inanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2012 Pazar

Eleştirel Düşünce ve Eğitim

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Nisan 2012

Geçen hafta New York’un Brooklyn bölgesinde yürürken birden dikkatimi bir duvar yazısı çekti. Siyahı bir erkek ve kız çocuğu güneşli bir günde oynarken gösteren resmin altına “Respect Critical Thinking” (Eleştirel Düşünceye Saygı Göster) yazılmıştı. Amerikalılar, yazıyı çeşitli plaformlarda kullanarak mesaj verme işini çok iyi beceriyor. O nedenle bu alışılagelmiş bir durumdu. Ancak önemli olan, özellikle o ifadenin tercih edilmiş olmasıydı. Çünkü duvar, bir orta öğretim kurumunun binasına aitti.

Bir hafta öncesinde ise, Türkiye’de 4 + 4 + 4 ismiyle bilinen yasa Meclis’ten geçmişti. 8 yıllık kesintisiz ilköğretim ibaresini “ilköğretim” ve “ortaöğretim” şeklinde değiştirip, “8 yıllık kesintisiz” ibaresini de metinden çıkaran yeni kanun, çok açık ki imam hatip okullarının orta kısmını açmak için yapılan bir girişim.

Ortaokul ve liselerde isteğe bağlı olarak Kuran derslerinin okutulması gibi diğer inançlara mensup vatandaşlar aleyhine ayrımcılık yaratan bir uygulamayı başlatan yasa, zaten birçok açıdan aksayan eğitim sistemini tamamen baltalıyor. Okula başlama ve sınava hazırlanma yaşının düşmesi, dershane sektörünün büyümesi, çocuk işçilerin ve gelinlerin çoğalması gibi sorunları artırmanın yanı sıra, dinsel, muhafazakar, piyasacı içeriğe sahip bir eğitim sistemini kuruyor.

Bu tür bir eğitim sisteminde eleştirel düşünceye saygı duyulabilir mi?

Brooklyn’de ortaokulun duvarına yazılan yazı, belki bir Avrupalı için çok dikkat çekici olmayabilirdi. Ama Türkiye’de yaşayan bir insan için son derece çarpıcı ve üzücü. Üzücü; çünkü bırakın değer vermeyi, eleştirel düşüncenin hapsedildiği bir ülke Türkiye. Belirli bir ideolojinin, bakış açısının toplumun her kesimine dayatıldığı bu ülkede, eğitim sisteminin de ona uygun olarak baskı altına alınması, sömürünün çocuklara kadar inmesi sonucunu doğurdu.

Farklı düşünen, farklı inançları olan, farklı toplum kesimlerinden gelen herkesin dışlandığı toplumda, eğitim kurumları da, adeta birer fabrika gibi aynı dünya görüşüne sahip bireyler yetiştirme işlevi doğrultusunda kurgulanıyor.

Diyelim ki Anadolu’nun bir kentinde yaşayan bir aile, çocuğunun Kuran derslerine girmesini istemedi. Bu durumda o ailenin öğretmenler ve diğer öğrencilerin aileleri tarafından uygulanacak mahalle baskısına maruz kalmayacağının, dinsizlikle suçlanmayacağının garantisi var mı? O aile ateist olamaz mı?

Bunları sorunca, “Sorun yok” yanıtını alabiliriz ama uygulamada yaşanacak sorunları görmek için Türkiye’yi biraz tanımak yeter. Sonuçta, Başbakan’ın mitinginde Alevi olduğu için ana muhalafet liderinin bile yuhalandığı bir ülke burası.

Kuran’ın seçmeli ders olması sonrasında başlayan tartışmalarda, Başbakan, Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastederek, “Kuran seçmeli ders oluyorsa, Alevilik de seçmeli ders olsun diyor. Ya Kuran Alevi kardeşlerimin kitabı değil mi?” diye sormuştu.

Bunun üzerine Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, “Alevilerin Kuran anlayışı, algılayışı, yorumu ve uygulaması, ne Sünni ne de Şii İslam anlayışına benzer. Aleviliğin İslami mezhep-tarikat ve yorumlardan çok farklı olmasının nedeni de budur. Bu yüzden Başbakan'ın 'Kuran sizin de kitabınız değil mi?' sorusunun bir cevaba ihtiyacı var: Okullarda okutulacak olan Kuran bizim kitabımız değil” diyerek yanıtlamıştı.

Bu durumda ne olacak? Eleştirel düşünce geçerliyse, böyle düşünenlerin inançlarına yanıt veren dersin müfredata konması gerekir. “Hayır, sen o şekilde düşünemezsin. İnanman gereken bu!” mu denilecek?

Bana göre doğrusu, dinin bütünüyle sivil hayat alanında bırakılması ve devlet okullarının müfredat programında ders olarak yer almamasıdır.

_

5 Şubat 2012 Pazar

Ateizm 2.0

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 5 Şubat 2012

Alain de Botton, adı son yıllarda çok duyulan bir yazar ve televizyon programları yapımcısı. İsviçre doğumlu ama Londra’da yaşıyor, seküler bir ailede büyümüş, 42 yaşında tanınmış bir düşünür.

Geçen yıl sonbaharda, dünyada ilk kez ülkemizde Sel Yayıncılık’tan çıkan “Ateistler İçin Din” adlı kitabının tanıtımı için İstanbul’a gelmiş, inanmayanların dinden nasıl faydalanabileceğini anlatmıştı. Kendisini “ılımlı bir ateist” olarak tanımlayan De Botton; işin içine Tanrı ya da yaratan kavramını karıştırmadan, insanlar arasında bağ kurulması için, dini pratiklerden ve geleneklerden yararlanılması gerektiğini savunuyor...

Türkiye’ye geldiğinde bu konu medyada çok yazılıp çizildiğinden, bu yazıda kitabının ayrıntılarına girmek istemiyorum ama şunu söylemek isterim ki, “inanmayanların organize dinden faydalanması” şeklindeki anlayış, bana göre başlı başına bir ikiyüzlülük; piyasa filozofunun dine övgüsü. İnanmayan bir insan, neden varlığını tamamen inanç üzerine kuran bir sistemden feyz alıp onun yöntemlerini kullanmaya çalışır?

De Botton’un birbiriyle tamamen çelişkili görüşlerle dolu kitabının dünyada bu kadar büyük ilgi görmesi de ayrı bir inceleme konusu. Birisi çıkıp ancak saçma bir şaka olabilecek önerilerde bulunuyor ve birileri de onun peşinden gidiyor.

İnsanlarda ortak duygular yaratmak için seküler tapınaklar yapılması” fikrini ilk duyduğumda epey gülmüştüm. “Mesela görkemli tapınaklar yapalım; tek işlevleri insanlarda sevgi, dostluk ya da huzur gibi olumlu duygular yaratmak olsun. Böylece tapınakların ya da kutsal binaların mutlaka Tanrı fikriyle ilgili olması gerekmediğini gösterelim” diyor popüler düşünür.

Ben bu fikre gülüp geçtim ama geçen hafta dünya medyasına düşen bir haber, De Botton’u ciddiye alanların olduğunu bir kez daha gösterdi. “Ateist Tapınağı: İnanmayanlar İngiltere’de ‘Tapınak’ Yapıyor” başlıklı haber şöyle başlıyor: “Uzun yıllardır dindar insanları eleştiren ateistler, şimdi bu kesimin dini geleneklerini çalıp tapınak inşa ediyor.

Haberin devamını okuyunca anlaşılıyor ki, Alain de Botton kitabı yurtdışında basılınca yine medyada boy göstermeye başlamış ve Londra’da yapılacak binayla ilgili ayrıntıları anlatmış. “Neden yeryüzündeki en güzel binalar dindar insanların olsun? Ateistlerin de görkemli kilise ve katedrallerin kendilerine uygun versiyonlarını yapma zamanı geldi!” diyerek hareket işaretini vermiş yazar.

Merak edenler için belirteyim; 46 metre yüksekliğindeki siyah binayı Tom Greenall Mimarlık yapacakmış. 46 sayısı özellikle seçilmiş; 4.6 yaşındaki yeryüzünü simgeliyormuş. Mimariye çok meraklı bir insan olarak güzel binalar yapılmasından heyecan duyarım. Karşı olduğum nokta elbette bu değil. Ancak Alain de Botton’un “inanmayanlar için din” sloganıyla ortaya çıkıp, kilise benzeri binalarla inanmayanların ruhani ihtiyaçlarının sağlanacağını savunması, çok absürd bir durum.

İnanmayanların iyi insan olması için organize din benzeri bir yapıya mı ihtiyaç var? Aksi halde boşluğa düşüp kötülüğe mi bulaşırlar? Kendileri için yaptıkları ihtişamlı binalara girdiklerinde, “İşte burası benim gibi inanmamaya inanmış insanların!” diye coşup mutluluğa mı ulaşacaklar?

Bu tür bir materyalist şekilciliğe mi bağlanacak insan ruhunun huzuru? Hadi diyelim Alain de Botton saçmaladı; onun arkasından giden onca insan görmez mi gerçek huzurun şiddetsizlikten geçtiğini ve bunun organize dinle ya da binayla ilgili olmadığını?

-

14 Mart 2010 Pazar

Serdar Turgut'un yazısı üzerine

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 14 Mart 2010

Serdar Turgut, Akşam'daki köşesinde bir süredir 21. yüzyılda inancın güçleneceğini, dindarların sayısının artacağını savunan yazılar yazıyor. O yazılardaki temel fikre katılmasam da, hepsini ilgiyle okuyorum.

Son olarak 5 Mart'taki “Tanrı üzerine” başlıklı bir yazısında, ateistlerin savunduğu görüşlerdeki felsefi meselelere kafa yoran düşünürlerin de ortaya çıktığını söylüyor Serdar Turgut.

Ve bunları ikiye ayırıyor: Birincisi, Norman Mailer gibi dindar olmayan ama evrenin kurgulayıcısı olarak Tanrı’ya inananlar.

İkincisi, Alain de Botton’un ortaya attığı ateistler için din kavramını benimseyenler.

Bu kısa bilgiyi verdikten sonra, neden Serdar Turgut’un yazısındaki görüşlere katılmadığımı anlatayım:

1-Turgut, “ateistler için din” kavramını anlatırken, “İnsanlar tüm bu arayış zahmetine girmeden kendilerini bir dinin rahatlatıcı kucağına bıraksalar daha iyi olmaz mı?” diye soruyor.

Sonra da diyor ki: “Gayet tabii ki olabilirdi ama modern insanın beyni soru sormadan, sorgulamadan duramıyor işte.

Öncelikle, bana göre, Alain de Botton’un öne sürdüğü “ateistler için din” kavramı, yanlış bir çıkış noktasından hareket ediyor.

Çünkü ateistler, organize dinler varlığı kanıtlanamayan tanrısal gücü savunduğu için onlara inanmayı reddediyor ve gerçekte herhangi bir din arayışında da değil.

"İnsanların İnançları olmasa da, dini mekanları gezmekten hoşlandığı için dini ritüellere ihtiyaç duyduğu ve bu nedenle bir butik dinin yaratılması gerektiği" şeklindeki görüş, doğrusu çok temelsiz görünüyor...

Ayrıca, Turgut’un kendi sorusuna verdiği yanıt, inanç konusunda söylediklerini tutarsız kılıyor.

Mesele şu ki; ateistler ve agnostikler, “Tanrı’nın olmadığına % 100 inanıyoruz” demiyor. Onların dediği şu: “Biz, Tanrı’nın var olduğuna % 100 inanmıyoruz.”

Kendilerini organize dinlerin kucağına bırakmamalarının nedeni, bu konudaki sorgulamanın yasaklanmış olması...

Kesin olan şu ki; modern insan beyni, sunulanları tartışmasız kabul etmek yerine, soru sormayı beyinsel faaliyet açısından daha rahatlatıcı buluyor.

2-Serdar Turgut, “Ateizm Öldü” başlığı altında yazdığı bölümde, 21. yüzyılda inancın güçleneceği öngörüsünde bulunuyor.

Oysa bunu destekleyen herhangi bir araştırma ya da bilimsel çalışma mevcut değilken; son yıllarda bunun tersini ortaya koyan birçok araştırma yapıldı.

Örneğin Amerika’da yapılan “The American Religious Identification Survey” adlı çalışmaya göre, ülkede herhangi bir dine bağlı olmadığını açıklayan ateist ya da agnostiklerin oranı, son 18 yılda 50 eyalette birden artış gösterdi. 1990’da % 8 olan bu oran, yaklaşık iki katına çıkarak % 15’e ulaştı.

Pew Research Center tarafından yapılan bir araştırmada ise, 65 yaş üstündekilerin üçte ikisi, dinin kendileri için çok önemli olduğunu söylerken; bu oranın, 18-29 yaşlarındaki gençler arasında yüzde 44’e indiği görüldü.

Avrupa’da önemli bir ateizm dalgası olduğu ise bilinen bir gerçek; araştırmalar da bunu destekliyor. Bütün bunlar göz ününde bulundurulduğunda, 21. yüzyılda inancın güçleneceğini iddia etmek, bugün olanaklı değildir.

Belki bazı ülkelerin kendi iç dinamikleri nedeniyle inanca yönelik eğilimlerinde artış olabilir; ancak bunun bütün dünya ve yüzyıl için geçerli olacağını söylemek, geçerli bir dayanaktan yoksundur...

13 Nisan 2009 Pazartesi

Sempatiklik Stratejisi

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 12 Nisan 2009

86 yaşındaki ünlü Amerikalı tarihçi/yazar Prof. Howard Zinn, kısa bir süre önce bir röportajda, “Obama’nın doğruları yapması için gösterilere, protestolara, mektuplara ihtiyaç var,” dedi.

Çünkü Zinn’e göre, Obama, sağlık, vergi gibi konularda halkın isteklerini yapmak için yeterince kararlı gözükmüyor. Ayrıca savaşı Irak’tan Afganistan’a kaydırarak, ABD’nin geleneksel militarist stratejisini sürdürüyor. Bu yüzden de, Roosevelt'in iktidara geldiğinde karşılaştığı türden bir uyarılmayı hak ediyor...

Zinn’in sözünü, Obama’ya, ben de Türkiye için uyarlayabilirim: Obama’nın Türkiye ile ilgili gerçekleri daha net ortaya koyabilmesi için daha fazla uyarılması gerek...

Karşı çıkanları duyar gibiyim... “Obama, Türkiye’ye verdiği önemi dünyaya ilan etti; AB üyeliği için güçlü bir destek verdi; laik demokrasiden ve hukukun üstünlüğünden söz etti,” diyebilirler...

Bunlar doğru; ama Obama’nın bazı noktaların altını yeterince çizmediği de bir gerçek... Türkiye’nin bölgede önemli bir demokrasi olduğunu tekrarlayıp durdu, ama basın özgürlüğüne ve yargı bağımsızlığına ilişkin net bir mesaj vermedi...

Ülkeyi birbirine katan hukuk dışı soruşturma skandallarından, susturulmaya çalışılan gazetecilerden, medya üzerindeki büyük baskıdan, Türkiye’de demokrasinin nasıl çiğnendiğinden habersiz mi yoksa?

Elbette haberli... Ama iç politikada olduğu gibi dış politikada da pragmatik davranıp, sadece işine geleni öne çıkarıyor. Çünkü onun öncelikli sorunu, Türkiye’nin kusursuz bir demokrasi ile yönetilmesi değil; bölgede acilen çözülmesi gereken sorunları için daha fazla işbirliğinin peşinde...

Ayrıca Obama’nın konuşmasının, Bush’un 2004’te İstanbul’da yaptığı konuşmayla büyük oranda benzeştiği de dikkatlerden kaçmıyor. Amerikan başkanları öteden beri Türkiye’nin önemini söyleyip durmaz mı zaten?

Bush da, Avrupa Birliği’ne üyeliğimizi desteklemedi mi?

Bush da, Türkiye’nin demokrasisine ve Atatürk’e övgüler yağdırıp, bölge için modellik rolüne dikkat çekmedi mi?

O da, Türkiye’nin kültürler arasında köprü olduğunu söylemiş, hukuk düzeni ve insan haklarının önemine değinmişti...

Üstelik hatırlıyorum; Bush da Obama gibi, basketbolcu Mehmet Okur’dan söz edip onunla gurur duyduğunu belirtmişti...

Öyleyse, şimdi değişen nedir?

Obama yönetimi ile gelen en önemli değişiklik yöntemdir. Obama, Bush gibi “kimseye danışmadan” emirle yönetme yerine, karşısındakini dinleyerek “diyalogla” yönetecek...

Değişen bir nokta da, din vurgusunun azalması... Obama, Bush'un hatasını görmüş ve Türkiye’ye “ılımlı İslam”ı dayatmanın kendi çıkarına olmadığının farkına varmıştır.

Bush’un politikaları sonucunda, Türk halkının Amerika’ya bakışı, görülmedik ölçüde olumsuzlaştı. Oysa bölgede Irak, İran, Afganistan ve Suriye ile ilişkilerde Türkiye’den beklentileri var Obama’nın... Bu gezi de, bu taleplerin karşılığını alabilmek için izlenen “sempatiklik stratejisi”nin en önemli ayağıdır.

Başkanlık koltuğuna oturmasının üzerinden daha birkaç ay geçmesine karşın hemen Türkiye’ye gelmesinin, konuşmasına Türkçe kelimeler ve deyişler katmasının ardındaki neden de budur...

Peki, yöntem değişince sonuç değişir mi?

Bunu zaman gösterecek... Kapalı kapılar arkasında dile getirilen taleplerin ve bunlara karşılık verilen sözlerin neler olduğu ortaya çıkacak...

Ama bana öyle geliyor ki, Obama'nın başta sözde Ermeni soykırımı iddiası, Yukarı Karabağ ve Kürt sorunu olmak üzere, belli konularda daha fazla uyarılması gerek... Bir de, Mehmetçik’i aniden Afganistan’da Taliban’la savaşır bulmayalım da...

23 Şubat 2009 Pazartesi

İlahi Komedya...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/22 Şubat 2009

Geçen hafta sonu !f İstanbul AFM Bağımsız Filmler Festivali’nde “Religulous” adlı belgeseli izledim. Festivalde “İlahi Komedya” ismiyle gösterilen film, bugüne kadar gördüğüm dine karşı en sert eleştirileri içeren yapımdı.

Organize dinleri ve inancı sorgulayan belgeselin yönetmeni Larry Charles, senaryo yazarı ise Bill Maher. Larry Charles, ülkemizde de televizyonlarda gösterilen Curb Your Enthusiasm, Seinfeld, Mad About You gibi başarılı dizilerin ve Borat filminin yaratıcısı.

Politik komedyen olarak tanınan Bill Maher ise, Amerika’da muhafazakarların çok tepkisini çeken bir televizyon programcısı ve yazar.

Maher’e herhangi bir sempati duymamama karşın, filmle ilgilenmeme neden olan faktör Larry Charles’dı. Televizyon tarihinin gelmiş geçmiş en iyi dizisi Seinfeld’in yaratıcı ekibinde görev almış olması, yeterince ikna edici...

Basında çıkan yazılardan, filmin komik olduğunu biliyordum; ama bu kadarını beklemiyordum. 101 dakikalık belgesel boyunca sürekli güldü Emek Sineması’nı dolduran seyirciler...

Laik Türkiye’ye ılımlı İslam’ın dayatıldığı bir dönemde, yaşları 25-35 arasında değişen bir seyirci kitlesinin, dini böylesine eleştiren bir filme kahkalarla gülmesi ilginçti...

Peki, izleyicilerin bu kadar komik bulduğu neydi? Bill Maher, almış yanına kameramanını, Kudüs, Londra, Vatikan, Hollanda, Salt Lake City gibi birçok yere gidip, halkla ve din adamlarıyla konuşmuş. Soru-cevap şeklinde gelişen diyaloglar öyle inanılmaz ki, gülmekten alamıyorsunuz kendinizi...

Örneğin, bir Amerikan kasabasında, kamyon şoförlerinin üye olduğu bir kilisede ayine katılanlara soruyor Maher: “Hıristiyanlık’ta olmayıp da din adına savunulan şeyler sizi rahatsız etmiyor mu?” Yanıt geliyor: “Hayır.

Maher’in konuştuklarından birisi de, Müslümanlık’tan Hıristiyanlık dinine geçen rahip Jeremiah Cummings... Bizdeki kimi tarikat liderleri gibi, dini inançları sömürüp, müritlerden topladığı bağışlarla lüks içinde yaşıyor Cummings...

Pahalı kıyafetler ve kertenkele derisi ayakkabılar giymesinin nedeni sorulduğunda, kendisine inananların onun iyi yaşamasını istediğini anlatıyor... İsa’nın mütevazı bir insan olduğu hatırlatılınca da, aynen şöyle diyor rahip: “Ama İsa da iyi giyinirdi, keten giyerdi.

Röportaj yapılanlar arasında kimler yok ki?

Eskiden gay olan ama sonradan heteroseksüelliği seçip eşcinselliğe savaş açan rahip...

Musa Peygamber’in bir balığın içinde üç gün yaşadığına inananlar...

Cuma günleri dinen elektrik kullanmak, düğmeye basmak vb. yasaklar olduğu için kendilerine uygun aletler tasarlayarak Tanrı’yı aldatan ortodoks Museviler...

İslam’da kadınla erkeğin eşit olduğunu iddia eden din adamları...

Eyer takılan dinozorlarla insanların aynı dönemde yaşadığını gösteren Yaratılış Müzesi’nin Müdürü...

İsa olduğunu söyleyen sahte peygamber...

Scientology tarikatının çılgın müritleri...

Bütün bunların arasında en komik diyaloglardan birini de anmadan geçemeyeceğim. Bir Arkansas senatörüne, “Siz, Amerika’yı yöneten insanlardan birisiniz. İncil’deki konuşan yılan hikayesine nasıl inanırsınız?” diye soruyor Maher. Senatörün yanıtı müthiş: “Senatoya girmek için zeka testi istemiyorlar.

Filmle ilgili anlatılacak çok şey var ama bu kadarı yeter herhalde...

“İlahi Komedya”nın verdiği mesajları yazarak bitirelim yazıyı: Politikacıların dini sömürmesine karşı çıkın. Din adına dünyanın kan gölüne döndürülmesine izin vermeyin. İnanmama özgürlüğüne de saygı duyun. Bağnazlığa karşı şüpheci olun, sorgulayın ve aklınıza güvenin.

Not: Film, !f Ankara etkinlikleri kapsamında, 27 Şubat’ta AFM CEPA Sineması’nda da gösterilecek.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Cahilliğin Egemenliği

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/23 Kasım 2008

Şiddetle yağmur yağarken bir taksiye biniyorum. Orta yaşlı şoför konuşmaya başlıyor:

“Nasıl yağmur yağıyor! Bir de küresel ısınma var diyorlar. Hani nerde? Her şey Allah’tandır! İster yağdırır ister yağdırmaz.”

Şoför konuşmaya devam edince yanıt vermek gerekiyor. “Durum öyle değil,” diyorum. Küresel ısınmanın belirtilerinin birçok alanda görüldüğünü, buzulların eridiğini, kimi göllerin ve hayvan türlerinin yok olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Lafımı kesip, “Kim demiş bunları?” diye soruyor. “Bilim adamları ve uzmanlar,” şeklindeki yanıtım onu hiç tatmin etmiyor, aksine kızdırıyor. “Bunlar safsata! Onlar hep böyle konuşur,” diyor.

***


Plastik damacanalarda su satan bir esnaf ile konuşuyorum. Şişenin altındaki dönüşüm logosuna bakmak isteyince, hemen anlıyor sebebini. “7 sayısına mı bakacaksınız?” diye soruyor.

“Evet,” diyorum. Çünkü damacanaların altında bulunan logonun içinde 3 ya da 7 rakamı varsa, bu o damacananın yüksek oranda kimyasal madde içerdiğini ve insan sağlığına zararlı olduğunu gösteriyor. Ama o, ısrarla bunu inkar etmeye çalışıyor.

“Bilim öyle demiyor,” diye karşılık verince sinirleniyor. “Ne bilimi? Onların işi gücü milleti korkutmak!” diyerek öfkesini açığa vuruyor.

***

Küresel mali krizin bütün dünya piyasalarında ciddi çöküşlere yol açtığı bir sırada, Başbakan Erdoğan anlaşılması güç laflar ediyor. Bankacılık sistemimizde alınan dersler nedeniyle ekonominin sıkıntıya düşmeyeceğini anlatıyor... “Hamdolsun, korkulduğu gibi bir şey söz konusu değil,” diyor.

Ekonomistler, mali krizin reel sektöre yansıyacağı konusunda uyarıyor, yaklaşan tehlikenin boyutları verilerle anlatılıyor ama nafile... O, “Kriz inşallah bizi teğet geçecek,” diyor.

Fakat aradan daha bir ay geçmeden krizin yansımaları görülüyor. Sanayideki üretim, eylül ayında geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 5.5 oranında düştü... İş yerleri kapanıyor, ağustos ayında 207 bin kişi daha işsizler ordusuna katıldı... Olsun... Başbakan, yine de krizin Türkiye'yi teğet geçeceğine inanıyor... Washington'a gidince, IMF'den para almak için, krizden etkilenmemenin mümkün olmadığını söylüyor ama Türkiye'de farklı konuşuyor...

***

Bu birbirinden bağımsız gibi görünen üç olayın ortak bir noktası var. Başbakan Erdoğan'ın aymazlığı, oy peşindeki takıyyeci politikacının tavrı olmanın ötesinde. Şoförün, su satıcısının ve Başbakan'ın tavrı, sonuçta aynı anlayıştan kaynak buluyor. O da, bilimsel çalışmayla elde edilen verileri değersizleştirme çabası. Böylelikle, bu tür verilerin yerine boş inançlar geçirilince, her türlü yanlışı gerçekmiş gibi göstermek olanaklı hale geliyor. Aynı anlayış, bir zamanlar da Kenan Evren'in radyasyonun faydalı olduğunu savunmasına yol açmıştı...

İlkel toplumlara uygun bir yaklaşım bu. Ancak neden diye sorgulamadan efendisine biat edenler tarafından kabul edilebilir. Oysa kulluktan vatandaşlığa geçen insan, araştıracak, bilimsel verileri aklın süzgecinden geçirip değerlendirecektir.

Bu yaklaşım değişmediği sürece, ne yazık ki, Türkiye’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması olanaklı görünmüyor. Mustafa Kemal Atatürk, boşuna “Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir,” dememiştir. Çünkü çağdaşlığın yolu bilimden geçer.

Atatürk’ü daha iyi tanımak amacıyla “belgesel” yaptığını iddia edenler, onun özellikle bu yönünü göz ardı etmemeli. Atatürk’ün düşünce sisteminin temelleri topluma doğru bir şekilde anlatılmazsa, işte bugünkü gibi, cahillik gelir çöker tepemize...

1 Eylül 2008 Pazartesi

Tesettür, Kadınlar ve Erkekler...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/31 Ağustos 2008



Geçenlerde Washington Post’ta Ellen Knickmeyer imzalı bir haber çıktı. Habere göre, Mısırlı kadınlar, örtünmenin tacizleri artırdığını; çünkü erkeklerin o örtülerin altında saklananı merak ettiğini söylüyor. Kimilerinin bu iddiaya tek kaşını kaldırıp şüpheyle bakacağını bildiğimizden, haberde sözü edilen bir araştırmaya değinmekte yarar var.

Mısır Kadın Hakları Merkezi'nin yaptığı araştırma için Mısırlı kadın ve erkeklere tacizle ilgili sorular sorulmuş. Kadınların yüzde 83’ü tacize uğradığını, ne giyerlerse giysinler fark etmediğini, sokakta sürekli rahatsız edildiklerini belirtmiş. Erkeklerinse 3’te 2 çoğunluğu, kadınlara taciz uyguladıklarını itiraf etmiş.

Araştırmanın en ilginç sonucu, hem erkeklerin hem de kadınların kısa etek ve dar kıyafetlerin tacizi tetiklediğini düşünmesine karşın, bu tür olaylara en çok maruz kalan kesimin 'hicab'lı kadınlar oluşu...

***



Diyelim ki araştırmadan aksi yönde bir sonuç çıksaydı, o zaman ne denilecekti? Muhtemelen, “Kadınların erkeklerin tacizine uğramaması için tesettüre girmesi gerek,” gibi bir yorum duyacaktık...

Fakat bir kadının karşı cinsi çeken en etkili özelliklerinden birisinin gözleri olduğunu söylüyor uzmanlar. Bu durumda, burka denen kafesli çarşafın içine mi hapsedilecek kadın bakışları?! Oysa, tacizleri önlemez bu örtünmeler... Çünkü önlüyor olsaydı, dünyada taciz vakaları sıralamasında birinciliği, kadınların burka ile dolaştığı Afganistan almaz; ikincilik de, kadınların yüzde sekseninin örtündüğü Mısır'ın olmazdı...

Şu da bir gerçek ki, kadını kapatan erkekler, bir yandan da kendi cinslerine hakaret etmektedir. Sokakta karşılaştığı kadının boynunu ya da saçını gören erkek, o kadar mı ilkel ki, heyecanlanıp kendine hakim olamıyor ve kadını taciz ediyor? Günlerce dağda aç kalmış birinin bulduğu ilk yiyeceğe saldırması gibi, o da saçı açık bir kadın görünce üzerine mi atlayacak?

***



Şimdi bu satırları okuyup, “İnsanlar inançları nedeniyle tesettüre giriyor,” diyecek olanlara da şunu sormak gerekir: Kuran, kadının çarşafa girip türban takmasını zorunlu mu kılıyor?

Konunun uzmanları, Kuran’da türban olmadığını sürekli anlatıyor. Türban uygulaması, İran’dan ülkemize ithal edilmiş, din sömürücülerinin istismarıyla da bugünkü noktaya taşınmıştır. İran’da sadece birkaç yıl içinde tamamlanan bir süreç sonunda, tüm kadınlar 'hicab'a sokuldu. Şimdi Türkiye’de de güçlenen takıyyeci İslam’ın etkisiyle, tesettüre giren kadın sayısı giderek artıyor.

Hadi diyelim ki, bu artışa katkıda bulunanların bir kısmı, egemen siyasi görüşle yakınlaşıp onun nimetlerinden yararlanmak isteyenler olsun. Bir bölümü de, gerici zihniyetin çarpıtmalarına kananlar olsun.

Ama bunların içinde bazıları var ki, onlar da örtünerek tacizden korunabileceklerine inandırılıyor. İşte onlara Mısır ve Afganistan örneğini vermek gerekiyor. Kadını ne burka ne peçe ne de türban korur... Aksine örtünme, onu aciz, saklanmaya muhtaç, ikinci sınıf insan konumuna düşürür...

Çare, eğitim düzeyinin yükseltilmesi, bağnazlığın kökünün kurutulması ve kadının toplumun özgür ve eşit bir bireyi olarak kendi bedeni ile aklı üzerinde kendisinin egemenliğinin sağlanmasıdır. Bu yapılmadığı sürece ülke ilerleyemez...

Yazıyı, Atatürk'ün 1925'te sorduğu soruyla bitirelim: "Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere çıkabilsin?"

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Din ve İnanç

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/6 Temmuz 2008

"Do You Believe?"

Bu kitap başlığı, New York’ta bir kitapçıda yeni satışa çıkan yayınlara bakarken dikkatimi çekmişti. İlginç olan, yalnızca okuyucuyu bir anda yakalayan "İnanıyor musunuz?" sorusu değil, aynı zamanda kitabın çarpıcı bir sadeliği yansıtan kapak tasarımıydı. Alt başlık ise, merakı iyice kamçılayacak cinsten: “Tanrı ve Din Üzerine Konuşmalar”.

Antonio Monda'nın yeni kitabından söz ediyorum. Monda, New York Üniversitesi’nin Tisch Güzel Sanatlar Okulu’na bağlı Kanbar Film ve Televizyon Enstitüsü’nde öğretim üyesi. Aynı zamanda ödüllü bir film yönetmeni. Aklına iyi bir fikir gelmiş, sanat ve edebiyat dünyasının tanınmış isimleriyle Tanrı ve din hakkında röportajlar yapıp kitaplaştırmış.

Bu isimler arasında, Paul Auster, Toni Morrison, Salman Rüşdi, Arthur Schlesinger Jr., Michael Cunningham gibi dünyaca ünlü yazarlar ve tarihçiler ile Martin Scorsese, Jane Fonda, Spike Lee, David Lynch gibi sinemacılar var.

Kitabı okurken, Monda’nın Katolik olduğunu anlıyoruz. Ama röportajları, herhangi bir görüşü dayatmadan, bu hassas konularda ufuk açıcı tartışmaların ortaya çıkmasını hedefleyerek yapmış. Konuştuğu kişilerin kimisi ateist, kimisi agnostik (bilinmezci), kimisi de inançlı ama organize dinlerle sorunu var.

Herkese genel olarak aynı soruları yöneltip, onların düşüncelerinin dayanaklarını bulmaya çalışmış Monda. Sorulardan birisi, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler romanından alıntılanan "Tanrı yoksa herşey mübahtır" görüşüne katılıp katılmadıkları. Yanıtı aranan esas konu ise, insanın içsel ahlak duygusunun Tanrı'ya olan inancına bağlı olup olmadığı...

Agnostik olduğunu açıklayan tarihçi Arthur Schlesinger Jr., bu yöndeki soruyu yanıtlarken, "İnsanoğlu medeni bir toplum yaratmak için yasalar ve kurallar koyabilmiştir. Tolerans göstermeye ve sevmeye muktedirdir," görüşünü dile getiriyor.
Kutsal bir güç olduğuna inanan ama hiçbir organize dine mensup olmayan David Lynch ise, iyiliğin ve kötülüğün kendi içimizde olduğunu düşünüyor.

Yönetmen Spike Lee, bir yanda elimizde öğretiler ve emirler varken, diğer yanda organize din ve onu temsil edenlerin olduğunu belirtiyor. Örnek olarak da, dini çatışmalar sırasında Tanrı adının suistimal edilişini, Pat Robertson adlı Protestan rahibin, Venezüella Devlet Başkanı Chavez’in katli yönünde çağrı yapışını hatırlatıyor.

Röportajlarda savunulan görüşler bazı noktalarda birbirinden o kadar farklı ki, inancın neden tamamen Tanrı ile birey arasında bir mesele olduğu çok açık bir şekilde ortaya çıkıyor.

Örneğin Michael Cunningham, Tanrı'yı siyah bir kadın olarak hayal ederken; oyun yazarı/şair Derek Walcott, ak sakallı yaşlı bir beyaz adam olarak düşünüyor. İnsanların hayaline müdahale edemeyeceğinize göre, onları kendi inançlarıyla baş başa bırakmak en doğrusu.

Din konusunda günümüzde yaşanan en önemli iki tehlikeyi, bana göre, Paul Auster ve Michael Cunningham ortaya koyuyor. Dinin köktendinci eğiliminden neden dehşete kapıldığını anlatırken şöyle diyor Auster: “Kesinlikçilik (absolutism) ile ilgili sorun, insanı gerçeği bulduğuna inanmaya yöneltmesidir. İşe bu varsayımdan başlarsanız, her türlü çarpıtmaya açık hale gelirsiniz ve görüşlerinizi paylaşmayanları insanlıktan çıkarırsınız.

Dinin siyasette kullanımı ile ilgili olarak Michael Cunningham’ın üzerine parmak bastığı sorun ise, Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor: "Ülkeleri din yönetmemeli. Dinlerde tek bir insan tipi, toplumlarda ise çeşitlilik vardır."

İşte tam da bu nedenle lailkliğe dört elle sarılmamız gerek...

14 Nisan 2008 Pazartesi

Doktor Yerine Dua!

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/13 Nisan 2008


Bir New York sabahı hızla metronun merdivenlerinden inerken, elime bir gazete tutuşturuyor birisi. “Dünyanın en büyük küresel gazetesi” sloganıyla yayımlanıp bedava dağıtılan Metro gazetesiymiş meğerse.

Trene bindiğimde görüyorum ilk sayfadaki manşeti: 11 yaşındaki hasta kız, anne ve babası doktor aramak yerine dua etmeyi tercih edince hayatını kaybetti...

Kızın adı Madeline. Öldükten sonra yapılan otopside şeker hastası olduğu, fakat zamanında müdahale edilemediği için vücudunda azalan insülin oranı nedeniyle öldüğü ortaya çıkıyor.

Soruşturmayı yürüten polis şefinin verdiği bilgiye göre, bir ay önce hastalık belirtileri başlamış olmasına karşın, ailesi Madeline’i doktora götürmeyi reddediyor. Nedeni, aşırı dindar olan ailenin, kızlarının hastalığını doktorların değil, duaların iyileştireceğine inanması!

***

Haberi okudukça ürperiyorum. Bu çağda hala hastalıkların Tanrı’dan geldiğini ve bu nedenle de sadece duayla geçebileceğini düşünmek dehşet verici…

21. yüzyıldan 12. yüzyıla geri dönüş mü yaptık acaba?

12. yüzyılda yaşıyor olsaydık, bu bağnazlık karşısında nasıl tepki verirdik? Aydınlanmayı yaşamayan insanoğlu, böylesine bir cehaletin neden olduğu vahşeti kabul edilebilir bulur muydu?

Bunun yanıtını vermek için, önce aydınlanmanın ışığını hissetmeyen toplumlara bakmak gerekir. Bu tür toplumlarda insan, sorgulamayan ve eleştirmeyen, yalnızca kalıp halinde sunulan emirlere biat eden bir varlık olarak kalır.

İnsan, bir kere aklını kullanmayı bırakıp dogmalara inanmaya görsün, ondan sonrasında düşeceği karanlığın ucu bucağı yok.
Kızları gözlerinin önünde komaya girip can çekişse bile, düşünme yeteneğini kaybeden beyinler uyuşmuştur bir kere... Onlara göre tek doğru vardır; o da değişmez. Bulabildikleri tek çözümse, kadere boyun eğip dua etmektir.

***
Bu gazete haberini, Amerika’da özellikle Evanjelistlerin iktidarında artan bir tartışma kapsamında değerlendirmek gerek.

Nasıl oluyor da birçok bilim dalında dünyanın en ileri ülkesi olan Amerika’da hala bu tür olaylar yaşanabiliyor?

Gerçek şu ki, Amerika’da bilimi sanki dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bir kesim var. Bu ülkede, özellikle son sekiz yıldır, bilimsel çalışmalar dini nedenler gösterilerek engelleniyor.

Milyonlarca hastanın yaşam umudu olabilecek kök hücre araştırmalarına izin verilmiyor.

Dine aykırı olduğu söylenerek kürtaja karşı çıkılıyor. Hatta bazıları, anne tecavüze uğramışsa bile kürtaj hakkı olmaması gerektiğini savunuyor… İsa Peygamber, yaşamında kürtaja karşı hiçbir şey söylememiş, ama dincilere bakarsanız kürtaj dine aykırı…

Fanatik dincilerin aldatmacalarına kanmayan Amerikalılar soruyor:

İsa, yaşadığı süre boyunca savaşlara karşı değil miydi? Sürekli insan hayatının değerini vurgulamamış mıydı? Madem o kadar dine bağlısınız, neden ülkeyi haksız yere bir savaştan diğerine sürükleyip suçsuz insanların hayatıyla oynuyorsunuz?

Bu dincilerin yöntemi her yerde aynı; peygamberlerin söylemediğini, kutsal kitaplarda yazmayanı değişmez emirmiş gibi topluma dayatmak, dinen açıkça yasaklanmış olanı da görmezden gelmek…

Tanıdık geliyor değil mi?

Din ile bilimi sanki karşı karşıya iki ayrı inançmış gibi gösterenlerin topluma sundukları ayrım da şu:

Ya dindarsınız ya da bilimden yanasınız…

Ya inanıyorsunuz ya da inanmayanlardansınız…

Bu, çok tehlikeli bir ayrımdır.