medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2017 Pazartesi

GÜNDEME DAİR - ÇAPUL TV

13.3.2016

Geçen yıl Çapul TV'de Şule Uslutekin'in Gündeme Dair adlı programına konuk olarak medya, gazetecilik, veganizm, hayvan hakları, müzik, yazarlık ve ülke gündemine dair bir söyleşiye katıldım.

27 Ocak 2013 Pazar

Düşen tirajlar ve ünlüler


© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 27 Ocak 2013

Türkiye’de gazete tirajlarının düştüğü bir gerçek. Ara ara dönemsel çıkışlar olsa da, bunlar kısa süreli; genel eğilim giderek azaldığını gösteriyor. Bunun çeşitli nedenleri var. Birisi, bütün dünyada olduğu gibi internetin yaygınlaşmasıyla, çoğu kişinin haberlerini bedava olarak dijital dünyadan almayı yeğlemesi. Akıllı cep telefonlarının, tablet bilgisayarların, iPad’in hayatımıza girmesiyle artık bu kaçınılmaz bir gelişme.

Ancak bunun dışında Türkiye’ye özgü durumlar da var. Geçenlerde bir arkadaşıma söylüyordum; ben bu ülkede mesleğimin ölümünü gördüm... Benim hayalini kurduğum, bana öğretilen gazetecilik, bugün bu ülkede yapılamıyor. 

Nasıldı o gazetecilik? 

Hiçbir kurum ya da kişiyi kayırmadan ve meslek etiğinden ayrılmadan, olayları ve toplumu, sadece doğruyu bulmak, haksızlıkları ortaya çıkarmak amacıyla izleyip, dili doğru ve güzel kullanarak aktarma işiydi; yani hep söylendiği gibi, kamunun doğru bilgi alma hakkını yerine getirmek için, onun gözü, kulağı ve sesi olmaktı.

Peki, demokratik toplum için elzem olan bu iş neden yapılamıyor Türkiye’de? 

Medya  sahipleri iktidar baskısından çekiniyor; o nedenle de hemen hiçbir yolsuzluğun, haksızlığın üzerine gidilemiyor, gazeteciler kör, sağır ve dilsizi oynuyor. 

Gerçekleri yazan hiç mi yok? 

Birkaç bağımsız mecra var ama onların toplam satış/izlenme oranı, diğerlerinin yanında çok az kalıyor. 

Durum böyle olunca da medya patronları, tirajı artırmak için çareyi ünlülere köşe vermekte buluyor. Bir bakıyorsunuz yazı yazma konusunda hiçbir yeteneği olmayan bir şarkıcı birden köşe sahibi oluyor, bir manken ya da oyuncu yediğini, içtiğini, yaptığı seyahatleri ballandıra ballandıra anlatıyor. Onlar köşe sahibi olup gazetelerden hiç de azımsanmayacak ücretler alırken, edebiyatçı, yazar ve gazeteci, bir başka deyişle hayatını sadece yazı yazarak kazanmaya çalışanlar açıkta kalıyor.

Bana göre gazeteciliğin saygınlığını yitiren bir meslek olmasında en başat faktör, gazeteleri yönetenler. Bir insan kendi mesleğine ancak bu kadar ihanet eder. Sadece iktidarın önünde şekilden şekile girilmesinden söz etmiyorum; gazeteciliğin hiçbir yeteneği/deneyimi olmayan ünlüler tarafından hakkıyla yerine getirilebileceğini düşünmeleri, daha en başından mesleğe hakaret.

İletişim fakültelerinde geleceğin gazetecisi olma umuduyla okuyan çok sayıda genç var. Onlar mezun olduklarında diğer adaylar arasından tercih edilmeyecekler; bir başka fakülteyi bitiren ile aralarında işe kabul edilme açısından fark görülmeyecek. Bu ülkede hep olduğu gibi, yine nepotizm devreye girecek ve gazetecilik hayalleri belki de suya düşecek.

Üniversitelerdeki gazetecilik eğitiminin yeterli olmadığı savunulabilir ve bu doğrudur. Ama onun cezasını o bölümde okuyanlar çekmemeli; onlar, en azından gazeteciliği meslek olarak seçme heyecanı duyan gençlerdir. Bir başka alanda meşhur olup ya da başka bir sektörde çalışıp, “Hadi bir de şu gazetede yazalım da havamız olsun,” diyenlerden değildir. 

Bu görüşleri ne zaman dile getirsem, “Ne yani gazetecilik okumayan gazetecilik yapamaz mı?!” diyenler oluyor. Elbette yapabilirler ve yapıyorlar. Bir konuda uzmanlığı olan, iyi yazı yazabildiği sürece o konudaki görüşlerini paylaşabilir ya da farklı bir alanda eğitim almışsa bile gazeteciliği meslek olarak seçip yıllarını bu işe vermişse, o da gazetecidir. Benim lafım, sadece ünü için gazetelere alınan ama yazı yazmayı beceremeyenlere ve onlara köşe açanlara...

Yazı yazmak, özen ister, bilgi ister, her şeyden önce dilde ustalık ister. Hepsini bir kenara atıp tiraj için ünlülere sarılmak ise, ölen gazeteciliği/haberciliği diriltmez.

-

5 Ağustos 2012 Pazar

Sarı Gazetecilik

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Ağustos 2012

Son 10 yıldır medyanın yaşadığı çöküşü gün be gün izledik bu ülkede. Yalan yazanlar, dönekler, iftira atanlar, kavga edenler, iktidara yaranmak için takla üstüne takla atanlar köşe kapmaca oynuyor her yerde. Diğer yanda iktidara karşı duruşları nedeniyle sorgulanıp tutuklananlar var. Bir anda el konulup hükümete yakın işadamlarına satılan gazeteler, bir gecede tamamen farklı yayın yapmaya başlayan televizyon kanalları gördük.

Türkiye’de basın tarihi incelenirse, daha önceki yıllarda da buna benzer durumların yaşandığı ortada ama sanırım hemen herkes mesleğin en fazla itibar kaybettiği dönemin 2002’den bu yana geçen süre olduğu konusunda hemfikir.

Ben bu mesleğin eğitimini almış ve ona gönül vermiş bir gazeteci olarak, 2000’lerin şimdiye kadar olan kısmını hep derin bir üzüntüyle anacağım. Çünkü hem iktidar basın özgürlüğünü tamamen yok etti, hem de bizzat bu mesleği yaptığını iddia eden bazı kişiler meslek etiğini ayaklar altına alıp ezdi.

Az da olsa ana akım medyada hâlâ vicdanının sesini dinleyip onuruyla yazanlar da var. Ancak genel olarak baktığımızda durum gerçekten içler acısı. Cumhuriyet’in bu son 10 yıllık dönemde AKP’nin BOP endeksli neoliberal politikaları karşısında izlediği yayın politikası, hiç zikzaklamadı; hep emekçiden, aydınlanmadan, uygar bir yaşamdan yana olan kesimlerin sesi oldu. Dileyen arşivlere bakabilir.

Arşive girmişken diğer gazetelere de bakarlarsa, görecekleri karşısında şaşırmasınlar. Mesela ÖSYM skandalı karşısında “Şifre Palavra, ÖSYM Haklı” diye başlık atan Taraf’ı, Obama’yı “Welcome Mr. President” diye karşılayan Hürriyet’i, Başbakan’ı photoshopla sol kolunu kaldırmış Che tişörtü içinde göstererek, “Bir sosyalist parti lideri gibi konuştu” diye sürmanşet atan Radikal’i ve daha nicelerini görebilirler.

18 Aralık 2004 tarihli gazetelere bakarlarsa, 16-17 Aralık 2004’te Brüksel’de yapılan Avrupa Birliği zirve toplantısında Türkiye’ye dayatılan şartları kabul edip bunu “Hedef tam üyelikti, o da alındı!” diyerek yansıtan Başbakan’ın sözlerinin manşetlere şöyle yansıdığına tanık olabilirler: “Avrupa’nın Ay Yıldızı” (Sabah), “İşte Bu Kadar” (Takvim), “Dik Durduk Kazandık” (Akşam).

O manşetlerin atıldığı tarihten bu yana 8 yıl geçti ve hiç de “işte bu kadar” denilenecek bir durum yaşanmadığı, o dönemde dik durup kazanmadığımız, Avrupa’nın ay yıldızı olmadığımız ortaya çıktı.

İletişim fakültelerinde gazeteciliği meslek olarak seçecek gençlere öğretilen ilk kural, “Gerçeğin izinden ayrılmama” ilkesidir. Ama ben Türkiye'deki medyaya baktığımda bu ilkeyi sahiplenen, yani mesleği etik değerlerine uygun olarak yapan çok az gazeteci görüyorum. Sözünü ettiğim, farklı bakış açılarından kaynaklanan yorum farkları değil; doğrudan gerçeklerin çarpıtılması.

Gazetecilik artık herkesin her konuda, yeterli deneyime sahip olmadan atıp tuttuğu bir alan haline geldi. Birçok olayda gerçeklerin, çıkarlar, donanımsızlık ya da araştırmama yüzünden çarpıtılmasıyla bugünkü sarı gazetecilik ortaya çıkıyor.

Oysa hiçbir gazetecinin olanı farklı gösterip kamuoyunu yanıltmaya hakkı yok; gazeteciliğin özü, olanı halka olduğu gibi iletmektir. Köşe yazarları köşelerinde yorum yapabilir ama onlar da o yorumu yaparken gerçekleri değiştirme hakkına sahip değildir. Yine de yapıyorlarsa, önce kendi itibarları, sonra da çalıştıkları medya kurumunun itibarı iki paralık olur.

Bir gazetenin güvenilirliği kolay kazanılmıyor; ancak aksi görüşte okuyucuların bile “O gazete yalan yazmaz” dediği an, güvenilirlik onayı alınmış demektir.

_

25 Aralık 2011 Pazar

Dijital Gelecek

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 25 Aralık 2011

2011’in son yazısı bu. Gelecek pazar, yeni bir yılın ilk gününe denk geliyor. 2012’ye girince ne değişecek? İnsanoğlunun zamanın akışını izleyebilmek için kendi yarattığı düzenekle birden her şey değişecek mi? Elbette hayır. Biten bir yıl, zamanın geçtiğini ve hiçbir şeyin düzelmediğini gören insanlığı biraz hareketlendirir mi? Belki...

Bireyler olarak özel hayatımızda olup biteni düzenlemeye çalışırken, toplumsal olayların gelişiminde ne derece rol alabiliyoruz? Yaşanan ekonomik, siyasal, sosyal ve teknolojik gelişmelerin hangisinde bireysel irademiz etkili? Yoksa sadece belli güç odaklarının yönlendirdiği dünyada olayların akışına kapılıp gidiyor muyuz?

***

Bu soruları sormama, Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma neden oldu. Üniversite bünyesindeki Annenberg İletişim ve Gazetecilik Okulu’na bağlı Dijital Gelecek Merkezi, çevrimiçi teknolojilerinin Amerika’daki etkisini araştırmış. Bulunan bazı ilginç sonuçları paylaşacağım.

1- Sosyal medyanın iletişimin geleceğini oluşturduğu bilinen bir gerçek; ama henüz kullanıcılar, bu yöntemle elde ettikleri bilgilerin önemli bir kısmına güven duymuyor.

2-5 yıl önce çok fazla sayıda e-posta alan insanların bıkkınlığını anlatan “E-Nuff Already” kavramının boyutu genişliyor. İnsanların iletişimi bugün eskiye göre çok daha gelişmiş durumda. Ama eskiden bilgisayarla gönderilen e-postalarla baş edemezken, şimdi yeni teknolojik aletler nedeniyle her an e-posta tacizine maruz kalıyoruz.

3-Masaüstü bilgisayar öldü; tablet PC’ler üç yıl içinde hakimiyeti tamamen ele geçirecek, diğerleri yok olacak.

4-Artık insanlar haftanın her günü 24 saat çalışır hale gelebilecek. 10 yıl önce bilgisayarların çalışanlar için hayat kurtarıcı olabileceğini düşünüyorduk ama gelişen teknoloji artık çalışanların her an ulaşılabilir olması sonucunu doğurdu. Bu nedenle işverenin, çalışanın çalışma şekli ve zamanı konusundaki beklentisi arttı.

5-Gazetelerin çoğu beş yıl içinde yok olacak. Ayakta kalanlar, sadece en büyük ve en küçükler olacak. Örneğin Amerika’da The New York Times, USA Today, The Washington Post ve The Wall Street Journal varlığını sürdürecek. Bunların dışında bir tek, yerel haftalık dergiler kalırken diğerleri direnemeyecek.

6-Her şey internet üzerinde yapılır hale gelince, kişisel gizlilik tamamen yok olacak. Davranışlarımız, inançlarımız, alışveriş tecihlerimiz vs. şirketler tarafından çevrimiçi izlenebilecek.

7-İnternet, Amerika’da iki seçim sonra politik atmosferi değiştiren ana unsurlardan birisi olacak. Şu anda politik kampanyalarda etkili bir araç ama giderek politikada daha büyük önem kazanacak.

8-Alışveriş tarzı, 5 yıl sonra bugünkünden çok farklı olacak; insanların mağazaya gidip ürünü bizzat alması şeklindeki geleneksel alışveriş yöntemi giderek azalacak.

9-Hayatımızı değiştirecek bir sonraki teknolojik gelişme şu anda hazırlık aşamasında ama bizler ne olduğunu bilmiyoruz. 5 yıl önce Facebook yeni doğmuştu; YouTube ve Twitter yoktu. 2011 yılında bunların hayatımızı bu kadar etkileyeceğini, 2006’da kim tahmin edebilirdi?

Ocak 2012’de ayrıntılı olarak yayınlanacak olan bu araştırmayı yürüten ekibin başında Dijital Gelecek Merkezi Direktörü Jeffrey I. Cole var. Onun söylediğine göre, teknolojinin hayatımızı her zamankinden daha derin şekilde etkilediği bir dönem yaşıyoruz.

Bilginin en büyük güç olduğu çağda, gelecek, bu araçları kontrol edebilenlerin elinde olacak.

Para bilgiyi satın alıyorsa, şirketlerin karşısında nasıl durulacak?

Halkın sesini duyuracak bağımsız haberin internetteki özgürlüğü nasıl korunacak?

İletişimciler için yeni yılın en önemli sorularından birisi budur.

-

13 Kasım 2011 Pazar

Tarih bunları yazacak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 13 Kasım 2011

Dünya Gazeteler ve Yayıncılar Birliği’nin (WAN-IFRA) Ocak-Eylül 2011 dönemine ait “Dünya Basın Özgürlüğü Değerlendirme Raporu”na bakıyordum geçenlerde.

120’den fazla ülkede, 18.000’i aşkın yayın, 15.000 internet sitesi ve 3000’den çok kurumu temsil eden, alanında Birleşmiş Milletler’in tanıdığı tek birlik bu. Bütün dünyada basın özgürlüğünün ve editoryal bağımsızlığın geliştirilmesi için çalışmalar yapıyor.

Son olarak yayınlanan rapor, hem diğer ülkelerde hem de Türkiye’de medyanın yaşadığı sorunları verilere dayalı olarak ortaya koyuyor. 2011 yılının başından bu yana toplam 44 gazetecinin öldürüldüğünü, yüzlerce medya çalışanının tehdit edildiğini ya da fiziksel şiddete maruz kaldığını yazıyor.

Dünya, raporda, basın özgürlüğü alanında coğrafik bölgelere ayrılarak incelenmiş. 2011’de öldürülen gazeteci sayısı bu bölgelere göre şöyle: Orta/Güney Amerika: 9, Asya: 15, Avrupa ve Orta Asya: 0, Ortadoğu ve Kuzey Afrika: 16, Sahraaltı Afrika 4.

Avrupa ve Orta Asya grubu içinde ele alınan Türkiye, daha önceki yıllarda yaşanan gazeteci cinayetleri yüzünden bu kategoride utanç verici bir şekilde anılmıştı. Bu yıl bir cinayet kaydedilmese de, ülke, basın özgürlüğü açısından raporda yine hiç iyi anılmıyor. Türkiye’ye ayrılan madde şu şekilde:

“Türk medyası, Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimi sırasında çok sayıda kırmızı hatla karşılaştı. Artık ordu mensuplarını daha özgürce eleştirmek ve Kürt azınlık hakkında açıkça yazmak olanaklı olsa da, Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi, eleştiride bulunanları bastırmak, solcu ve Kürt gazetecilere saldırmak için anlaşılması güç bir karalama yolunu ve anti-terör yasasını kullanıyor. 3 Mart’ta, önde gelen araştırmacı gazetecilerden Ahmet Şık ve Nedim Şener, aralarında gazeteci, yazar ve akademisyenlerin de olduğu 10 kişiyle birlikte polisin terörle mücadele ekipleri tarafından tutuklandı. Ahmet Şık’ın AKP’ye yakın bir İslami hareket hakkında yazdığı, henüz basılmamış kitap taslağına el konuldu. Başbakan Erdoğan, kitabı bomba ile kıyasladı. Gazetecilerin, hükümeti devirmek üzere planlandığı iddia edilen “Ergenekon” adlı askeri komplo ile ilgisi bulunan ve güvenlik bakımından açıklanamayak kanıtlar nedeniyle tutulduğu belirtildi.”

Türkiye’de medya, bu rapora kısa bir haber olarak yer verse de, Türkiye’ye ilişkin bu paragrafın yayınlandığını ben görmedim.

***

1.5 ay sonra 2011 sona erecek; dünya yeni bir yılı yaşamaya başlayacak. Aradan yıllar geçince, bugün korkudan yazamaz olan basın yazacak, medya konuşacak. Gün gelip gerçekler daha rahat anlatılır olunca, yukarıdaki paragrafta özetlenen karanlık günlere ışık tutulacak.

Türkiye’nin 2011 yılı, medyada eleştirel seslerin teker teker susturulduğu, editoryal bağımsızlığın bittiği, korkuyla ve tehditle yönetilen bir yıl olarak anlatılacak. Kamuoyunu yanlış bilgilendirmek için dönen oyunların, kirli çıkar ilişkilerinin ayrıntılarını halk ne zaman öğrenir ya da öğrenir mi emin değilim...

Bugün Türkiye’de çıkan gazetelerin birçoğunu elime aldığımda, kullanılan yanlı başlıklar ve köşelerdeki inanılmaz dalkavukluklar midemi bulandırıyor. Bu ülkede medyanın çok büyük bir kısmı, gerçeği yansıtmıyor, kendi gerçeğini yaratıyor.

Bu manzara yaratılan siyasi baskı sonucu ortaya çıktığı için, siyasetçiler ve medya sahipleri açısından utanılması gereken bir tablo elbette ama onun ötesinde gazeteciler için de kahredici bir tablo.

Kamunun doğru bilgi alma hakkı, gazeteciliğin en temel ilkesidir. Ona ihanet edenler, mesleğin yüz karasıdır. Tarih onları yazacak.

-

7 Ağustos 2011 Pazar

Kitle Psikolojisi ve Medyadaki Linç

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 7 Ağustos 2011

Geçen hafta ben de kendimi medyadaki bir linç girişiminin içinde buldum.

Olay, çok sevdiğim müzisyen, The Smiths’in eski vokalisti Morrissey’in (hayranlarının deyimiyle Moz) Varşova konserinde söylediği sözler üzerine başladı.

“Norveç’te 76 kişinin öldürülmesinin gösterdiği gibi hepimiz caniyane bir dünyada yaşıyoruz. Ama bu, McDonald’s ve KFC’nin her gün yaptıklarıyla kıyaslanırsa solda sıfır kalır” demiş.

Bunun üzerine birden bütün dünya medyası topluca Moz’a saldırdı, müzik dergileri hakaret dolu mesajlar yayınladı. Çığ gibi büyüyen tepki çok kısa sürede arkasına kitleleri kattı.

Kimisi “Bu adam artık yaşlandı” dedi, kimisi delirdiğini düşündü, onu cani ilan etti, kimisi “Artık dinlemem müziğini” dedi. Tepkiler o kadar aşırıydı ki, dayanamadım ve Moz’a Twitter’dan saldıran kurumlara şu yanıtı verdim:

“Şiddetin her türlüsünü reddeden bir insanı anlamaya çalışmak yerine ona vurup duruyorsunuz. Vegan bakış açısından insan ölümüyle hayvan ölümü arasında fark yok. Çok açık ki katı bir vejetaryen olarak Moz, vahşetin tümüne karşı. Yaptığınız büyük haksızlık.”

The Quietus ve NME gibi müzik dergileri, sadece kendi görüşlerine uyan tweetleri takipçilerine ulaştırırken benimkine benzer mesajları görmezden geldi. Bir tek İngiltere’nin önde gelen müzik mağazalarından Rough Trade benim mesajımı da takipçilerine ulaştırdı. Böylece bir anda her yere yayılan tweet dolayısıyla bütün dünyadan nefret mesajları aldım...

Ertesi gün Moz şu açıklamayı yaptı: "Norveç’teki ölümler dehşet vericiydi. Bu tür olaylarda hep yapıldığı gibi, medya katilin istediğini verip, ona dünya çapında ün sağladı. Öldürülen insanların isimleri, sanki yeterince önemli değilmiş gibi söylenmedi; ama medya çılgınlığı katili Karındeşen Jack’e döndürdü. Tiksindiriciydi. Oysa adı anılmamalı, fotoğrafı yayınlanmamalıydı.

Varşova’da sahnede söylediğim sözler şöyle açıklanabilir: Milyonlarca canlı her gün McDonald’s ve KFC zulmünü finanse etmek için öldürülüyor. Ama bu durum yasal görüldüğü için, bu ölümler hakkında farklı hissetmemiz ve onları sorgulamamamız bekleniyor. Eğer Norveç’teki ölümler yüzünden haklı olarak dehşete kapıldıysanız, doğal olarak herhangi bir masum canlının ölümü karşısında da aynısını hissedersiniz. Sadece hayvanlar ‘bizden olmadığı için’ onların çektiği acıyı görmezden gelemezsiniz.
”

Morrissey’e hakaret yağdıran medya, bu açıklamaya yer vermedi...

Bu olayda beni en çok şaşırtan şey, insanların Moz’un sözlerine şaşırması oldu. Ortaokuldan bu yana yakından izlediğim, duruşunu, açıksözlülüğünü takdir ettiğim bir müzisyen kendisi. Hiçbir zaman tribünlere oynamadı; aynı türde sözleri 30 yıldır söylüyor. “Meat Is Murder” adlı şarkıyı yazıp hayvan haklarının marşı haline getiren o. Moz’a yaşlandı ya da delirdi diyenler acaba 1985’te yazdığı o şarkının sözlerine hiç dikkat etmediler mi?

Elbette tartışmalı bir konu; herkesin farklı bakış açısı olabilir. Ancak korkutucu olan, bir insanın ne dediğini anlamadan onu peşinen yargılamak. Vegan olmadığı halde linç kampanyasının başladığı ilk andan beri bana destek veren sevgili Seda Niğbolu’nun dediği gibi “Analiz edip fikir üretmek yerine halihazırdaki kuru gürültüye dahil olmanın kolaycılığı” ürkütücü olan. Oysa çoğunluğun algısını sorgulamalı aydın insan...

Sonuç olarak, Moz Norveç’teki ölümleri onaylamış bir cani değildir; medyanın gazına gelmeyin. O, sadece fast-food zincirlerinde hayvanlara uygulanan zulme dikkat çekmek istedi ve etkili olsun diye böyle bir konuşma yaptı.

Şiddet konusunda herkesten daha duyarlıdır; şarkılarını dinlemeye devam edebilirsiniz...

-

24 Temmuz 2011 Pazar

Acı Bayram

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 24 Temmuz 2011

Bu ülkede gazetecilik yaparak hayatını kazanan ve meslek etiğine bağlı bir insanın bugün nasıl hissedebileceğini düşündünüz mü hiç?

Bugün 24 Temmuz; Türk basınından sansürün kaldırılışının 103. yıldönümü. 1908’de Padişah Abdülhamit dönemindeki İttihatçı isyanını bastırmak için ilan edilen 2. Meşrutiyet’in sonuçlarından biriydi bu.

Böylece 1876 Anayasası’ndan kalma sansür kararnamesinin sonu da gelmişti. 25 Temmuz 1908’de çıkan gazeteler, sansür memurlarının denetiminden geçmeden basıldı. Gazeteciler, ilk kez diledikleri gibi gazete çıkarma özgürlüğünü yaşamış, bir bayram havası esmişti.

O günden sonra gazete satışları arttı, daha fazla gazete yayımlanmaya başladı. Tarih kitapları bunları ayrıntısıyla yazıyor.

***

Peki nesnel tarih kitapları Türkiye’de 2000’lerin medyasını nasıl yazacak?

Sansürün kaldırılışının 103. yılında bu ülkede tutuklu gazeteci sayısının 60’tan fazla olduğunu yazacak. Bu sayıyla dünya rekoru kırıldığını belirtecek.

Tutuklu gazeteciler arasında Uluslararası Basın Enstitüsü Dünya Basın Kahramanı Nedim Şener’in de olduğunu söyleyecek. Türkiye’de gazetecilerin hapis cezasına çarptırılması ile sonuçlanabilecek tahminen 1000’e yakın dava bulunduğuna dikkat çekecek.

Gazetecilerin çoğunun Terörle Mücadele Yasası ya da TCK’nın silahlı örgüt kurmak, yönetmek ya da üyesi olmak suçundan tutuklu olduğunu, yani anti-terör yasası nedeniyle içerde bulunduklarını yazacak.

Bu gazetecilerden birisi olan ve halkın oylarıyla milletvekili seçilen Mustafa Balbay’ın 870 gündür hapiste tutulduğunu, 147 gündür hücrede tek başına kaldığını söyleyecek.

Savcıların çok uzun hapis cezaları istediği bu davaların ülkenin basın özgürlüğünü yok ettiğini vurgulayacak.

Polisin Ahmet Şık’ın “İmamın Ordusu” adlı basılmamış kitabının kopyasını yok etmek için çalıştığı Radikal gazetesine girdiğini; Şık’ın Gülen cemaatinin devlet içinde, özellikle polis teşkilatında örgütlenişini ortaya seren basılmamış kitabı nedeniyle hapse girdiğini aktaracak.

ATV ve Sabah gazetesinin de dahil olduğu Türkiye’nin en büyük medya grubuna TMSF tarafından nasıl el konulup, sonra başbakanın damadının genel müdürü olduğu sermaye grubuna devredildiğini anlatacak.

İktidarı eleştiren birçok gazetecinin işsiz kaldığını, bu duruma düşmek istemeyen gazetecilerin birer birer dönüştüğünü, böylece 2002’den itibaren de iktidara her koşulda destek veren “yandaş medya” anlayışının türediğini yazacak.

Gerçekler karşısında aldıkları tavra göre değil, iktidar nezdindeki konumlarına göre saflarını belirleyen ve ikiye bölünen gazeteciler arasında karşılıklı utanç verici hakaretlerin köşelere yansıdığını vurgulayacak.

Türk basınındaki özgürlüklerin giderek kısıtlandığı böyle bir ortamın Avrupa Birliği ve Amerika’yı bile endişelendirir hale geldiğini belirtecek.

***

Şimdi diyeceksiniz ki, bu ülkede basında hep olmadı mı bu sorunlar?

Askeri darbe dönemlerinde de sivil dönemlerde de devletten gelen sansürün yanında, korkudan kaynaklanan otosansürün de açıkça hissedildiği oldu mutlaka.

Ancak o baskıcı dönemleri eleştirmiyor muyduk biz? Bu iktidar özgürlükleri genişletip AB standartlarını getirmeyecek miydi? İddiaları bu değil miydi?

Öyleyse neler oldu Türk medyasında? Gerçekleri yazma özgürlüğünden, editoryal bağımsızlıktan tamamen vaz mı geçtik? 103 yıl önceki sansür memurlarının yerini alan sansür telefonlarına direnme gücümüz var mı?

“Basın bayramı”nda gazetecilerin yanıtlaması gereken sorular bunlardır..

-

13 Mart 2011 Pazar

Bölünüp Yönetilen Medya

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 13 Mart 2011

Bir hareketi, bir örgütü zayıflatmak istiyorsanız, uygulayacağınız en etkili yöntem o hareketin/örgütün üyeleri arasına nifak sokup bölünmelerini sağlamaktır. Sömürünün sürdürülebilmesi için, zulme karşı çıkan grubun dağıtılarak parçalanması mantığına dayanır.

Bunu söyleyerek yeni bir yol keşfetmiş değilim elbette. Herkesin bildiği bir yöntemdir; yıllardır da birçok alanda uygulanır.

Böl-yönet politikasının dünya çapında en başarılı uygulayıcısı, kuşkusuz Amerika’dır. Vietnam’dan bu yana Amerika’nın ajandasından hiç eksik olmadı bu yöntem. En son Irak’ı parçaladılar; şimdi bazıları Obama geldi Amerika Irak’tan çıkıyor diye sevine dursun, onlar çoktan Irak’ı böldü ve yönetiyor.

Böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en etkin örneği ise, sendikacılık alanında görülür. Çalışanların, işçilerin haklarını korumak amacıyla kurulan sendikalar, bir türlü bir araya gelemez bizim ülkemizde.

Farklı iş kollarında kurulsalar da temel amaçları emekçileri korumaktır. Ama her yıl hükümetle pazarlıklar sürerken bir bakarsınız yine yan yana değiller. Birisi gitmiş patronun dizinin dibine tünemiş, onun iki dudağının arasından çıkacak lafa bağlamış kaderini. Emekçinin hakkını korur görünürken, gerçekte devlet eliyle kurdurulan ve asıl işlevi sınıfsal birliği bölmek olan sarı sendikadır o.

Sendikacılığı baltalama işindeki başarı, Türkiye’de bazılarına ciddi bir esin kaynağı yaratmış durumda. Örneğin bunun medyadaki uygulamaları uzun zamandır devam ediyor. Ancak son sekiz yıllık dönem, bu “başarının” zirve yaptığı yıllar oldu.

Türk medyasında öteden beri var olan sağ-sol, dinci-laik kamplaşmasına yeni boyutlar eklendi. Artık tartışılan sağ ya da sol görüşün argümanları değil iktidar karşısındaki tavrınız: Ya iktidar yanlısısınız ya darbeci...

İş öyle bir aşamaya geldi ki, bundan üç yıl önce (21 Mart 2008) Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk, gece yarısı evi basılıp gözaltına alındığında medyadan bütünlüklü bir tepki gelmedi. Oysa 83 yaşındaki gazeteci İlhan Selçuk da kanlı bir terör örgütüne üye olmakla suçlanmış, kendi gazetesini bombalattığı iddia edilmişti...

O zaman basında bu kan dondurucu iddialara alkış tutanlar oldu. Mustafa Balbay, Tuncay Özkan, Soner Yalçın’la ilgili süreçler de aynı şekilde işledi. Kimisi olanlardan kaygı duyduğunu söyledi, kimisi “Onlar zaten darbeci!” diye yargısız infaza başladı.

Ancak son operasyonda Nedim Şener ve Ahmet Şık göz altına alınınca medyadan toplu bir tepki geldi. O güne kadar basın üzerindeki baskıya susanlardan bir kısmı “Yeter artık!” dedi. Hep birlikte basın özgürlüğü için Taksim’de yürüdük. Çok farklı düşünceden medya mensupları bir aradaydı.

Ertesi gün gazetelere baktım; gazeteciler kendileri için böyle hayati bir eylemi nasıl yansıtmışlar diye merak ettim. Merkez medya dahil bazısı küçük bazısı büyük görmüştü haberi. İktidar yanlısı Yeni Şafak, Zaman, Bugün, Takvim, Star, Yeni Akit ve Milli Gazete dışında hepsi kapaktan girmişti haberi.

Yani bir kısım gazeteci, Türkiye’de basın üzerindeki baskıya karşı gazetecilerin yaptığı ortak eylemi kapaktan verecek kadar önemli bulmamıştı. Amerikan Büyükelçisi’nin bile endişelendiğini açıkladığı durum onları endişelendirmiyor demek ki...

Bu yaşananlar, böl-yönet yönteminin Türkiye’deki en başarılı uygulamasıdır. Eğer hür basın istiyorsak, "senin gazetecin / benim gazetecim" ayrışmasını bir yana bırakıp, işini yapan bir gazetecinin yazdıklarından dolayı hapse atılmamasını hep birlikte savunmak zorundayız.

-

12 Aralık 2010 Pazar

Halka Dönüş

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Aralık 2010

Soru: “Amerika’daki iki partili siyasi sistemin alternatifi nedir?”

Yanıt: “Görebildiğim kadarıyla, tek umut verici alternatif internet.”

Sorunun sahibi, İngiltere’de Channel 4 için yaptığı “Disinformation” adlı röportaj dizisiyle büyük ilgi çeken Richard Metzger. Yanıtı verense, yazar/felsefeci Robert Anton Wilson.

Ben bu soru-yanıtı, 2002’de New York’ta merakla alıp bir çırpıda okuduğum “Disinformation” adlı kitapta gördüm.

Yayınlandığında epey ses getiren bu kitaptaki röportajların hepsi ilginç; ama özellikle aklımda yer edenlerden birisi Wilson röportajı oldu.

İnternetin nasıl umut verici olabileceğini şöyle anlatıyor Wilson:

“Bugün bütün banka, borsa işlerinizi internette yapabiliyorsunuz. Bunun gibi sonunda siyasi güç de, internetin açtığı yolu izleyip, tekrar halka dönecek. Temsili hükümet teorisi, son 200 yılın keşfidir. Hükümdarlığı babadan oğula kalıtım yoluyla elde edenlerin bir avuç eşkıya olduğu keşfedilince, ‘Öyleyse kendi eşkıyalarımızı kendimiz seçeriz, onlar da bizi temsil eder’ dediler. Fakat seçilenler bizi değil, seçilmelerini finanse edenleri temsil ediyor.

Eskiden bizi temsil edecek olanlara ihtiyaç olduğu düşünülürdü; çünkü hepimiz birden fikirlerimizi aktarmak için Washington’a gidemezdik. Ama internet üzerinde kendimizi temsil edebiliriz. Ben Senatör Dianne Feinstein’ın orada oturup beni temsil ettiğini iddia etmesindense, bilgisayarım aracılığıyla kendimi temsil etmeyi yeğlerim. O, beni ancak kaçışan bir ceylanı temsil eden aç bir aslan kadar temsil eder.
”

***

İnternetin gücünün nereye varabileceğini Wilson yaklaşık 10 yıl önce anlamış. Bugün hâlâ yaşanmakta olan dijital devrimi, sosyal medyayı küçümseyenler olduğunu gördükçe, aklıma onun sözleri geliyor.

Kanımca, son Wikileaks olayını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Koltukları işgal edenler, Wikileaks’in yayınladığı belgelerin resmi görüş olmadığını, ciddiye alınmaması gerektiğini söyleye dursun, bu olay internetin gücünü bir kez daha tartışılmaz biçimde kanıtladı.

Wikileaks’in gazetecilik açısından ortaya çıkardığı en çarpıcı nokta şudur: Geleneksel gazetecilikte gazetecilerin siyasi güç sahipleriyle yakın ilişkiler içinde olması her zaman önemsenir. Oysa siyasi gücün kirli çamaşırlarını ortaya döken Wikileaks için bunun tam tersi söz konusu...

Gerçekleri ortaya çıkarıp kamu hizmeti sunan gazeteciler, bu görevi yaparken kimi temsil eder? Aslında yanıtı açık bir sorudur bu. Bir iletişim fakültesi öğrencisine sorsanız, idealist bir yaklaşımla, “halk” yanıtını verir.

Ne yazık ki, ülkemizde son yıllarda yaşanan siyasi baskı, meslekte aşırı yozlaşmaya neden oldu. Bu yüzden, iktidarın çıkarlarını savunan “yandaş medya” görülmedik ölçüde yaygınlaştı ve sorunun yanıtı da “patron ve iktidar” olarak değişti.

Ama bu noktadan sonra, gazeteciler şunun farkına varmalıdır ki, internet hayatımızı kökünden değiştirecek yenilikleri getirdi. Eskisi gibi, sadece iktidarın ağzından çıkan lafları yazmakla gazetecilik yapmak olanaklı değildir.

Gerçekler, bugün geleneksel medya olmadan da ortaya çıkarılabilir. Duyarlı her yurttaş, yaşadıklarını, tanık olduğu olayları internette diğerleriyle paylaşıp kendisini temsil edebilir.

Wilson’ın siyaset için söylediklerinden esinlenirsek; insanlar kendi cam fanuslarında oturup iktidarın çıkarına yazıp çizenleri okumaktansa, geçer bilgisayarının başına kendi haberini kendisi yazar. Ancak gazecilerin görevi bitmez; yazılanların doğruluğunu araştırmak yine onlara ait olacaktır.

Demek ki, artık dalkavukluk tarihe gömülmeli; gazetecilik de siyaset de, yeniden halka, gücünü aldığı asıl kaynağa dönmeli.

_

5 Aralık 2010 Pazar

Veri gazeteciliği

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 5 Aralık 2010

Son yıllarda dijital medyada yaşanan değişimler, gazetecilik üzerinde büyük bir tartışma başlattı. Bir yandan gazetelerin kağıt baskı olarak ömürlerinin kısa bir süre sonra biteceği konuşuluyor; diğer yandan gazeteciliğin tanımının değiştiği söyleniyor...

Gazeteciliğin gelecekte ağırlıklı olarak dijital medyaya kayacağı artık görünen bir gerçek. Ancak mesleğin tanımı hakkında ifade edilen görüşlerin bir bölümüne katılmıyorum.

Örneğin gazeteciliğin geleceğini “gonzo gazetecilik/yazarlıkta” görmüyorum...

Kısaca, yazarın, çok daha öznel bir şekilde, doğruluk/sahicilik esasına bağlı kalma endişesi taşımadan, başlangıçtaki ana temadan uzaklaşarak işlediği; hayali kahramanlarla süsleyerek, abartılı bir dille kaleme aldığı yazılar bunlar...

Bu tür yazıları eğlendirici bulanlar var. O nedenle mutlaka her zaman belli bir okuyucu kitlesi olacaktır. Fakat gazeteciliğin geleceğini buna bağlamak, “O tür yazmayanlar tasfiye olacaktır” demek, deyim yerindeyse isabetsiz bir atıştır.

Gazeteler, her şeyden önce insanların doğruya ulaşma ihtiyacını karşılamak için var. “Ama internet, sosyal medya öyle gelişti ki, bilgiye çok daha önce ulaşmak mümkün. Neden eskimiş habere yer veren gazeteyi okusun?” diyorsanız, doğru soru budur.

***

Bu soruya en son yanıt Tim Berners-Lee’den geldi. Kendisi, “Web’in babası” diye tanınıyor; dünya çapında ağ (World Wide Web) olarak tanımlanan bilgi paylaşım sistemini kuran bilgisayar profesörü.

Demiş ki Berners-Lee: “Veri analizi, gazeteciliğin geleceğidir.”

Ve şöyle devam etmiş: Gazeteciler, eskiden beri haberleri barlarda dönen sohbetlerden çıkarır. Bazı durumlarda yine bu yöntem kullanılacak olsa da, artık geleceği belirleyecek esas yöntem, veri analizidir. Gazeteci, öncelikle verileri anlayabilecek eğitime sahip olacak, sonra onları irdeleyecek ve en sonunda da ülkede olup bitenleri halka doğruluğu kuşku götürmez şekilde aktaracak.

Tim Berners-Lee’nin bu sözleri, hükümetleri asıl denetleyecek olanın gazeteler aracılığıyla halk olacağını gösteriyor. Eğer gazeteler, asıl işlevlerini yerine getirir ve olan biteni verilere dayanarak açıklarsa, iktidarın halk tarafından doğru değerlendirilmesi olanaklı hale gelir.

Bugün Türkiye gibi medyası iktidar baskısıyla güdümlenmiş ülkelerde demokrasinin işlemeyişinin en temel nedenlerinden birisidir bu.

Tim Berners-Lee’nin sözleri, gazeteciliğin geleceği üzerine yapılan tartışmalara yeni bir boyut katarken, “analizlere dayanan ciddi yazıların artık ilgi görmediği" şeklindeki görüşleri de çürütüyor.

***

Veri gazeteciğilinin işlemesi için gerekli üç şart var.

1-Gerçekleri ortaya koyacak gazeteleri çıkarmaya azimli ve iktidar baskısına direnebilecek medya sahipleri olmalı.

2-Veri analizi yapabilecek gazeteciler yetiştirilmeli.

3-Resmi kurumların gazetecilere doğru veriler aktarması gerekli.

Büyük ulusal medyanın iktidar korkusuyla hükümet broşürü çıkaran yayınlara döndüğü ortada. Resmi kurumların verilerinin doğruluğu da tartışılır.

Bu sıkıntıların dışında, verileri değerlendirebilecek uzman gazeteci sorunu da var. Bugün gazetecilik eğitimi veren fakültelerde eğitimin yeterli olduğunu kim söyleyebilir?

Oysa dünyada bu ihtiyacın farkında olanlar harekete geçmiş durumda. Örneğin The Guardian’ın haberine göre, Londra Kent Üniversitesi, gazetecilik bölümünün ders programına “data journalism” (veri gazeteciliği) eklenmiş.

Ne diyelim; darısı bizim üniversitelerin de başına...

Ama elbette önce medya üzerindeki iktidar baskısından kurtulmak lazım.

O konuda var mı yaratıcı ve etkili bir önerisi olan?

-

30 Ağustos 2010 Pazartesi

Sit-com'da rol almak

© Zülal Kalkandelen/ DÜNYALI YAZILAR
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 29 Ağustos 2010

Bir süredir basının gündemine giren bir kavram var. Adına “sit-com gazeteciliği” diyorlar.

Bu tür gazeteciliği savunanlar, bunu ciddi gazeteciliğin tersi olarak düşünüyor. Dijital devrimin yaşandığı medyada artık eski tür ciddi gazetecilik ilgi görmüyor, okuyucu daha eğlenceli yorumlara yöneliyormuş...

“Nasıl oluyor bu eğlenceli sit-com yazıları? Mizahtan farkı ne?” diye sorabilirsiniz. Bu, çok haklı bir soru. Çünkü elbette mizahın yazıya kattığı eğlence unsuru ile sit-com’un önerdiği eğlence unsuru arasında fark var.

Ben, yazıyı daha keyifli bir hale getiren mizah öğesini kullanan yazarları zevkle takip eden biri olarak, sit-com gazeteciliği denen bu tarzdan hiçbir zevk almıyorum.

Bana göre sit-com gazeteciliği, yazının merkezine kendisini koyan, bir megaloman gibi sürekli kendisinden söz eden, eğlenceli olma adına haberi ikinci plana atan ve sonuçta cemiyet hayatındaki “celebrity” denilen insanlar gibi her hareketleriyle kendileri haber olan gazetecilerin yaptığı iştir.

***

Medyadaki durum öyle bir hal aldı ki, eğer siz de bu sit-com’da rol almak istiyorsanız, önce ünlü olmanız gerekiyor. O ünü, artık savunulduğu gibi ciddi yazılarla kazanmak olanaklı değilse, o zaman başka yollara başvurmanız gerekebilir. Örneğin şunları yapabilirsiniz:

-Seks hayatınızı ayrıntılarıyla anlatabilirsiniz.

-Dergilere çıplak pozlar verebilirsiniz.

-Yazılarınıza kocaman mayolu fotoğraflarınız eşlik edebilir.

-Röportaj yaptığınız kişilerle yatakta, masada sevişirmiş gibi fotoğraflar çektirebilirsiniz.

-Aile üyeleriniz sanki tüm ülke için çok önemliymiş gibi sürekli onlardan söz edebilirsiniz.

-Moda çekimleri yapabilirsiniz.

-Köşenizden ünlü birilerine hakaret ederek ilgi çekebilirsiniz.

-Şirketlerin sizi götürdüğü bedava gezileri ballandıra ballandıra anlatabilirsiniz. Hem reklam yapmış olursunuz, hem de herkes yaşadığınız hayata özenip sizi mitleştirir.

-Hıncal Uluç’la polemiğe girebilirsiniz. Mutlaka işe yarar.

-Bunları yaparsanız, gazeteniz de yazılarınızı kapaktan dev puntolarla anonslar, yazılarınıza geniş yer ayırır.

***

Bunları gerçekleştirmiyorsanız, ciddi gazetecilik yaparak sit-com’da rol alamazsınız. Ancak “celebrity” konumuna gelmiş olanların hakkıdır bu...

“Ama ben gazetecilik yapmak istiyorum. Bu önerdiklerinizin hiçbiri gazetecilik değil ki!” diyorsanız, işiniz zor...

İşin ilginci, medyanın kendi içinde bu tür gazeteciliği şiddetle destekleyenler var. Demek ki, ciddi gazetecilik yapmak yerine bu tür şaklabanlıklar yapmayı kendileri de kabul ediyorlar ki, bunu savunuyorlar. Üstelik böyle davranan herkesi de, “Müthiş cesaretli! Bravo!” diyerek alkışlıyorlar.

Bu durumda benim bir önerim var. İletişim fakültelerinin gazetecilik bölümlerine anayasa, hukuk, istatistik, iktisat vs. gibi derslerin yanına bir de “Sit-com Yöntemleri” adı altında bir ders konulsun.

Madem artık sit-com gazeteciliği yapmayanın yazıları okunmuyor, demek ki bu ders zorunlu olmalı ve ondan geçerli not alamayan sınıfta kalmalı.

Böyle bir dersi okutacak öğretim görevlisi de bulunmadığından, sit-com gazetecileri üniversitelerde bu dersi okutma görevini de üstlenir. Okuldan mezun olan sit-com gazetecileri, böylece medyada kendi hayatlarını sergileme yolunda eşsiz bir eğitimden geçerler.

Peki sonuçta ne olur? Sit-com gazeteciliğine meraklı olanlar yeni yazarları heyecanla karşılarken tiraj da artabilir.

Ama aklı başında yazılar okumak için gazeteyi alan ciddi okurlar kaçmaz mı? Bu ülkede aklı başında insan hiç mi yok?

-

6 Haziran 2010 Pazar

Obama'dan Altın Öğüt

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 6 Haziran 2010

Obama, başarılı konuşmalarıyla ünlü bir siyasetçi. Ben, kendisini 2004’te Boston’da Demokrat Parti Kurultayı’nda ilk kez canlı dinledikten sonra, Cumhuriyet'te, başkanlık adaylığının bu konuşmadan sonra gündeme geldiğini yazmıştım.

O günden beri de Obama'nın konuşmalarını dikkatle dinliyorum. Özenle yazılmış, vurucu metinler var bu başarının ardında...

Tabii bana göre, bunların içinde TBMM’de yaptığı konuşmayı ayırmak gerekir. Çünkü ben, Obama’yı Meclis’te ayakta alkışlayan milletvekilleriyle aynı düşünmüyorum. O dönemde yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, Obama’nın TBMM konuşmasında Türkiye’nin başına iş açacak önemli ayrıntıların izleri vardı...

Bugünkü yazıma konu olan ise, Obama’nın son dönemde yaptığı en iyi konuşmalardan birisi. Yine 29 yaşındaki Jon Favreau tarafından mı kaleme alındı bilmiyorum; ama sonuçta şu satırlar, Obama’nın başarı hanesine yazıldı:

“Sadece The New York Times okuyorsanız, arada bir The Wall Street Journal’in sayfalarına da göz gezdirmeye çalışın. Eğer Glenn Beck ya da Rush Limbaugh hayranıysanız, The Huffington Post’ta birkaç köşe yazısı okumayı deneyin. Öfkelenebilirsiniz, fikirleriniz de çoğunlukla değişmeyebilir. Ama karşıt görüşleri dinlemek, etkin bir vatandaşlık için gereklidir.”

Obama, bunları Michigan Üniversitesi’nin diploma töreninde söyledi. Mezun olan öğrencilere anlamlı bir öğüt verdi. Tea Party Movement (Çay Partisi Hareketi) ile radikal sağın ve ırkçılığın yeniden yükselişe geçtiği, ideolojik kutuplaşmanın derinleştiği Amerika’da bundan daha değerli bir öğüt olamazdı.

***

Bizde olduğu gibi, Başbakanın, iktidar partisini eleştiren gazeteler için “Almayın, okumayın bunları!” dediği bir ülkeden bakınca nasıl tezat değil mi?

Bir an için hayal edelim; Başbakan şöyle demiş olsaydı:

“Sadece Zaman okuyorsanız, arada bir Cumhuriyet’in sayfalarına da göz gezdirmeye çalışın. Eğer Uğur Dündar ya da Yılmaz Özdil hayranıysanız, Yeni Şafak’ta birkaç köşe yazısı okumayı deneyin. Öfkelenebilirsiniz, fikirleriniz de çoğunlukla değişmeyebilir. Ama karşıt görüşleri dinlemek, etkin bir vatandaşlık için gereklidir.”

Başbakan, iktidarı eleştirenlere ve destekleyenlere aynı mesafede durabilseydi, acaba medya bugünkü kadar kamplaşır mıydı? “Yandaş medya”, “candaş, yoldaş medya” ayrımları yapılır mıydı?

Belki, “Medya bu ülkede her zaman farklı kutuplara ayrılmıştır. Her iktidar bazı gazetelere daha yakın olmuştur” diyebilirsiniz. Ama medyanın bugünkü kadar gazetecilik etiğini yerle bir eden utanç verici bir hale geldiğini herhalde söyleyemezsiniz.

Gerçekleri çarpıtma pahasına yapılan yayınlar, ağza alınmayacak hakaretler havada uçuşurken, zorba ve çığırtkan bir medya doğdu.

Bu gelinen noktada suçlu kim? Medya üzerinde baskı kuran siyasetçiler, buna direnmeyen patronlar ve mesleki ilkeleri koruyamayan gazeteciler...

***

Peki ne yapmalı?

Gazeteciliği yeniden saygın meslekler arasına sokmak için yapılabilecek çok şey var. Gerçeği yazmak, haber diline özen göstermek, haberin kanıtlanabilir olmasına dikkat etmek, kimsenin kişilik haklarına saldırmamak, gazeteciliğin kamu yararı için yapılan bir meslek olduğunu unutmamak gibi...

Obama’nın konuşmasında adları geçen Glenn Beck ve Rush Limbaugh, Amerika’da dinci sağın en önde gelen medya figürleri. İkisi de, Obama yönetimini şiddetle ve insafsızca eleştiriyor.

Ancak yine de Obama, “O adamları izlemeyin, dinlemeyin” demiyor; “Arada bir farklı görüşlere de bakın” diyor.

Meselenin çözümü de burda; etkin vatandaşlık ve başarılı iktidar için karşıt görüşleri de öğrenmek gerek. Çare, yok etmek, susturmak değil; önce dinlemek...

-

9 Mayıs 2010 Pazar

Bir Medya Efsanesi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 9 Mayıs 2010

Bir süredir gündemde tutulan bir medya efsanesi var: Deniliyor ki; küreselleşen dünyada modern insanın yaşam tarzı ve alışkanlıkları değişti, artık eskisi gibi oturup uzun uzun okuyacak zamanı ve isteği yok. Bu nedenle, ayrıntılı haberlerin okunma şansı azdır; ancak kısa ve eğlendirici yazılarla okuyucunun ilgisi çekilebilir.

Bana göre bu görüş, hep söylenen ama doğruluğu bir türlü kanıtlanamayan şehir efsanelerini andırıyor.

Durmadan kendi hayatını, yediğini içtiğini yazıp işin kolayına kaçmayı tercih edenlerin savunduğu bir medya efsanesidir bu. Çıkış noktası da, araştırmacı gazeteciliği eski modaymış gibi gösterip önemsizleştirmeye çalışan bir anlayıştır...

“Nerden biliyorsun bunun medya efsanesi olduğunu?” derseniz, ona da yanıtım var. Dünyanın en büyük haber ajanslarından Reuters, geçen yıldan beri sürdürdüğü bir uygulamayla, araştırmacı gazeteciliği öne çıkaran haberlere imza atıyor.

Bunun sağlanması için, kurumsal gelişmelerden sorumlu bir editörlük görevi bile oluşturuldu. Ajansta bu görevi üstlenen Jim Impoco, Reuters’in böyle bir uygulamaya yönelmesinin nedeninin, bu tür haberlere gösterilen ilgi olduğunu söylüyor.

Reuters’in İnternet Haberleri Editörü Keith McCallister’ın verdiği bilgiye göreyse, araştırmacı gazetecilik haberleri, diğer makalelerin 10 katı okuyucu çekiyor. Mart ayında Amerika'da abonelerin en çok okuduğu 4 Reuters haberinin 3’ü, diğerlerine göre daha uzun olan araştırmacı gazetecilik makaleleri...

Şimdi bu yöndeki talebi karşılamak için, iki yeni editör daha alıyor Reuters. Birisi Londra’da, diğeri Singapur’da görev yapacak bu yeni editörler, Avrupa ve Asya’ya yönelik soruşturmacı haberlere yoğunlaşacak.

***

Diğer yandan, medya imparatoru Rupert Murdoch, bir süre önce News Corporation bünyesindeki gazete ve televizyonların internet sitelerini paralı yapacağını açıkladı.

İnternet ücretsiz haber siteleriyle dolup taşarken böyle bir uygulamanın başarılı olması için, elbette o sitelerin özel haberlerle ve ilgi çekici yazılarla talep yaratması gerek.

Kanımca bunun da yolu, sonunda yine araştırmacı gazeteciliğe çıkacak. Çünkü ses getiren habercilik, ancak ayrıntının peşine düşerek yapılıyor. Kimsenin görmediğini ya da perde arkasında kalanları bulmak için, emek, zaman ve para harcamak gerekiyor.

Geçen ay WikiLeaks.org’un yayınladığı video bu konuda çok önemli bir örnek oluşturdu. Irak’taki Amerikan askerlerinin sivillere açtığı ateş sonucu meydana gelen katliamı açıkça gösteren video, internette izlenme rekorları kırdı.

Oysa olay, yıllar önce yazılı basına yansımıştı. Fakat basının konuyu ayrıntısıyla inceleme gereği duymaması, çarpıcı gerçekleri gözden kaçırmasına neden oldu.

WikiLeaks olayından sonra, şimdi bütün dünyadaki medya uzmanları, araştırmacı gazeteciliğe ne kadar ihtiyacımız olduğunu ve bunun internette nasıl geliştirilebileceğini tartışıyor.

***

Yazının başındaki efsane meselesine gelirsek... Kim, size, insanların uzun, ayrıntılı soruşturmacı haberlere ilgi duymadığını söylüyorsa, doğru söylemiyor. Peki neden böyle söylüyorlar?

Araştırmacı gazetecilik hem pahalı olduğu, hem de birilerinin (çoğunlukla da siyasetçilerin) keyfini bozduğu için patronların; zor olduğu için de, köşesinde oturup sallamaya alışmış bazı gazetecilerin işine gelmiyor...

Evet, gerçekleri ortaya çıkarmak zaman alıcı ve masraflı; ama gazeteciliğin temel işlevi gerçekleri bulup yazmak değilse nedir?

-

2 Mayıs 2010 Pazar

Ampul sevdası

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 2 Mayıs 2010

Bu köşede gördüğünüz karikatür, Gennady Chegodayev’in imzasını taşıyor. Çalışmalarını beğeniyle izlediğim çok yetenekli bir Rus sanatçı kendisi. Daha önce de bir başka karikatürünü konu eden bir yazı yazmıştım.

Bugün bu enfes karikatürün bana düşündürdüklerini anlatacağım.

Elbette her insan gibi, benim algılarım da, içinde yaşadığım toplumun özellikleriyle ilintili olarak belirleniyor.

Bu nedenle, karikatüre getirdiğim yorum, gerçeklerle hayal gücümün bir karışımı olarak şekillendi... Ve metaforu da çok sevdiğimden, bir anda ampullerden birini iktidar, diğerini de yandaş medya olarak gördüm.

Bakın, öykünün devamı nasıl gelişti: İktidar, karşısında durmuş kendisine bakan medyayla karşılaşınca aniden ampulü yakar. Medya da kendisine çeşitli fırsatlar sunabilecek iktidarı görünce heyecanlanır ve karşılıklı bir elektriklenme olur.

İhaleler, krediler, devlet televizyonlarında program yapanlara sağlanacak yüksek ücretler vb. olanaklarıyla iktidar, birden çok çekici gözükür medyanın gözüne...

Eh, medyanın kendilerini övmesi de iktidarın işine yarar. Bu düşüncelerle birbirlerine doğru koşar adımlarla yaklaşırlar.

Medya, iktidara “iyisin, hoşsun, durma koş” diyerek gaz verir. Artık onları birbirinden ayıracak hiçbir güç yok gibidir.

Ama girdikleri yolda, hesaba katmadıkları bir fizik kuralı vardır: Camdan yapılan iki madde çarpışırsa, anında ikisi de kırılır. Çünkü sağlam temellere dayanmamaktadırlar; ikisi de çok kırılgandır.

Sonuçta, yandaş medyanın verdiği gaz fazla kaçar ve iki ampül kafa kafaya vuruşur. Ortalık kırık cam parçaları içinde kalmış, bir hevesle girişilen macera kötü bitmiştir...

***

Gennady Chegodayev, tabii ki, bu karikatürü benim bakış açımdan değerlendirerek çizmedi. Ama sanatın gücü de burada zaten. İzleyiciye/dinleyiciye kendi öyküsünü yaratma olanağı verdiği, yüzlerce, binlerce yeni düşünceye yol açtığı için heyecan verici.

Ben de iktidar-medya ilişkilerini bu karikatür aracılığıyla esprili bir şekilde yorumlamaya çalıştım. Ancak her esprinin arkasında da bir doğru yatar...

Bu iki ampulün gerçekte hesaba katmadığı şey, hukuk düzeni göz ardı edildiğinde çok sert çarpışmaların yaşanabileceğidir. O düzeni görmezden gelirseniz, hızınızı alamayıp kendinizi kıç üstü yere çakılmış halde bulabilirsiniz.

İktidara yanaşacağız diye hukuksuzluğu desteklemeyin. O kaygan zeminde hızınızı kontrol edin. Yandaş medyaya son dönemin ünlü deyişiyle sesleniyorum: Gaz vermeyin!

Sakın benim gibi düşünenlere de "Sana ne!" demeyin; ortalık cam kırıklarıyla dolarsa, yalnız sizin değil herkesin ayağına batar...

_

4 Nisan 2010 Pazar

Duman ve Ayna*

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 4 Nisan 2010

16 Kasım 2009’da, bu köşede Amerika’daki sağlık reformu ile ilgili bir yazım yayınlandı. O yazıda şöyle demiştim: “Amerikan Temsilciler Meclisi’ndeki oylama, tahminimce medyaya Obama’nın büyük başarısı olarak yansıyacak.”

Beş ay önce yaptığım bu tahmin aynen çıktı. Neden?

Çünkü ana akım medyaya göre, Obama, seçim kampanyasında sağlık reformu yapılacağına dair verdiği sözü tutmuştu.

Bu tarihi yasanın Amerika’da kangren haline gelen bir sorunun düzeltilmesi yolunda önemli bir adım olduğu doğrudur. Ancak bunu söylemek, olumsuz yanları görmezden gelmeyi gerektirmez.

Gerçekte, Obama halka verdiği asıl sözü yerine getiremedi. Obama seçim kampanyası sırasında, reformda kamu finansmanı seçeneğinin yer alacağını söylemişti. Fakat sonradan tepkiler üzerine geri adım atıp, kendi kampanyasını inkar etti.

Yeni yasa, gerçekte sosyal devletin değil, Michael Moore’un dediği gibi, kapitalizmin büyük zaferidir.

Çünkü çok sayıda insanın sigorta kapsamına girmesini şart koşsa da, temelde sigortanın bireyin kendisi tarafından özel şirketlerden satın alınması şeklindeki kapitalist mantığı koruyor.

Amerika’da bu yasayla asıl kazanan sigorta ve ilaç endüstrisinin dev şirketleridir. Bu şirketlerin en büyük isteği, ilaç fiyatlarının belirlenmesinde devletin pazarlık rolünün engellenmesiydi. Bunu başardılar.

İkinci istekleriyse, tüketicilerin ilaçları daha ucuza başka ülkelerden, özellikle Kanada’dan almalarının önlenmesiydi. İlaç ithalinin yasaklanmasını sağlayarak bunu da elde ettiler.

Çıkarılan yasa hakkında Noam Chomsky şöyle diyor: “Ben Temsilciler Meclisi üyesi olsaydım, yasanın olumsuzluklarına karşın muhtemelen kabul oyu verirdim. Çünkü bu yasanın geçmemesi şeklindeki seçenek, yasanın kendisi kadar kötü. Ne yazık ki gerçek bu.”

Kamu finansmanının yasadan çıkarılmış olması, Amerikan demokrasisinin işlemediğini de ortaya koyuyor. Amerikan toplumunun büyük çoğunluğunun desteklediği bir konu, siyaseten destek bulamayınca devre dışı kaldı.

***

Amerikan medyasını çok yakından izleyen biri olarak söyleyebilirim ki, böyle bir sonuç alınmasında medyanın büyük sorumluluğu var. Obama’ya başından beri koşulsuz destek veren liberal basın, sağlıkta kamu finansmanı konusunda da Demokratlar’ı hiç zora koşmadı.

Bağımsız gazeteci Jeremy Schaill diyor ki: “Bir gazetecinin bir politikacıyı hiç sorgulamadan desteklemesi çok tehlikelidir. Vicdanınızı politikacıya teslim ettiğiniz an, daha iyi bir toplum yaratma çabanızdan vazgeçtiğiniz andır.”

Amerika’da sağlık reformu yasasının çıkarılma süreci, kanımca siyaset ve medya konusunda üniversitelerde derinliğine incelenecek bir konudur. Hatta çok iyi bir tez konusu olabilir.

Amerikan medyasının sosyal adalet karşısında takındığı tutum, elbette kendisini doğuran sistem içinde ele alınmalı. Kapitalist sistemin yarattığı dev holdinglerin uzantısı olarak var olan ana akım medyanın kapitalist mantıkla bir sorunu yoktur.

Ama şu da bir gerçek ki, bir toplumu anlamak için sadece ana akım medyaya bakmak yetmez. Türkiye’de de Amerika’yı izleyenler, genellikle sadece The New York Times, The Wall Street Journal, Reuters ya da CNN’e bakıp, haberlerini buna göre oluşturuyor.

Bu neye benziyor biliyor musunuz? Bizdeki yeni anayasa paketi ile ilgili gelişmeleri sadece yandaş medyadan izleyen yabancı medyanın “Türkiye demokratikleşiyor” diye manşet atmasına...

* Bu ifade, İngilizce’de kandırmacayla olayları farklı göstermek anlamında kullanılan “Smoke and Mirrors” deyiminin Türkçe’sidir.

-

21 Mart 2010 Pazar

Gazeteler ve iktidar

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 21 Mart 2010

Yazılı basının son yıllarda yaşadığı travma, yalnızca Türkiye’de değil, tüm dünyada tartışılıyor. Dijital devrimin etkisiyle sarsılan ve sürekli okuyucu kaybeden gazeteler, art arda iflas bayrağını çekiyor.

Öyle ki; dünyanın en büyük gazeteleri bile, krizi bir şekilde atlatmak için eleman çıkarıp masrafları kısma yolunu deniyor. Ama bunun da yeterli olmayacağı; çünkü geleceğin artık elektronik ortamda kurulduğu, yaygın olarak savunuluyor.

Ben, daha önce de yazdığım gibi, yerleşen alışkanlıklar ve gazete markasına duyulan güven nedeniyle, yazılı basının bir süre daha varlığını koruyacağını düşünüyorum. Ama aynı zamanda, elektronik ortama yatırım yapılmasını da zorunlu görüyorum.

Ben de gazeteyi elime alıp okumanın verdiği hissi tercih edenlerdenim. Ancak itiraf etmeliyim ki, ufkumu genişletip farklı görüşler sunan yazıların çoğunu da internet üzerinden yayın yapan bağımsız sitelerde buluyorum.

Bunlardan birisini geçenlerde TruthDig'de okudum. TruthDig, “Drilling beneath the headlines” şeklinde bir sloganı benimsemiş, bağımsız ve ilerici bir internet dergisi. Manşetlerin yarattığı sansasyonun gözleri kör ettiği bir ortamda gerçekleri ortaya koyma adına önemli bir işlev görüyor.

***

Gelelim TruthDig sayesinde okuduğum yazıya... Pulitzer ödüllü gazeteci Chris Hedges’in kaleme aldığı makale, medya üzerine yazılan bir kitap hakkında.

“The Death and Life of American Journalism: The Media Revolution that Will Begin the World Again” (Amerikan Gazeteciliğinin Ölümü ve Yaşamı: Dünyayı Yeniden Kuracak Medya Devrimi) adlı bu eserin yazarları, Illinois Üniversitesi’nden Prof. Robert W. McChesney ve The Nation dergisinden John Nichols.

Oldukça kapsamlı bir içeriği olan kitapta, temel olarak söylenen şu: Son 125 yıldır şirket gibi yönetilerek, reklama bağlı bir şekilde varlığını devam ettiren gazete modeli artık sona erdi. Gazeteciliği koruyacaksak, bunu ancak sansürsüz, kâr amacı gütmeyen, reklama bağlı olmayan bağımsız habercilikle yapabiliriz. Bu nedenle gazetecilik bir kamu hizmeti olarak değerlendirilmeli ve hükümet, kurtarma amaçlı olarak finansal katkıda bulunmalıdır.

Böyle bir görüş, Türkiye'de ancak kahkahalarla karşılanabilir. Beğenmediği gazetelerin okunmamasını öneren, köşe yazarlarını dükkandaki tezgahtar yerine koyup hedef alan, görülmemiş vergi cezalarıyla medya sahiplerini yıldırmaya çalışan bir iktidarın, gazeteciliği korumak adına herhangi bir katkı yapması beklenemez elbette...

Ayrıca, hükümet böyle bir katkı sağlarsa, editoryal tercihlere doğrudan müdahale edeceği için, zaten bağımsız habercilik hayal olur.

Fakat Amerika ve Avrupa’da durum farklı. Oralarda yaşam savaşı veren gazetelere bir tekme de hükümetlerden gelmiyor. Tam tersine, hükümetler, demokrasinin olmazsa olmazı olarak görülen gazeteleri kurtarmak için çaba harcıyor.

Fransa'da Sarkozy'nin basına sağladığı kaynaktan sonra, aynı yönde çalışmalar, İngiltere ve Amerika'da da ciddi şekilde gündemde.

Kanımca böyle bir yardım, ancak medyanın bağımsızlığının garanti altına alındığı çok gelişmiş bir demokraside sonuç verebilir. Çünkü aksi halde, devlet yardımı alan bir kuruluşta bağımsız gazetecilik yapmak, ancak bir oksimoron olabilir...

Ancak benim dikkat çekmek istediğim nokta şu: Hep demokrasi kültürümüzün gelişmediği söylenir ya; 21. yüzyılda gazetecilik ve iktidar ilişkisi, bence bunu kanıtlayan en çarpıcı örnek.

Avrupa ve Amerika, gazeteleri nasıl kurtarırız diye kafa yorarken, bizde hâlâ “beni sevmeyen ve eleştiren ölsün” mantığı işliyor...

20 Aralık 2009 Pazar

Gazetecilik

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 20 Aralık 2009

İnternet medyasının giderek geleneksel medyanın önüne geçtiği günler yaşıyoruz. Dünyanın bir ucundaki bilgisayardan ya da telefondan çıkan bilgi, anında dünyanın öbür ucuna ulaşıyor. Oturduğunuz yerden haberin hızına yetişmek bile baş döndürüyor...

Son dönemde bütün dünyada önem kazanan bir gazetecilik türü gelişti: “Vatandaş gazeteciliği” (citizen journalism) deniyor buna. Kısaca şöyle anlatabiliriz bunu: Kurumsal bir yapı içerisinde gazetecilik yapmayanların, çevredeki olaylara ilişkin yazdığı haberlerin, çektiği fotoğrafların ya da videoların bloglarda yayınlanması...

Doğal olarak böyle bir ortamda, hıza yetişemeyen geleneksel medyanın ve eski usul gazeteciliğin geleceği tartışılmaya başlandı. Ben klasik gazeteciliğin bir süre daha varlığını koruyacağını, ama zamanla bugünkü önemini yitireceğini düşünüyorum.

Çünkü artık okuyucu, haber alma ihtiyacını çok sayıda kaynaktan ve çok daha hızlı giderebiliyor. Bu bir gerçek. Bunun karşısında gazetelerin sahip olduğu avantaj ise, marka ya da kurum kimliğinin güvenilirliği...

Nitekim, internet medyasına destek vermeyenler, “Sayısız blog ve sitenin güvenilirliğinden nasıl emin olacaksınız?” diye soruyor. Vatandaş gazeteciliğinin ya da internet medyasının güvenilirliğini sağlayan en önemli unsur içerik...

Bir sitede yazılanların güvenilir olup olmadığını, doğrudan içerik belirliyor. Okuyucu, kendisine sunulanları faydalı ya da gerçeğe uygun bulmazsa, bir daha o siteyi ziyaret etmiyor. Böyle bir durumda yapacağı tek şey, bir tıkla başka bir siteye geçmek...

Ama adını ne koyarsanız koyun; ister klasik gazetecilik olsun, ister internet ya da vatandaş gazeteciliği, sonuçta güvenilirliği sağlamak için bağlı kalınacak ilkeler aynıdır. Çünkü bence asıl mesele, haberin yer aldığı ortam değil, haber yaparken uygulanan ilkelerdir...

***

Bu ilkeleri en iyi şekilde maddeleyen bir listeye rastladım geçenlerde. 11 maddelik bu liste, New York Üniversitesi’nde gazetecilik dersleri veren Prof. Jay Rosen'ın blogunda yayımlandı.

Rosen’a göre, etik davranıp davranmadığını kontrol etmek isteyen bir gazeteci, yaptığı işlerde aşağıdaki ilkelere uygunluğunu sorgulamalı:

1-Temel amacınız, doğruyu söylemek ve gerçeği ortaya koymak mı?

2-Gerçeği söylemekle ortaya çıkabilecek ve temel amaçla bağdaşmayacak her türlü menfaati ortadan kaldırdınız ya da açığa vurdunuz mu?

3-Nerede durduğunuzun anlaşılması ve size güven duyulabilmesi için, bilinmesi gereken her şeyi söylediniz mi?

4-Bilgiyi, aldatma, yalan ya da hile yöntemlerine başvurmadan mı topladınız?

5-Kaynak olarak kullandığınız herkese, kamu yararına çalışan bir gazeteci olduğunuzu açıkça söylediniz mi?

6-Kaynak olarak kullandığınız kişilerin güvenilir olduğundan emin misiniz?

7-Haberin öncesinde, haberi oluştururken ve sonrasında, haberinizde geçen her bilginin doğruyu yansıttığından emin olmak için, elinizden gelen her şeyi (gazetecilik ilkelerinin sınırları içinde kalarak) yaptınız mı?

8-Gerçekliği kanıtlanabilir bilgileri kullandınız mı? Yazdıklarınız, teorik olarak bir başkası tarafından da doğrulanabilir mi?

9-Özel kişilere zararı dokunabilecek bir haberi yapmadan önce, o konuda önemli bir kamu yararı olup olmadığını sorguladınız mı?

10-Kamunun haber alma hakkından başka bir amaca hizmet etmediğiniz doğru mu?

11-Kullandığınız materyallerin orijinalini kimden aldığınızı açıkça belirttiniz mi?

***

Bir kuruma bağlı olarak ya da serbest çalışan bir gazeteciyseniz veya vatandaş gazeteciliği yapıyorsanız, bu listeyi hep yanınızda bulundurun. Her yazıdan sonra 11 soruya da "evet" yanıtı verin ki, gazetecilik adı altında iftira, yalan, hakaret yazmayın...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Medya ve İktidar

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 22 Kasım 2009

Geçen hafta dünya basınına önemli bir haber yansıdı. Küresel medya imparatoru Rupert Murdoch, gazetelerinin editoryal bağımsızlığına ilişkin bir soruya şöyle yanıt vermiş:

“İngiltere’deki gazete editörleri Başbakan’a karşı tavır aldığı için üzgünüm. Gordon Brown benim dostum. Ama onun bir Başbakan olarak hayal kırıklığı yarattığı konusunda haklılar.”

Buna karşın Gordon Brown ise, The Sun gazetesini siyasi bir partiye dönüşmekle suçluyor. Fakat şu ayrımı da yapıyor: “Bu Rupert’la ilgili kişisel bir mesele değil, kendisi bana karşı her zaman dostça davrandı.”

Bu konuşmaların ardında aslında çok önemli bir değişim yatıyor. 1997’de ilk sayfadan “The Sun Blair’i destekliyor” diye dev bir manşetle çıkmıştı gazete. Oysa 30 Eylül 2009 tarihli kapağında yer alan Gordon Brown fotoğrafının altındaki manşet şöyle: “İşçi Partisi kaybetti.”

Gazete bununla ilgili açıklama yazısında, “İktidardaki 12 uzun yıldan sonra, bu hükümet yolunu kaybetti. Artık The Sun’ın desteğini de yitirdi,” diyor...

***

The Sun, 3 milyon satışıyla İngiltere’nin en etkili gazetesi. Blair’in 1997’de seçilmesinde çok büyük etkisi olmuştu. Gazetenin bunca yıldan sonra böyle açık bir dönüşüm geçirmesi, ilk anda çok şaşırtıcı görünüyor.

Tabii ki işin arkasında türlü türlü hesaplar var. Murdoch, Brown’un dostu olduğunu söylese de, artık herkes biliyor ki, The Sun daha doğrusu Murdoch-Brown savaşı başladı...

Murdoch, iş dünyasının en pragmatist, en hırslı ve en kurnaz iş adamlarından birisi. Daima kazanan politikacıların yanında yer alır. Son dönemde süper lüks yatında Muhafazakar Parti Başkanı David Cameron’u ağırladığına göre, mutlaka bir bildiği vardır...

İktidardaki İşçi Partisi’nin kamuoyu desteği giderek azalıyor. Avrupa Parlamentosu seçimlerindeki tarihi yenilgi bunu ortaya koydu. Ekonomideki kötü gidişat ve üst üste yaşanan siyasi skandallar, Brown’u iyice yıprattı. Gelecek yıl haziran ayına kadar yapılması gereken seçimlerde İşçi Partisi’nin kaybedeceği tahmin ediliyor...

Hal böyle olunca, Murdoch’un, The Sun’ın dönüşümünü sanki editörlerin gazetecilik refleksiyle verdikleri bir kararmış gibi göstermesini kimse yutmaz...

Her şeyden önce, gazetelerinin editoryal yönetimine karışmak konusunda sabıkalı bir patron Murdoch. Onun onayı olmadan, The Sun, İşçi Partisi’ne 12 yıldır verdiği büyük desteği asla çekemezdi...

***

Her ne kadar İngiltere’deki basın özgürlüğü Türkiye ile kıyaslanamayacak kadar geniş olsa da, durum budur. Bunun nedeni, medya iktidar ilişkilerindeki çok önemli bir soruna dayanıyor.

O sorun, gazete ve televizyonların holdinglerin yan kuruluşu olmasıdır. Bu yüzden medya sahipleri, politikacılarla çok yakın çıkar ilişkisi içinde... Daha çok kâr elde etme ve büyüme hedefini gözettikleri için, iktidarla olan ilişkilerini düzenlerken sürekli baskı hissediyorlar.

İhalelere giriyorlar, bürokraside kolaylık sağlamak istiyorlar, yasaların onlardan yana olması için lobi yapıyorlar... Ve bunları yaparken iktidara karşı güçlü olmalarını sağladığı için de medya sektörüne giriyorlar...

Türkiye’de iktidarı rahatsız eden olayların üzerine gidilememesinin nedeni de bu...

Sonuçta İngiltere, medya-iktidar ilişkisini güçlü demokratik kurumları ve basın özgürlüğü sayesinde bir şekilde düzenler; ama bunlardan yoksun ülkemizde durum vahimdir...

Bugün Türkiye’de hiç çekinmeden gerçekleri yazan sadece birkaç gazete var: Cumhuriyet, Sözcü ve Aydınlık.

Büyük medyada birkaç yazarın dışında belli konuların üzerine gidebilen yok...

Türkiye dinci sivil bir faşizme doğru kayıyor, medya sus pus...

9 Kasım 2009 Pazartesi

Bir Soru...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 8 Kasım 2009

İki gün sonra 10 Kasım. Atatürk’ün ölümünün 71. yılı... Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak, elbette ben de bu ülkenin kurucu liderine minnet duygularıyla doluyum.

Ama bu yıl içim biraz daha buruk... Çünkü ülkenin durumu beni endişelendiriyor. Kendi geleceğim adına da, bu topraklarda yaşayan bütün kadınlar adına da, halk adına da...

Fazla karamsar olmamaya çalışıyorum; ama son sekiz yıldır bu ülkede yaşananların bizi getirdiği nokta belli... Ne yazık ki, Türkiye’de laik demokratik rejimin yaşamsal sorunlarla boğuştuğu günler yaşıyoruz...

Neler oluyor? Laiklik tartışmaya açılıyor; “pasif laiklik” adı altında bu kavramın içi boşaltılmaya çalışılıyor...

Yüksek siyaset, dincilik ve bölücülük sorunlarıyla uğraşırken, halk yoksulluk ve işsizlikle pençeleşiyor...

Avrupa Birliği projesi gerilerken, Başbakan, İran’da İslami bir marka ve model haline geliyor...

Amerika’yı mesken tutan cemaat lideri, uzaktan kumanda aletiyle, medyayı, yargıyı, eğitimi biçimlendiriyor...

Yargının tarafsızlığı iyice tartışmalı hale gelirken, muhalif yazarlar, gazeteciler, bilim adamları aylarca hapiste tutuluyor...

Küreselleşmenin yönlendirdiği dünya siyasetindeki yeri Amerika'nın Ortadoğu'daki kolu olarak belirlenen iktidar, emperyalizmin taleplerini yerine getirmek için seferber olurken, ülkenin komşuluk ilişkileri zedeleniyor...

YÖK güdümündeki üniversitelerde bilimsel özerklik yok olurken, dinci kadrolaşma tırmanıyor...

Kendisinden farklı olana tahammül edemeyen insanların tek sesli ülkesi olma yolunda hızla ilerliyor Türkiye...

Toplum muhafazakarlaşıyor; kadınlar, gençler, eşcinseller ve farklı inançta olanlar için çember giderek daralıyor...

Ve bütün bunlar olurken, adaletsizliğe karşı derin bir sessizlik hüküm sürüyor... En korkutucu olanı da bu... Göz göre göre birileri, hukuk ilkelerini eğip bükerek sevmediklerini cezalandırıyor ya da eski hesapların rövanşını alıyor...

Bir kısım medya, gazetecilik etiğini ayaklar altına alıp linç kampanyaları sürdürüyor. Birisi işine geldiği için bir haberi ön plana çıkarırken, diğeri görmezden geliyor. Köşelerde süren savaşlar, halkı gazetelerden soğutuyor. Medya artık, gerçeğin aktarıldığı bir araç olmaktan çıkıp, saptırılmış bilgilerin üretildiği platforma dönüşüyor...

Böyle bir ortamda çevremdeki gençlere bakıyorum, tepkilerini ölçmeye çalışıyorum. Bütün bu olanları dert edinen fazla değil... Çoğu hâlâ bir şekilde bu ülkeden ayrılıp, kendine başka diyarlarda gelecek kurma sevdasında...

Eğitimsizlik ve ekonomik bağımlılık kadınları büyük ölçüde sindirmiş. Her dört kadından birisi koca dayağını haklı buluyor! Eğitimli ve aklı başında olanlar ise, erkek egemen kültürün baskısı altında var olma mücadelesi veriyor...

***

Bu tespitleri üzüntüyle yazıyorum... 71 yılda geleceğimiz yer bu muydu? Düz bir teknokrat mantığıyla, “Türkiye, dünyada en büyük 17. ekonomi. Şu kadar yol, bu kadar baraj yapıldı, hastaneler, okullar vs. açıldı,” diyebilirsiniz.

Ya eğitimde, sosyal paylaşımda, birlikte yaşama kültüründe, toplumsal katılımda, adalette nereye geldik?

Ben bu noktada özellikle şu soruya yanıt arıyorum: Atatürk, 1919’da iktidar yargı ilişkilerini açıklarken, “Her halde dünyada bir hak vardır. Ve o hak kuvvetin üstündedir,” demişti. Bu ilke, 2009 Türkiyesi’nde geçerli midir? Buna inanarak “Evet” yanıtı verebiliyor musunuz?

Bugün Atatürk’ü şükranla anarken vatandaşlara bunu soruyorum. Çünkü bir toplumun çağdaş uygarlık seviyesi, maddi gelişmenin yanı sıra ve hatta ondan önce, buna verilecek yanıtla belirlenir...

12 Ekim 2009 Pazartesi

Gazetecilik ayrıntıdadır...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 11 Ekim 2009

Geçenlerde Hürriyet yazarı Ahmet Hakan, Milliyet’in Genel Yayın Müdürü Sedat Ergin’in görevden alınmasının nedenleri hakkında kendi yorumunu yazdı. Şöyle diyordu yazıda:

“Artık sabır çağında yaşamıyoruz... Detaylara boş veriyoruz... Uzun yazıya tahammülümüz yok... İnce şeyleri anlamaya vaktimiz yok... Oya gibi işlenmiş haberleri bir çırpıda geçiveriyoruz... Takip fikrinden hiç hazzetmiyoruz... Ciddiyetten fena halde sıkılıyoruz... Ağır başlılıktan hoşlanmıyoruz... Gerilim istiyoruz... Polemik istiyoruz... Kan görmek istiyoruz... Yavaş ve derinden ıslahat değil, devirip döken bir inkılap istiyoruz... Bir çırpıda anlamak istiyoruz... Ne emeği değerlendirecek, ne de emek verecek takatimiz var... Bağırmayan harflerle boğuşmak içimizden gelmiyor... ‘Okumak’ değil, ‘bakmak’ istiyoruz... ‘Anlamak’ değil ‘sarsılmak’ istiyoruz... ‘Ağır analizler’ değil, ‘vurdu mu ses getiren bildiriler’ istiyoruz...”

Yalnızca bir durum tespiti mi yapıyordu, yoksa kendisi de bunlara katılıyor muydu bilmiyorum. Ama yazdıkları, içinde bulunduğumuz ortamı yansıtan üzücü tespitler olarak göründü bana...

***

Kanımca gazetecilik, yazımın başlığında da görüldüğü gibi, ayrıntıdadır. Anlaşılabilir şekilde ve lafı uzatmadan yazmak elbette önemlidir. Fakat şu kesindir ki, ayrıntıyı boş veren bir anlayışla da gazetecilik yapılmaz...

Gazetecilik, sadece çeşitli kaynaklardan alınan duyumları köşeye taşımak değildir. Çünkü her olayda mutlaka bilinmeyenler vardır. Onların peşine düşüp gerçekleri ortaya çıkarmak, bir gazetecinin temel görevidir. Türk basınında asıl eksik olan da, işte bu ayrıntıların izini süren gazeteciliktir.

Bugün köşelerin büyük bölümü, gazetecilerin özel yaşamına ve mesleki polemiklere ayrılmıştır. O polemiklere karışanlar, kendilerini haber malzemesi yaparak ya da nefret saçarak ün kazanıyor...

Nitekim Ahmet Hakan da, alıntı yaptığım parçalı yazısının geri kalan kısmında, maddeler halinde tanınmış bir Türk aktörden neden nefret ettiğini açıklıyor... Gerilim, polemik ve kan görmek isteyenleri tatmin için olsa gerek...

Sonra da yazısının sonuna bir not düşüyor: “Maddelere katkı sağlayan Twitter’daki tüm yoldaşlara bin selam...” Demek ki, konuyu Twitter’da tartışmaya açmış ve gelen görüşlerden yararlanmış...

Ben köşelerdeki hakaretlerin ya da mesleki kavgaların halka bir yararı olduğunu düşünmüyorum. Ama bundan hoşlananlar varsa, onlar da istediğini okusun diyorum.

Anlamadığım şeyse, bazılarının ısrarla ve tasfiyeci bir anlayışla, ciddi gazeteciliğin sona ermesi gerektiğini savunması...

***

Avusturyalı yazar Karl Kraus’un şu sözünü hatırlıyorum: “Dünya nasıl yönetilir ve savaşlar nasıl başlar? Diplomatlar, gazetecilere yalan söyler ve sonra da okuduklarına inanır.”

Gerçek gazetecilik, tam da burada devreye girer. Gazeteci, kendisine aktarılan bilgilere öncelikle kuşkuyla yaklaşır ve ayrıntıların izini sürülerek bilgiyi doğrulatır ya da asıl gerçeğe ulaşır. Bunu yaparak tarihin gidişatını değiştiren unutulmaz gazeteciler vardır.

Edward Murrow’un Amerika’daki McCarthyizm yıllarında yaptığı gazetecilik, Seymour Hersh’ün ortaya çıkardığı Vietnam Savaşı'ndaki My Lai katliamı ve Ebu Garib'teki işkence skandalı, Uğur Mumcu’nun hayatı boyunca yazdığı yazılar, hep uzun takip gerektiren, emek verilen, ciddi ve ayrıntılı çalışmaların sonucuydu...

Bugün Türkiye'de hukuk devleti ilkesi ve laiklik zedelenirken, medyada yok olan da budur... Bir de soruyorlar gazetecilik neden saygınlığını yitirdi diye...