23 Haziran 2008 Pazartesi

Beyazla Siyah...

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi /22 Haziran 2008

ABD başkanlığı için yarışan Demokrat Partili Barack Obama, sonunda adaylık için gereken 2118 delegenin oyunu kazandı. Durum şudur: Hillary Clinton kaybetmiş, Obama Amerikan tarihinde ilk siyah başkan adayı olmayı başarmıştır. Demokrat Parti’deki güçlü Clinton etkisini kırarak kazandığı bu başarı, çok önemli sonuçlar doğuracaktır.

On altı aydır devam eden bu yarışta, ilk günden beri Obama’nın kazanacağını tahmin ediyordum. Çünkü Obama’yı 2004’teki Demokratik Parti Kurultayı’nda yaptığı o tarihi konuşmadan bu yana dikkatle izliyorum.

Daha önce Cumhuriyet'in Strateji ekine yazdığım bir makalede de belirttiğim gibi, o kurultayda, Jimmy Carter, Ted Kennedy, Bill ve Hillary Clinton, Al Gore, John Kerry, John Edwards gibi Demokratların en ileri gelenleri konuşmuş, ama en etkilisi Obama olmuştu. Herkes genç senatörü ayakta alkışlarken, salonda yanımda oturan İtalyan bir gazeteci ne düşündüğümü sorunca, “Geleceğin başkan adayı,” demiştim. O, bu görüşümü fazla iyimser bulmuş, siyah bir politikacının ırkçılığı aşıp o noktaya kadar gelemeyeceğini savunmuştu.

Sonuçta Obama, Washington’daki kurulu düzenin temsilcisi Clinton’a karşı bir değişim sembolü olarak ortaya çıktı ve izlediği bu akıllı strateji ile kendi partisindeki seçimi kazandı.

***

Fakat bundan sonra ne olacağı çok belirgin değil. Artık Obama'nın rakibi, 1982’den beri Kongre’de yer alan, çok deneyimli, 71 yaşında, beyaz bir Vietnam gazisi. Obama’nın değişim rüzgarı, bu defa da deneyime karşı güçlü esebilecek mi acaba?

İkinci bir soru, Obama’nın, Amerika’daki ırkçılık sorununu ulusal düzeydeki bir seçimde nasıl gögüsleyeceği...
Associated Press ile Yahoo News tarafından nisan ayında yapılan bir araştırmaya göre, halkın üçte birinden fazlası kendisini muhafazakar olarak tanımlarken, liberal olduğunu söyleyenlerin oranı dörtte birin hemen altında. Bu durumda, ılımlı olarak nitelendirilen geri kalan kesimin oyları seçim sonucunu belirleyecek.

Obama, önseçim sürecinde beyaz yakalıların yoğunlukta olduğu batı eyaletlerinde ve hispaniklerin yaşadığı yerlerde fazla oy toplayamadı. Bu kesimlerde güçlü olduğu görülen Clinton’ın başkan yardımcısı olarak belirlenmesinin Obama’ya oy kazandırabileceği iddia ediliyor.

Benim de katıldığım bir diğer görüşe göreyse, ülkedeki muhafazakarların adeta nefretini kazanmış bir isim olan Clinton'ın başkan yardımcılığı yanlış bir tercihtir.

Obama’nın Güney Dakota’daki seçimden sonra yaptığı konuşmada Clinton’a övgü dolu sözler yağdırmasını, bir birliktelik işareti olarak yorumlayanlar var. Ama Obama’nın bunu, iki kampa ayrılan partideki bölünmenin önüne geçmeyi amaçlayarak yaptığı belli.

Kısacası, Clinton başkan yardımcılığına gönüllü olsa da, Obama’nın işi epey zor.

Bana göre, Barack Obama’nın 44. ABD Başkanı olabilmesi için Amerikan halkının şu gerçeğin ayırdına varması gerekiyor:

Cumhuriyetçiler’in adayı John McCain, Bush’un saldırgan dış politikasını, Irak’taki haksız savaşı, varlıklı kesime uygulanan vergi indirimlerini ve sosyal güvenlik sorununun piyasa koşullarına göre çözülmesini savunuyor.

Obama ise, diplomasiyi temel yöntem olarak gören barışçıl politikaların temsilcisi, neoconların "pre-emptive strike" olarak formüle ettikleri önleyici vuruş doktrinine, Irak'ta kalıcı üs kurulmasına, ve sosyal güvenliğin özelleştirilmesine karşı, vergi indirimlerinin geliri az olanlar için uygulanmasından yana.

İşte bu nedenle, John McCain Bush’un politik ikiziyse, Obama da ikinci John F. Kennedy. İlginçtir; durum aslında beyazla siyah arasındaki fark kadar açık.

9 Haziran 2008 Pazartesi

Ortaçağ'dan Bugüne "Faustçu Açlık"

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/8 Haziran 2008

Birkaç yıl önce bir kitapta büyük Amerikan kentlerini anlatan bir makaleye rastlamıştım. Makalenin yazarı, 1992 yılında yaşama veda eden Amerikalı gazeteci/yazar Max Lerner’dı.

Çocukken ailesiyle birlikte Rusya’dan Amerika’ya göç etmiş Lerner. Özellikle The New Yok Post’ta yazdığı tartışmalı köşe yazılarıyla ve geçirdiği siyasi dönüşümle tanınıyor. Gençliğinde Marksist, orta yaşlarda liberal, yaşlılığında da yeni muhafazakar olanlardan...

Bu yazının konusu Lerner’ın hayatı değil, ama makalesinde savunduğu bazı görüşler var ki, ülkemizde son yıllarda öne çıkan tartışmaları akla getiriyor.

Lerner'a göre Amerikan kenti, “insanın yalnızlaşmasının bir ürünü ve sembolüyken, aynı zamanda buna karşı da bir panzehirdir.” Doğrudur; milyonlarca insan aynı kentte yaşıyor, ama sokaklardaki kalabalığın bireye tek getirisi, giderek artan yalnızlık oluyor.

Lerner, buradan hareketle, kentlerde barlar, içki ve gece kulüplerine yönelik ilgi konusunda ise şöyle diyor: “Bunlar, Faustçu açlığın açık göstergeleridir.”

***

Ne demek "Faustçu açlık"?

Alman edebiyatının ünlü kişiliği Faust, doğa bilimlerini, teolojiyi, felsefeyi kullanarak bu dünyanın sırlarını arayan ve şeytana (Mefisto) direnen bir simyacıdır. Tanrı ile konuşan Mefisto, dünyevi zevkleri tattırıp hazzın doruğuna ulaştırırsa, Faust'a da “Dur ey zaman, ne güzelsin!” dedirtebileceği iddiasında bulunur. Başarırsa, iddiayı kazanacak ve herkese yaptığı gibi Faust’un da ruhunu alacaktır. Fakat Faust, yaşanabilecek en büyük dünyevi zevk olan aşkı tatmasına karşın, o sözü söylememeyi başarır.

Kısaca bu şekilde özetlenebilecek hikayenin, bugüne kadar birçok versiyonu yazılıp sahnelendi. Özellikle, 18. yüzyıldaki Aydınlanma hareketi ile birlikte değişik Faust yorumları yapılmıştır. En ünlüsü de, Alman ozan Goethe’nin 60 yılı aşan bir süreçte yazdığı, felsefi, dini, sosyal açılımları olan şiirsel oyundur. Hikaye temelde, Ortaçağ’ın ardından Yeniçağ’a geçişle birlikte, entelektüel, ekonomik, toplumsal ve ahlaki gelişmelerle ortaya çıkan bilgi aşığı modern insanın bunalımını anlatır.

Hikayeyi çok sığ bir şekilde algılayıp, “dünyevi hazlar kötülük vaat eder,” diye yorumlayanlar vardır. Fakat unutulmamalıdır ki, Faust'un halk hikayelerinde ilk ortaya çıkışı 16. yüzyıla kadar gider. O dönemin toplumsal ortamından izler taşıması doğaldır.

***

Bu noktada Max Lerner’ın 20. yüzyılda yayımlanan makalesine dönersek... Barlar, içki ve gece kulüplerine yönelik ilgiyi, Faustçu bir açlığın göstergesi olarak yorumluyordu Lerner.

Bu durumda dünyevi zevkler bir tür şeytan işi mi oluyor? Acaba ülkemizdeki kamu yöneticileri de, aynı düşünceyle mi restoranlarda içkiyi yasaklamaya çalışıyor?

İnanılır gibi değil... 21. yüzyıl insanı hala Faust'un Ortaçağ trajedisini yaşamaya zorlanıyor. Oysa bu çağda, bilginin peşinde koşan, bağnazlığa direnip özgürleşen insanın, aklıyla kendi yolunu bulması ve aydınlığa karşı olan Mefisto’ya yenilmemesi beklenir.

Uzun lafın kısası; insanların denize karşı şarap yudumlarken aldıkları hazdan kime ne? Belki bu onların yalnızlıklarının panzehiridir, belki de paylaşılan güzel anlarının sembolü... Belki onlar, “Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor!” demeyi tercih ediyorlardır.

Kimin bu dünyaya, kimin ötekine odaklanarak yaşayacağını belirlemek, yeniden kamu otoritesinin yetki alanına mı girdi?

2 Haziran 2008 Pazartesi

Hayvanlar ve İnsanlar

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/ 1 Haziran 2008

“Çektikleri zulme son verecek olsan, yeryüzündeki bütün inekleri ortadan kaldıracak bir düğmeye basar mıydın?”

Kendisi de benim gibi vegan olan bir arkadaşım sordu bu soruyu. (Henüz yaygın olarak bilinmediğinden kısaca vegan nedir açıklamak gerekir sanırım. Hiçbir hayvansal gıdayı ve ürünü yemeyen, kullanmayan, giymeyen insanlara vegan deniyor.)

Soruya yanıtım üç nedenle “hayır” oldu.

1. Yaşam var olduğu sürece umut vardır. Ufak da olsa, bir gün çektikleri zulmün ortadan kalkması umudunu taşıyorum ve bunun için çalışmayı yeğlerim.

2. Yalnızca ineklerin yok edilmesi sorunu çözmez. Tavuklar, tavşanlar, bıldırcınlar, ördekler vs. ne olacak? Zulmü yok etmek için bütün hayvanlar mı ortadan kaldırılacak?

3. O düğmeye basıp en büyük inek katili olmakla, kendimi de psikolojik olarak öldürürdüm.

***

Kendi yanıtım üzerinde zaman zaman düşünüyorum. Hayvanlara yapılan zulmün bitmesi ya da azalması olanaklı mı? Yoksa bu fazla naif bir düşünce mi?

Beşiktaş’taki Üsküdar İskelesi’nde etrafa bakınıyorum. Bir simitçiye bir kestaneciye koşup bakışlarıyla adeta yalvaran, açlıktan kıvranan köpekler görüyorum. O sırada sıcaktan bunalıp yerde yatan bir diğerine bir tekme sallıyor birisi! 20’li yaşlarında gençbir erkek, perişan durumdaki bir köpeğe neden vurur? Vurunca mutlu mu olur?

Ne zaman hayvanlara yapılan kötü muameleden söz açacak olsam, “Onca sorun arasında bir hayvan haklarımız eksikti!” ya da “Önce insanların gördüğü zulmü sona erdirelim de hayvanlarınkini sonra düşünürüz!” diye tepkiler alıyorum.

Ama bu konu hakkında konuşmak, insan hakları için mücadele etmemizi engellemez ki... Hayvanlara yapılan muameleyi düzeltmekle insan hakları arasında bağ olduğunu düşünmüyorum. Ayrıca bir sorun ancak dile getirilip ortaya çıkarılırsa çözülebilir.

***

Bu gezegeni paylaştığımız hayvanların da hakları olduğunu kabul etmek, uygar insan olmanın gereğidir. Öyleyse, bir futbol kulübü yöneticilerinin stadyuma kafes içinde aslan getirerek kutlama yapmasına tepki göstermek gerekmez mi?

5199 Sayılı Hayvan Hakları Yasası’na göre, hayvanların eğlence amaçlı kullanılması yasaktır. Zavallı aslanın iğne yapılarak kafese konulması, kükreme efekti eşliğinde, ışıklardan ve haykıran insan seslerinden ürkmüş bir halde stad içinde gezdirilmesi zulüm değil de nedir?

Ya Polenezköy’deki Geyik ve Karaca Üretim Çiftliği'nde yaşayan geyiğin alana bırakılan köpekler tarafından öldürülmesini nasıl açıklayacağız? O köpekleri oraya kim getirmiştir? Çevre sakinleri, bazı belediyelerin geceleri kamyonla getirdikleri köpekleri çevreye bıraktığını söylüyor.

Aç kalan köpeklerin geyiklere saldıracağı aşikar değil mi? “Ne yapalım, köpekler öldürmüş,” denilerek sorumluluktan kaçılabilir mi?

***

Son günlerde gazetelere yansıyan bu iki olay da gösteriyor ki, ülkemizde Hayvan Hakları Yasası sürekli ihlal edilmekte ve ciddiyetle uygulanmamaktadır. Bu durumda, sorumlular hakkında dava açılıp cezaları verilmediği sürece, bu yasanın da diğer bazı yasalar gibi yalnızca adı var olacaktır.

Gerçekten hayvanların birer eşya gibi değerlendirilmekten kurtulacağını düşünmek fazla mı saflık? Herşeyin mükemmel olduğu bir dünyada yaşıyor olsaydık, bana göre, herkes vegan olurdu. Ama yaşadığımız dünya mükemmelliğin çok gerisinde; bin bir çeşit sömürüyle dolu.

Tek beklentim, yasaya uyulması ve insanların hayvanlara karşı biraz daha duyarlı davranması...

Çok mu şey bekliyorum?

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Dört Perdelik Bir Oyun

© Zülal Kalkandelen /Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Mayıs 2008


1. Perde: Vatikan

Katoliklerin 545. Papası 2005’te göreve başlar. Yeni Papa, geçmişte Nazi Gençlik Örgütü’nde çalışan, dünyanın güneşin çevresinde döndüğünü kanıtlayan Galileo’nun yargılanmasını adil bulan tartışmalı bir kişiliktir.

Eylül 2006’da yaptığı, İslam dünyasını hedef alan Regensburg konuşmasıyla büyük tepki çeker. Ayrıca o dönemde, Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır.

Kasım 2006’da Türkiye’yi ziyaret eder. Gelmeden önce kendisine Vatikan’ın resmi tarihçisi tarafından Türkiye ile ilgili bir rapor sunulur.

Raporda, kendisini laik bir cumhuriyet olarak tanımlasa da, Türkiye'nin gerçek anlamda bir laiklikten yoksun olduğu belirtilir.

Bu, tam da Papa’nın amacına uygun bir durumdur. Çünkü onun derdi, Avrupa’da güçlenen laikliktir. Türkiye’ye gelerek yapmak istediği, imana vurgu yapan ortak dini söylemi öne çıkarıp, “Relativizme Karşı Kutsal İttifak”ı kurmaktır.

Nisan 2008’de Amerika’yı ziyaret eder. Amerikalı rahiplere, laiklikle mücadele etmelerini öğütler.

***

2. Perde: Avrupa Birliği

Laik ve demokratik hukuk devletlerinden oluşur Avrupa Birliği. Bu, üyeliğe kabul için de kriterdir.

Fakat konu, aday ülkelerden Türkiye’ye gelince durum değişir. Halkının çoğunluğu Müslüman olan bu ülkede, iktidarda dini referans alan bir parti vardır.

Diğer yanda ise, laikliğe sahip çıkan geniş kitleler, meydanlara inip mitingler yapmaktadır.

Fakat AB yetkililerine göre, Türkiye’de “demokratik laiklik” yoktur.

***

3. Perde: Amerika

İslamcı terörizmle mücadele eden Amerikan İmparatorluğu, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında Türkiye’ye “ılımlı İslam ülkesi” rolünü biçmiştir.

Çünkü hesaba göre, Türkiye gibi ülkelerde Amerika'ya bağlı ılımlı İslam modeli yerleşirse, radikal İslam'a karşı mücadele kolaylaşacaktır. O nedenle, bu projesini yürüten AKP’ye açıkça destek verir.

***

4. Perde: Türkiye

Bu uluslararası konjonktür, Türkiye’de gerici karşıdevrim için paha biçilmez bir fırsat sunar.

2002’de iktidara gelen AKP, laikliğe aykırı uygulamaları ve söylemleriyle tepki toplar. Ülke, büyük bir gerilim içine girer.

Sonunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, anayasadan kaynaklanan yetkilerini kullanarak iktidar partisine kapatma davası açar.

***

Dört ayrı sahnede eşzamanlı olarak bir oyun oynanıyor. Olan biteni daha iyi anlamak için, bazı sorular sorabiliriz. Çünkü bazen sorular, yanıtlardan daha çok şey anlatır...

-Vatikan, katı Avrupa laikliğine karşı, laik olmadığına inandığı Türkiye’de kutsal ittifak ararken; AB, Türkiye’nin sözde “katı laikliğini” hedef alıyor. İlginç değil mi?

-Papa, “Devlet, dini özel alana hapsedilecek bireysel bir duygu olarak ele alamaz,” diyor. Diğer yandan da, “herkesin özgür bir şekilde inanmasına olanak tanıdığını” söylediği Amerikan tarzı laikliği öneriyor. Devlet, dini kamusal alana taşırsa, tarafsızlığını koruyabilir mi?

-AB Komisyonu Başkanı, “Esas olan tüm dinlerin özgürlüğü, ama aynı zamanda bir din sahibi olmama özgürlüğü de olmalı,” diyor. Laiklik Türkiye'de anayasal bir ilke olarak korunmazsa, bu nasıl mümkün olacak?

-AB’ye girmek için, demokratik bir hukuk devleti olma şartı vardır. Anayasasındaki değişmez ilkeleri çiğneyen bir parti, demokratik bir hukuk devletinde var olabilir mi?

-ABD, Türkiye’de ılımlı İslam’ı desteklerken, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede laiklik zayıflatılırsa, rejimin aşırı İslam’a kayacağını bilmiyor mu?

-Aynen yargı bağımsızlığı gibi, özü itibariyle demokrasinin önkoşullarından olan laikliğin demokratikliğinin tartışılmasında bir tuhaflık yok mu?

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Obama Marksist, Clinton Sosyalist mi?

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Mayıs 2008


Amerika’daki başkanlık yarışı, ilginç ve bir o kadar da absürd tartışmalarla devam ediyor. Bunun son örnekleri, Demokrat başkan aday adaylarından Barack Obama’nın Marksist, Hillary Clinton’ın sosyalist olduğu yönündeki iddialar...

Her ikisi de, hem medyanın bir konuyu nasıl çarpıtabileceğini, hem de Amerika’da sosyalizmin nasıl hala öcü gibi görüldüğünü gösteriyor.

***

Barack Obama ile ilgili tartışma, kendisinin bir süre önce seçim kampanyası sırasında dile getirdiği sözlerle başladı. "Amerika’nın orta bölgelerinde yaşayanların kırgınlık duyması, dine ve silaha sarılması, kendilerine benzemeyen insanlara antipati beslemesi ve serbest ticarete karşı çıkması şaşırtıcı değildir" dedi Obama. Çünkü bu insanların yıllardır karşı karşıya kaldıkları zor hayat koşullarından söz ediyordu.

Gerçekleri söylüyordu aslında, ama Clinton ve Cumhuriyetçi aday John McCain, bu sözlere farklı anlamlar yüklemekten geri kalmadılar. Sonunda da Obama’yı "elitist" yapıp çıktılar.

En ilginç yorum ise, yeni muhafazakarların önde gelenlerinden Bill Kristol'den geldi. Kristol, The New York Times gazetesinde çıkan makalesinde, Obama’nın sözleriyle Marksizm arasında bağlantı kurup maskenin düştüğünü yazınca, tartışma yeni bir boyut kazandı. Obama’nın görüşleriyle Marx’ın ünlü “Din halkın afyonudur” sözü arasında paralellik vardı makaleye göre.

Böyle bir iddianın ne gibi bir amacı olabilir?

Marksizm’i tek bir cümle ile değerlendirme hatasına düşen bu yorum, konuya hakim olanlar için gerçekten gülünç.

Ama kapitalizmin kalesinde yaşayan ve siyasi tercihlerini yalnızca medyadan aldığı bilgilere göre belirleyen ortalama bir Amerikalı için durum farklı. Çünkü o, oyunu elbette Marksist olduğundan şüphelendiği bir adaya vermeyecektir...

Kristol'ün hedefi de bu. Ne de olsa kendisi Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi'nin (PNAC) iki kurucusundan birisi. Obama'nın önünü kesip, Bush'un üçüncü dönemini sürdürecek McCain'e yol açma gayreti bundan.

***
Hillary Clinton'ın sosyalist gibi gösterilmesine gelince... Bu da, Cumhuriyetçi Parti’nin propaganda makinesi Fox News kanalındaki bir programda meydana geldi.

Muhafazakar kanattan da oy toplama arayışındaki Clinton, Amerikan medyasının en tartışmalı isimlerinden Bill O’Reilly’nin programına katıldı. Clinton’ın uzaktan yakından sosyalizm ile ilgisi yok, ama programda geçen şu diyalog oldukça ilginç.

O’Reilly soruyor; “Başkan olursanız cüzdanımdan ne kadar parayı geri alacaksınız?” Clinton, yanıt olarak orta sınıf aileler için getirdiği önerileri sıralamaya başlayınca da sözünü kesiyor: “Ben orta sınıftan değilim, zengin bir adamım!"

Sonra da, Clinton'ın varlıklılardan alıp daha az geliri olanlara vereceğini iddia ediyor ve ekliyor: “Bu sosyalizmdir.” İşte o an Hillary’nin suratı görülmeye değer. Tam olarak ne düşünüyor bilinmez, ama sanki korkunç bir iftira ile karşı karşıya kalmış gibi tepki veriyor: “Teddy Roosevelt de mi sosyalistti? Bence çok iyi bir başkandı!”

Yani "sosyalist olsaydı iyi olamazdı" demeye getiriyor...

Komik ve garip ...

Sosyalizmin, Hillary Clinton gibi kapitalizme yürekten bağlı birinin politikalarına indirgenmesine mi yanalım, yoksa medya kurbanı halka mı?

Çünkü bugünlerde Obama Marksist, Clinton sosyalist olabilir mi diye endişe ediyorlar.

Bak şu medyanın yaptığına...

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Modus Operandi

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/11 Mayıs 2008


Başlıktaki Latince deyimi, hukukçular, psikologlar ve özellikle kriminoloji uzmanları iyi bilir. Bir de polisiye roman meraklılarını sayabiliriz.

Meriam-Webster Sözlüğü’ne göre, bu deyimin iki anlamı var:
1-İş görme yöntemi.
2-Bir suçlunun birden fazla suçu işlerken kullandığı belli bir davranış ya da eylem şekli. Örneğin, Karındeşen Jack olayında olduğu gibi, bir seri katilin ceset üzerinde ya da olay mahallinde bıraktığı aynı tipteki izler, daha sonraki cinayetlerin çözülmesinde ve katilin psikolojisinin ortaya çıkarılmasında ipucu olur.

***

Bunları anlatarak nereye varmak istiyorum? Uzun yıllardır tekrarlanan bir davaya getireceğim sözü. Davamız bireysel değil toplumsal. Bu nedenle, suçluları ortaya çıkarmak için bir toplumda yaşananları kısaca özetleyeceğiz.

Bir ülke var; 85 yıl önce muazzam bir Kurtuluş Savaşı vererek ulusal bağımsızlığını kazandı. Toprakları Batılı ülkeler tarafından paramparça edilip paylaşılmak üzereyken, halk bir lider öncülüğünde bir araya gelip direndi ve vatanını korudu. Hilafete son verildi, ülke şeriatla yönetilirken egemenlik halka geçti. Hedef olarak çağdaşlığı gösterdi ufku geniş önder. Birçok farklı inanç ve etnik kökenden gelen insana vatan olan topraklarda barış içinde yaşanabilmesi için, kamusal alanı laik ilkelere göre düzenledi. 1.5 milyarlık İslam dünyasındaki tek laik, sosyal, hukuk devleti haline getirdi ülkeyi. Aklın ve bilimin öncülüğünden şaşmamalarını öğütleyip, ülkeyi gençlere emanet ettikten sonra da hayata veda etti.

***

Ne var ki, bu ülkenin gerçekleştirdiği devrim bazılarını hiç memnun etmedi. En başta emperyalist ülkelerin keyfi kaçtı. “Ne güzel paylaşacaktık şu ülkeyi!” diyerek hayıflandılar yıllarca. Fakat emellerinden vazgeçmediler; ülkenin içindeki etnik unsurları kışkırtıp durdular. Ayaklanmalar, bombalamalar, cinayetler hiç bitmedi. Darbeler yapıldı; ülkenin aydın insanları hapse atılıp işkenceden geçirildi; bir dönem büyük umutlarla başlatılan demokrasi hamlesi tersine çevrilip temel haklar gasp edildi. Eğitimdeki birlik ilkesi çiğnendi, gençler apolitize edildi.

Tabii her dönemde emperyalistlerle kol kola ilerleyen işbirlikçiler çıktı sahneye. Bunlar, dünya imparatoru Büyük Patron’dan gelen direktiflere koşulsuz boyun eğdiler. Gerekçeleri hep hazırdı: “Küreselleşen dünyanın gereği böyle!” dediler.

***

İç ve dış mücadeleyle dolu uzun yıllar geçti ve sonunda Büyük Patron, kendi çıkarları için öyle bir oyun sahnelemeye başladı ki, aklınız şaşar! Dünyada büyük petrol yataklarının bulunduğu bölgede hakim olmak için bir proje geliştirdi. Çünkü kendi ülkesindeki enerji kaynakları tükeniyordu. O güzelim laik ülke de, bu bölgede önemli bir konumda olduğundan proje gereğince “Ilımlı İslam Ülkesi”ne dönüştürülmesi planlandı. Bunu tek başlarına gerçekleştiremeyecekleri için yine içerden yardım aldılar.

İşte tam bu noktada, başlangıçta söz ettiğimiz “modus operandi” kısmına geldik. Büyük Patron ve işbirlikçilerin uyguladıkları şu klasik harekat planı aranılan ipuçlarıdır:

-Ulusalcı güçlerin tasfiyesine başlanıp işbirlikçilere geçit verilmesi.

-Devlet yönetiminde dini esasların ön plana çıkarılması.

-Yargı bağımsızlığının yok edilip, hukuk devleti ilkesinin ayaklar altına alınması.

-Ümmet anlayışından kurtulup ulus olma bilincine kavuşan bir topluma çağdışı anlayışların dayatılması.

-Ekonominin tamamen yabancı sermayeye muhtaç bırakılması.

-Medyanın susturulmaya çalışılması.

Bunlar, bir ülkeyi katletme planının ana aşamalarıdır...

5 Mayıs 2008 Pazartesi

Biri Yer Biri Bakarsa...

© Zülal Kalkandelen/Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/4 Mayıs 2008


Açlık, içinde yaşadığımız gezegeni tehdit ediyor; tüm dünyayı sanki yedi kollu on bacaklı canavar gibi sarıyor. Haiti’de, Mısır’da, Endonezya’da isyanlar çıkıyor; Etiyopya’da her gün açlık yüzünden insanlar ölüyor.

Sorun öyle bir aşamaya geldi ki, sonunda Dünya Bankası Başkanı Robert Zellick, artan gıda fiyatları nedeniyle 100 milyon kişinin daha açlığa mahkum olacağını açıkladı. Bununla mücadele etmeye yönelik çalışmalar için de, acilen 500 milyon dolara gereksinim duyulduğunu söyledi.

Harekete geçilmediği takdirde gerçeğe dönüşebilecek kabusun yarattığı korku, zenginler kulübünün ödünü koparmaya yetti; Amerika hemen 200 milyon dolar yardım yaptı. Şimdi diğer G8 ülkelerinin de ellerini ceplerine atmalarını bekliyoruz. Ama acaba acil durum karşısında yazılan bu çekler açlık sorununu aşmaya yeter mi?

Yetmez. Neden yetmez?

Çünkü bu utanç verici sorunun kaynağı, yüzyıllardır süren haksızlıklar; birileri ekmek için can verirken, birileri de olanları duymuyor, görmüyor, görmezden geliyor...

***
Sömürüyü tüm çıplaklığıyla görmek için şu verilere göz atmak yeterli:

-Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı, günde iki dolardan daha az bir parayla yaşamaya çalışıyor.

-En yoksulların oluşturduğu % 40’lık kesim, küresel gelirin ancak % 5’ine erişirken, en zenginlerin oluşturduğu % 20’lik kesim gelirin 1/3’ini elinde tutuyor.

-Aşırı borç yükü altındaki 47 ülkenin gayri safi yurtiçi hasıla toplamı, en zengin 7 ülkenin toplam servetinden daha az.

-Dünyanın en zengin ülkesindeki zengin ve fakirler arasındaki uçurum, bütün diğer endüstrileşmiş ülkelerde bu iki kesim arasındaki uçurumdan daha fazla.

-Gelişmiş ülkelerde yaşayan nüfusun % 20’si, dünyadaki malların toplam % 86’sını tüketiyor.

-1960 yılında dünyanın zengin ülkelerinde yaşayan en varlıklı % 20’nin geliri, fakir ülkelerdeki en alt gelir grubunu oluşturan % 20’nin gelirinden 30 kat daha fazlaydı. Bu oran 1997’de 74 katına çıktı.

Bunlar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı raporlarından alınan resmi rakamlar. Küresel kapitalizmin dünyayı getirdiği nokta işte bu... Her gün dünyada sayıları 26.500 ile 30.000 arasında değişen çocuk yoksulluk nedeniyle yaşamını kaybediyor...

Homo sapiens bu kadar aciz ya da duyarsız mı?

***
Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Raportörü Jean Ziegler, kitlesel açlığın sorumlusunun Batı ülkelerinin uyguladığı politikalar olduğunu söylüyor.

Gıda fiyatlarındaki artışın yarattığı son kriz, Amerika başta olmak üzere Batı ülkelerinin biyoyakıta yönelmesine bağlanıyor. Fosil temelli yakıtlara bağımlılığı azaltmak amacıyla tercih edildiği söylenen bu yöntemin, önceleri küresel ısınmaya karşı olumlu etki yapacağı düşünülüyordu. Ama sonuçta aşırı üretim, temel gıda gereksinimi için ayrılan alanların yakıt üretimi için kullanılmasına yol açtı.

İşin başka boyutlarının olduğu da zamanla ortaya çıktı. Biyoyakıtlara en büyük yatırımı yapanlar arasında kimler yok ki! Mesela George Soros var. Özellkle eski sosyalist ülkelerde Amerika yanlısı yönetimleri iktidara getirme çabalarıyla ünlü bu spekülatör, belli ki yine bir siyasi/ticari çıkar peşinde. Ayrıca yatırımcılar arasında BP, General Electric, Shell, Ford, Cargill ve Carlyle Group da başı çekiyor.

Bu noktada soru şudur: İnsanoğlu, türdeşlerini ve üzerinde yaşamını sürdürdüğü doğayı yok etmeye başlayan küresel kapitalizmin sömürüsüne daha ne kadar seyirci kalacak?

Yaşayarak göreceğiz, ama şu sözü hatırlamanın sırasıdır: Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar...