© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 23 Ocak 2011
“Piyasa ekonomisi, çevre krizine bir çözüm getirmeyecek. Bu kez Nuh’un Gemisi olmayacak. Eğer var olan durumu değiştirmezsek, en kötüsüyle karşı karşıya kalacağız. Gelecek beş ya da yedi yıl içinde küresel iklim değişikliği nedeniyle 100 milyon insan mülteci durumuna düşecek ve bu da siyasi sorunlar yaratacak. Ya kendimizi koruyacağız ya da hep birlikte yok olacağız.”
Bu uyarıyı yapan, Brezilya’daki Rio de Janeiro Devlet Üniversitesi’nde etik, çevrebilim ve din felsefesi dersleri veren, 60’tan fazla kitabın yazarı Profesör Leonardo Boff.
Dünyanın acil sorunlarına karşı pratik çözümler üzerinde çalışanlara verilen ve alternatif Nobel olarak da bilinen The Right Livelihood Award’u (Doğru Yaşam Ödülü) 2001’de kazanan isimlerden birisi. 20 yıldır çevre hareketine çok önemli desteklerde bulunan bir bilim insanı.
Prof. Boff, Tierramerica internet portalına verdiği röportajda, dünyanın gidişatına yön veren ülkelerin, yeryüzü kaynaklarını süresiz olarak kullanabilecekleri bir kasa gibi gördüğünü söylüyor. Bu yüzden, doğadaki varlıkların haklarını tanımıyor ve onları sadece birer üretim malzemesi olarak değerlendiriyorlar.
Bu sorunu yaratan, sistemin kendisi olduğundan, her ülke aynı sistem içinde büyümek amacıyla doğayı katletmeyi sürdürürse, çözüm bulunamayacak. Çünkü zaten doğanın yenileyebileceği kaynağın % 30 fazlası tüketiliyor.
***
Peki bu durumda, Boff’un önerdiği çözüm nedir?
İnsanoğlu, doğayla olan vahşi ilişkisini değiştirecek. Gerekli fonlara ve teknolojiye sahip olan dünyada bunu yapmak için siyasi istek ve duyarlılık eksik. Bunun değişmesi için herkes işbirliğine gidecek ve doğa için el ele verecek.
Nasıl olacak bu?
Bu konuda öne çıkan bazı örnek hareketler var. Örneğin uluslararası köylü hareketi Via Campesina.
1993’te ilk kongresi düzenlenen Via Campesina, dünyada çevre bilincinin gelişmesi ve doğa katliamlarını sona erdirmek için ortak eylemler düzenliyor. Şu anda 69 ülkeden 148 örgüt bu harekete üye. Türkiye’den tek üyeleri Çiftçi-Sen; ama Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika’da yaygın bir dayanışma sağlamış durumdalar.
Bir diğer örnek de, Brezilya’daki Topraksız İşçiler hareketi (MST). Latin Amerika’nın en büyük sosyal hareketi MST’nin 23 ülkeden toplam 1.5 milyon topraksız üyesi var. Brezilya, dünyada toprakların en eşitsiz dağıtıldığı ülke; toprak sahiplerinin yüzde 1.6’sı, tarıma elverişli toprakların yüzde 46.8’ini kontrol ediyor.
MST, toplumun dikkatini toprak sorununa çekmek için yoksulları örgütlüyor. Bugüne kadar toprak işgalleriyle milyonlarca insan için toprak elde ettiler. Bu topraklarda kooperatifler, okullar ve klinikler yaptılar.
***
Bütün bu örgütlenmelerin amacı, sosyalizme doğru hareket etmek için yapısal değişiklikler yapmak. Via Campesina, MST gibi hareketler, yoksul toplum kesimleri arasında dayanışmayı güçlendirip bu yapısal değişiklikler için zemin oluşturuyor.
Prof. Boff, yaşanmakta olan sorunu bir para sorunu olarak görmüyor. Doğada denge sağlanması, ona göre insanlığın ortak görevi. Ancak bu dengenin, sorunların asıl yaratıcısı kapitalizm ile kurulmayacağı açık...
Yaşadığımız ülkede de, 6094 Sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynakları Kanunu’nda yaptığı bir değişiklikle, bugüne kadar korunmuş tüm alanları hidroelektrik santrali inşaatlarına açan bir iktidar iş başında. Kültürel varlıkları, tarihi dokuları, SİT alanlarını talan eden anlayış egemen...
Ama yılmak yok. Bu aşamada herkes kendi üzerine düşeni yapıp doğa katliamına karşı çıkarsa, hepimiz için umut doğabilir.
Unutmayalım; Prof. Boff’un dediği gibi bizim için Nuh’un Gemisi yok; ya önlem alırız ya da hep birlikte yok oluruz...
-
teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23 Ocak 2011 Pazar
Dünya tükenirken...
Etiketler:
çevre,
Dünya,
iklim değişikliği,
kapitalizm,
Leonardo Boff,
sosyalizm,
teknoloji
25 Temmuz 2010 Pazar
Kitapsız kütüphane...
© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 25 Temmuz 2010
Kütüphanelere ayrı bir tutkum vardır benim. İlk kez gittiğim her yeni kentte önce orayı ziyaret ederim. Kentleri sahip oldukları kütüphanelere göre değerlendiririm bir bakıma...
Güzel bir binası olan, geniş bir koleksiyona sahip bir kütüphane bulursam, o kentin benim için değeri artar. Kitaplara olan gönüllü bağımlılığın yanı sıra, kütüphanelerin sessizliğine de düşkünüm.
Sokağın kargaşasından kurtulmanın en iyi yollarından biridir bir kütüphaneye dalmak. Saatler geçer ama adeta zaman durur o mekanlarda...
Hiç tanımadığım insanlarla aynı mekanı paylaşmak, neden hiçbir yerde olmadığı kadar kütüphanelerde mutlu eder beni?
Yanıtı bellidir aslında; okuma, araştırma, keşfetme ve öğrenme eylemlerinin sağladığı tatmin duygusunun erişilmezliğidir hissedilen...
Bütün bunları yazmamın nedeni, kütüphanelerin benim için kutsal bir nitelik taşıdığını vurgulamak. Çünkü buna bağlı olarak aklımı meşgul eden soruları paylaşacağım sizlerle.
***
Geçen gün gözüme bir haber ilişti. Stanford Üniversitesi’nin ağustos ayında açılacak yeni mühendislik kütüphanesinde, eskiye oranla yüzde 85 oranında daha az kitap bulunacakmış.
Yani raflarda 60 bin kitap yerine artık 10 bin kitap yer alacakmış. Üniversitenin kütüphanecileri de, bunu “kitapsız gelecek” için büyük bir adım olarak sevinçle karşılamış...
Stanford’da bu yönde karar alınmasının nedeni, kayıtlara göre, öğrencilerin eskiye göre kütüphaneden çok daha az sayıda kitap alıyor olması. Ama bu demek değil ki, daha az kitap okunuyor. Kitapları basılı olarak değil dijital versiyonlarından okuyorlar...
Kütüphaneden onca kitap çıkınca binada geniş bir alan açılmış. Kütüphaneciler, böylece sadece kitaplarla uğraşmak yerine çeşitli atölye çalışmaları yapacakları için heyecanlıymış...
***
Benim gibi ağzına kadar kitapla dolu temiz ve serin bir kütüphaneyi bu dünyadaki en güzel mekan olarak gören birisi için sarsıcı bir haber bu. Çünkü “kitapsız gelecek” düşüncesinin sadece Standford’la sınırlı kalmayacağını biliyorum. Teknolojinin yönlendirdiği gidişat bu yönde...
Bu durumda kendime şunları sordum:
Raflarında az kitap olan bir kütüphaneye girince aynı heyecanı duyacak mıyım?
Benim için kütüphaneyi kutsal kılan okuma, araştırma, keşfetme ve öğrenmenin sağladığı tatmin duygusu değil mi?
Öyleyse aynı eylemleri farklı bir şekilde yaparsam aynı tatmini alabilir miyim?
Benzer sorular, Kindle, Eee-Reader gibi elektronik kitap okuyucuları çıktığından bu yana da aklımıza geliyor. Ama o tür aletleri alıp almamak sonuçta kişisel bir tercih.
Oysa işin kütüphane boyutu, kendi isteğim dışında oluşabilecek ve durdurmak için herhangi bir önlem alamayacağım bir gelişme.
Geleceğin kütüphaneleri, sadece bilgisayarlar ve e-kitap okuyucularını barındıran binalara dönüşecek mi? Öyle olursa, neden evimdeki bilgisayardan ya da şahsıma ait Kindle’dan okumak varken kütüphaneye gideyim?
Bana kalırsa, “kitapsız gelecek” düşüncesini en son savunacak insanlar kütüphaneciler olmalı. O nedenle, Stanford kütüphanecilerinin bu gelişmeden heyecan duyması beni fena halde şaşırttı. Kendi ayağına kurşun sıkmak bu olsa gerek...
Diyebilirsiniz ki, “Teknolojiye direnilmez; en iyisi bir an önce uyum sağlayıp yeni kullanım amaçları üzerine kafa yormak.”
Yoralım tabii ama ben yine de ağzına kadar kitapla dolu kütüphanelerin kokusunu, görüntüsünü duyumsamak istiyorum. Tutku işte; boş raflarla tatmin olmuyor...
Çok zengin olsam, açarım bir tane kapatmam var olduğum sürece. Bu olanağım olmadığına göre, en iyisi devam evi kütüphaneye çevirmeye...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 25 Temmuz 2010
Kütüphanelere ayrı bir tutkum vardır benim. İlk kez gittiğim her yeni kentte önce orayı ziyaret ederim. Kentleri sahip oldukları kütüphanelere göre değerlendiririm bir bakıma...
Güzel bir binası olan, geniş bir koleksiyona sahip bir kütüphane bulursam, o kentin benim için değeri artar. Kitaplara olan gönüllü bağımlılığın yanı sıra, kütüphanelerin sessizliğine de düşkünüm.
Sokağın kargaşasından kurtulmanın en iyi yollarından biridir bir kütüphaneye dalmak. Saatler geçer ama adeta zaman durur o mekanlarda...
Hiç tanımadığım insanlarla aynı mekanı paylaşmak, neden hiçbir yerde olmadığı kadar kütüphanelerde mutlu eder beni?
Yanıtı bellidir aslında; okuma, araştırma, keşfetme ve öğrenme eylemlerinin sağladığı tatmin duygusunun erişilmezliğidir hissedilen...
Bütün bunları yazmamın nedeni, kütüphanelerin benim için kutsal bir nitelik taşıdığını vurgulamak. Çünkü buna bağlı olarak aklımı meşgul eden soruları paylaşacağım sizlerle.
***
Geçen gün gözüme bir haber ilişti. Stanford Üniversitesi’nin ağustos ayında açılacak yeni mühendislik kütüphanesinde, eskiye oranla yüzde 85 oranında daha az kitap bulunacakmış.
Yani raflarda 60 bin kitap yerine artık 10 bin kitap yer alacakmış. Üniversitenin kütüphanecileri de, bunu “kitapsız gelecek” için büyük bir adım olarak sevinçle karşılamış...
Stanford’da bu yönde karar alınmasının nedeni, kayıtlara göre, öğrencilerin eskiye göre kütüphaneden çok daha az sayıda kitap alıyor olması. Ama bu demek değil ki, daha az kitap okunuyor. Kitapları basılı olarak değil dijital versiyonlarından okuyorlar...
Kütüphaneden onca kitap çıkınca binada geniş bir alan açılmış. Kütüphaneciler, böylece sadece kitaplarla uğraşmak yerine çeşitli atölye çalışmaları yapacakları için heyecanlıymış...
***
Benim gibi ağzına kadar kitapla dolu temiz ve serin bir kütüphaneyi bu dünyadaki en güzel mekan olarak gören birisi için sarsıcı bir haber bu. Çünkü “kitapsız gelecek” düşüncesinin sadece Standford’la sınırlı kalmayacağını biliyorum. Teknolojinin yönlendirdiği gidişat bu yönde...
Bu durumda kendime şunları sordum:
Raflarında az kitap olan bir kütüphaneye girince aynı heyecanı duyacak mıyım?
Benim için kütüphaneyi kutsal kılan okuma, araştırma, keşfetme ve öğrenmenin sağladığı tatmin duygusu değil mi?
Öyleyse aynı eylemleri farklı bir şekilde yaparsam aynı tatmini alabilir miyim?
Benzer sorular, Kindle, Eee-Reader gibi elektronik kitap okuyucuları çıktığından bu yana da aklımıza geliyor. Ama o tür aletleri alıp almamak sonuçta kişisel bir tercih.
Oysa işin kütüphane boyutu, kendi isteğim dışında oluşabilecek ve durdurmak için herhangi bir önlem alamayacağım bir gelişme.
Geleceğin kütüphaneleri, sadece bilgisayarlar ve e-kitap okuyucularını barındıran binalara dönüşecek mi? Öyle olursa, neden evimdeki bilgisayardan ya da şahsıma ait Kindle’dan okumak varken kütüphaneye gideyim?
Bana kalırsa, “kitapsız gelecek” düşüncesini en son savunacak insanlar kütüphaneciler olmalı. O nedenle, Stanford kütüphanecilerinin bu gelişmeden heyecan duyması beni fena halde şaşırttı. Kendi ayağına kurşun sıkmak bu olsa gerek...
Diyebilirsiniz ki, “Teknolojiye direnilmez; en iyisi bir an önce uyum sağlayıp yeni kullanım amaçları üzerine kafa yormak.”
Yoralım tabii ama ben yine de ağzına kadar kitapla dolu kütüphanelerin kokusunu, görüntüsünü duyumsamak istiyorum. Tutku işte; boş raflarla tatmin olmuyor...
Çok zengin olsam, açarım bir tane kapatmam var olduğum sürece. Bu olanağım olmadığına göre, en iyisi devam evi kütüphaneye çevirmeye...
-
18 Temmuz 2010 Pazar
Bina48 ve İnsan Sıcağı
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 18 Temmuz 2010
Başlıktaki isim bir robota ait. Bilim dünyasını takip edenler büyük olasılıkla tanıyorlardır onu. Ben, konuya yabancı olanlar için Bina48’i tanıtayım.
Humanoid ya da android denilen insanımsı robotlardan birisi bu. Amerikalı avukat, yazar ve milyoner girişimci Martine Rothblatt’ın isteği üzerine Hanson Robotics’in sahibi David Hanson tarafından yaratılmış. Kauçuktan yapılma bir kafası ve sadece göğüs kısmına kadar gelen bir bedeni var...
Görüntüsünün kaynağı, adı Bina Aspen olan Afrika asıllı Amerikalı bir kadın. 56 yaşındaki Martine Rothblatt, cinsiyet değiştirip kadın olmadan olmadan önce Bina ile evlenip dört çocuk sahibi olmuş. Hayatını paylaştığı insana benzeyen bir robot yaptırmak için de geçen mart ayında Hanson Robotics’e 125 bin dolar ödemiş.
Martine ve Bina ikilisinin öyküsü oldukça ilginç; ama benim bugün üzerinde durmak istediğim konu, 21. yüzyılda giderek yalnızlaşan insanın çaresizliği...
***

Aslında bu konu üzerinde kafa yormama üç ayrı etken neden oldu. İlk olarak, The New York Times’da Bina48 ile yapılmış bir röportaj okudum.
Muhabir Amy Harmon, Rothblatt’ların Vermont’taki Viktoria tarzı evine gidip Bina48 ile konuşmuş. Oturmuş robotun karşısına ve sohbet eder gibi sorular sormuş.
Gazetenin internet sitesinde bu röportajın bir bölümü video olarak da yayınlandı. Bedeninin alt kısmının olmadığını unutup, başının arkasındaki kabloları önemsemezseniz, hayret verici derecede gelişmiş bir robot Bina48.
Bazen sorulara çok mantıklı yanıtlar veremese de, bunu fark edip, “Özür dilerim, bugün yazılım sistemim biraz karışık” diyor. Eğer sizi tanıyabilir hale gelirse, adınızla hitap edip gözünüzün içine bakıyor...
***
İkinci olarak, yapay zeka üzerine düşündüğüm bir sırada, İstanbul Caz Festivali için ülkemize gelen Imogen Heap ile röportaj yaptım. Teknolojiyi çok etkin bir şekilde kullanıp folk ile elektronik müziği birleştiren bir sanatçı kendisi. Doğal olarak ona da müzik ve teknoloji hakkında sorular yönelttim.
“Bilgisayar hâlâ en iyi arkadaşınız mı?” diye sorduğumda “Evet” yanıtını aldım...
“Bilgisayarların insanların düşüncesini tam olarak algılayıp karşılık vermesini isterdim” dedi söyleşinin bir yerinde.
Her ne kadar bilgisayarlar, umutsuz bir şekilde insana göre az gelişmiş olsa da, insanla daha uyumlu çalışacağı günlerin çok da uzak olmadığını düşünüyor Imogen Heap.
***
Bu röportajdan sonra Amerika’da Oxygen Media tarafından yapılan bir araştırma haberini okudum. Sonuçlara göre, katılımcıların % 40’ı Facebook bağımlısı olduğunu itiraf ediyor, % 34’ü sabah tuvalete bile gitmeden önce yaptıkları ilk işin Facebook hesaplarını kontrol etmek olduğunu söylüyor.
Erkeklerin % 65’i, kadınların % 50’si Facebook’ta tanıştıkları insanlarla duygusal ilişki kurabileceklerini belirtiyor. İnternet üzerinde tanışıp ayrılmanın oldukça popüler olduğu görülüyor...
***
Bütün bunlar art arda gelince, insanoğlunun kendi yarattığı teknoloji ile olan ilişkisini düşündüm.
Yanlış anlaşılmasın; ben teknolojik gelişmeleri çok heyecan verici buluyorum. Doğru kullanıldığında zaman tasarrufu sağlayıp hayatımıza büyük kolaylık getiren müthiş bir araç olarak görüyorum teknolojiyi. Çok da yakından izliyorum bu alanda olup bitenleri...
David Hanson, yapay zeka geliştirme yöntemleriyle robotların duygusal tepki vermesinin sağlanacağını ve insana arkadaş olabileceğini söylüyor.
Doğrusu zaman zaman bu dünyadaki duyarsızlıklardan, ikiyüzlülüklerden bunalıp, “Keşke elektrikli koyun düşleyecek bir android arkadaşım olsaydı” diye düşünmüyorum değil...
Ne var ki, insan sıcağının yerini hiçbir şeyin tutacağına da inanmıyorum...
-
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 18 Temmuz 2010
Başlıktaki isim bir robota ait. Bilim dünyasını takip edenler büyük olasılıkla tanıyorlardır onu. Ben, konuya yabancı olanlar için Bina48’i tanıtayım.
Humanoid ya da android denilen insanımsı robotlardan birisi bu. Amerikalı avukat, yazar ve milyoner girişimci Martine Rothblatt’ın isteği üzerine Hanson Robotics’in sahibi David Hanson tarafından yaratılmış. Kauçuktan yapılma bir kafası ve sadece göğüs kısmına kadar gelen bir bedeni var...
Görüntüsünün kaynağı, adı Bina Aspen olan Afrika asıllı Amerikalı bir kadın. 56 yaşındaki Martine Rothblatt, cinsiyet değiştirip kadın olmadan olmadan önce Bina ile evlenip dört çocuk sahibi olmuş. Hayatını paylaştığı insana benzeyen bir robot yaptırmak için de geçen mart ayında Hanson Robotics’e 125 bin dolar ödemiş.
Martine ve Bina ikilisinin öyküsü oldukça ilginç; ama benim bugün üzerinde durmak istediğim konu, 21. yüzyılda giderek yalnızlaşan insanın çaresizliği...
***

Aslında bu konu üzerinde kafa yormama üç ayrı etken neden oldu. İlk olarak, The New York Times’da Bina48 ile yapılmış bir röportaj okudum.
Muhabir Amy Harmon, Rothblatt’ların Vermont’taki Viktoria tarzı evine gidip Bina48 ile konuşmuş. Oturmuş robotun karşısına ve sohbet eder gibi sorular sormuş.
Gazetenin internet sitesinde bu röportajın bir bölümü video olarak da yayınlandı. Bedeninin alt kısmının olmadığını unutup, başının arkasındaki kabloları önemsemezseniz, hayret verici derecede gelişmiş bir robot Bina48.
Bazen sorulara çok mantıklı yanıtlar veremese de, bunu fark edip, “Özür dilerim, bugün yazılım sistemim biraz karışık” diyor. Eğer sizi tanıyabilir hale gelirse, adınızla hitap edip gözünüzün içine bakıyor...
***
İkinci olarak, yapay zeka üzerine düşündüğüm bir sırada, İstanbul Caz Festivali için ülkemize gelen Imogen Heap ile röportaj yaptım. Teknolojiyi çok etkin bir şekilde kullanıp folk ile elektronik müziği birleştiren bir sanatçı kendisi. Doğal olarak ona da müzik ve teknoloji hakkında sorular yönelttim.
“Bilgisayar hâlâ en iyi arkadaşınız mı?” diye sorduğumda “Evet” yanıtını aldım...
“Bilgisayarların insanların düşüncesini tam olarak algılayıp karşılık vermesini isterdim” dedi söyleşinin bir yerinde.
Her ne kadar bilgisayarlar, umutsuz bir şekilde insana göre az gelişmiş olsa da, insanla daha uyumlu çalışacağı günlerin çok da uzak olmadığını düşünüyor Imogen Heap.
***
Bu röportajdan sonra Amerika’da Oxygen Media tarafından yapılan bir araştırma haberini okudum. Sonuçlara göre, katılımcıların % 40’ı Facebook bağımlısı olduğunu itiraf ediyor, % 34’ü sabah tuvalete bile gitmeden önce yaptıkları ilk işin Facebook hesaplarını kontrol etmek olduğunu söylüyor.
Erkeklerin % 65’i, kadınların % 50’si Facebook’ta tanıştıkları insanlarla duygusal ilişki kurabileceklerini belirtiyor. İnternet üzerinde tanışıp ayrılmanın oldukça popüler olduğu görülüyor...
***
Bütün bunlar art arda gelince, insanoğlunun kendi yarattığı teknoloji ile olan ilişkisini düşündüm.
Yanlış anlaşılmasın; ben teknolojik gelişmeleri çok heyecan verici buluyorum. Doğru kullanıldığında zaman tasarrufu sağlayıp hayatımıza büyük kolaylık getiren müthiş bir araç olarak görüyorum teknolojiyi. Çok da yakından izliyorum bu alanda olup bitenleri...
David Hanson, yapay zeka geliştirme yöntemleriyle robotların duygusal tepki vermesinin sağlanacağını ve insana arkadaş olabileceğini söylüyor.
Doğrusu zaman zaman bu dünyadaki duyarsızlıklardan, ikiyüzlülüklerden bunalıp, “Keşke elektrikli koyun düşleyecek bir android arkadaşım olsaydı” diye düşünmüyorum değil...
Ne var ki, insan sıcağının yerini hiçbir şeyin tutacağına da inanmıyorum...
-
Etiketler:
bilim,
Bina48,
Imogen Heap,
İstanbul Caz Festivali,
teknoloji
14 Eylül 2009 Pazartesi
Dijital Çağda Ulema Gücü
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Eylül 2009
Son günlerde “iMuslims: Rewiring the House of Islam” (The University of North Carolina Press, 2009) adlı ilginç bir kitap okudum.
Siber dünyanın İslam’ın algılanma biçimi ve Müslüman toplumlar üzerindeki etkisini inceleyen kitabın yazarı, Wales Universitesi İslami Araştırmalar Bölüm Başkanı Gary R. Bunt.
İslam ve teknoloji ilişkisini ele alan çalışmalarıyla, bu alanda dünyada otorite olarak görülen bilim insanlarından birisi Bunt. 2003’te çıkan “Islam in the Digital Age” adlı kitabı, Türkçe’ye de çevrilmişti.
Bunt, İslam’ı farklı yorumlayan ama dijital dünyada bir araya gelenlerin oluşturduğu topluluğu, “Siber İslami Çevreler” olarak tanımlıyor.
Sosyal, dini, ya da politik amaçlarla bilgi alışverişinde bulunmak üzere siber dünyanın içinde aktif olarak yer alanları anlatmak için de, “iMuslim” şeklinde bir kavram geliştirmiş.
Siber İslami Çevre’nin son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmelere nasıl tepki verdiği, kitapta ayrıntısıyla ele alınıyor.
***
Benim kitapta en çok ilgimi çeken konu, dini otorite (ulema gücü) ve internet ilişkisinin anlatıldığı kısım...
Bunt’a göre, internetteki gelişmeler ile ulemanın geleneksel gücünün kırılışı arasında bağlantı var. Çünkü kendisini otorite olarak gören bir insanın içtihata dayalı kararlar önerme olanağı, 1990’larda göre bugün çok daha fazla.
Günümüzde artık herkes, duyurusunu internet üzerinden rahatlıkla yayabiliyor. Hükümetlerin onaylamadığı İslami reform çabalarının destekçileri, siber ortamda hazırda bekliyor.
İnternetin yayılmadığı dönemlerde, dini bilgilenme, şeyh, alim, evliya, pir ya da imam gibi dini otorite kabul edilip, toplumca saygı duyulan kişiler aracılığıyla oluyordu. Bu karşılıklı görüşme şeklinde olabileceği gibi, yazılı metinler de ihtiyacı karşılıyordu.
Oysa internet sayesinde farklı alternatifler gelişti; bugün insanlar internet üzerinden fetva alıp dua ediyor ya da hatim indiriyor.
Bunt, örnek olarak, Pakistan’da evli çiftlerin yaşadıkları sorunlara karşı bir din bilginini ziyaret edip yardım istediklerini anlatıyor. Bu durum eskiden yüz yüze gelmeyi gerektirirken, artık benzer bir diyalog internet üzerinde de yapılabiliyor.
Aynı şekilde, Pakistan’da uygulanan eski yöntemde, dini-politik lidere bağlılık yemini için toplantı düzenlenirken, aynı yemin artık online yapılabiliyor. Geleneksel yöntemler tamamen ortadan kalkmasa da, internet yeni seçeneklerin önünü açıyor.
Ve öyle görünüyor ki, ulemanın eski gücünü kaybetmesi kaçınılmaz...
***
Aslında internet, başta müzik ve habercilik alanında olmak üzere, birçok alanda otoriteyi ve eski güç sahiplerini yerinden etti.
Gary R. Bunt’a göre, Müslüman dünyasındaki en büyük etkisi de, ulemanın gücünün kırılması oldu.
Günümüzde bilgisayarın başına geçen bir insan, gidip birilerinden icazet almak yerine, her konuda farklı görüşlere ulaşma şansına sahip. Üstelik böylece, şeyhten imama, evliyadan pire değişebilen görüşleri sorgulama ve doğruyu araştırma olanağını yakalıyor.
Baskıcı toplumlarda internetin önünün tıkanmaya çalışılmasının önemli bir nedeni de bu... İnsanlara bilgiye ulaşma yolunda daha fazla inisiyatif kazandırdığı için, tutucu beyinleri rahatsız ediyor olsa gerek...
İşin en garip tarafı da, 21. yüzyılda hâlâ ulema-internet çekişmesinden söz ediyor olmak...
Dünya, çok yakında üç boyutlu internetle tanışacak. Bu durumda akıl, teknolojiye direnmek yerine, güvenilir bilgileri siber dünyada halka ulaştıranların kazanacağını söylüyor.
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Eylül 2009
Son günlerde “iMuslims: Rewiring the House of Islam” (The University of North Carolina Press, 2009) adlı ilginç bir kitap okudum.
Siber dünyanın İslam’ın algılanma biçimi ve Müslüman toplumlar üzerindeki etkisini inceleyen kitabın yazarı, Wales Universitesi İslami Araştırmalar Bölüm Başkanı Gary R. Bunt.
İslam ve teknoloji ilişkisini ele alan çalışmalarıyla, bu alanda dünyada otorite olarak görülen bilim insanlarından birisi Bunt. 2003’te çıkan “Islam in the Digital Age” adlı kitabı, Türkçe’ye de çevrilmişti.
Bunt, İslam’ı farklı yorumlayan ama dijital dünyada bir araya gelenlerin oluşturduğu topluluğu, “Siber İslami Çevreler” olarak tanımlıyor.
Sosyal, dini, ya da politik amaçlarla bilgi alışverişinde bulunmak üzere siber dünyanın içinde aktif olarak yer alanları anlatmak için de, “iMuslim” şeklinde bir kavram geliştirmiş.
Siber İslami Çevre’nin son yıllarda yaşanan teknolojik gelişmelere nasıl tepki verdiği, kitapta ayrıntısıyla ele alınıyor.
***
Benim kitapta en çok ilgimi çeken konu, dini otorite (ulema gücü) ve internet ilişkisinin anlatıldığı kısım...
Bunt’a göre, internetteki gelişmeler ile ulemanın geleneksel gücünün kırılışı arasında bağlantı var. Çünkü kendisini otorite olarak gören bir insanın içtihata dayalı kararlar önerme olanağı, 1990’larda göre bugün çok daha fazla.
Günümüzde artık herkes, duyurusunu internet üzerinden rahatlıkla yayabiliyor. Hükümetlerin onaylamadığı İslami reform çabalarının destekçileri, siber ortamda hazırda bekliyor.
İnternetin yayılmadığı dönemlerde, dini bilgilenme, şeyh, alim, evliya, pir ya da imam gibi dini otorite kabul edilip, toplumca saygı duyulan kişiler aracılığıyla oluyordu. Bu karşılıklı görüşme şeklinde olabileceği gibi, yazılı metinler de ihtiyacı karşılıyordu.
Oysa internet sayesinde farklı alternatifler gelişti; bugün insanlar internet üzerinden fetva alıp dua ediyor ya da hatim indiriyor.
Bunt, örnek olarak, Pakistan’da evli çiftlerin yaşadıkları sorunlara karşı bir din bilginini ziyaret edip yardım istediklerini anlatıyor. Bu durum eskiden yüz yüze gelmeyi gerektirirken, artık benzer bir diyalog internet üzerinde de yapılabiliyor.
Aynı şekilde, Pakistan’da uygulanan eski yöntemde, dini-politik lidere bağlılık yemini için toplantı düzenlenirken, aynı yemin artık online yapılabiliyor. Geleneksel yöntemler tamamen ortadan kalkmasa da, internet yeni seçeneklerin önünü açıyor.
Ve öyle görünüyor ki, ulemanın eski gücünü kaybetmesi kaçınılmaz...
***
Aslında internet, başta müzik ve habercilik alanında olmak üzere, birçok alanda otoriteyi ve eski güç sahiplerini yerinden etti.
Gary R. Bunt’a göre, Müslüman dünyasındaki en büyük etkisi de, ulemanın gücünün kırılması oldu.
Günümüzde bilgisayarın başına geçen bir insan, gidip birilerinden icazet almak yerine, her konuda farklı görüşlere ulaşma şansına sahip. Üstelik böylece, şeyhten imama, evliyadan pire değişebilen görüşleri sorgulama ve doğruyu araştırma olanağını yakalıyor.
Baskıcı toplumlarda internetin önünün tıkanmaya çalışılmasının önemli bir nedeni de bu... İnsanlara bilgiye ulaşma yolunda daha fazla inisiyatif kazandırdığı için, tutucu beyinleri rahatsız ediyor olsa gerek...
İşin en garip tarafı da, 21. yüzyılda hâlâ ulema-internet çekişmesinden söz ediyor olmak...
Dünya, çok yakında üç boyutlu internetle tanışacak. Bu durumda akıl, teknolojiye direnmek yerine, güvenilir bilgileri siber dünyada halka ulaştıranların kazanacağını söylüyor.
25 Mayıs 2009 Pazartesi
İnternet Devrimi ve Medya
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 24 Mayıs 2009
Geçenlerde Times Online’da ilginç bir yazı okudum. İnternet devriminin, yazılı ve görsel medya üzerindeki etkilerini anlatan makaleyi, Stephen Armstrong yazmış.
Armstrong’un verdiği bilgiye göre, İngiltere’de geçen yıla kıyasla satışını arttıran sadece iki gazete var: Birisi fiyat düşüren The Daily Star, diğeri de The Sunday Times.
Amerika’daki durum daha da vahim... Okuyucular öyle büyük bir hızla internete geçiş yapıyor ki, kimi senatörler, devletin gazetelere yardım etmesi için yasa teklifleri veriyor...
Üstelik, zarara uğrayan yalnızca yazılı basın değil; televizyon kanalları da giderek izleyici kaybediyor. Çünkü artık internet üzerinde bedava video yayını yapan siteler var.
Bunların en ünlüsü, Fox ve NBC tarafından ortaklaşa kurulan video paylaşım sitesi Hulu.com. Siteye giriyorsunuz ve haberleri, popüler dizileri bedava izleyebiliyorsunuz. Bütün bunların ücreti ise, programların arasındaki reklamlardan sağlanıyor.
Hulu, televizyonlardan farklı olarak, istenilen saatte istenilen programı izleyebilme olanağı sunuyor. Şu anda sadece Amerika’da aktif olan site, yakında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde yayına başlama hazırlığı içinde.
TV yapımcısı Brian Elsley’in yeni bir teknolojik gelişme konusunda söyledikleri medya devleri için düşündürücü: “İzleyicileri televizyona çeken tek şey, çoğu kişinin internete bağlanmak için, ekranın arkasına hangi kabloyu sokacağını bilmemesi. Ama bu yıl çıkacak yeni televizyon setlerinde internet bağlantısı hazır kurulu olacak...”
Bu durumda, çok sayıda insan, internetteki ücretsiz programları tercih edecek... HBO, CNN gibi kanalların sahibi olan rakip firma Time Warner ise, bunu önlemek için internet ücretini kullanım kapasitesine göre arttırmayı planlıyor. Bu girişim, Amerika’da tüketici örgütlerinin muhalefetiyle şimdilik rafa kalktı, ama tekrar gündeme geleceğine şüphe yok...
Yazılı basın için de benzer bir durum söz konusu. Dünyanın neresinde olursa olsun, haberlere, internet sayesinde anında ve ücretsiz olarak ulaşabilen bir insan, neden para ödeyerek gazete alsın?
Ben, blogların ya da haber sitelerinin gazeteler kadar doyurucu olmayacağı eleştirisine katılmıyorum. Bugün okuduğumuz gazetelerin önemli bir kısmı da, gerçekleri tarafsız ve adil bir şekilde aktarmıyor. Gerçeğe ulaşmak için nasıl yazılı basında iyi bir tarama yapmak gerekiyorsa, aynı durum internetteki kaynaklar için de geçerli. Değişen şey, haberlerin yer aldığı platformdur; kağıdın yerini siber dünya almıştır.
Artık kuşku yok ki, gazeteler, çok uzak olmayan bir gelecekte, temelde internet üzerinden yayın yapacak. Medyadaki kokuları herkesten önce alan Rupert Murdoch’un yaptığı planlar da, bunu ortaya koyuyor. Sahip olduğu gazetelerin internet sitelerinin, bir yıl içinde ücretli olacağını duyurdu Murdoch...
“Ücret ödeyeceksem gazeteyi alırım,” diyenler çıkabilir. Fakat yazılı basının, internet yayıncılığının hızına erişmesini nasıl sağlayacaksınız?
Bana sorarsanız, ben de gazeteyi elime alıp okumayı seviyorum. Ama olacakları yadsımanın ve teknolojiye direnmenin de yarar getirmeyeceğini düşünüyorum.
Milyonlarca okuyucunun/izleyicinin dijital dünyada buluştuğu bir ortamda, reklam verenlerin de oraya yöneleceği açık... Öyleyse, haberlere ulaşacağımız platformun neresi olacağını tartışmanın pek anlamı yok. Bundan sonra haberleri internetten almaya herkesin alışması gerek.
Gazeteler de, artık bir gün öncesinin haberini vermek yerine, daha fazla araştırma ve yoruma yönelerek, gerçeklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Bu şekilde bir süre daha yaşayabilirler en azından...
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 24 Mayıs 2009
Geçenlerde Times Online’da ilginç bir yazı okudum. İnternet devriminin, yazılı ve görsel medya üzerindeki etkilerini anlatan makaleyi, Stephen Armstrong yazmış.
Armstrong’un verdiği bilgiye göre, İngiltere’de geçen yıla kıyasla satışını arttıran sadece iki gazete var: Birisi fiyat düşüren The Daily Star, diğeri de The Sunday Times.
Amerika’daki durum daha da vahim... Okuyucular öyle büyük bir hızla internete geçiş yapıyor ki, kimi senatörler, devletin gazetelere yardım etmesi için yasa teklifleri veriyor...
Üstelik, zarara uğrayan yalnızca yazılı basın değil; televizyon kanalları da giderek izleyici kaybediyor. Çünkü artık internet üzerinde bedava video yayını yapan siteler var.
Bunların en ünlüsü, Fox ve NBC tarafından ortaklaşa kurulan video paylaşım sitesi Hulu.com. Siteye giriyorsunuz ve haberleri, popüler dizileri bedava izleyebiliyorsunuz. Bütün bunların ücreti ise, programların arasındaki reklamlardan sağlanıyor.
Hulu, televizyonlardan farklı olarak, istenilen saatte istenilen programı izleyebilme olanağı sunuyor. Şu anda sadece Amerika’da aktif olan site, yakında İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde yayına başlama hazırlığı içinde.
TV yapımcısı Brian Elsley’in yeni bir teknolojik gelişme konusunda söyledikleri medya devleri için düşündürücü: “İzleyicileri televizyona çeken tek şey, çoğu kişinin internete bağlanmak için, ekranın arkasına hangi kabloyu sokacağını bilmemesi. Ama bu yıl çıkacak yeni televizyon setlerinde internet bağlantısı hazır kurulu olacak...”
Bu durumda, çok sayıda insan, internetteki ücretsiz programları tercih edecek... HBO, CNN gibi kanalların sahibi olan rakip firma Time Warner ise, bunu önlemek için internet ücretini kullanım kapasitesine göre arttırmayı planlıyor. Bu girişim, Amerika’da tüketici örgütlerinin muhalefetiyle şimdilik rafa kalktı, ama tekrar gündeme geleceğine şüphe yok...
Yazılı basın için de benzer bir durum söz konusu. Dünyanın neresinde olursa olsun, haberlere, internet sayesinde anında ve ücretsiz olarak ulaşabilen bir insan, neden para ödeyerek gazete alsın?
Ben, blogların ya da haber sitelerinin gazeteler kadar doyurucu olmayacağı eleştirisine katılmıyorum. Bugün okuduğumuz gazetelerin önemli bir kısmı da, gerçekleri tarafsız ve adil bir şekilde aktarmıyor. Gerçeğe ulaşmak için nasıl yazılı basında iyi bir tarama yapmak gerekiyorsa, aynı durum internetteki kaynaklar için de geçerli. Değişen şey, haberlerin yer aldığı platformdur; kağıdın yerini siber dünya almıştır.
Artık kuşku yok ki, gazeteler, çok uzak olmayan bir gelecekte, temelde internet üzerinden yayın yapacak. Medyadaki kokuları herkesten önce alan Rupert Murdoch’un yaptığı planlar da, bunu ortaya koyuyor. Sahip olduğu gazetelerin internet sitelerinin, bir yıl içinde ücretli olacağını duyurdu Murdoch...
“Ücret ödeyeceksem gazeteyi alırım,” diyenler çıkabilir. Fakat yazılı basının, internet yayıncılığının hızına erişmesini nasıl sağlayacaksınız?
Bana sorarsanız, ben de gazeteyi elime alıp okumayı seviyorum. Ama olacakları yadsımanın ve teknolojiye direnmenin de yarar getirmeyeceğini düşünüyorum.
Milyonlarca okuyucunun/izleyicinin dijital dünyada buluştuğu bir ortamda, reklam verenlerin de oraya yöneleceği açık... Öyleyse, haberlere ulaşacağımız platformun neresi olacağını tartışmanın pek anlamı yok. Bundan sonra haberleri internetten almaya herkesin alışması gerek.
Gazeteler de, artık bir gün öncesinin haberini vermek yerine, daha fazla araştırma ve yoruma yönelerek, gerçeklerin ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir. Bu şekilde bir süre daha yaşayabilirler en azından...
6 Nisan 2009 Pazartesi
Kaçırılan Anlar...
© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Nisan 2009
New York metrosunda bir trende oturuyorum. Etrafa göz gezdiriyorum; herkesin elinde ya Blackberry var ya da iPhone...
Sanki bir reklam filmi için özel olarak tasarlanmış bir sahneyi yaşıyoruz... Yönetmen komut veriyor: “Herkes tüm dikkatini elindeki alete versin! Kimse başka bir şeyle ilgilenmesin!”
Dakikalar geçiyor ama sahne değişmiyor. Trenden iniyorum, bir kafeye giriyorum. Bu defa aynı masada birlikte oturan insanlar var ama ellerinin altında yine aynı aletler duruyor. Konuşur gibi yapıyorlar ama bir yandan da Blackberry’den gelen mesajlarına bakıyorlar...
Az sonra buluşacağım kişi giriyor kafeye. Telaş içinde paltosunu çıkarıyor; çantasından bir iPhone çıkarıp masanın üzerine koyuyor. Konuşmaya başlıyoruz, fakat telefon rahat vermiyor... Özür dileyip arayanla konuşuyor.
Sonra telefonu kapatıyor ve iki dakika geçmeden yine mesajlarını kontrol etmek istiyor. Mesajlardan bazılarına yanıt vermesi gerektiği için başlıyor ufacık tuşlara basmaya... Öyle alışmış ki hızlı hızlı yazmaya, parmakları uçuşuyor küçücük aletin üzerinde...
Sonunda yazmayı bitiriyor ve telefonu yine masanın üzerine bırakıyor. Fakat bakışlarından belli ki, aklı, yazdığı yanıtlara gelecek yeni yanıtlarda... Bu defa hem konuşuyor, hem de gelen mesajları kontrol ediyor.
O, ben ve telefon arasındaki yarım saatlik buluşmanın sonuna geldiğimizde dönüp şöyle diyor: “Bir dahaki sefere daha uzun görüşelim, yemek yiyelim. Ben bir şey anlamadım bu defa...”
Telefonun da aramıza katıldığı böyle bir üçlü buluşmanın ne kadar çekilmez olacağının farkında değil mi, yoksa şaka mı yapıyor?
New York’ta bir süre kalınca benim yaşadığım bu olayın aslında çok sıradan olduğunu görüyorsunuz. Üstelik bu teknolojik bağımlılık, sadece bu kentle sınırlı da değil...
Bir süre önce Conan O’Brien’ın New York’ta yaptığı son şovlardan birine ünlü komedyen Jerry Seinfeld katılmıştı. O’Brien, Jay Leno’nun yerine “Tonight” şovu sunmak üzere Los Angeles’a taşındığı için, Seinfeld’e bu kent hakkındaki önerilerini sormuştu.
Los Angeles’taki insanların karşısındakiyle konuşur gibi yapıp, bir yandan da Blackberry’deki mesajları okuduğunu anlattı Seinfeld: “Bu aletin üzerinde bir sürü düğme var ve senin suratından daha ilginç der gibi bakarlar insana... Büyük bir kabalık bu! Ben hiç buluştuğum insanın suratına karşı kitap açıp okuyor muyum?”
Karşılıklı kahve içmenin keyfine varıp anı yaşamaktansa, silmediğiniz sürece telefonunuzda sonsuza kadar kayıtlı kalabilecek bir mesajı yakalamaya çalışmanın mantığını anlayabilmiş değilim...
Mobil internet erişimi sağlayan bu telefonlar, burada adeta insanların yeni bir organı gibi olmuş. Kazara onlar olmadan sokağa adım atarlarsa, düşünme yeteneklerini kaybedecek gibi duruyorlar...
Jose Saramago, müthiş romanı “Blindness”ı (Körlük) yeniden yazsa, teknolojik bağımlılığın vardığı bu son noktayı da dikkate alırdı belki... Bulaşıcı bir virüs nedeniyle görme yeteneğini kaybeden insanlar, mobil internet olmadan hayatlarını nasıl sürdürecek? Her şeyin sesli iletişime dönüşmesi sorunu çözer mi?
Bu yazdıklarımdan teknolojiye karşı olduğumu düşünmeyin... Bu alandaki gelişmeleri her zaman büyük ilgiyle izliyorum. İnsanoğlunun ihtiyaçları doğrultusunda teknolojiyi geliştirmesi, gerçekten hayranlık verici.
Sorun, insanın kendi geliştirdiği teknolojiye giderek tutsak olması... Bu tür aletlere bağımlı hale gelip, gereğinden fazla zamanı onlarla geçirirsek, zamandan tasarruf eder miyiz? Kaçırdığımız anlar birikip hayat kalitemizi yükseltir mi?
Tweet
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Nisan 2009
New York metrosunda bir trende oturuyorum. Etrafa göz gezdiriyorum; herkesin elinde ya Blackberry var ya da iPhone...
Sanki bir reklam filmi için özel olarak tasarlanmış bir sahneyi yaşıyoruz... Yönetmen komut veriyor: “Herkes tüm dikkatini elindeki alete versin! Kimse başka bir şeyle ilgilenmesin!”
Dakikalar geçiyor ama sahne değişmiyor. Trenden iniyorum, bir kafeye giriyorum. Bu defa aynı masada birlikte oturan insanlar var ama ellerinin altında yine aynı aletler duruyor. Konuşur gibi yapıyorlar ama bir yandan da Blackberry’den gelen mesajlarına bakıyorlar...
Az sonra buluşacağım kişi giriyor kafeye. Telaş içinde paltosunu çıkarıyor; çantasından bir iPhone çıkarıp masanın üzerine koyuyor. Konuşmaya başlıyoruz, fakat telefon rahat vermiyor... Özür dileyip arayanla konuşuyor.
Sonra telefonu kapatıyor ve iki dakika geçmeden yine mesajlarını kontrol etmek istiyor. Mesajlardan bazılarına yanıt vermesi gerektiği için başlıyor ufacık tuşlara basmaya... Öyle alışmış ki hızlı hızlı yazmaya, parmakları uçuşuyor küçücük aletin üzerinde...
Sonunda yazmayı bitiriyor ve telefonu yine masanın üzerine bırakıyor. Fakat bakışlarından belli ki, aklı, yazdığı yanıtlara gelecek yeni yanıtlarda... Bu defa hem konuşuyor, hem de gelen mesajları kontrol ediyor.
O, ben ve telefon arasındaki yarım saatlik buluşmanın sonuna geldiğimizde dönüp şöyle diyor: “Bir dahaki sefere daha uzun görüşelim, yemek yiyelim. Ben bir şey anlamadım bu defa...”
Telefonun da aramıza katıldığı böyle bir üçlü buluşmanın ne kadar çekilmez olacağının farkında değil mi, yoksa şaka mı yapıyor?
New York’ta bir süre kalınca benim yaşadığım bu olayın aslında çok sıradan olduğunu görüyorsunuz. Üstelik bu teknolojik bağımlılık, sadece bu kentle sınırlı da değil...
Bir süre önce Conan O’Brien’ın New York’ta yaptığı son şovlardan birine ünlü komedyen Jerry Seinfeld katılmıştı. O’Brien, Jay Leno’nun yerine “Tonight” şovu sunmak üzere Los Angeles’a taşındığı için, Seinfeld’e bu kent hakkındaki önerilerini sormuştu.
Los Angeles’taki insanların karşısındakiyle konuşur gibi yapıp, bir yandan da Blackberry’deki mesajları okuduğunu anlattı Seinfeld: “Bu aletin üzerinde bir sürü düğme var ve senin suratından daha ilginç der gibi bakarlar insana... Büyük bir kabalık bu! Ben hiç buluştuğum insanın suratına karşı kitap açıp okuyor muyum?”
Karşılıklı kahve içmenin keyfine varıp anı yaşamaktansa, silmediğiniz sürece telefonunuzda sonsuza kadar kayıtlı kalabilecek bir mesajı yakalamaya çalışmanın mantığını anlayabilmiş değilim...
Mobil internet erişimi sağlayan bu telefonlar, burada adeta insanların yeni bir organı gibi olmuş. Kazara onlar olmadan sokağa adım atarlarsa, düşünme yeteneklerini kaybedecek gibi duruyorlar...
Jose Saramago, müthiş romanı “Blindness”ı (Körlük) yeniden yazsa, teknolojik bağımlılığın vardığı bu son noktayı da dikkate alırdı belki... Bulaşıcı bir virüs nedeniyle görme yeteneğini kaybeden insanlar, mobil internet olmadan hayatlarını nasıl sürdürecek? Her şeyin sesli iletişime dönüşmesi sorunu çözer mi?
Bu yazdıklarımdan teknolojiye karşı olduğumu düşünmeyin... Bu alandaki gelişmeleri her zaman büyük ilgiyle izliyorum. İnsanoğlunun ihtiyaçları doğrultusunda teknolojiyi geliştirmesi, gerçekten hayranlık verici.
Sorun, insanın kendi geliştirdiği teknolojiye giderek tutsak olması... Bu tür aletlere bağımlı hale gelip, gereğinden fazla zamanı onlarla geçirirsek, zamandan tasarruf eder miyiz? Kaçırdığımız anlar birikip hayat kalitemizi yükseltir mi?


