22 Nisan 2012 Pazar

Walmart'a Umut Bağlamak...

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 22 Nisan 2012

Aşağıdaki karşılaştırmalı rakamlar, özel sektörde dünyanın en büyük işvereni Walmart’ın portresini çok açık bir şekilde orraya seriyor.

* Mağaza sayısı: 1962’de 1, 1976’da 276, 1987’de 1198, 1996’da 2943, 2005’te 5289, 2011’de 8970. 

* Walmart’ın net satışı 419 milyar dolar; Norveç’in gayri safi milli hasıla miktarı 414 milyar dolar (Norveç, bu oranla dünyada 23.)

* Walmart’ın Amerikan eğlence sektörü ile ilgili toplam satışı 31 milyar dolar, Amerika’daki toplam gişe hasılatı 10 milyar dolar.

* Walmart’ın gıda ürünleri (sebze, meyve, hazır gıda vs.) satışı 141 milyar dolar, Whole Foods'un satışı 9 milyar dolar.

* Walmart’ın Amerika’daki toplam çalışan sayısı 1.4 milyon, Amerika’daki itfaiyeci sayısı 305.500, South Dakota eyaletinin nüfusu 814 bin.

* Dünyadaki toplam Walmart çalışanı 2.1 milyon, dünyadaki en ufak 50 ülkenin toplam nüfusu 2.1 milyon.

* Walmart mağazalarının toplam alanı 91.42 kilometrekare, Manhattan’ın yüzölçümü 61 kilometrekare.

* Her saniyede bir kişi Walmart’ın dünya çapındaki 8970 mağazasından bir ürün satın alıyor.


*** 

1962’de Samuel Moore Walton, Arkansas’ta ilk Walmart’ı açtığında hiç kimse işin bu kadar büyüyeceğini hayal etmemişti. Forbes dergisi, Walton’ın 2.8 milyar dolarlık servetiyle Amerika’nın en zengini olduğunu ilan etti. 1991’de Mexico City’de ilk Walmart açıldığında, sadece Amerika’nın değil, dünyanın da kaderini etkiler hale geldi.

Bu kadar büyümenin ortaya çıkardığı rakamlar, elbette sadece işgücü ya da yaratılan değerle sınırlı kalmadı. Bunun bir bedeli vardı; kısa süre sonra o bedelin ne olduğu ortaya çıktı. 1992’de ABD Başkanı George H. W. Bush, Walton’ı Özgürlük Madalyası ile ödüllendirse de, aynı yıl Bangladeş’te Walmart’a ürün tedarik eden bir fabrikanın çocuk işçi çalıştırdığı manşetlere yansıdı.

Şirketin 1996’da Çin’de ilk mağazasını açmasıyla neden olduğu sömürü ve çevreye verdiği zarar konusunda endişeler arttı. Walmart’ın elektrik tüketimi bugün 27 milyar kilowatt-saat. Bütün dünyada neden olduğu karbondioksit miktarı, 2010’da 21.4 milyon ton. 2008’de en az karbondioksit salımına neden olan 50 ülkenin yarattığı toplam miktarın, 15 milyon ton olduğu düşünülürse, karşımızdaki devin boyutu daha iyi anlaşılıyor.

Mother Jones dergisinin bu ayki sayısında Andy Kroll’un Walmart’la ilgili ilginç bir haberi yer alıyor. Hatırlanacağı üzere şirket, 2005’te sürdürülebilirlik programı başlatarak enerji harcamasını azaltacağını, sadece yenilenebilir enerji kullanarak daha fazla organik ürün satacağını ve yerel üreticiyi destekleyeceğini açıklamıştı.

Ancak beklenen hedeflere ulaşılamadı. Kroll, Walmart’ın çevreyi ve çalışanların haklarını korumak için fabrikalarını denetim altında tuttuğu iddiası üzerine Çin’e gitmiş. Bulduğu sonuç çarpıcı. Walmart’ın tedarik zincirinde yer alan çoğu fabrika, işlerinin yarısından fazlasını denetim altında tutulmayan “gölge” fabrikalara aktarıyor...

Walmart, bugüne kadar karbondioksit salımı yüzünden çevrecilerin doğal bir hedefi haline gelmişti. Ancak Kroll’un haberinde belirttiği gibi, 2009’da Kopenhag Dünya İklim Değişikliği Zirvesi’nin fiyaskoyla sonuçlanmasından sonra, çevrecilerin bir kısmı, “Bu firma sığınacak son liman olsa da, dünyayı değiştirme potansiyeli var. Eğer Walmart, enerji tüketimini ve karbondioksit salımını azaltıp, çevreci uygulamaları benimserse, bir umut olabilir” diyor.

Bu, ilk anda mantıklı bir düşünce gibi algılanabilir ama bence kapitalist sistem için fazla iyimser bir beklenti. Gerçek umut, varlığını sömürüye borçlu olan kapitalizmin kendini denetleyerek dizginlenmesinden mi doğar yoksa yerine insancıl başka bir düzen kurulmasından mı?

_

15 Nisan 2012 Pazar

Eleştirel Düşünce ve Eğitim

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 15 Nisan 2012

Geçen hafta New York’un Brooklyn bölgesinde yürürken birden dikkatimi bir duvar yazısı çekti. Siyahı bir erkek ve kız çocuğu güneşli bir günde oynarken gösteren resmin altına “Respect Critical Thinking” (Eleştirel Düşünceye Saygı Göster) yazılmıştı. Amerikalılar, yazıyı çeşitli plaformlarda kullanarak mesaj verme işini çok iyi beceriyor. O nedenle bu alışılagelmiş bir durumdu. Ancak önemli olan, özellikle o ifadenin tercih edilmiş olmasıydı. Çünkü duvar, bir orta öğretim kurumunun binasına aitti.

Bir hafta öncesinde ise, Türkiye’de 4 + 4 + 4 ismiyle bilinen yasa Meclis’ten geçmişti. 8 yıllık kesintisiz ilköğretim ibaresini “ilköğretim” ve “ortaöğretim” şeklinde değiştirip, “8 yıllık kesintisiz” ibaresini de metinden çıkaran yeni kanun, çok açık ki imam hatip okullarının orta kısmını açmak için yapılan bir girişim.

Ortaokul ve liselerde isteğe bağlı olarak Kuran derslerinin okutulması gibi diğer inançlara mensup vatandaşlar aleyhine ayrımcılık yaratan bir uygulamayı başlatan yasa, zaten birçok açıdan aksayan eğitim sistemini tamamen baltalıyor. Okula başlama ve sınava hazırlanma yaşının düşmesi, dershane sektörünün büyümesi, çocuk işçilerin ve gelinlerin çoğalması gibi sorunları artırmanın yanı sıra, dinsel, muhafazakar, piyasacı içeriğe sahip bir eğitim sistemini kuruyor.

Bu tür bir eğitim sisteminde eleştirel düşünceye saygı duyulabilir mi?

Brooklyn’de ortaokulun duvarına yazılan yazı, belki bir Avrupalı için çok dikkat çekici olmayabilirdi. Ama Türkiye’de yaşayan bir insan için son derece çarpıcı ve üzücü. Üzücü; çünkü bırakın değer vermeyi, eleştirel düşüncenin hapsedildiği bir ülke Türkiye. Belirli bir ideolojinin, bakış açısının toplumun her kesimine dayatıldığı bu ülkede, eğitim sisteminin de ona uygun olarak baskı altına alınması, sömürünün çocuklara kadar inmesi sonucunu doğurdu.

Farklı düşünen, farklı inançları olan, farklı toplum kesimlerinden gelen herkesin dışlandığı toplumda, eğitim kurumları da, adeta birer fabrika gibi aynı dünya görüşüne sahip bireyler yetiştirme işlevi doğrultusunda kurgulanıyor.

Diyelim ki Anadolu’nun bir kentinde yaşayan bir aile, çocuğunun Kuran derslerine girmesini istemedi. Bu durumda o ailenin öğretmenler ve diğer öğrencilerin aileleri tarafından uygulanacak mahalle baskısına maruz kalmayacağının, dinsizlikle suçlanmayacağının garantisi var mı? O aile ateist olamaz mı?

Bunları sorunca, “Sorun yok” yanıtını alabiliriz ama uygulamada yaşanacak sorunları görmek için Türkiye’yi biraz tanımak yeter. Sonuçta, Başbakan’ın mitinginde Alevi olduğu için ana muhalafet liderinin bile yuhalandığı bir ülke burası.

Kuran’ın seçmeli ders olması sonrasında başlayan tartışmalarda, Başbakan, Kemal Kılıçdaroğlu’nu kastederek, “Kuran seçmeli ders oluyorsa, Alevilik de seçmeli ders olsun diyor. Ya Kuran Alevi kardeşlerimin kitabı değil mi?” diye sormuştu.

Bunun üzerine Hubyar Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu, “Alevilerin Kuran anlayışı, algılayışı, yorumu ve uygulaması, ne Sünni ne de Şii İslam anlayışına benzer. Aleviliğin İslami mezhep-tarikat ve yorumlardan çok farklı olmasının nedeni de budur. Bu yüzden Başbakan'ın 'Kuran sizin de kitabınız değil mi?' sorusunun bir cevaba ihtiyacı var: Okullarda okutulacak olan Kuran bizim kitabımız değil” diyerek yanıtlamıştı.

Bu durumda ne olacak? Eleştirel düşünce geçerliyse, böyle düşünenlerin inançlarına yanıt veren dersin müfredata konması gerekir. “Hayır, sen o şekilde düşünemezsin. İnanman gereken bu!” mu denilecek?

Bana göre doğrusu, dinin bütünüyle sivil hayat alanında bırakılması ve devlet okullarının müfredat programında ders olarak yer almamasıdır.

_

8 Nisan 2012 Pazar

İşgal Ruhu Ölmedi!

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 8 Nisan 2012

Bir süredir New York’tayım ve sonbahardaki başkanlık seçimine doğru Amerika’daki siyasi ortama ilişkin gözlemlerde bulunmaya çalışıyorum. Politikacıların ya da lobicilerin manipülasyon yaratmak amacıyla medyaya yönelik yorumlarından ziyade sokaktaki insanın ne düşündüğünü anlamak istiyorum.

Dikkatimi çeken en önemli şey, geçen yıl 17 Eylül’de “Occupy Wall Street” (OWS - Wall Street’i İşgal Et) sloganıyla başlayıp tüm Amerika’ya yayılan eylemlerin baharla birlikte yeniden canlanmaya başlaması oldu. Zuccotti Park’ta yapılan protesto, aralık ayında polisin bir gece yarısı sert bir müdahaleyle parkı boşaltmasıyla sonuçlanmıştı. Araya kış da girince Amerikan politikasını yönlendirebilecek bu işgalin ne olacağı sorusu tartışılmaya başlanmıştı.

Çok kısa sürede etkisi Amerika sınırlarını aşıp 82 ülkede 95 kente yayılan eylemlerin bütün sorunlar aynen ortadayken birden durması mantığa aykırıydı. Polis belki OWS protestosunu Zuccotti Park’tan kovdu ama görünen o ki, ona hayat veren ruhu yok edemedi; o ruh bu defa başka bir yerde ortaya çıktı. New York’un en büyük meydanlarından biri olan Union Square, haftalardır işgalin merkezi durumunda.

Her yer polis kaynasa da protestocular kararlı. Konuştuğum eylemciler, talepleri karşılanmadığı sürece, yılmayacaklarını yineledi. Toplumun % 1’ini oluşturan aşırı zenginlerin lehine oluşan ekonomik eşitsizliğe, şirketlerin ticari hırsla kitleleri sömürmesine karşı “Biz % 99’uzuz” diye bağırıyorlar.

“Belli başlı isteklerinizi sıralarsanız, sizin için vazgeçilmeyecek olanlar hangileri?” diye sorduğumda hep şu yanıtı aldım: 1- Konut kredilerinin neden olduğu icra ve iflaslar son bulsun. 2- Öğrenci borçları affedilsin 3- İşsizlik azalsın.

Bu taleplerin, Obama’yı desteklesin ya da desteklemesin, halkın genelinin, % 99’unun talepleri olduğu kesin. Bunların yanı sıra zenginler lehine yapılan vergi indirimlerinden vazgeçilmesi, sosyal güvenlik şartlarının dar gelirliler ve orta sınıf yararına düzenlenmesi, sağlık sigortasının yaygınlaştırılması, emekli maaşlarının artırılması, çalışanlar lehine yapılacak iyileştirmeler, eğitim masraflarının azaltılması gibi istekleri de var.

Kısacası halkın Amerika’da giderek azıp çığırından çıkan kapitalizm ile sorunları var. Çalışanı sömüren bu sistemin artık dizginlenmesini talep ediyorlar.

Union Square’de eylem alanında dolaşırken gözüme şu pankartlar çarptı:

“Polisin 16 yaşında bir kızı protesto eylemine katıldığı için tişörtünden çekip, sokaklarda sürükleyerek tutuklamasını kınıyoruz”

“Daha iyi bir dünya mümkündür”

“Lobicilere gücüm yetmiyor, o nedenle örgütleniyorum”

“Eğitim, ekonomik adalet ve farklı bir toplum için yürüyün!”

“Savaşlarla savaşın, insanları değil gücü yok edin”

“Afganistan’daki gece yarısı polis baskınlarına hayır, OWS’e karşı gece yarısı polis baskınına hayır!”

“Bizim sahibimiz değilsiniz”

Dikkat çeken bir nokta da, Amerikan polisinin tamamen barışçıl bir şekilde yapılan bu eylemlere karşı tavrının giderek sertleşmesi. Tutuklamalar, parkı çevirip giriş çıkışı yasaklamalar söz konusu.

Öte yandan, Cumhuriyetçi kanatta başkan adaylığı için adları öne çıkan Mitt Romney ve Rick Santorum’un düşünce çizgileri, OWS hareketi ile tamamen ters yönde seyrediyor. Hatta Romney, “Onları koruyan kurumlar var zaten” diyerek yoksul kesim için endişelenmediğini söylemekten bile çekinmedi.

Ama bence şu veriyi hiçbir Amerikalı politikacı göz ardı etmemeli: Yapılan son araştırmalara göre, Amerikan halkının % 30’unun kapitalizm dışındaki seçeneklere açık olduğu ortaya çıktı. Bu 90 milyon dolayında insan demek!

-

1 Nisan 2012 Pazar

Müziğin Gücü

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 1 Nisan 2012

Geçen haftayı Teksas’ın başkenti Austin’deki bir müzik festivalinde geçiren ve o sürede adeta dünyanın geri kalanıyla bağlarını koparan bir yazar ne yazar? Bence insanoğlunun en büyüleyici keşiflerinden birisi olan müzik hakkında yazar.

Bugün bu yazıyı okuduğunuz dakikalar boyunca sizleri farklı bir dünyaya götürmek istiyorum. Savaşın, katliamın olmadığı, insanların canlı müzik dinleyip yeni grupları keşfetmek için yüzlerce mekan arasında günlerce mekik dokuduğu bir atmosfer düşünün.

Austin'deki South by Southwest (SXSW) adlı festivalde böyle bir ortam vardı. Yorgunluktan bayılacak kadar koşuşsanız da, ayaklarınız su toplasa da, uykusuz kalsanız da yüzünüzün güldüğü bir ortam. Müziğin gücünü ve saflığını iliklerinize kadar hissettiğiniz bir ortam...

Irk, din, dil, yaş, cinsiyet, etnik köken farklarını ortadan kaldıran büyük bir güç müzik. Festivalin açış konuşmasını yapan rock müziğin ‘Patron’u Bruce Springsteen de müziğin anlamı üzerine görüşlerini anlatırken bu konuya değindi. Müzik türleri arasındaki farklılaşmanın ayrışmaya neden olmayacağını şu sözleriyle anlattı:

“İnsani ifade ve deneyimlerin saflığı gitar, tüp, pikap ya da mikroçiplerle sınırlı değildir. Bunu yapmanın doğru ya da katıksız, düz bir yolu yok. Söz konusu olan sadece yapılmış olmasıdır.”

Bir müzisyenin insan olmaktan kaynaklanan duygularını ve deneyimlerini ne şekilde olursa olsun; gitarla, elektronik aletlerle, vokalle ya da bilinmeyen ama kendi yaptığı bir aletle dışavurumundan doğuyor müzik. Onu ne şekilde anlattığı değil, anlatması önemli olan. Gerçek anlamda müziğe punk bakış açısını yansıtıyor Springsteen’in görüşü.

***



Buradan sözü SXSW kapsamında izlediğim bir filme bağlayacağım. Emmett Malloy’un yönettiği “Big Easy Express”in dünyadaki ilk gösterimi yapıldı Austin’de. Bir müzik belgeseli niteliğindeki film, Mumford & Sons, Edward Sharpe & The Magnetic Zeros ve Old Crow Medicine Show adlı üç ayrı grubun geçen yıl Amerika’da eski bir trenle çıktığı turneyi anlatıyor.

Müzisyenler Kaliforniya’dan Teksas’a, Oakland’dan New Orleans’a kadar farklı yerlere uğrayıp konser vermek için kilometrelerce yol kat etmiş; Malloy da onlarla birlikte düşmüş yola.

Filmde beni en çok etkileyen nokta, müzisyenlerin nasıl gelişeceğini bilmedikleri bir maceraya atılırken duydukları heyecan oldu. Filmin gösterimi sonrasında izleyicilerin sorularını yanıtlarken, bunun kendileri için tinsel bir deneyim olduğunu anlattılar.

Yolculuk sırasında verdikleri molalarda bozkırda kendi kendilerine çalıp söyleyişleri, tren hızla giderken kendilerini eğlendirmek için yaptıkları müzik, insan olmayla ilgili en güzel deneyimleri yansıtıyordu. Springsteen’in dediği gibi, önemli olan söyleyeceklerini ne aracılığıyla söyledikleri değil, sadece söylemeleriydi...

Müziğin saflığı tam da bu noktada. İnanmadığınız bir şeyi tüm dünyaya karşı haykıramaz, onu milyonlarca insanla paylaşmak istemezsiniz. Üstelik bir kere söyleseniz bile dünya döndüğü sürece o şarkı çalınır, duyulur, sizin kimliğiniz olur.

James Brown, yıllar önce bir konserinde Bruce Springsteen’in adını anımsayamadığı için “Mr. Born in the USA de aramızda" demiş. Springsteen, bu anısını gülerek anlatıyor; hiç üzülmemiş bu duruma, aksine James Brown’un kendisinin şarkısını bilmesinden gurur duymuş.

Müzik, etkisini yıllar geçse de saflığını yitirmeyecek şarkılardan, duygulardan alıyor ve bana içinde yaşadığımız ülkedeki sıkıntılara dayanma gücü veriyor. Sizin de günleriniz müzikle dolsun!

(Not: Bu yazıyı geçen haftaki sayı için yazmıştım ama yayınlanamadı. Yazı, 13-19 Mart'ta Austin'de geçindiğim haftayı anlatıyor.)

18 Mart 2012 Pazar

Diktatörüme Dokunma

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 18 Mart 2012

The New Yorker dergisinin 12 Mart 2012 tarihli nüshasında Dexter Filkins’in “The Deep State” (Derin Devlet) başlıklı bir yazısı yayımlandı.

12 sayfalık yazının alt başlığında şu soruluyor: “Başbakan bir ılımlı olarak saygıyla karşılanıyor ama iktidarını sürdürmek için daha ne kadar ileri gidecek?”

Filkins, yazısına Recep Tayyip Erdoğan’ın, bir zamanlar derin devletin kendisinin ülkeyi idare etmesine asla izin vermeyeceği konusunda endişeli olduğunu ama iktidara geldiğinde çoğu kişiyi şaşırtarak, Türkiye’yi Batı’ya daha çok yaklaştırdığını, ekonomiyi geliştirdiğini, Batı ile Filistin, İran ve Suriye arasında önemli bir arabulucu haline geldiğini anlatarak başlıyor.

Ancak sonra Türkiye’de son yıllarda yaşanan siyasi gelişmeleri, Ergenekon davasını, tutuklanan gazetecileri, Gülen Cemaati’ni ve muhaliflere karşı giderek artan baskıyı ayrıntısıyla aktarıyor.

Üzerinde durulacak çok husus var ama benim dikkatimi en çok aşağıdaki bölüm çekti:

“Erdoğan yönetiminin Batı’nın görmezden gelmeye kararlı göründüğü karanlık bir tarafı daha var: Ülke içindeki muhalefeti giderek artan bir şekilde sertleşerek bastırma harekatı. Son beş yılda, aralarında generallerin, paşaların, milletvekillerinin, yayın yönetmenleri ve diğer gazetecilerin, televizyon kanalı sahiplerinin, vakıf ve üniversite yöneticilerinin bulunduğu 700’den fazla kişi tutuklandı. Şu anda ordu bünyesinde görevde olan paşaların ve generallerin yüzde 15’lik bir kesimi, hükümeti darbeyle devirmeye teşebbüsten yargılanıyor.

Giderek yoğunlaşan bu baskıya karşı Amerika tepkisiz durumda. Başkan Barack Obama, dinamik ve demokrat düşünceli bir lider olarak gördüğü Erdoğan ile yakın bir ilişki kurdu, Bir Beyaz Saray yetkilisi, bana Obama’nın devamlı olarak dini ve etnik azınlıklara karşı muameleler konusundaki endişelerini dile getirdiğini söyledi.
”

***

Burada bir soru sormamız gerek. Batı demokrasilerinde iktidara karşıt düşüncelerin dile getirilmesinin baskıyla engellenmesi kabul edilemez. Öyleyse ABD, AKP iktidarının Türkiye’de yarattığı korku ortamına neden kayıtsız? Obama, Erdoğan’ı neden “demokrat düşünceli” görüyor?

Filkins, şöyle bir yanıt veriyor bu soruya: “Amerikan tepkisizliğine dair bazı Türklerin de paylaştığı bir açıklama, Obama’nın Müslüman dünyasında müttefiğe çok ihtiyaç duyduğu ve çok çabuk karışabilen bir bölgede Erdoğan’ı dost olarak tutmaya karar verdiği yönünde. Bundan bir Batılı diplomata söz ettiğimde, Erdoğan’ın Türkiye için yararlı bir lider olduğunu kanıtladığını söyledi. ‘Türkiye, Müslüman, müreffeh ve demokratik bir ülke. Böyle başka bir ülke daha yok.’ ”

***

Türkiye Gazeteciler Sendikası’na göre bu ülkede geçen ay itibariyle 94 gazeteci tutuklu. Yani Türkiye, Çin ve İran’dan daha fazla sayıda gazetecinin tutuklu olduğu, insanların suçlarını bilmeden yıllarca hapiste yattığı bir ülke. Bu açıdan dünyadaki en baskıcı ülke. Böyle başka bir ülke de yok...

Bana göre Amerika’nın tavrının iki nedeni var.

1-Türkiye’yi Batılı demokrasinin değil, “Müslüman demokrasinin bir örneği” olarak görüp değerlendiriyorlar. Türkiye, AB’ye girecek Batılı anlamda bir demokrasi olarak değerlendirilse, sınıfta kaldığımız çok açık.

2-Aslında Amerikalılar da bunun farkında ama kendileri için hayati önemi olan bir bölgede, Türkiye gibi bir ülkeyi etki alanlarında tutmak istiyorlar.

Sonuç olarak, bu aşamada Türkiye’nin tam demokratik olmaması umurlarında değil. Suudi Arabistan da çağdışı bir krallık ama en yakın dostları değil mi? Çıkarları gereği devrilmelerine destek verdikleri Ortadoğu diktatörleri de bir zamanlar en yakın müttefikleri değil miydi?

Amerika, hep “Diktatörüme dokunma” diyor...

-

11 Mart 2012 Pazar

Türkiye'de Kadın Olmak

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 11 Mart 2012

Bir belediye otobüsü durağa yaklaşır. Kapılar açılır ve genç bir kadın biner. Boş bulduğu bir koltuğa oturduğu anda, otobüsteki bir adam kendisine ters ters bakarak şunları söyler: “Hanım hanım, kalk o koltuktan! Az önce bir erkek oturuyordu orada. Henüz erkek sıcağı olan koltuğa kadın oturursa günah olur!”

Bir romandan ya da filmden alıntı değil bu sahne; kurgu değil, gerçek hayatta yaşanmış bir olay. Meydana geldiği yer, eğitim düzeyinin daha düşük olduğu bir köy ya da kasaba değil, İstanbul. Üstelik de İstanbul’un sosyal demokrat eğilimli olduğu bilinen semtlerinden Kadıköy... Yıl 1912 değil, 2012.

Bu olay benim başıma gelmedi. Otobüste bulunan bir tanıdık anlattı. Bir erkek olarak duyduğu utanç öfkesiyle birleşmiş, hâlâ etkisinden kurtulamamıştı.Yobaz adamın sözleri otobüste genel bir rahatsızlığa yol açmış; genç kadın yapılan hakarete dehşet içinde karşılık vermiş ve otobüs yoluna devam etmiş.

Birilerinin çıkıp “Bu münferit bir olay” diyeceğinden hiç şüphem yok. Kadın cinayeti yaşanmadan gün geçmeyen ülkemizde Başbakan da, “Bunlar münferittir” deyip geçmemiş miydi?

Otobüsteki o kötü niyetli, cahil adamın düşüncesini kaç kişinin paylaştığını bilmek olanaklı değil. Ancak ülkede bu tür çarpık düşüncelerin gelişmesine uygun bir ortamın var olduğu da ortada.

***

Üç gün önce 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlayan Türkiye’de oldu bu olay. Bunun gibi daha nice inanılması güç durumlar yaşanıyor bu ülkede. Ama ben, “Kadınların durumunu tek tek olaylar bazında değerlendirmeyelim” diyenler için istatistiki verilere de baktım. Altını çizdiğim bilgileri paylaşıyorum.

* Merkezi New York’ta bulunan Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık olarak yayımladığı ve ülkeleri kadın-erkek eşitliği açısından değerlendiren Küresel Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksine göre Türkiye, 2011’de 135 ülke arasında 122. sırada. Bu konumla, Cezayir, Lübnan, Ürdün ve Tunus gibi ülkelerin gerisinde. Ancak bölgelere göre ayrım yapıldığında Türkiye, Avrupa ve Orta Asya Bölgesi içinde sonuncu.

* Yine aynı endekse göre, kadınların ekonomik hayata katılımında 132., fırsat eşitliğinde ve siyasi katılımda 89., eğitimde 106., sağlıkta 62. sıradayız. Okuma-yazma oranında 104. sırayı alabilmişiz. Bu sonuçla Suudi Arabistan, İran ve Lübnan’ın gerisindeyiz.

* Dünyada kadınların iş gücüne katılım ortalaması yüzde 52 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 24 ile 28 arası, AB'de ise yüzde 64.

* 2008 verilerine göre, Türkiye'de her 10 kadından 4'ü erkeklerin şiddetine maruz kalıyor. Dört kadından biri yaşadığı şiddet sonucu fiziksel olarak yaralanıyor.

* Adalet Bakanlığının verilerine göre, son 7 yılda öldürülen kadın sayısı yüzde 1400 arttı.

***

Açıkça görüldüğü gibi, 21. yüzyılda Türkiye’de kadın olmak, her türlü fiziki ve manevi saldırıya, sömürüye, aşağılanmaya açık, riskli bir yaşamı öngörüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (Human Rights Watch) raporuna göre, Türkiye'deki yasal boşluklar ve kanun uygulayıcıların yaklaşımları nedeniyle, kadınlar şiddete karşı etkin olarak korunamıyor; hayatlarını kurtarabilecek uygulamalara erişimleri olanaksız hale gelebiliyor.

Hükümet, bu konularda gerekli düzenlemeleri yapmakla uğraşacağına, eğitimde 4+4+4 sistemiyle kız çocuklarını eve hapsedecek bir uygulamayı başlatıyor. İstedikleri kadar “geliştik” diye iddia etsinler; bir ülkenin gelişmişliğini gösteren en önemli faktör, kadınlara verdiği değerdir.

2012 Türkiyesi’ni yöneten mantıkla ve bu sonuçlarla tarih ilerlese de, ülke ancak geriye gider.

-

4 Mart 2012 Pazar

Hayvan Hakları Yasası -2

© Zülal Kalkandelen / Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi / 4 Mart 2012

19 Şubat’ta bu köşede CHP’nin 5199 Sayılı Hayvan Hakları Yasası’nda değişliklik öngören teklifi hakkında bir yazı yazmıştım. Yazının sonunda da sorularıma yanıt alabilirsem sevineceğimi belirtmiştim. ( http://www.zulalkalkandelen.com/2012/02/hayvan-haklar-yasas.html )

O yazıyı belki görmemişlerdir düşüncesiyle teklifi hazırlayan CHP milletvekilleri Umut Oran’a ve Melda Onur’a gönderdim.

Umut Oran’ın Basın Danışmanı Mansur Çelik’ten “Teklifi hazırlayan danışman arkadaşım avukattır ve en kısa zamanda sizi teklifin neden bu şekilde verildiği konusunda bilgilendirecektir” diyen bir e-posta aldım ama avukattan herhangi bir bilgi gelmedi.

Melda Onur’la önce Twitter üzerinden, sonra e-posta ile yazıştık. Bana aşağıdaki bilgiyi iletti.

***

“Bu yasanın içeriğinin hazırlanmasında HAYTAP (Hayvan Hakları Federasyonu) öncülük etti. Ancak sadece HAYTAP'ın görüşlerinden ibaret bir çalışma olmadı. Umut Oran'ın ekibi, AB müktesebatına uyumlu olması için bir hayli çalıştı. Ardından ben de bazı notları ekledim. Aslında ilk yola çıkışta hedef 5199 sayılı yasadaki suçların kabahatler kanunundan TCK'ya alınması ile sınırlıydı. Ancak işin içine girince teklif bir hayli genişledi. Doğrusu içeriğini genişlettikçe, yasanın kabul görme ihtimalinin de azalmasından endişe ettik.

‘Hayvanları kumar, eğlence, gösteri amacıyla kullanmanın yasaklanacağı’ ifadesine doğal olarak yunuslar, köpek dövüşleri, horoz dövüşleri vb. her türlü kumar, eğlence, gösteri amaçlı sömürülen hayvanlar giriyor. Ancak tek tek sayılması konusunu yasa aşamasında gündeme getirebiliriz. Bana kalsa deve güreşleri de bu kapsama giriyor; ancak deve güreşlerinin yapıldığı yörelerde develerin türünün yaşayabilmesi için bu gerekli gibi bir gerekçe var. Bunu çok iyi denetlemek gerekiyor.

Pet shoplar konusundaki görüşünüze de yüzde yüz katılıyorum. Bununla ilgili de aynı görüşü bildirdim. Fakat çok sayıda olan pet shopların bir anda kapatılması durumunda orada bulunan hayvanların ne olacağı konusu gündeme geldi (HAYTAP'ın da görüşü bu yöndeydi). Bu nedenle öncelikle ev hayvanı ithalat ve ihracatını kısıtlayan madde kondu ve pet shoplarda ev hayvanlarının satışının yasaklanmasının tedrici bir yasal düzenlemeyle olması görüşü benimsendi. Var olanların ise sıkı denetime tabi tutulması öngörülüyor.

Deneylerle ilgili şahsi görüşüm hiçbir surette yapılmaması ancak mümkün olamıyor. Eski 9. madde ve şimdi 8. maddede bu konuyu deney hayvanları lehine bir hayli değiştirdik. Benim bu aşamada tek kabul edebileceğim sadece ölümcül hastalıklar için yapılan araştırmalarda, hayvanların acısız ve mümkün olduğunca sağlıklarına kavuşturulabilecekleri bir format. Ama teknik olarak ne kadar olabilir onu bilemiyorum.

Avcılıkla ilgili de tahmin edersiniz kişisel olarak görüşlerim aynı. Ancak ekolojik döngü ve geleneksel avcılık, yani zevk, spor vb. manasız gerekçelerin olmadığı avcılık benim kabulümdür. Buna şimdilik sadece balıkçılık giriyor galiba. Hayvanlar için ‘yaşam hakkı’ gerçekten iddialı bir kelime. Bunun çok daha geniş açılımlı ve mantıklı bir tanımı da gerekiyor.
”

***

Türkiye'deki yasa uygulamalarını düşünürsek, maddelerin yoruma açık bırakılması hata olur; mutlaka yasa kapsamına giren yunus parkları, hayvan dövüşleri vb. her türlü sömürü tek tek sayılmalı.

Pet shop'ların kapatılması durumunda oradaki hayvanların ne olacağı bilinemediğinden, hayvanlara zulmeden o ticarethanelerin açık kalması çözüm değil. Barınaklarla ilgili düzenleme yapılarak bir geçiş süreci kurgulanabilir.

Avcılık, yaşam hakkı ve deney konusunda ise, bir vegan olarak Melda Onur’la aynı düşünemiyorum. Diğer başlıklarda da çözüm önerilerimi kendisine yazılı ileteceğim.

Madem utanç verici bir yasa değiştirilmek isteniyor, içimizi acıtan uygulamalar artık son bulsun!

_