için haklarında soruşturma açılamayan ama Amerikan halkı için tehdit oluşturanlar” var. Bu durumdaki “şüpheliler” için “uzatılmış gözaltı” (prolonged detention) öneriyor Obama.
Bush döneminde mahkemeye çıkarılmadan yıllarca hapiste tutulan terör zanlılarına uygulanan “önleyici gözaltı”nın (preventive detention) yeni bir hukuk çerçevesine oturtulmuş hali bu.
Bush’un yöntemi, “Yasadışı Düşman Savaşçı” (Unlawful Enemy Combatant) olarak sınıflandırılan şüpheliler için, “Habeas Corpus” ilkesini devre dışı bırakan bir yasaya dayanıyordu. (Türkçe'de "vücut benim" anlamına gelen ve adli makam önüne çıkma hakkını anlatan Latince kavram.)
Bu yasayla, adil bir hukuk sisteminin temel şartlarından biri olan bu ilke çiğnenmişti. Yani devletin mahkuma haksızlık yapmaması için, tutuklanan kişinin, hürriyeti sınırlama işleminin kanuna uygun olarak yapılıp yapılmadığını sorgulatmasına olanak sağlayan hak yok sayılmıştı. Keyfi gözaltıları önlemek için tutuklamanın sınırlarını belirleyen bu kavramın üstü çizilmişti.
Bu yüzden, yüzlerce insan şüpheli görülerek gözaltına alındı, haklarındaki suçlamanın tespiti için mahkemeye çıkarılmadan yıllarca Guantanamo'da tutulup işkenceden geçirildi.
İşte tam Obama iyi bir şey yapıp, bu utanca son verecek diye düşünürken, birden sözünü ettiğimiz plan ortaya çıktı. Şimdi Amerika'daki insan hakları örgütleri, haklı olarak, bu yapılanın anayasaya aykırı olduğunu ve Guantanamo’yu başka bir yere taşıyıp, Bush’un “önleyici gözaltı” sistemini yeni bir isimle sürdürmek anlamına geldiğini söylüyor.
Olayın can alıcı noktası, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin avukatlarından Jameel Jaffer’ın, The New York Times’a yaptığı açıklamada yer alıyor: “Eğer suçlu oldukları kanıtlanamıyorsa, serbest kalırlar. Adalet mekanizmasının anlamı budur...”
***
Amerika, bugünlerde bu konuyu tartışıyor.
El Kaide ve Taliban'la ilişkide olduğundan şüphelenilen ama suçu kanıtlanmamış insanların uzatılmış tutukluluğunu sorguluyor.
İnsan hakları savunucularının kabul edilemez bulduğu bu uygulama, size de bir şeyler çağrıştırıyor mu?
Hani Türkiye’de terör örgütü şüphelisi oldukları iddiasıyla sabahları evleri basılanlar var ya... Neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargıç önüne çıkarılmadan aylardır hapiste tutulan rektörler, yazarlar, gazeteciler...
Onlar geliyor mu aklınıza?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Haziran 2009
Geçmişte işlemiş olduğu bir suçu bulunmayan ve bu nedenle yargılanamayan bir kişi, gelecekte suç işleyebileceğine inanıldığı şüphesiyle uzun süre gözaltında tutulabilir mi?
“Olur mu canım!” diyorsanız, Obama ile farklı düşünüyorsunuz demektir. Çünkü ABD Başkanı, Guantanamo tutuklularına yönelik yeni planında bu yönde bir düzenleme öneriyor.
Doğrusu, bütün dünya Amerika’nın yüz karası Guantanamo’yu kapatacağı için Obama’yı alkışlarken, onun böyle bir öneriyle gelmesi şaşırtıcı oldu. Çünkü en büyük iddiası değişimdi; insanlar onun Bush’tan farklı olduğunu görmek istiyordu.
Ama Guantanamo’yu kapatmak için gerekli olan 80 milyon dolarlık ödenek Senato’dan geçmedi. Kendi partisinin mensupları Demokratlar bile onay vermedi; çünkü Obama’nın Guantanamo’daki 240 terör şüphelisine yönelik somut bir plan ortaya koymasını istediler.
O da şu planı açıkladı: Guantanamo’yu kapatalım, haklarında salıverme kararı bulunanları bırakalım, terör şüphelilerini suçlarına göre Amerikan sivil mahkemelerinde ve savaş suçu işleyenleri de askeri komisyonlarda yargılayalım...
Fakat bir de “suç işlemedikleri için haklarında soruşturma açılamayan ama Amerikan halkı için tehdit oluşturanlar” var. Bu durumdaki “şüpheliler” için “uzatılmış gözaltı” (prolonged detention) öneriyor Obama.
Bush döneminde mahkemeye çıkarılmadan yıllarca hapiste tutulan terör zanlılarına uygulanan “önleyici gözaltı”nın (preventive detention) yeni bir hukuk çerçevesine oturtulmuş hali bu.
Bush’un yöntemi, “Yasadışı Düşman Savaşçı” (Unlawful Enemy Combatant) olarak sınıflandırılan şüpheliler için, “Habeas Corpus” ilkesini devre dışı bırakan bir yasaya dayanıyordu. (Türkçe'de "vücut benim" anlamına gelen ve adli makam önüne çıkma hakkını anlatan Latince kavram.)
Bu yasayla, adil bir hukuk sisteminin temel şartlarından biri olan bu ilke çiğnenmişti. Yani devletin mahkuma haksızlık yapmaması için, tutuklanan kişinin, hürriyeti sınırlama işleminin kanuna uygun olarak yapılıp yapılmadığını sorgulatmasına olanak sağlayan hak yok sayılmıştı. Keyfi gözaltıları önlemek için tutuklamanın sınırlarını belirleyen bu kavramın üstü çizilmişti.
Bu yüzden, yüzlerce insan şüpheli görülerek gözaltına alındı, haklarındaki suçlamanın tespiti için mahkemeye çıkarılmadan yıllarca Guantanamo'da tutulup işkenceden geçirildi.
İşte tam Obama iyi bir şey yapıp, bu utanca son verecek diye düşünürken, birden sözünü ettiğimiz plan ortaya çıktı. Şimdi Amerika'daki insan hakları örgütleri, haklı olarak, bu yapılanın anayasaya aykırı olduğunu ve Guantanamo’yu başka bir yere taşıyıp, Bush’un “önleyici gözaltı” sistemini yeni bir isimle sürdürmek anlamına geldiğini söylüyor.
Olayın can alıcı noktası, Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’nin avukatlarından Jameel Jaffer’ın, The New York Times’a yaptığı açıklamada yer alıyor: “Eğer suçlu oldukları kanıtlanamıyorsa, serbest kalırlar. Adalet mekanizmasının anlamı budur...”
***
Amerika, bugünlerde bu konuyu tartışıyor.
El Kaide ve Taliban'la ilişkide olduğundan şüphelenilen ama suçu kanıtlanmamış insanların uzatılmış tutukluluğunu sorguluyor.
İnsan hakları savunucularının kabul edilemez bulduğu bu uygulama, size de bir şeyler çağrıştırıyor mu?
Hani Türkiye’de terör örgütü şüphelisi oldukları iddiasıyla sabahları evleri basılanlar var ya... Neyle suçlandıklarını bilmeden ve yargıç önüne çıkarılmadan aylardır hapiste tutulan rektörler, yazarlar, gazeteciler...
Onlar geliyor mu aklınıza?
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
George W. Bush,
Guantanamo,
hukuk,
insan hakları,
terör
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Gerçekler ve Utanç...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Mayıs 2009
Mardin’deki katliam hakkında yapılan yorumlar hala havada uçuşuyor... Ama olayın üzerinden biraz zaman geçince, bu topraklarda yaşanan diğer felaketler gibi, o da gündemden düşecek...
Malum; faciaların, kavgaların hiç eksik olmadığı bir ülkede yaşıyoruz... Bir süre sonra Anayasa değişikliği nedeniyle siyasi tartışmalar yine kızışacak; Ergenekon denilen soruşturma kapsamında hukuk ihlalleri devam edecek; Mardin işsizlikte rekor kırarken, iktidar yine, “Kriz teğet geçti,” diyecek...
Bu ortamda, reyting kavgasına düşen medya, ilgisini sıcak konulara çevirecek ve Bilge köyünün halkı, yaşadığı felaketin acısını içine gömecek...
Birileri yaz geldi deyip, neşeyle Ege ve Güney’deki lüks otellere akın ederken; birileri de, Doğu’daki yokluğun kıskacında yaşayıp gidecek...
***
Bütün bu olanlar, aklıma iki sözü getiriyor... Birincisi, T.S. Eliot’a ait. “İnsanoğlu gerçekliğin yüküne pek fazla tahammül edemiyor,” diye yazmıştı ünlü şair... Dört uzun şiirden oluşan “Dört Kuartet” adlı eserinin ilki olan “Burnt Norton”da geçer bu dize...
Eliot, bu ifadesiyle, insan psikolojisinin en zayıf noktalarından birisine parmak basıyor. Gerçekten de, baş edemeyeceğini düşündüğü gerçeklerden kaçma yoluna sapar insanoğlu... Bir tür savunma mekanizmasıdır bu.
Bu mekanizmanın toplumsal boyutta uygulanışı ise, büyük faciaların ardındaki temel nedenlerdendir. Çünkü yıllarca görmezden gelinen haksızlıklardan kaçış yoktur; büyük patlama sonunda bir gün olur...
Bir yanı Avrupa, bir yanı Afrika koşullarına sahiptir Türkiye’nin... Aradaki uçurum bir gerçektir. Doğu'da okulu, üniversitesi, hastanesi olmayan, cahilliğin hüküm sürdüğü köylerde yaşar insanlar... Tarikatlar, aşiretler, cemaatler yönetir bu köyleri...
Toplumsal gelirin bu ölçüde dengesiz dağıtıldığı, ekonomik fırsat eşitliğinin olmadığı bir ülkede hakça bir düzen kurulup barış sağlanabilir mi? Hayır...
Toplum sözleşmesinin temeli olması gereken toplumsal adalet kavramının ayaklar altına alındığı bir ortamda eşitlik ve özgürlükten söz edilebilir mi? Hayır...
İşte bu yüzden, geri kalmışlığın pençesinde kıvranan bu köylerde görülen felaketler, ne yazık ki, şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, gerçekle yüzleşmeye tahammül edemeyen toplumun öngörüsüzlüğünün, duyarsızlığının derecesidir.
***
Mardin'de meydana gelen katliamdan bu yana aklımdan çıkmayan ikinci söz ise, J.M. Coetzee’ye ait. Üç hafta önceki yazımda romanlarından söz ettiğim, Nobel ödüllü bir yazar kendisi. “İnsanların haksız yere çektikleri acılara şahitlik edenler, şahit oldukları acıların utançlarını da taşırlar,” diyor Coetzee...
İnsanlık onurunu yitirmemiş olanlar için ağır bir söz... Ve bir gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
İnsanların haksız yere acı çektikleri bir ortamda, o acılara tanık olup susuyorsak, gerçeklere duyarsız kalıyorsak, masum kalabilir miyiz? Hayır...
İnsanlık, o tanık olunan acıları durdurmak ve bir daha olmaması için çaba göstermeyi gerektirir. Bu anlamda, bu toplum, halkıyla, devletiyle, sivil toplum örgütleriyle, bir bütün halinde, Doğu’daki acıyı sona erdirmek ve aydınlanma ışığını ülkenin tümüne taşımakla görevlidir. Atatürk Cumhuriyeti’nde vatandaş olmanın, halk olmanın, devlet olmanın gereğidir bu...
Hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebileceğimiz, gerçeklerle yüzleşmekten kaçabileceğimiz bir noktada değiliz. Bilge köyü katliamına tanık olduk... Bu utanç, bu ülkenin tarihine yazıldı... Sessiz ve tepkisiz kalmak, o utancı bireylerin de alnına kazır...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 17 Mayıs 2009
Mardin’deki katliam hakkında yapılan yorumlar hala havada uçuşuyor... Ama olayın üzerinden biraz zaman geçince, bu topraklarda yaşanan diğer felaketler gibi, o da gündemden düşecek...
Malum; faciaların, kavgaların hiç eksik olmadığı bir ülkede yaşıyoruz... Bir süre sonra Anayasa değişikliği nedeniyle siyasi tartışmalar yine kızışacak; Ergenekon denilen soruşturma kapsamında hukuk ihlalleri devam edecek; Mardin işsizlikte rekor kırarken, iktidar yine, “Kriz teğet geçti,” diyecek...
Bu ortamda, reyting kavgasına düşen medya, ilgisini sıcak konulara çevirecek ve Bilge köyünün halkı, yaşadığı felaketin acısını içine gömecek...
Birileri yaz geldi deyip, neşeyle Ege ve Güney’deki lüks otellere akın ederken; birileri de, Doğu’daki yokluğun kıskacında yaşayıp gidecek...
***
Bütün bu olanlar, aklıma iki sözü getiriyor... Birincisi, T.S. Eliot’a ait. “İnsanoğlu gerçekliğin yüküne pek fazla tahammül edemiyor,” diye yazmıştı ünlü şair... Dört uzun şiirden oluşan “Dört Kuartet” adlı eserinin ilki olan “Burnt Norton”da geçer bu dize...
Eliot, bu ifadesiyle, insan psikolojisinin en zayıf noktalarından birisine parmak basıyor. Gerçekten de, baş edemeyeceğini düşündüğü gerçeklerden kaçma yoluna sapar insanoğlu... Bir tür savunma mekanizmasıdır bu.
Bu mekanizmanın toplumsal boyutta uygulanışı ise, büyük faciaların ardındaki temel nedenlerdendir. Çünkü yıllarca görmezden gelinen haksızlıklardan kaçış yoktur; büyük patlama sonunda bir gün olur...
Bir yanı Avrupa, bir yanı Afrika koşullarına sahiptir Türkiye’nin... Aradaki uçurum bir gerçektir. Doğu'da okulu, üniversitesi, hastanesi olmayan, cahilliğin hüküm sürdüğü köylerde yaşar insanlar... Tarikatlar, aşiretler, cemaatler yönetir bu köyleri...
Toplumsal gelirin bu ölçüde dengesiz dağıtıldığı, ekonomik fırsat eşitliğinin olmadığı bir ülkede hakça bir düzen kurulup barış sağlanabilir mi? Hayır...
Toplum sözleşmesinin temeli olması gereken toplumsal adalet kavramının ayaklar altına alındığı bir ortamda eşitlik ve özgürlükten söz edilebilir mi? Hayır...
İşte bu yüzden, geri kalmışlığın pençesinde kıvranan bu köylerde görülen felaketler, ne yazık ki, şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, gerçekle yüzleşmeye tahammül edemeyen toplumun öngörüsüzlüğünün, duyarsızlığının derecesidir.
***
Mardin'de meydana gelen katliamdan bu yana aklımdan çıkmayan ikinci söz ise, J.M. Coetzee’ye ait. Üç hafta önceki yazımda romanlarından söz ettiğim, Nobel ödüllü bir yazar kendisi. “İnsanların haksız yere çektikleri acılara şahitlik edenler, şahit oldukları acıların utançlarını da taşırlar,” diyor Coetzee...
İnsanlık onurunu yitirmemiş olanlar için ağır bir söz... Ve bir gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.
İnsanların haksız yere acı çektikleri bir ortamda, o acılara tanık olup susuyorsak, gerçeklere duyarsız kalıyorsak, masum kalabilir miyiz? Hayır...
İnsanlık, o tanık olunan acıları durdurmak ve bir daha olmaması için çaba göstermeyi gerektirir. Bu anlamda, bu toplum, halkıyla, devletiyle, sivil toplum örgütleriyle, bir bütün halinde, Doğu’daki acıyı sona erdirmek ve aydınlanma ışığını ülkenin tümüne taşımakla görevlidir. Atatürk Cumhuriyeti’nde vatandaş olmanın, halk olmanın, devlet olmanın gereğidir bu...
Hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebileceğimiz, gerçeklerle yüzleşmekten kaçabileceğimiz bir noktada değiliz. Bilge köyü katliamına tanık olduk... Bu utanç, bu ülkenin tarihine yazıldı... Sessiz ve tepkisiz kalmak, o utancı bireylerin de alnına kazır...
4 Mayıs 2009 Pazartesi
İşkenceci Suçsuz mu?
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 3 Mayıs 2009
“Waterboard” (su işkencesi) denilen yöntemde, tutuklu, eğimli bir zemine sıkıca bağlanır. Ayaklar genellikle yukarıya doğru durur. Gözleri ve alnı bir bezle kapatılarak, kontrollü bir şekilde beze su dökülür.
Bu sırada, bez yavaş yavaş aşağıya doğru çekilerek, burnu ve ağzı kapatacak şekle getirilir. Islak bez, kişinin nefes alışını zorlaştırır; bazen de olanaksızlaştırır.
Bez iyice ıslanıp, sadece ağzı ve burnu örter duruma gelince, su akışı 20-40 saniye ile sınırlandırılır. Bu durum, tutuklunun kanındaki karbondioksit oranını yükseltir. Yükselen karbondioksit oranı ise, nefes alma çabasını artırır.
Bununla birlikte bezin varlığı, suda boğulma hissi doğurarak panik yaratır. Tutuklu, kafasını çevirerek karşı koymaya çalışırsa, sorgulayıcı, onu durdurmak için ellerini kişinin burnunun ve ağzının üzerine kapatır.
Bu aşamadan sonra bez kaldırılır ve tutuklunun 3 ya da 4 kez nefes almasına izin verilir. Bu işlem, daha sonra tekrarlanır.”
***
Yukarıdaki ifadeler, Amerikan Adalet Bakanlığı yetkililerinin, terör şüphelilerine uygulanacak işkenceleri açıklamak için, CIA Genel Danışmanı John A. Rizzo’ya gönderdikleri resmi yazılarda yer alıyor...
Uzmanlara göre, aşırı acı ve boğulma hissi yaratan su işkencesi, ciğerlere ve beyne zarar veriyor, ayrıca psikolojik bozukluklara yol açıyor.
Yazılarda ayrıntılı olarak tarif edilen tek işkence tekniği bu değil... Tutukluyu nefes almakta güçlük çekeceği kadar dar bir kutuya kapatmak; çıplak bırakmak; içinde böcek olan bir alana koyup korkutmak; günlerce uykusuz bırakmak vb. birçok insanlık dışı yöntem anlatılıyor.
Obama, kısa bir süre önce, bu gizli belgeleri kamuoyuna açıklama kararı aldı...Ve Amerika’da kızılca kıyamet koptu. Bush yönetiminin terör şüphelilerine yıllardır uyguladığı işkenceler bir bir ortaya döküldü.
Tabii başta Dick Cheney olmak üzere, Bush'un şahinleri, derhal savunmaya geçtiler; işkence ile çok önemli bilgilere ulaşıldığını ve böylece Amerikan vatandaşlarının güvenliğinin sağlandığını iddia ettiler.
Kimileri de, Obama’yı CIA’in gücünü azaltmakla suçladı. Obama ise, çareyi, CIA'yi ziyaret edip, işkence uygulamaları nedeniyle kurum görevlilerinin yargılanmayacağını söylemekte buldu...
Gerekçesini de, “geçmişten intikam alma değil, geleceğe bakma zamanı” anlamında kullandığı “reflection, not retribution” ifadesiyle özetledi. Belli ki, bu meselenin iki partili toplumda ciddi bir ayrışmaya yol açmasından çekiniyor.
Ama kopan fırtına öyle hemen duracak gibi değil. İnsan hakları savunucuları, medyanın önemli bir kesimi ve Birleşmiş Milletler, Obama’nın bu açıklamasını sert bir şekilde eleştirdi.
Tepkiler artınca da, aradan sadece birkaç gün geçmesine karşın, Obama tavır değiştirdi. Kendi ifadesiyle, başkan olarak karar almakta en çok zorlandığı konulardan biriydi bu... Sonunda, partiler üstü ve bağımsız bir komisyonun iddiaları araştırmasını destekleyebileceğini söyledi.
Çünkü bir hukuk devletinde, yasaları çiğneyen görevlilerin cezalandırılıp cezalandırılmamasının Başkan’ın vereceği siyasi bir karar olmadığı hatırlatılmıştı kendisine...
Obama’nın yanaşmadığı Kongre soruşturması ya da özel savcı formülü için bastıranlar tatmin olmuş değil. Fakat bu meselede asıl gürültü, bir başka noktadan çıkacak...
“İşkenceyi, Bush yönetiminin belirlediği çerçeveye uyarak uygulayanlar cezalandırılmamalı; soruşturma, işkenceyi öneren o çerçeveyi belirleyenleri kapsamalı,” diyor Obama...
Bir dakika... Doğru mu anladık gerçekten? İşkenceci suçsuz olabilir mi?..
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 3 Mayıs 2009
“Waterboard” (su işkencesi) denilen yöntemde, tutuklu, eğimli bir zemine sıkıca bağlanır. Ayaklar genellikle yukarıya doğru durur. Gözleri ve alnı bir bezle kapatılarak, kontrollü bir şekilde beze su dökülür.
Bu sırada, bez yavaş yavaş aşağıya doğru çekilerek, burnu ve ağzı kapatacak şekle getirilir. Islak bez, kişinin nefes alışını zorlaştırır; bazen de olanaksızlaştırır.
Bez iyice ıslanıp, sadece ağzı ve burnu örter duruma gelince, su akışı 20-40 saniye ile sınırlandırılır. Bu durum, tutuklunun kanındaki karbondioksit oranını yükseltir. Yükselen karbondioksit oranı ise, nefes alma çabasını artırır.
Bununla birlikte bezin varlığı, suda boğulma hissi doğurarak panik yaratır. Tutuklu, kafasını çevirerek karşı koymaya çalışırsa, sorgulayıcı, onu durdurmak için ellerini kişinin burnunun ve ağzının üzerine kapatır.
Bu aşamadan sonra bez kaldırılır ve tutuklunun 3 ya da 4 kez nefes almasına izin verilir. Bu işlem, daha sonra tekrarlanır.”
***
Yukarıdaki ifadeler, Amerikan Adalet Bakanlığı yetkililerinin, terör şüphelilerine uygulanacak işkenceleri açıklamak için, CIA Genel Danışmanı John A. Rizzo’ya gönderdikleri resmi yazılarda yer alıyor...
Uzmanlara göre, aşırı acı ve boğulma hissi yaratan su işkencesi, ciğerlere ve beyne zarar veriyor, ayrıca psikolojik bozukluklara yol açıyor.
Yazılarda ayrıntılı olarak tarif edilen tek işkence tekniği bu değil... Tutukluyu nefes almakta güçlük çekeceği kadar dar bir kutuya kapatmak; çıplak bırakmak; içinde böcek olan bir alana koyup korkutmak; günlerce uykusuz bırakmak vb. birçok insanlık dışı yöntem anlatılıyor.
Obama, kısa bir süre önce, bu gizli belgeleri kamuoyuna açıklama kararı aldı...Ve Amerika’da kızılca kıyamet koptu. Bush yönetiminin terör şüphelilerine yıllardır uyguladığı işkenceler bir bir ortaya döküldü.
Tabii başta Dick Cheney olmak üzere, Bush'un şahinleri, derhal savunmaya geçtiler; işkence ile çok önemli bilgilere ulaşıldığını ve böylece Amerikan vatandaşlarının güvenliğinin sağlandığını iddia ettiler.
Kimileri de, Obama’yı CIA’in gücünü azaltmakla suçladı. Obama ise, çareyi, CIA'yi ziyaret edip, işkence uygulamaları nedeniyle kurum görevlilerinin yargılanmayacağını söylemekte buldu...
Gerekçesini de, “geçmişten intikam alma değil, geleceğe bakma zamanı” anlamında kullandığı “reflection, not retribution” ifadesiyle özetledi. Belli ki, bu meselenin iki partili toplumda ciddi bir ayrışmaya yol açmasından çekiniyor.
Ama kopan fırtına öyle hemen duracak gibi değil. İnsan hakları savunucuları, medyanın önemli bir kesimi ve Birleşmiş Milletler, Obama’nın bu açıklamasını sert bir şekilde eleştirdi.
Tepkiler artınca da, aradan sadece birkaç gün geçmesine karşın, Obama tavır değiştirdi. Kendi ifadesiyle, başkan olarak karar almakta en çok zorlandığı konulardan biriydi bu... Sonunda, partiler üstü ve bağımsız bir komisyonun iddiaları araştırmasını destekleyebileceğini söyledi.
Çünkü bir hukuk devletinde, yasaları çiğneyen görevlilerin cezalandırılıp cezalandırılmamasının Başkan’ın vereceği siyasi bir karar olmadığı hatırlatılmıştı kendisine...
Obama’nın yanaşmadığı Kongre soruşturması ya da özel savcı formülü için bastıranlar tatmin olmuş değil. Fakat bu meselede asıl gürültü, bir başka noktadan çıkacak...
“İşkenceyi, Bush yönetiminin belirlediği çerçeveye uyarak uygulayanlar cezalandırılmamalı; soruşturma, işkenceyi öneren o çerçeveyi belirleyenleri kapsamalı,” diyor Obama...
Bir dakika... Doğru mu anladık gerçekten? İşkenceci suçsuz olabilir mi?..
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
Dick Cheney,
George W. Bush,
işkence,
terör
19 Ocak 2009 Pazartesi
Savaş Makinesi ve Barış
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Ocak 2009
Deepak Chopra, Hint kökenli bir Amerikalı, tıp doktoru ve yazar. Alternatif tıp konusundaki çalışmaları, yazdığı 50’den fazla kitabı ve yaptığı radyo programıyla, Amerika’nın düşün hayatına katkıda bulunan önemli bir isim.
Chopra, geçtiğimiz günlerde Obama’ya bir öneri getirdi ve Amerika’da barış temelli bir ekonominin inşa edilmesi için çağrıda bulundu. Bu önerinin dokuz maddede özetlenen aşamaları şöyle:
1-Silah pazarlıklarını gözden geçir ve 2020’ye kadar bunları yasadışı hale getir.
2-Barışa yönelik bir projeyi her türlü savunma sözleşmesine koşul olarak dahil et.
3-Vergi teşviği ve fon sağlayarak askeri şirketlerin barışçıl amaçlar için kullanılmasına öncülük et.
4-Askeri üsleri evsizler için barınağa dönüştür.
5-Yabancı ülkelerdeki askeri üsleri aşamalı olarak ortadan kaldır.
6-Askeri personelin bu yeni altyapının kurulması çalışmalarında görev alması koşulunu getir.
7-Geleceğin silah teknolojilerine yönelik süreci durdur.
8-Süper güç olarak adlandırılan ama artık var olmayan düşmanlara karşı savunma yapmak için geliştirilmiş savaş gemilerinin sayısını azalt.
9-Savunma ve güvenlik bütçelerinde yapılacak indirimle, devletin sosyal hizmetleri bütünüyle finanse etmesini sağla.
Chopra’ya göre, Amerika’nın savaş ekonomisi barış ekonomisine dönüştürülmediği sürece, büyük çıkarların sağlandığı bu askeri-sanayi işbirliği hiçbir zaman sona ermeyecek.
***
Pearl Harbor’dan bu yana savaşan bir ülkenin başına değişim vaadi ile gelen bir Başkan’dan ciddi beklentileri var Amerikalıların... Ama Amerikan ekonomisinin savaşa bağımlılığı o kadar büyük boyutlarda ki, askeri harcamalar sıralamasında kendisinden sonra gelen 15 ülkenin, bu iş için harcadığı paranın toplamından daha fazla harcama yapıyor.
Hangi ülkeler bunlar? Hollanda, Endonezya, Kanada, Avustralya, İtalya, Brezilya, Hindistan, Güney Kore, Suudi Arabistan, Almanya, Japonya, Fransa, Britanya, Rusya ve Çin... Tek başına bu gerçek bile, Amerika’nın nasıl çılgın bir yola girdiğinin göstergesi...
Bir diğer ilginç bilgi de, Amerika’daki War Resisters League’in (Savaş Karşıtları Birliği), ülkenin 2009 yılı bütçesinin dağılım oranlarına ilişkin çalışmasında yer alıyor. Buna göre, Amerikan bütçesinin % 54’ü askeri harcamalara gidiyor.
Bunun % 36’sı mevcut askeri harcamalar (küresel terörle mücadele için ayrılan 200 milyar dolar dahil toplam 965 milyar dolar), % 18’i de gazilere ayrılan ödenek dahil, geçmiş yıllardaki askeri harcamalardan kaynaklanan ödemeler (toplam 484 milyar dolar).
Yani federal hükümetlerin Amerikan halkından topladığı vergilerin (2.659 milyar dolar) yarısından fazlası (1.449 milyar dolar) askeri harcamalara gidiyor.
Bu sayıların da açıkça ortaya koyduğu gibi, sonuç şudur ki; Amerika, dünyanın en büyük savaş makinesi haline geldi. Terörizmle mücadele ettiğini söylerken, sahip olduğu bu devasa militer güçle, kendisi bir tehdide dönüştü.
Bu durumda, aklı başında Amerikalılar soruyor: Bu gidişin sonu nereye varacak? 45 milyon insanın sağlık sigortasına sahip olmadığı bir ülkede, toplanan vergilerin yarısından fazlasının askeri harcamalara ayrılması nasıl açıklanabilir?
***
Chopra’nın önerileri birçok insana ütopik gelebilir. Ama insanoğlu, bugüne kadar içinde yaşadığı dünyadan mutsuz olduğu için ütopyalar kurageldi ve kurmaya da devam edecek...
Ayrıca dünya tarihinin, bir zamanlar olanaksız gibi görülen ama sonradan gerçeğe dönüşen olaylarla dolu olduğunu da unutmamak lazım... Her şeye karşın, barışın da onlardan biri olabileceğine inanmak çok mu ütopik?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Ocak 2009
Deepak Chopra, Hint kökenli bir Amerikalı, tıp doktoru ve yazar. Alternatif tıp konusundaki çalışmaları, yazdığı 50’den fazla kitabı ve yaptığı radyo programıyla, Amerika’nın düşün hayatına katkıda bulunan önemli bir isim.
Chopra, geçtiğimiz günlerde Obama’ya bir öneri getirdi ve Amerika’da barış temelli bir ekonominin inşa edilmesi için çağrıda bulundu. Bu önerinin dokuz maddede özetlenen aşamaları şöyle:
1-Silah pazarlıklarını gözden geçir ve 2020’ye kadar bunları yasadışı hale getir.
2-Barışa yönelik bir projeyi her türlü savunma sözleşmesine koşul olarak dahil et.
3-Vergi teşviği ve fon sağlayarak askeri şirketlerin barışçıl amaçlar için kullanılmasına öncülük et.
4-Askeri üsleri evsizler için barınağa dönüştür.
5-Yabancı ülkelerdeki askeri üsleri aşamalı olarak ortadan kaldır.
6-Askeri personelin bu yeni altyapının kurulması çalışmalarında görev alması koşulunu getir.
7-Geleceğin silah teknolojilerine yönelik süreci durdur.
8-Süper güç olarak adlandırılan ama artık var olmayan düşmanlara karşı savunma yapmak için geliştirilmiş savaş gemilerinin sayısını azalt.
9-Savunma ve güvenlik bütçelerinde yapılacak indirimle, devletin sosyal hizmetleri bütünüyle finanse etmesini sağla.
Chopra’ya göre, Amerika’nın savaş ekonomisi barış ekonomisine dönüştürülmediği sürece, büyük çıkarların sağlandığı bu askeri-sanayi işbirliği hiçbir zaman sona ermeyecek.
***
Pearl Harbor’dan bu yana savaşan bir ülkenin başına değişim vaadi ile gelen bir Başkan’dan ciddi beklentileri var Amerikalıların... Ama Amerikan ekonomisinin savaşa bağımlılığı o kadar büyük boyutlarda ki, askeri harcamalar sıralamasında kendisinden sonra gelen 15 ülkenin, bu iş için harcadığı paranın toplamından daha fazla harcama yapıyor.
Hangi ülkeler bunlar? Hollanda, Endonezya, Kanada, Avustralya, İtalya, Brezilya, Hindistan, Güney Kore, Suudi Arabistan, Almanya, Japonya, Fransa, Britanya, Rusya ve Çin... Tek başına bu gerçek bile, Amerika’nın nasıl çılgın bir yola girdiğinin göstergesi...
Bir diğer ilginç bilgi de, Amerika’daki War Resisters League’in (Savaş Karşıtları Birliği), ülkenin 2009 yılı bütçesinin dağılım oranlarına ilişkin çalışmasında yer alıyor. Buna göre, Amerikan bütçesinin % 54’ü askeri harcamalara gidiyor.
Bunun % 36’sı mevcut askeri harcamalar (küresel terörle mücadele için ayrılan 200 milyar dolar dahil toplam 965 milyar dolar), % 18’i de gazilere ayrılan ödenek dahil, geçmiş yıllardaki askeri harcamalardan kaynaklanan ödemeler (toplam 484 milyar dolar).
Yani federal hükümetlerin Amerikan halkından topladığı vergilerin (2.659 milyar dolar) yarısından fazlası (1.449 milyar dolar) askeri harcamalara gidiyor.
Bu sayıların da açıkça ortaya koyduğu gibi, sonuç şudur ki; Amerika, dünyanın en büyük savaş makinesi haline geldi. Terörizmle mücadele ettiğini söylerken, sahip olduğu bu devasa militer güçle, kendisi bir tehdide dönüştü.
Bu durumda, aklı başında Amerikalılar soruyor: Bu gidişin sonu nereye varacak? 45 milyon insanın sağlık sigortasına sahip olmadığı bir ülkede, toplanan vergilerin yarısından fazlasının askeri harcamalara ayrılması nasıl açıklanabilir?
***
Chopra’nın önerileri birçok insana ütopik gelebilir. Ama insanoğlu, bugüne kadar içinde yaşadığı dünyadan mutsuz olduğu için ütopyalar kurageldi ve kurmaya da devam edecek...
Ayrıca dünya tarihinin, bir zamanlar olanaksız gibi görülen ama sonradan gerçeğe dönüşen olaylarla dolu olduğunu da unutmamak lazım... Her şeye karşın, barışın da onlardan biri olabileceğine inanmak çok mu ütopik?
Etiketler:
Amerika,
Barack Obama,
barış,
Deepak Chopra,
terör
29 Aralık 2008 Pazartesi
2009 ve Türkiye
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Aralık 2008
Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Herkes gelecek günlerin daha iyi olmasını diliyor...
Olabilecek mi?
2008'de Ergenekon denilen garip davayla korku imparatorluğu kuruldu, hükümete muhalif kesimler sindirildi...
Ilımlı İslam destekçileri, doğrudan Atatürk’ü, TSK'yı ve laikliği hedef aldı...
Toplumdaki kamplaşma iyice derinleşti... Türkiye, önemli ölçüde muhafazakarlaştı...
Dış politikada teslimiyetçi anlayış hakim oldu...
Doğu'da terör hortladı...
Kendilerini "liberal" olarak adlandıran takım, yine IMF'nin eteğine yapışıp, bütün umudunu Obama'ya bağladı...
AB projesi bir kenara itildi...
Ekonomik kriz teğet geçmedi, çarpıp savurdu...
İşsizlik tırmandı...
Umudu kaybetmemek gerek tabii; ama, Türkiye’nin çok karışık ve kavgalı bir dönemden geçtiğini de düşünmeden edemiyor insan...
***
Böyle bir ortamda, 2009 yılı bütçe tasarısı, günlerdir TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Bütçe, hükümetlerin bir yıllık zaman içinde hangi hizmetlere ne kadar kaynak ayırmayı planladığını belirler. Hükümetin izleyeceği ekonomik politikalar kadar, sosyal politikaları da görmemize olanak verir. Bu nedenle çok önemlidir.
Öyleyse, şimdi gelin bu gözle bakalım 2009 bütçesine...
Bazı bakanlıkların gelecek yıl için öngörülen bütçeleri şöyle:
İçişleri Bakanlığı: 1 milyar 893 milyon 861 bin TL,
Çevre ve Orman Bakanlığı: 1 milyar 242 milyon 319 bin TL,
Ulaştırma Bakanlığı: 1 milyar 155 milyon 636 bin 740 TL,
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 1 milyar 5 milyon 896 bin TL,
Dışişleri Bakanlığı: 816 milyon 935 bin TL,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 709 milyon 448 bin TL,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 639 milyon 25 bin TL,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 467 milyon 411 bin TL.
Bütçesi bunların her birinden fazla olan kurum hangisi dersiniz? Tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığı... AKP, bu başkanlık için 2 milyar 454 milyon 275 bin TL bütçe ayırarak bir rekora imza attı.
Gazete haberlerine göre, son dört yılda Diyanet’in bütçesi yüzde 90 oranında artmış... Bu artışla da, birçok kurumu geride bırakıyor.
Örneğin, sosyal devlet anlayışının beş temel kurumuna bütçeden toplam olarak sadece 1.6 milyar TL pay veriliyor.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı'na 5 milyon 916 bin TL, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'ne 5 milyon 731 bin TL, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'ne 4 milyon 404 bin TL, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'ne 11 milyon 638 bin TL, SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne ise 1 milyar 577 milyon 898 bin TL...
Bu rakamlar gerçeği açıkça ortaya seriyor... Din işlerine ayrılan para, özürlüler, yardıma muhtaç insanlar ya da sokak çocuklarına ayrılan toplam ödenekten fazladır.
AKP'nin "sosyal devlet" anlayışı işte bu kadar... Seçimler yaklaştığı için oy karşılığında sadaka gibi kömür ve erzak dağıtılıyor, 80 binden fazla caminin olduğu ülkemizde yenileri yapılıyor, durmadan Kuran kursları açılıyor...
***
Bu arada TÜBİTAK'a ne kadar bütçe ayrılmış? Türkiye’de müsbet bilimlerde araştırmaları geliştirip desteklemekle görevli bu kurumun payı 1 milyar 127 milyon 85 bin TL...
Bunu geçmişle kıyaslayıp bir artış olduğunu söyleyebilirler ama yeterli midir? Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına GSYİH'dan ayırdığımız ödenek, Avrupa’nın çok gerisindedir....
Hükümetin Diyanet'in bütçesini rekor düzeyde artırmasında bir neden vardır elbette...
Kim bilir; belki de herkes gidip bilimin ve sosyal devletin ruhuna Fatiha okuyabilsin diye, her sokağa cami yapma gibi bir projeleri vardır... Laiklik karşıtı odak haline gelmiş bir partiden başka ne beklenir ki?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/28 Aralık 2008
Üç gün sonra yeni bir yıla giriyoruz. Herkes gelecek günlerin daha iyi olmasını diliyor...
Olabilecek mi?
2008'de Ergenekon denilen garip davayla korku imparatorluğu kuruldu, hükümete muhalif kesimler sindirildi...
Ilımlı İslam destekçileri, doğrudan Atatürk’ü, TSK'yı ve laikliği hedef aldı...
Toplumdaki kamplaşma iyice derinleşti... Türkiye, önemli ölçüde muhafazakarlaştı...
Dış politikada teslimiyetçi anlayış hakim oldu...
Doğu'da terör hortladı...
Kendilerini "liberal" olarak adlandıran takım, yine IMF'nin eteğine yapışıp, bütün umudunu Obama'ya bağladı...
AB projesi bir kenara itildi...
Ekonomik kriz teğet geçmedi, çarpıp savurdu...
İşsizlik tırmandı...
Umudu kaybetmemek gerek tabii; ama, Türkiye’nin çok karışık ve kavgalı bir dönemden geçtiğini de düşünmeden edemiyor insan...
***
Böyle bir ortamda, 2009 yılı bütçe tasarısı, günlerdir TBMM Genel Kurulu’nda görüşülüyor. Bütçe, hükümetlerin bir yıllık zaman içinde hangi hizmetlere ne kadar kaynak ayırmayı planladığını belirler. Hükümetin izleyeceği ekonomik politikalar kadar, sosyal politikaları da görmemize olanak verir. Bu nedenle çok önemlidir.
Öyleyse, şimdi gelin bu gözle bakalım 2009 bütçesine...
Bazı bakanlıkların gelecek yıl için öngörülen bütçeleri şöyle:
İçişleri Bakanlığı: 1 milyar 893 milyon 861 bin TL,
Çevre ve Orman Bakanlığı: 1 milyar 242 milyon 319 bin TL,
Ulaştırma Bakanlığı: 1 milyar 155 milyon 636 bin 740 TL,
Kültür ve Turizm Bakanlığı: 1 milyar 5 milyon 896 bin TL,
Dışişleri Bakanlığı: 816 milyon 935 bin TL,
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı: 709 milyon 448 bin TL,
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı: 639 milyon 25 bin TL,
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı: 467 milyon 411 bin TL.
Bütçesi bunların her birinden fazla olan kurum hangisi dersiniz? Tabii ki Diyanet İşleri Başkanlığı... AKP, bu başkanlık için 2 milyar 454 milyon 275 bin TL bütçe ayırarak bir rekora imza attı.
Gazete haberlerine göre, son dört yılda Diyanet’in bütçesi yüzde 90 oranında artmış... Bu artışla da, birçok kurumu geride bırakıyor.
Örneğin, sosyal devlet anlayışının beş temel kurumuna bütçeden toplam olarak sadece 1.6 milyar TL pay veriliyor.
Özürlüler İdaresi Başkanlığı'na 5 milyon 916 bin TL, Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'ne 5 milyon 731 bin TL, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü'ne 4 milyon 404 bin TL, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü'ne 11 milyon 638 bin TL, SHÇEK Genel Müdürlüğü'ne ise 1 milyar 577 milyon 898 bin TL...
Bu rakamlar gerçeği açıkça ortaya seriyor... Din işlerine ayrılan para, özürlüler, yardıma muhtaç insanlar ya da sokak çocuklarına ayrılan toplam ödenekten fazladır.
AKP'nin "sosyal devlet" anlayışı işte bu kadar... Seçimler yaklaştığı için oy karşılığında sadaka gibi kömür ve erzak dağıtılıyor, 80 binden fazla caminin olduğu ülkemizde yenileri yapılıyor, durmadan Kuran kursları açılıyor...
***
Bu arada TÜBİTAK'a ne kadar bütçe ayrılmış? Türkiye’de müsbet bilimlerde araştırmaları geliştirip desteklemekle görevli bu kurumun payı 1 milyar 127 milyon 85 bin TL...
Bunu geçmişle kıyaslayıp bir artış olduğunu söyleyebilirler ama yeterli midir? Araştırma ve Geliştirme (Ar-Ge) çalışmalarına GSYİH'dan ayırdığımız ödenek, Avrupa’nın çok gerisindedir....
Hükümetin Diyanet'in bütçesini rekor düzeyde artırmasında bir neden vardır elbette...
Kim bilir; belki de herkes gidip bilimin ve sosyal devletin ruhuna Fatiha okuyabilsin diye, her sokağa cami yapma gibi bir projeleri vardır... Laiklik karşıtı odak haline gelmiş bir partiden başka ne beklenir ki?
Etiketler:
AKP,
Avrupa Birliği,
Barack Obama,
bilim,
bütçe,
dincilik,
Diyanet İşleri Başkanlığı,
Ergenekon,
Ilımlı İslam,
laiklik,
Mustafa Kemal Atatürk,
sosyal devlet,
terör,
TSK


