hayvan hakları yasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayvan hakları yasası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2017 Cumartesi

HAYVAN HAKLARI İZLEME KOMİTESİ 2016 HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ RAPORU BASIN TOPLANTISI

15.4.2017

Hayvan Hakları İzleme Komitesi'nin (HAKİM) 2016 Hayvan Hakları İhlalleri Raporu, 14.4.2017 tarihinde İstanbul'da açıklandı. Basın toplantısında yaptığım konuşmanın videosu aşağıda.


14 Mart 2017 Salı

“HAYVAN HAKLARI İHLALLERİ BAŞVURULARIMIZ DEVLET KURUMLARINCA GEÇİŞTİRİLİYOR”

14.3.2017

(Bu röportaj, ilk olarak Dağ Medya'da yayınmanmıştır. https://dagmedya.net/2017/01/30/hayvan-haklari-ihlalleri-konusundaki-basvurularimiz-ilgili-devlet-kurumlarinca-gecistiriliyor)

Ülkemizde her gün artarak tanık olduğumuz toplumsal şiddetten en çok zarar gören kesim, bu gezegeni paylaştığımız diğer duyarlı canlılar, hayvan dostlarımız. Ben dostlarımız diyorum ama pek çok insan hayvanları küçümsenip aşağılanacak, şiddet uygulanacak birer ‘meta’ olarak görülüyor. Hayvanları koruma çabasını bağımsız ya da örgütlü olarak sürdüren insanların varlığı, ne yazık ki bu şiddet vakalarının önüne geçemiyor. 

Uzun yıllardır hayvan hakları alanında mücadele veren Burak Özgüner, aynı zamanda (HAKİM) Hayvan Hakları İzleme Komitesi Koordinatörü olarak görev yapıyor. Kendisiyle hayvan hakları alanındaki sorunları ve yapılması gerekenleri konuştuk. Oldukça ayrıntılı ve önemli tespitleri var. Bu alanda çalışan herkesin okumasını ve ilgili kurumlarla paylaşmasını dilerim. Çünkü sorunları tam olarak tespit etmediğimiz sürece, bizler olduğumuz yerde dönmeye devam ederken hayvanlar acı çekiyor... Bizim başarısızlığımız, onların hayatına mal oluyor... Artık acilen harekete geçme vaktidir!

“HAYVANA YÖNELİK SUÇLAR CEZASIZLIKLA SONUÇLANDIĞI VE PARA CEZASI İLE GEÇİŞTİRİLDİĞİ İÇİN SİSTEMATİK ŞİDDET ARTIYOR”


Hayvan Hakları İzleme Komitesi olarak hayvan hakları ihlallerini izliyorsunuz. Temmuz 2016'da açıkladığınız raporda da manzara tüyler ürperticiydi. Sadece beş ay içinde 8 milyon yaşam hakkı ihlali, 144 işkence vakası, 1 cinsel şiddet vakası yaşandığını ortaya koyuyordu. Ülkemizde yaşanan hayvan şiddetine dair son durumu genel olarak anlatır mısınız?

Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddet her daim mevcuttu. Hayvanların hapsedildiği, sömürüldüğü tesislerde bu şiddet rutin ve sistematik durumda, tıpkı tüm dünyada olduğu gibi. Ama Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçlar, idarî para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için bu rutin ve sistematik şiddetin boyutları daha da artabiliyor. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor. Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor. Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.

Biz 2016 boyunca, tür ayırt etmeksizin hayvan hakları ihlâllerini izledik, raporladık. Raporlarımızda yaşam hakkı gasbı, işkence, beden dokunulmazlığının ihlâli, ihmal nedeniyle ölüme sebebiyet verme, zorunlu göce tâbi tutma, özgürlüğü kısıtlama, cinsel şiddet gibi vakalara yer verdik. Sadece TÜİK’in istatistikî verilerini, yazılı ve görsel basına, sosyal medyaya yansıyan vakaları raporlayabildik ve raporlarımızda sınıflandırdığımız vakalara dair istatistikî verilere “EN AZ” şeklinde yer verdik. Çünkü raporlarımıza yansıyan bu veriler, sistematik bir şekilde hayvanlara yönelik işlenen suçların, hak ihlâllerinin çok küçük bir kısmı.

Türkiye’de ise sosyal medyaya yansıyan, basında yer bulan hayvan hakları ihlâlleri daha çok sokak hayvanlarına yönelik olanlardan ibaret. Kent hayvanlarına yönelik olan hak ihlâlleri de yeterince sansasyonel veya  kamuoyu tepkisini yeterince çekmiş ya da sosyal medyada gündem konusu olmuş ise basında yer bulabiliyor. 

Mevcut 5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun ihlâlleri önleyemediği açık...

Hayvanları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte ve bu Kanuna göre hayvanların zehirlenmesi ya da öldürülmesi, cinsel şiddete maruz bırakılması yasak. Yıllardır yürürlükte olan mevzuatın varlığı ise, bu suçları engelleyemedi. Tüm ülkede yaptırımla sonuçlanan vaka sayısı da oldukça az. Türkiye’nin dört bir yanında kent hayvanları zehirlenerek katlediliyor; farklı türlerden hayvan her gün tecavüze uğruyor. Failler bulunamadığı için başlatılan idarî soruşturmalar genelde sonuçsuz kalıyor; failler bulunduğu takdirde ise oldukça yetersiz idarî para cezaları ile bu suçların üstü kapatılıyor. 

En göz önünde gerçekleşen, kent hayvanlarına yönelik bu hak ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması konusunda ciddi sıkıntılar yaşanırken, mezbahalar; deney laboratuvarları; hayvanat bahçeleri; hayvanlı sirkler; yunus parkları; akvaryumlar; süt çiftlikleri; kürk çiftlikleri; barınaklar; deniz canlıları üretim çiftlikleri; petshop ve evcil hayvan üretim çiftlikleri; avlaklar; yaban hayvanı üretim çiftlikleri; “kurtarma ve rehabilitasyon” merkezleri; veteriner klinikleri, poliklinikleri ve hastaneleri vb. tesis ve alanlarda, kapalı kapılar ardında ne gibi hak ihlâlleri yaşandığını bilmek, bunları raporlamak imkânsız durumda. Buralarda, zulmün sistematik bir şekilde yaşandığını biliyoruz, tanıklıklarımız da var. Ancak bu tesislerde yaşanılanlar, “ticarî sır” gibi tanımlarla devletin koruma zırhı kapsamında olduğu için bu hak ihlâlleri için yaptırım talep etmek bir yana, bu ihlâller teşhir bile edilemiyor. Buralarda yaşanılanların, hepsi birer özgürlüğü kısıtlama, yaşam hakkı gasbı ve işkence vakası. Tüm bunları düşününce, raporlarımızdaki istatistikî veriler de anlamını yitiriyor.

Raporları medya dışında ilgili kuruluşlara gönderiyor musunuz? Bugüne kadar raporlara dair size ulaşan bir devlet yetkilisi oldu mu? Ortak bir çalışma önerildi mi?

2016’nın ilk iki ayında yaşanan hak ihlâllerini içeren raporumuzu, hayvan hakları ihlâllerine yaptırım uygulamak ile görevli ve yetkili kurumlara ilettik ancak hiçbir olumlu geri bildirim alamadık. İlgili bakanlıklardan randevu taleplerimiz oldu, bu randevu taleplerimiz de olumlu olarak sonuçlanmadı. Rutin basın toplantılarımızın amacı, raporlarımızı sadece medya ile paylaşmak değildi; raporladığımız hak ihlâllerini aynı zamanda kamuoyu ile de paylaştık. Raporlarımızın tamamı, açık bir şekilde www.hayvanhaklari-izleme.org adresindeki web sitemizde mevcut. Yakın zamanda 2016 yılına ait bir yıllık hayvan hakları izleme raporumuzu da basın ve kamuoyu ile paylaşacağız ve bu raporu Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ve Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na göndererek, raporlarımıza yansıyan hayvan hakları ihlâllerinin hangilerinin yaptırımla sonuçlandığını soracağız. 

Bir yıl boyunca, çeşitli hayvan hakları ihlâllerinin yaptırımla sonuçlanması, farklı konularda idarî ve adlî soruşturmaların başlatılması için birçok girişimde bulunduk. Türkiye’nin dört bir yanında gerçekleşen birçok hayvan hakları ihlâlinin aydınlatılması, faillerin bulunması, açıldığı iddia edilen soruşturmaların akıbetini öğrenmek için çeşitli başvurularda bulunduk. Üzülerek söylüyorum ki birçok başvurumuz, ilgili kurumlar (valilikler, il/ilçe şube müdürlükleri, kaymakamlıklar, belediyeler, bakanlıklar) tarafından geçiştirildi. Birçok başvurumuza cevap dahi alamadık. 

“YASAL SÜRECİN BAŞLATILMASI İÇİN PROFESYONEL BİR YAPILANMAYA İHTİYAÇ VAR, GÖNÜLLÜ ÇABA İLE YÜRÜMÜYOR”


Bu işleyişin etkin bir hale getirilmesi için ne yapılması gerek?

Biz başvurularımıza cevap alabilmek, sorularımızın eksiksiz bir şekilde cevaplandırılmasını sağlamak için birçok kez itirazlarda bulunduk. Başvuru yapmak yeterli olmuyor, başvurunuzu takip etmezseniz cevap bile alamıyorsunuz. Yasal süre içerisinde cevap alamamanız durumunda, yine yasal süre içerisinde üst kurula, merciye itiraz etmeniz gerekiyor ve bunların hepsi çok meşakkâtli süreçler. Tüm bu başvuruların gerektiği gibi yapılması, takip edilmesi, zamanında itiraz süreçlerinin işletilmesi, itiraz yolu ile sonuç alınamaması durumunda yasal süreçlerin başlatılması için bir sekreteryaya ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. 

Ülkenin dört bir yanından, yağmur gibi ihbar, hayvan hakları ihlâli bildirimi yağarken, bunların tümünün gerektiği gibi işleme konulması ve takip edilmesinin, gönüllü bir çaba ile yürütülemeyecek olduğunu birebir deneyimledik. Bahsettiğimiz tüm bu süreçlerin gerektiği gibi işletilmesi için ciddi bir mesaiye ihtiyaç duyuluyor ve ne yazık ki böylesine ciddi ve profesyonel bir çalışma yürüten bir yapılanma ve örgütlülük Türkiye’de mevcut değil. Böyle bir yapılanma ve örgütlenme Türkiye’de olmadığı için, haberdar olunan hak ihlâllerinin yaptırımla karşılık bulması için sarfedilen çabaların çoğu da maalesef sonuçsuz kalıyor. Sürekli eleştirdiğimiz, hayvanların en temel haklarını yok sayan mevcut mevzuatın uygulanması bile imkânsız hâle geliyor. Netice: Cezasızlık karşısında, yaşanan hak ihlâlleri artarak devam ediyor, hakları sistematik olarak gasp edilen hayvanların sorunları çözümsüz kalıyor.

“TOPLUMSAL ŞİDDET KONUSUNDA CİDDİ BİR FARKINDALIK ÇALIŞMASI YÜRÜTÜLMELİ”


Hayvanların korumasız bir şekilde sokaklarda yaşamaya çalıştığı Türkiye'de bu tür şiddetin önüne geçilmesi için kamusal ve özel alanda yapılması gerekenler neler? 

Her şeyden öte, uzun vadeye yayılması gereken, çok ciddi bir toplumsal farkındalık, bilinç yükseltme çalışmasının yürütülmesi gerekiyor. Toplum hayvanlara karşı önyargısından, nefretinden kurtulamadığı sürece, Türkiye’de dünyaya örnek olacak bir yasama çalışması da yapılsa ve TBMM’de kabul edilerek yürürlüğe girse, sonuç değişmeyecek. Toplumsal şiddet, linç, nefret konusunda öznel bir ayrımcılık yapılmamalı. “Bugün hayvana yapan, yarın insana yapar” gibi bir argümanın sahiplenilmesini ben doğru bulmuyorum. Özellikle son yıllarda toplumsal şiddet çok yüksek bir oranda artış göstermiş durumda ve Türkiye’deki, şiddet sarmalının içine hapsedilmiş toplum yapısı değişmediği sürece bu cinnet hâlinden uzaklaşmak mümkün değil. 

Toplumsal şiddetin, linç kültürünün çok yönlü ele alınması, nefret suçlarının tamamına yönelik tedbir uygulamalarının hayata geçirilmesi gerekiyor. Toplumsal şiddetin kısa vadede önlenmesi, geçmişi toplumsal travmalarla dolu olan bir ülkede tabii ki mümkün değil. Bunun için coğrafyamızda, türler arasında hiçbir ayrım yapmadan tüm acılarla yüzleşmek gerekiyor. Burada, kendisini “muhalif” diye tanımlayan ve “ötekileştirme” kelimesini ağzından düşürmeyen kesimlerin ilk önce kendi yaşam biçimlerini, attığı adımları sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Kendisini “özgürlükçü” olarak tanımlayan kesimler, bireyler, sadece kendi mensup olduğu gruba özgürlük istiyorsa, burada çok aleni bir ikiyüzlülükten bahsedebiliriz. Türkiye’de durum maalesef böyle ve bu tutum nedeniyle hayvanların hakları sürekli ve sürekli olarak öteleniyor, arka plana atılıyor. Bu tavırdan uzaklaşılması gerekiyor öncelikle, herkes için özgürlük, adalet, eşitlik arayışına girmeliyiz. Bu arayışın içine hayvanlar ısrarla dâhil edilmiyorsa, başka bir grup da başka bir grubun özgürlüğünü kısıtlama hakkını kendinde görebilir ve hakların teslimi konusunda ciddi sıkıntılar yaşanır ki yaşanıyor da. Türkiye’deki durum da tam anlamıyla bence bu. Toplumsal mücadeleler, istisnasız herkes için, topyekûn özgürlük hattına çekilmediği sürece insanlar da insanların haricindeki canlılar da gün yüzü görmeyecek tüm dünyada. Kısacası Türkiye’deki toplumsal mücadele kulvarlarında artık bir kırılma yaşanması gerektiğini düşünüyorum, böyle bir “seferberlik” oluşmadığı takdirde içinde yaşadığımız cinnet toplumu herkesi yutacak zamanla. 

Hukuksal alanda önerileniz neler?

Kanunî düzenlemelere bakacak olduğumuzda, uzun yıllardır hayvanları ilgilendiren mevzuatın iyileştirilmesi için girişimlerde bulunuyoruz. Tüm dünyada, devletler, hayvanların sahip olduğu hakları teslim etmemek için var gücüyle direniyor. Türkiye’de de biz hayvan hakları savunucularını tatmin eden bir tane bile yasama çalışması yok. Gerek parlamentoda gerekse bürokratlar ile yaptığımız tüm görüşmelerde, en başta hayvanların haklarının teslim edilmesi gerektiğini vurguluyoruz. Devletin tavır ve tutumu ve bu tutumu kapsamında ürettiği “devlet sırrı”, “ticarî sır”, “ülke menfaati” gibi tanımlamalar, hayvanların haklarının teslimi konusunda büyük bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Zaman zaman bürokrat ve parlamenterlerle masaya oturmak zorunda kalıyoruz ancak bunu hayvanlar adına “pazarlık” yürütmek amacı ile yapmıyoruz. Onların haklarının mümkün olduğunca gözetilmesi için oturduğumuz masalarda, etkili bir muhalefet yürütmeye çabalıyoruz. 

HAYVANLARIN LEHİNEYMİŞ GİBİ GÖRÜNEN AMA GERÇEKTE DEVLETİN HAYVAN HAKLARINI GASP ETMESİNİ KOLAYLAŞTIRAN YASALAR...


İstediğimiz kadar etkin bir muhalefet yürütelim, bu çabalarımız çoğu zaman mevcut mevzuatın iyileştirilmesi konusunda bile yetersiz kalıyor. Devletin bu denli güçlü direnci ve çeşitli sebeplerle hayvanlara karşı önyargılı bir algıya sahip toplumun devlete olan desteği karşısında, hayvanlar adına tatmin edici bir sonuç alınması da mümkün olamıyor. Hayvanları ilgilendiren mevzuatın yapım süreci aşamasında, hayvan hakları örgütlerinin görüşleri çoğu zaman alınmıyor, görüş alma süreçleri işletilse bile bunlar daha çok “göstermelik” oluyor. Bizlerin ciddi bir gönüllü mesai harcayarak hazırladığı, hayvanların lehine birçok tespit, görüş ve öneriyi içeren dosyalarımız okunmadan arşiv raflarına kaldırılıyor. Sonuç olarak da hayvanların aleyhinde, sadece başlık olarak hayvanların lehineymiş gibi gözüken, ancak özünde insan menfaatini koruyan, devletin hayvanların haklarını gasp etmesini kolaylaştıran yasalar yürürlüğe giriyor ve hayvanların haklarını savunmak daha da imkânsız hâle geliyor.

Bürokratların, kolluk kuvvetlerinin, savcı ve hâkimlerin hayvanlara yönelik algısının değişmesi gerekiyor. Tüm bu bahsettiğim devlet memurlarının zihniyeti değişmediği sürece hayvanlar lehine bir değişimden de bahsetmek mümkün olmayacak. Toplumun egemen kesimleri arasından gelen bu kişiler, mevcut mevzuatı bile uygulamamak için direniyor. Birçok hayvanı mağdur eden bir uygulama ya da idarî işlemle ilgili görüşmek istediğiniz bürokratın sizi alaya alması; hayvanlara yönelik bir suçun engellenmesi için başvurduğunuz ve mevzuata bile vâkıf olmayan polis memurunun, gerektiği gibi işlem yapmaması; bu ülkenin yasalarını hukukî dayanak alarak suç duyurusunu teslim ettiğiniz savcının yasal süreci gerektiği gibi işletmemesi; binbir zorlukla açılan kamu davasına bakan hâkimin etkin bir şekilde yargılama yapmaması, verdiğiniz hak mücadelesine en baştan ket vuruyor. Türkiye gibi, cezalandırma üzerinden toplumun şekillendiği ülkelerde, bu koşullarda hak mücadelesi vermek de oldukça zorlaşıyor. Kamu otoriteleri, kolluk kuvvetleri, yasama, yürütme ve yargının bu tutumu, haklara sahip olan tüm bireyler için verilen hak mücadelelerine dair devlet yaklaşımını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım terk edilmediği sürece işimiz çok zor.

Örneğin, 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi ile ilgili olarak, sokak hayvanlarının toplatılması ile ilgili Orman ve Su İşleri Bakanlığı’ndan görüş yazısı talep ettim. Aylar önce talep ettiğim bu görüş yazısı için defalarca yazışma yaptım. Dilekçe hakkı ile ilgili mevzuat ortada, buna rağmen Bakanlık, vermek zorunda olduğu görüş yazısını ve uygulamakla yükümlü olduğu bu Kanun ile ilgili görüşlerini bir sivil toplum örgütü ile ısrarla paylaşmamakta neden ısrar eder? Bir görüş yazısını alabilmek için aylarca uğraşmak, işi yokuşa sürmek değil de nedir? Tüm itiraz yolları tükendiği için, konuyu TBMM Dilekçe Komisyonu’na taşıdık ve görüş yazısını Bakanlıktan almak için aylardır süren bekleyişimiz devam ediyor.

HAYVAN HAKLARI MÜCADELESİ İÇİN ÖNERİLER 


Önerilerimi özetlersem;

  • Hayvanların hukukî/yasal statüsü tanımlanmalı, Anayasa’da hayvanlar, hakları olan ve hissedebilir bireyler olarak tanımlanmalı. Doğa ve hayvan hakları için devlete koruma zorunluluğu, yükümlülüğü getirilmeli; bu yükümlülük Anayasa’da net ve kesin bir şekilde ifade edilmeli.
  • İmkânsız gibi gözükse de istisnasız tüm hayvanların yaşam hakları mevzuat ile garanti altına alınmalı; hayvanlara “mal” olarak muamele edilmesine son verilmeli.
  • Ceza mevzuatı, hayvanlara karşı suç işleyen kişilerin etkin bir şekilde cezalandırılması için düzenlenmeli. Yasalar nezdinde hayvanlar için “sahipli”, “sahipsiz” ayrımına son verilmeli. İşkence, cinsel şiddet, cinayet gibi haksız fiiller, insan-insan olmayan hayvan ayrımı yapılmadan, etkin bir şekilde yargılama yapılarak cezaî müeyyide ile sonuçlanmalı.
  • Nefret suçlarını önlemeye yönelik mevzuata ve yasama çalışmalarına, hayvanlar da özne olarak dâhil edilmeli.
  • Çeşitli hurafelerden, geleneklerden, dinî olduğu öne sürülen bilgilerden kaynaklı toplumda oluşan ve hayvanlara yaşamı zindan eden önyargılara, toplumsal pratiklere son verilmesi geçmişte yaşanan tüm acılarla yüzleşilmeli, bu önyargıların bertaraf edilmesi için çok yönlü bir analiz sürecinin ardından hak ve özgürlüklerin önemsendiği bir toplumsal dönüşüm süreci içine girilmeli.
  • Hayvanlara seyirlik eğlence malzemesi, meta muamelesi yapılan yerler, tesisler, buralarda hapsedilen tüm hayvanların yaşam hakları güvence altına alınarak kapatılmalı, yenilerinin açılmaması için kanunî düzenlemeye gidilmeli. Bu yapılmadığı sürece, hayvanlar “tüketilebilir” olarak değerlendirilmeye devam edilecek.
  • Tüm karar alma süreçleri, yasama çalışmaları konusunda hayvanların da hakları, yaşamsal ihtiyaçları gözetilmeli. Örneğin şehir planlamasında kent hayvanlarının varlığı, yüzyıllardır süregelen ortak yaşama bilinci hesaba katılmalı.
  • Fikir ve görüş ayrılıkları çok normal ancak hak mücadelesi veren hayvan örgütleri, hayvanlar aleyhindeki söylem ve eylemler karşısında güç birliği, stratejik ortaklıklar kurmalı.
  • Hak mücadelesi veren ve gerçekten hayvanların menfaatini gözetmek için faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin bilgi ve belgeye erişimi, davalara katılımı, karar alma mekanizmalarında etkin bir rol oynamaları sağlanmalı. 
  • Topluma yön veren, gündemin nabzını belirleyen parlamentoda hayvanların, çeşitli insan gruplarının aşağılanması, bu şekilde nefret kusulması önlenmeli. Bu tedbir, TBMM İç Tüzüğü’nde “siyasî ahlâk” olarak tanımlanmalı. Nefreti, şiddeti benimseyen ve toplumsal şiddeti, nefret suçlarını körükleyen parlamenterlere kısıtlama kararları, yaptırımlar uygulanmalı.
  • Devlet kurumları, şeffaf ve hesap verebilir olmalı. Aldıkları kararlarla, tesis ettikleri idarî işlemlerle mağduriyete sebep olan, hesap veremeyen, etik ilkelerden uzaklaşan kamu görevlileri âdil bir şekilde yargılanarak cezalandırılmalı, devlet tarafından korunmamalı.

“TÜRKİYE’DEKİ KURULUŞLARIN ÇOĞU HAYVAN REFAHI ÇİZGİSİNDE KALMIŞ DURUMDA”


Hayvan hakları alanında çalışan örgüt ve derneklerin eksikleri var mı sizce?

Türkiye’de hayvanlar ile ilgili çalışan yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve oluşum var. Sayıları yüzlerle ifade edilen bu oluşumların belki sadece beş tanesi hayvan hakları için çalışıyor diyebiliriz. Çoğu hayvanlara merhamet gösterilmesi gerekliliği üzerinden söylem ve eylem üretiyor. Haklara sahip olan hayvanların, kimsenin ya da bir grubun merhametine ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Aciziyet, merhamet, sevgi, şefkat gibi kavramlarla hayvanların, öznel olarak haklar bağlamından kopartıldığını düşünüyorum. Türkiye’deki kuruluşların çoğu hayvan refahı çizgisinde kalmış durumda. Hayvanların sömürülmesine karşı çıkmayıp sömürü ve zulmün “insanî” koşullarda sürdürülmesini talep etmek, hayvanların haklarını ortadan kaldırıyor. Esaret, işkence, hak gasbının olduğu ya da bunlara karşı çıkılmadığı takdirde herhangi bir haktan da bahsetmek mümkün değil. 

Çok değerli çalışmaları ve hayvanlar için gerçekten anlamlı girişimleri bulunanları tenzih ederek söylüyorum; hayvanlarla ilgilenen gönüllülerin, derneklerin birçoğunun hayvan hakları hareketinin itibarını da zedelediğini düşünüyorum. Hayvan haklarını ilgilendiren sayısız toplantıya katılmışımdır bugüne kadar. Devlet organlarının, bürokratların da katıldığı toplantılarda, dernek yöneticileri arasında karşılıklı diyaloğun olamadığına, iletişimsizliğin had safhada olduğuna defalarca tanıklık ettim. Karşılıklı hakaretleşmeler, ardı arkası gelmeyen ithamlar devlet nezdinde, hareketin itibarını da yerle bir ediyor. Tüm bunlardan bağımsız olarak, hayvanların menfaati için çok belli olan konularda dahi bir fikir birliğinden bahsetmek de mümkün değil. Farklı sebepler, kişisel husumetler, anlaşmazlıklar nedeniyle, hayvan yaşamına kast eden herhangi bir uygulama ya da politika karşısında bile yıllardır stratejik olarak bir güç birliği oluşturulamaması hayvanlara ve hayvan hakları hareketine büyük zararlar verdi. Çünkü hayvanların bizlerden başka kimsesi yok, karşımızda ise imkânları, propaganda araçları oldukça güçlü olan, toplumun egemen kesimlerini arkasına almış devlet var. Hayvanlar için faaliyet gösterdiğini iddia eden ve sayıları yüzlerle ifade edilen organizasyonların varlığı, işte bu gerçeklik karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor.

“SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMAK YA DA İDARİ SORUŞTURMA TALEP ETMEK HİÇBİR SORUNU ÇÖZMÜYOR”


Hayvan hakları örgütlerinin çalışma yöntemlerinde de sorunlar olduğu görüşündeyim...

Örgüt ve oluşumların çoğu, hak mücadelesinden oldukça uzak bir şekilde faaliyet gösteriyor. Hayvan haklarını ilgilendiren, görülmekte olan dava sayısı, şu anda Türkiye’de beşi bile geçmez. Örgütler, nasıl kitle ve medya iletişimi yapılacağından, kampanya yürütüleceğinden, idarî ve adlî başvuru yapılacağından, hangi konuda hangi kuruma ne şekilde itiraz edileceğinden bihaber durumda. Suç duyurusunda bulunmak ya da idarî soruşturma talep etmek ile hiçbir sorun çözülmüyor, yıllardır bunu deneyimledik. Bir suç duyurusu hakkında verilen savcılık kararına itiraz edilmediği ya da davadaki mahkeme kararı temyiz edilmediğinde; bilgi ve belge talepleri karşılanmadığında üst kurullara itiraz yolları denenmediğinde atılan tüm adımlar sonuçsuz kalıyor. Boşa harcadığımız bu zaman ve enerjimizin de hayvanlara hiçbir yararı olmuyor maalesef. Bu çok içler acısı bir durum... Adına sivil toplum örgütü diyen kuruluşların, birçok yönden kapasitesini geliştirmesi gerekiyor. 

Öte yandan, Türkiye’de hayvan hakları hareketi yeni yeni yeşeriyor, hayvanlar için çaba gösteren oluşumların sayısı da artıyor. Bu doğru orantılı artış ile toplumda da özellikle sokak hayvanlarına yönelik bir duyarlılık oluşmaya başladı ancak bu duyarlılık bazen hayvanlar açısından tehlike oluşturabiliyor. Hayvan davranışları, yaşamı, ihtiyaçları konusunda bilinçsiz olan bu “duyarlı kitle”, hayvanlar açısından yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor. Neredeyse tamamı hayvanlara düşman uygulamalarla gündeme gelen belediyelerin, hayvanseverlerce farklı şekillerde desteklenmesi, hayvan konusunda tutumu, tavrı belli olan belediyeler üzerinde barınak/bakımevi kurmaları yönünde baskı kurulması, sistematik kısırlaştırmanın hayvanlara yönelik bir “soykırım” hâline dönüşmesi ya da yağmurlu bir günde acınarak eve alınan bir hayvanın mahallesinden oldukça uzakta olan sokaklara vurdumduymazca “saçılması”, yuvalandırma yapıp bunun takibinin bile yapılmaması hayvanlar açısından olumlu bir gelişme ne yazık ki olamıyor. Hayvanseverin de hayvan korumacının da hayvanların hakları için mücadele vermek isteyen aktivistlerin de bilinçlenmesi gerekiyor. Attığımız adım, bulunduğumuz girişim hayvanın hayatını negatif etkileyecek ise hayvanlara hiç elimizi sürmememiz gerektiğini düşünüyorum.

HAYVAN HAKLARINI SAVUNDUĞUNU İDDİA EDENLERİN TUTARSIZLIĞI...


Bir anımı anlatarak bitireyim: 24. yasama döneminde TBMM Çevre Komisyonu görüşülmekte olan ve komisyon görüşmesinin hemen ardından TBMM Genel Kurulu gündemine alınan Hayvanları Koruma Kanunu’nun değişikliğini öngören yasa tasarısı ve teklifi görüşmeleri sırasında, birçok örgüt komisyonda düşüncelerini ifade etti, görüş ve önerilerini komisyona bildirdi. Yanılmıyorsam ilk toplantıydı; komisyon toplantısına öğle yemeği nedeniyle ara verildi ve milletvekilleri ile TBMM’nin yemek salonuna indik. Sadece benim, önüme gelen tabakları geri çevirdiğimi hatırlıyorum, diğer hayvan örgütlerinin temsilcileri, daha birkaç dakika önce haklarını savunmak için cansiparane mücadele ettiğimiz hayvanların bir zamanlar uzuvları olan ceset parçalarını çatal bıçakları ile parçalayarak tüketmekte hiçbir sakınca görmemişti. 


Kimsenin özel yaşamına karışmak gibi bir niyetim yok ancak bir mücadele veriyorsak ve verdiğimiz mücadele, savunmasız, kendisini ifade edemeyen bireyler için ise, biraz tutarlılık gerektirdiğini düşünüyorum. Hayvan koruma ya da hayvan refahını savunan derneklere bu konuda bir eleştiri getirmiyorum ancak hayvan haklarını savunduğunu iddia eden kuruluşların üyelerinin en azından kendi içinde tutarlı olması gerektiğini düşünüyorum ki verdiğimiz mücadele samimi bir çizgide yürüsün, farklı kesimler tarafından önemsensin. Hayvanların sistematik bir şekilde sömürülmesine karşı çıkmıyorsak, hakları için mücadele verdiğimizi iddia ettiğimiz hayvanlara karşı asgarî yükümlülüklerimizi bile yerine getirmiyorsak o mücadele itibarsızlaştırılmaya mahkûmdur ve bu açıdan değerlendirdiğimde hareketin birçok kesim tarafından ne denli itibarsızlaştırıldığını da üzülerek görüyorum.

TOPLUMSAL ŞİDDETİN EN ZAYIF HALKASI: HAYVANLAR

14.3.2017


(Bu yazı ilk olarak Journo haber sitesinde yayınlandı. https://journo.com.tr/toplumsal-siddetin-en-zayif-halkasi-hayvanlar)

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) tarafından geçen yıl açıklanan rapora göre, Türkiye’de yalnızca beş ay içinde hayvanlara yönelik en az 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 144 işkence, 155 terk etme ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Son aylarda medyaya yansıyan olayları düşünürsek, hayvanlara uygulanan şiddet artıyor mu? Hayvan hakları ihlâllerinde hukuki durum nedir? Hayvan hakları aktivistleri ne diyor? 

Kırıkkale’de Hüseyin Kâhya Parkı’nda zehirlenen güvercinler, Antalya’da yakılarak katledilen ve tecavüz edilen kediler, Isparta’da kulakları kesilen köpek… Sokak hayvanlarına şiddet uygulanmakla kalmıyor, zulüm görüntüleri sosyal medyada da paylaşılıp yayılıyor. Öte yandan, hayvanseverlere yönelik şiddet de giderek artıyor. Konuyla ilgili uzmanların ve aktivistlerin görüşleri doğrultusunda hayvan şiddetinin boyutlarını, hukuki, siyasi ve toplumsal durumu irdeledik.

‘Hayvana şiddette artış var’

Ardı ardına medyaya yansıyan hayvan hakları ihlalleri akıllara, “Hayvanlara yönelik şiddet giderek artıyor mu, yoksa sosyal medya nedeniyle daha çok mu haberdar oluyoruz” sorusunu getiriyor. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Komisyonu’ndan Avukat Hülya Yalçın, özellikle genç kesimde hayvan şiddetine yönelim konusunda artış olduğu kanaatinde:
“16, 17, 18 yaşlarındakiler çeteleşip, toplum içinde gördükleri şiddeti uygulayabilecekleri en masum ve güçlerinin yeteceği en mağdur canlıya yöneltiyorlar. Bu nedenle artış var. Maalesef kadınlar da bu şiddete dahil. Bu yüzden çok üzgünüm. Toplumsal şiddetin ilk sarmalı, en zayıf halkası hayvanlardır ve hayvanlara uygulanan şiddeti engellemeden başta türlü şiddetlerle mücadele etmenin çok da yararlı olacağını düşünmüyorum. Hayvanlara yapılan işkence ve ihlâller, hayvan hakları savunucularının tepkisine neden olduğu için görünür hale geldi.”

‘Yakında en zor yaşam şartları hayvanlara düşecek’

Sosyal medyanın her anlamda her yerde görünürlüğü arttırdığını düşünen ‘Bombalara Karşı Sofralar’ ekibinden, vegan hayvan hakları aktivisti Olcay Gazabi ise hayvana yönelik şiddetin ‘iktidar hissetme hırsı’ndan kaynaklandığını savunuyor:
“Son dönemde toplumun genel ruh haline bakacak olursak, şiddete olan eğilim oldukça yüksek. İnsanların içinde öldürmeye, işkence etmeye, kendini sakatlamaya ya da kendini öldürmeye yönelik eğilimler vardır. Bunlar ruhen çürüyen kişilerdeki eğilimler ve belirtilerdir. Her manada çürüyen, her geçen gün içinde yaşanması daha zor bir toplum oluyoruz ve ben hayvana yönelik şiddetin arttığına inanıyorum. Kedi evlerine yapılan saldırıları düşünün, köpekler için yapılan yuvaları kırıp yakarak sıcağında içen tipleri düşünün. Kendi minicik zevkleri ya da değersiz tatminleri için bunu yapıyorlar. Bu minik iktidar hissetme hırsları yüzünden her alanda şiddet artıyor. Kurumlardan tutun ailelere, insanlardan çocuklara ve hayvanlara, çocuklardan hayvanlara… Girdap gibi ve hızla büyüyen bir şiddet sarmalına hep beraber göz göre göre çekiliyoruz ve korkarım yakın gelecekte en zor yaşam şartları her zaman olduğu gibi hayvanlara düşecek. İster şehirde ister vahşi ortamda yaşayan hayvan olsun…”
Hayvan hakları aktivisti Metin Kılıç, hayvana uygulanan şiddetin daha görünür olmasında teknolojinin etkilerine işaret ederek, “Özellikle büyükşehirlerde, her yerde sokak ve caddelerde kameraların olması ve medyanın eskiye göre çok ilerlemesinden olacak ki bu kadar fazla şiddet görüntüsü gün yüzüne çıkıyor” diyor.

Beş ayda en az 8 milyon hak ihlâli

Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) tarafından geçen yıl açıklanan rapora göre, Türkiye’de yalnızca beş ay içinde hayvanlara yönelik en az 8 milyon 315 bin 234 yaşam hakkı ihlâli, 144 işkence vakası, 155 terk etme vakası ve 1 cinsel şiddet vakası yaşandı. Türkiye’de hayvanlara yönelik şiddetin her daim mevcut olduğunu belirten HAKİM Koordinatörü Burak Özgüner, “Sosyal medyaya yansıyan, basında yer bulan hayvan hakları ihlâlleri daha çok sokak hayvanlarına yönelik olanlardan ibaret. Kent hayvanlarına yönelik olan hak ihlâlleri de yeterince sansasyonel veya kamuoyu tepkisini yeterince çekmiş ya da sosyal medyada gündem konusu olmuş ise basında yer bulabiliyor” diyor. 

Para cezasının hiçbir yaptırımı yok’

Nasıl bir suçun önlenmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyorsa, hayvan hakları ihlâlleri için de aynı şey geçerli. Bu durum akla konu ile ilgili yasaları getiriyor.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, Türkiye’de 13 senedir yürürlükte ve buna göre hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç ve susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek, cinsel ilişkide bulunmak ve işkence yapmak yasak. Ancak yasa bunları madde olarak saymasına karşın, suçları engellemede yetersiz olması nedeniyle uzun zamandır hayvan hakları savunucularının hedefinde. En büyük tepkiye neden olan hususlardan birisi, hayvana şiddet ve tecavüz vakalarının Kabahatler Kanunu kapsamında değerlendirilmesi ve bu nedenle sadece caydırıcılığı olmayan para cezalarının gündeme gelmesi.
5199 sayılı yasada değişikliklerin yapılması için TBMM’de çalışmalara katılan Hülya Yalçın, hayvana şiddetin cezalandırılması konusunda yasadaki temel sorunu şöyle aktarıyor:
“Ancak sahipli bir hayvansa, Türk Ceza Kanunu (TCK) kapsamında hayvanın sahibi dava açılabiliyor, önce sahibini tashik etmek gerekiyor. Bu maddenin uygulanabilmesi için hayvanın sahipli olması ve sahibinin hayvana verilen zarar nedeniyle şikayetçi olması gerekiyor. Sahipli bir hayvan zarar görmüşse ama sahibi dava açmıyorsa, sahibi olmayan kişi tarafından hayvan adına dava açılmasının yolu zaten kapalı. Mesela sizin kedinize üçüncü bir kişi zarar verse, siz dava açmıyorsanız TCK’ya göre, benim dava açma hakkım yok, yani husumet ehliyetim yok. Sahipsiz hayvanlar için ise idari para cezası söz konusu. İdari para cezasının caydırıcı olduğunu düşünmüyoruz. Sadece göstermelik birkaç bin liralık ceza veriliyor. Belki ödeniyor belki ödenmiyor. Onu da tek tek takip etmemiz imkânsız. Halbuki hayvana verilen zarar evrenseldir diye düşünüp kim, ne şekilde, hangi hayvana zarar verirse versin, dava açabilme ehliyetimiz olmalı.” 

‘Sahipli, sahipsiz ayrımına son verilmeli’

Hayvanı ‘mal’ olarak değerlendiren yasalardaki ‘sahipli, sahipsiz’ ayrımına, HAKİM’den BurakÖzgüner de dikkati çekiyor. Özgüner, Türkiye’de hayvanlara yönelik işlenen suçların, idarî para cezaları ile geçiştirildiği ve cezasızlıkla sonuçlandığı için rutin ve sistematik şiddetin boyutlarının arttığı görüşünde:
“Ceza mevzuatı, hayvanlara karşı suç işleyen kişilerin etkin bir şekilde cezalandırılması için düzenlenmeli. Yasalar nezdinde hayvanlar için ‘sahipli’, ‘sahipsiz’ ayrımına son verilmeli. İşkence, cinsel şiddet, cinayet gibi haksız fiiller, insan-insan olmayan hayvan ayrımı yapılmadan, etkin bir şekilde yargılama yapılarak cezaî müeyyide ile sonuçlanmalı. Hayvanlar, kanunun dışına itilmiş özneler olarak karşımıza çıkıyor. Biz hayvan hakları savunucuları, hayvanları doğuştan gelen haklara sahip, duyguları, hisleri, acıyı hissetme yetileri olan bireyler olarak görsek de devlet, kendi mevzuatına ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelere rağmen bizim bu görüşümüzü reddediyor. Devletin bu reddiyesi ve cezasızlık tavrı, hayvan haklarını yok sayma tutumu da hayvanlara yönelik suçların artmasına yol açıyor; faillerin suç işleme konusunda engellenmesini sağlamıyor.”

‘Hayvan Hakları Yasası TCK kapsamına alınmalı’

Vegan aktivist Metin Kılıç da, Hayvan Hakları Yasası’ndaki ihlâllerin mutlaka TCK kapsamına alınması gerektiğini belirterek, “Böylece bizim gibi hak savunucularının işleri az da olsa kolaylaşır. Ama tabii ki bu yasayı TCK’ya da alsak öyle hemen hiçbir işimiz kendiliğinden düzelmeyecek; yani demek istediğim, hep birlikte sürekli eylem, söylem ve hareket içinde olmalıyız” diyor.
5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu, hayvanları korumada yetersiz kalıyor. Yasalardan kaynaklanan engeller apaçık ortadayken hayvan hakları savunucuları yıllardır kurdukları örgütlerle veya bireysel olarak mücadelelerini sürdürüyor. Ancak örgütlenme eksikliği ve birbirinden kopuk çalışma sorunu nedeniyle etkili eylemlerin gerçekleştirilebildiğini söylemek olanaksız.
Türkiye’de hayvanlar ile ilgili çalışan yüzlerce sivil toplum kuruluşu ve oluşum olduğunu belirtenBurak Özgüner, gerçek bir hayvan hakları mücadelesinin neden yapılamadığına dair fikirlerini paylaşıyor: 
“Sayıları yüzlerle ifade edilen bu oluşumların belki sadece beş tanesi hayvan hakları için çalışıyor diyebiliriz. Çoğu hayvanlara merhamet gösterilmesi gerekliliği üzerinden söylem ve eylem üretiyor. Haklara sahip olan hayvanların, kimsenin ya da bir grubun merhametine ihtiyacı olduğunu; aciziyet, merhamet, sevgi, şefkat gibi kavramlarla hayvanların, öznel olarak haklar bağlamından kopartıldığını düşünüyorum. Türkiye’deki kuruluşların çoğu hayvan refahı çizgisinde kalmış durumda. Hayvanların sömürülmesine karşı çıkmayıp sömürü ve zulmün ‘insanî’ koşullarda sürdürülmesini talep etmek, hayvanların haklarını ortadan kaldırıyor. Esaret, işkence, hak gaspının olduğu ya da bunlara karşı çıkılmadığı takdirde herhangi bir haktan da bahsetmek mümkün değil. Hayvanların menfaati için çok belli olan konularda dahi bir fikir birliğinden bahsetmek de mümkün değil. Farklı sebepler, kişisel husumetler, anlaşmazlıklar nedeniyle, hayvan yaşamına kast eden herhangi bir uygulama ya da politika karşısında bile yıllardır stratejik olarak bir güç birliği oluşturulamaması, hayvanlara ve hayvan hakları hareketine büyük zararlar verdi. Çünkü hayvanların bizlerden başka kimsesi yok, karşımızda ise imkânları, propaganda araçları oldukça güçlü olan, toplumun egemen kesimlerini arkasına almış devlet var. Hayvanlar için faaliyet gösterdiğini iddia eden ve sayıları yüzlerle ifade edilen organizasyonların varlığı, işte bu gerçeklik karşısında hiçbir anlam ifade etmiyor.”

‘Suç duyurusu ile sorun çözülmüyor’

Burak Özgüner, şu anda Türkiye’de hayvan hakları ile ilgili görülen dava sayısının oldukça az olduğunu vurgulayarak, bu durumun nedenlerini şöyle sıralıyor:
“Örgütler, nasıl kitle ve medya iletişimi yapılacağından, kampanya yürütüleceğinden, idarî ve adlî başvuru yapılacağından, hangi konuda hangi kuruma ne şekilde itiraz edileceğinden bihaber durumda. Suç duyurusunda bulunmak ya da idarî soruşturma talep etmek ile hiçbir sorun çözülmüyor, yıllardır bunu deneyimledik. Bir suç duyurusu hakkında verilen savcılık kararına itiraz edilmediği ya da davadaki mahkeme kararı temyiz edilmediğinde; bilgi ve belge talepleri karşılanmadığında üst kurullara itiraz yolları denenmediğinde atılan tüm adımlar sonuçsuz kalıyor. Boşa harcadığımız bu zaman ve enerjimizin de hayvanlara hiçbir yararı olmuyor maalesef. Bu çok içler acısı bir durum…”
Avukat Hülya Yalçın ise hayvan haklarını savunan örgüt ve oluşumların bünyesine bir hukukçu bulundurması gerektiğini belirterek, “Birkaç tane kedi ya da köpek beslemek, hayvan barınaklarında fotoğraf çektirmek, bir dernek için asla yeterli olmamalı. Bunlar sadece garnitür olabilir. Bir derneğin ya da böyle bir oluşumun görevi, gerçek bir hukuk ve toplumsal mücadele vermek” diye konuşuyor.

‘Sadece kedi ya da köpek değil…’

Hayvan haklarını savunma mücadelesine katılmak isteyen bir aktivist olduğunuzu düşünün. Bu ortamda ne yapacaksınız? Dışarıdan bakıldığında gerçekten çok rahatsız edici bir durum söz konusu. Aynı amaç için çalıştıklarını söyleyen insanlar bir türlü bir araya gelemiyor. Sonunda birçok kişi, Olcay Gazabi gibi bireysel mücadeleye yöneliyor:
“Dernekler içinde güvenilir olanlarını seçmeli ve desteklemeliyiz. Belediyelerden ödenek almak için hayvan katliamcısı belediye başkanlarına ‘hayvansever belediye başkanı’ plaketi verenleri desteklememeliyiz. Var olan derneklerde de hayvanlar için daha geniş kapsamlı çalışacak kimseleri desteklemeliyiz; sadece kedi ya da köpek değil, tüm hayvanlara yönelik çalışacak kişileri…”

‘Hayvanlara Özgürlük Partisi’ sponsor arıyor

Hayvan hakları alanında faaliyet gösteren örgütlerin dağınıklığı ve meselenin özüne değinmeden çalışmalarını ‘hayvan refahı’ ile sınırlamalar karşısında bir açmaz yaşanıyor. Hayvan hakları, 21. yüzyılın toplumsal adalet mücadelelerinden biri olduğuna göre, siyasetten ayrı düşünülemez. Yakın dönemde İspanya, Tayvan gibi ülkelerde hayvan hakları partileri kuruldu. Türkiye’de de bu konuda bir çalışma yapılıyor. 
Hayvanlara Özgürlük Partisi’ni kurma girişimlerini sürdüren Metin Kılıç, “Bazı vegandaşlarımla birlikte Hayvanlara Özgürlük Partisi girişiminde bulundum. Geçen yıl bu girişimi duyurduktan sonra ülkenin her tarafından çok olumlu tepkiler aldık ve hatta duyan birçok kişi partiye üye olmak istediğini bize bildiriyor ancak resmi hazırlıkları bitiremedik; çünkü parti kuruluşuna ayıracak paramız yok ve bunun için sponsor da bulamadık. Ama ilk fırsatta partimizi kuracağız” diyor.

‘Duyarlı kitle’ yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor

Burak Özgüner, Türkiye’de hayvan hakları hareketinin yeni yeni yeşerdiğini, hayvanlar için çaba gösteren oluşumların sayısının arttığını belirtiyor:
“Özellikle sokak hayvanlarına yönelik olarak bir duyarlılık oluşmaya başladı ancak bu duyarlılık bazen hayvanlar açısından tehlike oluşturabiliyor. Hayvan davranışları, yaşamı, ihtiyaçları konusunda bilinçsiz olan bu ‘duyarlı kitle’, hayvanlar açısından yeni mağduriyetlere sebep olabiliyor. Neredeyse tamamı hayvanlara düşman uygulamalarla gündeme gelen belediyelerin, hayvanseverlerce farklı şekillerde desteklenmesi; hayvan konusunda tutumu, tavrı belli olan belediyeler üzerinde barınak/bakımevi kurmaları yönünde baskı kurulması; sistematik kısırlaştırmanın hayvanlara yönelik bir ‘soykırım’ hâline dönüşmesi ya da yağmurlu bir günde acınarak eve alınan bir hayvanın mahallesinden oldukça uzakta olan sokaklara vurdumduymazca ‘saçılması’, yuvalandırma yapıp bunun takibinin bile yapılmaması, hayvanlar açısından ne yazık ki olumlu bir gelişme olamıyor. Hayvanseverin de hayvan korumacının da hayvanların hakları için mücadele vermek isteyen aktivistlerin de bilinçlenmesi gerekiyor.”
Toplumun tüm kesimleriyle, hayvanlara yönelik şiddetin karşısında hep birlikte durmadıkça bu sorunun katlanarak artacağı ortada. Hayvanların sapkın eğilimli kişilerin oyuncağı haline gelmesini önlemek için ilk aşamada gerekli yasal düzenlemelerin yapılması zorunlu. Örgütlü mücadelenin başarı şansı çok daha yüksek olduğundan, gerçek anlamda hayvan hakları mücadelesi veren herkesin işbirliğine gitmesi de elzem.

19 Haziran 2014 Perşembe

5199 SAYILI YASADA BUGÜN YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER ÜZERİNE

Medya siteleri, "hayvanseverler mutlu, kanuna eklenen maddeler sevindirdi" diye haber yapıyor. Belli ki yine iyi araştırmamışlar konuyu. Sanırım hayvan refahçılarının sevinç çığlıklarına bakıp haber yaptılar. Oysa hayvan haklarını savunanların böyle bir yasadan memnun olması olanaklı değil. Ben de kendi adıma mutlu değilim. Nedenlerini kısaca açıklayacağım. TBMM Komisyonu'ndaki toplantılara katılan sivil toplum örgütlerine değil lafım, yasama yetkisini elinde bulunduran vekillere. Bu şekliyle bu hala bir ölüm ve işkence yasasıdır. Bir iki düzenlemeyle bu iş bitmez. Yasadaki diğer düzenlemeler açıklandıkça görüşlerimi belirteceğim.

1. Hayvan istismarında bulunanların hayvan sahiplenmesi sınırlanmadı. Hayvana tecavüz etme suçunu işleyen bir yaratık bile hayvan sahiplenebilecek. TBMM Komisyonu'nda hayvan sahiplenmenin bir insan hakkı olduğu ve bu hakkın hayvana tecavüz edenler için bile engellenemeyeceği savunulmuş! Bu, ülke adına da büyük bir utançtır ve taslağı reddetmek için tek başına bile yeterli bir nedendir.

2- Pet-shoplarda (2016 itibariyle) hayvan bulundurulmayacak, sadece hayvan üretim çiftlikleri ve bakımevlerindeki hayvanların satışı yapılabilecek deniyor. Bu merdiven altı üretimi artırmaya yönelik bir düzenlemedir, hayvan üretimi bu şekilde yasal olmayan yollarla devam eder. Ayrıca pet-shop'larda kuş ve balık bulundurulmaya devam edilecek. Özgürlüğüne en düşkün hayvanlar olan kuş ve balıkların kafese, akvaryuma tıkılması hakkını kim, nereden alıyor? Kuşlar ve balıklar daha mı az değerlidir?!

3-Yeni yunus parkı açılmayacak ama var olanlar sahip oldukları hayvan sayısını artırmadan devam edecek deniliyor. Var olanlarda zulüm çekmeye devam eden hayvanların durumu böylece bu düzenlemeyle göz ardı edilmiş oluyor. Ortada açıkça eziyet varken, yunus parkları neden kapatılamıyor? Kim korunuyor? Ben bunun yanıtını istiyorum.

4-Sokak hayvanlarının ve barınaktaki hayvanların üzerinde deney yapılması yasaklanıyor. Peki ya şu anda laboratuvarlarda olan hayvanlar ne olacak? Onların önemsiz olduğuna kim, nasıl karar verebiliyor?

5-Sahipli hayvanlara zarar verilmesi suçu, TCK'daki mala zarar verme suçu kapsamında değerlendiriliyor. Hayvan, mal değildir! İnsan gibi bilinci olan, duyarlı bir canlıdır. Hayvana zarar veren para cezası ile kurtulamamalı ki caydırıcı olsun.

6-Hayvanlar için birer hapishane olan hayvanat bahçelerinin kapatılması talebi reddedildi. Güya amaç çocuklara hayvan sevgisini aşılamakmış! Hayvanat bahçelerinin belediyeler için bir ticari faaliyet gibi görüldüğü, bu yolla epey kazanç sağladıkları ortada. Eğer gerçekten hayvan sevgisini aşılamak isteselerdi, hayvana tecavüz edenin hayvan sahiplenmesinin engellenmesi talebini reddederler miydi?

Her şey ortada. TBMM Komisyonu'ndaki üyelerin büyük bölümü, hayvanları alınıp satılacak bir mal olarak görüyor.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

DEVRİM, ÖZGÜRLÜK MESAJINI YAYMAKLA BAŞLAR

Geçen aylarda Türkiye’de neredeyse her gün tanık olduğumuz şiddet olaylarına bir yenisi eklendi. Eskişehir’de bir üniversitelinin evinde beslediği kediye işkence ederek bir buçuk saat can çekişmesini izlemesi ve bunu videoya kaydetmesi, toplumda şiddete karşı müthiş bir öfke doğurdu. Medyada da geniş yer bulan vahşet, sosyal medyada tam bir infial yarattı. Bu süreçte, hayvanlara zulmedenlere verilmesi gereken cezalar hakkında farklı görüşler dile getirildi; hatta bu suçu işleyenlere şiddet uygulanması gerektiğini savunanlar bile oldu. 

Bu ortamda hayvan hakları aktivisti veganlar olarak söz sırası bize geldiğinde, TBMM’de görüşülmekte olan 5199 Sayılı Hayvan Hakları Kanunu’nun yetersizliği ve yanlışları üzerine görüşlerimizi dile getirdik. Eskişehir’de kediyi kesen kişinin, bu vahşete ceza olarak, Kabahatler Kanunu çerçevesinde, 300 lira ceza alarak kurtulmasının kabul edilebilecek bir durum olmadığını söyledik. Her şeyden önce bu adaletsizliğin bir an önce düzeltilmesi için, hayvanlara karşı işlenen suçların “kabahat” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirttik. Bu konuda toplumun çoğunluğunda zaten bir fikir birliği söz konusu. 

Hayvan haklarını savunanlar arasındaki asıl tartışma, veganların, kendini “hayvansever” olarak tanımlayanların görmek istemediği tutarsızlıklara işaret etmesiyle gündeme geliyor. Her gün mezbahalarda katledilen, süt ürünleri fabrikalarında makine muamelesi yapılarak sömürülen ve sonunda öldürülen hayvanların maruz kaldığı şiddetten söz ettiğimizde, tepki gösteriliyor. Nitekim Eskişehir’deki olay üzerine yazılan bir yazıda şu satırlara rastlıyoruz: “İlk olarak, bu tartışmalar içerisinde hayvan hakları savunucularının, bir kediyi böylesine bir eziyetle öldürmekle, et yemenin hiçbir farkının olmadığı yönündeki müdahaleleri önemli bir tehlikeyi barındırmakta. Bu tehlike türcülüğün politik yapısının göz ardı edilip, Regan’ın söyleyişiyle ‘dünyayı sözde masumlar (biz) ve ahlaksızlar (insanlığın kalan kısmı) olarak ikiye ayırmışçasına ahlak kumkumalığı’  yapılmasıdır kısaca. Kültürel bir koruma kalkanı altında ve cinayetin her türlü izinin silindiği bir şekilde masaya gelen eti yiyen bir insanla, herhangi bir hayvanı bıçaklayarak öldüren insanı vahşet açısından aynı kefede değerlendirmek ve yargılamak, ahlak kumkumalığının hayvan hakları mücadelesinin önüne geçmesine neden oluyor. Bunun yanı sıra bu olay üzerinden yeniden tartışmaya açılabilecek olan hayvan haklarının yasalardaki yeri konusunun hak ettiği ilgiyi görmesi de, kendilerini suçlu sandalyesinde bulan et yiyen hayvanseverlerin baştan dışlanması nedeniyle engellenmiş oluyor.” (http://fraksiyon.org/kedi-katili-hayvan-haklari-mucadelesi-ve-hukuk/)

Bir kediyi vahşice öldürüp bunu videoya kaydetmekle et yemek arasında bire bir benzerlik kurmak, anında savunmaya dönük bir tepki yaratacağından, dile getirdiğimiz görüşlerin daha çok insana yayılmasını engelleyici bir etki yaratabilir; bu bir gerçek. Kediyi zevk için katleden, bunu videoya çekip paylaşmıştır; akıl ve ruh sağlığı yerinde olan bir insanın yapamayacağı kadar zalimce bir vahşet uygulamıştır. Diğerinde ise, mezbahalarda yaşanan zalimliğin farkında olan ama buna bizzat kendi gözleriyle tanık olmayan insanların, evrensel ölçüde geçerli olan kültürel bir prototipleşmenin sonucunda, doğumlarından itibaren kendilerine yedirilen eti tabaklarında hazır bulmalarıyla gerçekleşir. Birincisinde, bir kediyi sadece kendi alacağı haz için katleden bir sapık, diğerinde ise katledilmeleri toplum tarafından “gerekli ve normal” bulunan milyonlarca hayvan ve bunun sonucunda ortaya çıkan şiddeti içselleştirmiş insanlar var. 

Bu farkların altını çizdikten sonra, alıntıladığım söz konusu yazıdaki görüşe dönersek, veganların, hayvanların her gün maruz kaldığı şiddete dikkat çekmesini “ahlak kumkumalığı” olarak değerlendirip küçümsemek de yanıltıcıdır. Can Başkent ile yazdığımız “Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi” adlı kitapta da belirttiğim gibi (http://propagandayayinlari.net/vegan.html) hayvanları eğlence için, yiyecek, ve kıyafet ihtiyaçları için ya da deney tahtası olarak kullanmak, hayvan köleliğine neden olduğundan etik değildir. Buradaki etik vurgusunun boş bir ahlakçılık ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bunun, insanlığı sözde masumlar (biz) ve “ahlaksızlar” olarak ikiye ayırmak şeklinde görülmesi yanlıştır; çünkü her veganı baştan tam anlamıyla ahlaklı bir insan olarak kabul edemeyeceğimiz gibi, her et yiyeni de külliyen ahlaksız diye nitelemiyoruz. Ahlakı, sınırları cetvelle çizilmiş bütüncül bir kavram olarak ele almıyorum ben; hayvan özgürlüğünü savunduğu için vegan olan bir insan, hayatın diğer bir alanında etik dışı bir davranışta bulunabilir. Mesela veganlar hırsız olamaz diye kesin bir görüş ileri süremeyiz; aynı şekilde, bir insan vegan değildir ama iş yaşantısında dürüst, ahlaklı bir esnaf olabilir. Ancak şu kesindir ki; et yemenin insan-hayvan ilişkisi açısından etik olmadığını söylemek, ahlak kumkumalığı değildir! Çünkü bugün modern toplumda yaşayan bir insanın artık mezbahalardaki vahşeti bilmemesi olanaksız. “Bizzat tanık olmadığım vahşeti düşünerek davranışımı değiştirmem,” deniyorsa, bu tavrın etik olmadığını söylemek neden “ahlak kumkumalığı” oluyor? Bir zulme karşı çıkmak için illa bizzat görmek, tanık olmak ya da yaşamak mı gerekir? 

Hayvan haklarını savunan insanların, hayvancılık endüstrisinin gerçekte kendilerinin dışında gelişen ama sonuçta onların desteğiyle süren bir zincir yüzünden sürdüğünü anlamalarının vakti geldi de geçiyor. Eğer veganlar olarak, hayvan hakları hareketinin hayvan özgürlüğünü hedeflediğini dile getirip, bunun et yeme ile hiçbir şekilde bağdaşmayacağını ısrarla vurgulamazsak, varacağımız nokta, hayvanların “insani bir şekilde öldürülmeleri” gerektiğini savunan hayvan refahçılığı düşüncesidir. Günümüzde yürütülen çeşitli kampanyalarda, “humane slaughter” (insani kesim), “humane meat” (insani et) gibi gerçekte var olmayan kavramlar kullanılarak hayvan hakları mücadelesi baştan sınırlandırılmak isteniyor. Kedi ve köpek sevdiği için hayvan hakları mücadelesini sadece sokak hayvanlarıyla sınırlayanlara, kedi ile inek ya da köpek ile tavuk arasında hak anlamında fark olmadığını, hepsinin yaşama hakkına sahip olduğunu ısrarla söylememiz gerekiyor. 

Bu konuda çarpıcı bir örnek vermek isterim. 5199 Sayılı Yasayı protesto için 2 Mart’ta Kadıköy’de yapılan eyleme ben de gittim. Kürsüye çıkan bir konuşmacı, kalabalığa sorular yöneltip yanıtlar alıyordu. “Hayvanlara uygulanan zulme ne diyoruz?” diye soruyor, güçlü bir “HAYIR!” sesi duyuluyordu karşılığında. “Ölüm yasalarına ne diyoruz?” diyor, yine “HAYIR!” yanıtı geliyordu. O sırada ben de “Buzluktaki kıymaya ne diyoruz?” diye bağırdım ama hiç yanıt gelmedi. Tabii benim mikrofonum yoktu elimde ama çevreden gelen garip bakışların yerine cılız da olsa bir “Hayır!” çıkabilirdi. Bu bir simgesel denemeydi; yapmayı gerekli gördüm, çünkü eyleme gelenlerin üzerinde deriler vardı, birçoğu hayvanlar üzerinde denenen sigaraları içiyordu. Bu tutarsızlıkları görmezden gelerek hayvan haklarını tutarlı bir şekilde savunmak olanaklı değildir; bu durumda hayvanları sadece sokak hayvanları olarak sınırlar ve önceki paragraflarda da söylediğim gibi ancak yeni refahçı anlayışta takılır kalırız.

Ben, uzun yıllardır etik veganlığı yaşamının odak noktası yapan bir insan olarak, hayvan hakları savunucularının artık hayvan özgürlüğü rotasına girmesinin gerekliliğine işaret ediyorum. Elbette sirkler ve kürkler yasaklanmalı, sokak hayvanlarına devlet dokunmamalı, petshop’larda ve pazarlarda canlı hayvan satışı durdurulmalı ama bunlar yetmez. Hayvanların metalaştırılmasına karşı olduğumuzu ve bunun geçerli olabilmesi için de tek yolun vegan olmaktan geçtiğini sürekli dile getirmeliyiz ve taleplerimiz bu yönde olmalı.

Bu noktada hayvan hakları mücadelesinin izleyeceği yöntemler üzerinde bazı hususları vurgulamayı da gerekli görüyorum.

1- Hayvanlar, insanların ihtiyaçları için var olan canlılar değildir; hissedebilen canlılardır ve hepsinin yaşam hakkı vardır.
2- Hayvanların yenilmesi, giyilmesi, avlanması, alınıp satılması ve herhangi bir amaç için kullanılması, çalıştırılması, sömürülmesi kabul edilemez. 
3- Hayvanlara uygun davranıldığı sürece kullanılabileceklerini ve öncelikli olarak zulmün azaltılması yolunda düzenlemeler yapılmasını savunan refahçı görüş, etik temelli hayvan hakları düşüncesine ters düşer. Gary L. Francione’nin söylediği gibi, daha çok düzenlemenin daha çok sömürüye yol açtığına dair kanıtlar mevcuttur. Çünkü ne kadar çok düzenleme yaparsanız, insanlar, hayvan sömürüsüne dair kendilerini o kadar iyi hissediyor.
4- Bu durumda izlenecek yöntem, hayvanların var olma hakkını her koşulda dile getirip, veganlığı yayma yolunda adımlar atılmasıdır.
5- Ancak insanları suçlayan, yargılayıcı bir tavır yerine, veganizmin ardındaki düşünceleri bilimsel araştırmalar ve uzman görüşleriyle birlikte uygar bir dille anlatmak gerek.
6- Bu düşünceleri dile getirirken, hayvanlara zulmetmenin yanlış olduğunda hemfikir görünenleri, veganizme geçiş yolunda adım atmaları yolunda cesaretlendirmeli. 
7- Bu yöntem çok hızlı sonuçlar vermeyebilir ama kanımca etkili sonuç yaratabilecek olan yoldur. Kedi vahşetinde gördüğümüz gibi, sosyal medyada olayın ardındaki isme yönelik olarak yazılan şiddet içerikli mesajlar, şiddeti reddeden hayvan hakları savunucularının yöntemi olamaz. O konuda yapılması gereken, başta da belirttiğim gibi, yasanın değiştirilmesine destek vererek işi hukuka teslim etmek. Şiddet, hiçbir zaman şiddeti sona erdirmez. 
8- İnsanlarla her ortamda bire bir yapılacak konuşmalara ek olarak,  veganizmin felsefesini duyuracak çeşitli eylemler yapılmalı. Katılan sayısı önceleri fazla olmasa da, hayvanların var olma hakkının seslendirilmesi dikkat çekicidir.
9- Mezbahalarda yapılan gizli çekimlerin ve bu tür tesislerin basılarak hayvanların maruz kaldığı eziyetin ifşa edilmesi, çok etkili sonuçlar veriyor. 2013 yılında angoranın nasıl elde edildiğini gösteren videonun etkileri epey sarsıcı oldu. Ben insanları sarsan bu tür çarpıcı belgelerin de kullanılmasında fayda görüyorum. Çünkü birçok kişi giydiği, kullandığı eşyanın, malzemenin nasıl elde edildiğini, nasıl bir zulmün ürünü olduğunu araştırmıyor. 
10- Vegan yaşam tarzının uygulanabilirliğine dair pratik bilgilerin medyada yayılmasını sağlamak da hızlı sonuç almak bakımından önemli. 

Veganlar olarak toplumda daha çok sayıda insanı içinde bulunduran bir grup haline gelebilmemiz, elbette zaman alacak. Hayvan özgürlüğü hedefinde alacağımız yol uzun ama unutmayalım; yaşadığımız gezegende gerçek devrim, ancak bu hedefe varıldığında gerçekleşecek ve yüzyıllardır kanıtlandığı gibi, her devrim önce özgürlük mesajını yaymakla başlar. 
-

(Bu yazı, Türkiye Vegan ve Vejetaryenler Derneği'nin hazırladığı Veg & Nature dergisinin nisan ayında çıkan ilk sayısında yayınlanmıştır. Türkiye'deki ilk Veg & Vej, Sürdürülebilir Yaşam, Hayvan Özgürlüğü dergisi olan bu yayına hem basılı olarak hem de internet üzerinden ulaşabilirsiniz. Tamamen ücretsiz olan bu dergi, derneğin üyelerine kargo ile ücretsiz dağıtılıyor. Üye olmak için bilgi: http://tvd.org.tr/uyelik/ Dergiyi internet üzerinden okumak isterseniz: http://tvd.org.tr/vegnature-nisan-2014/)