30 Temmuz 2014 Çarşamba

ŞERİATIN GÖLGESİNDE KADIN*

(* Cumhuriyet gazetesinde 24-28 Şubat 2009 tarihlerinde yayınlanan Şeriatın Gölgesinde adlı yazı dizimi bloguma da koyuyorum. Gazetenin internet sitesinden kaldırılmış; belki buradan ilgililere ulaşır. O zamandan bu zamana yazı dizisinde ele alınan ülkelerde birtakım ufak değişiklikler olmuş olabilir ama sonuç olarak aşağıda anlatılan örneklerde şeriatın kadına bakış açısı sergilenmektedir ve o bakış açısı yüzyıllardır değişmedi.)

Kadın-erkek eşitsizliği, içinde bulunduğumuz 21. yüzyılda, hâlâ insanoğlunun en önemli sorunlarından birisi. Kadınların toplumsal yaşama eşit bir şekilde katılma mücadelesi, yüzyıllardır sürüyor. 

Ne var ki, bu mücadele, bugünün ileri Batı demokrasilerinde bile ancak 19. yüzyıl ortalarına doğru başlayabildi. 8 Mart 1857 tarihinde, Amerika’da dokuma işçisi kadınlar, ayrımcılığa ve insanlık dışı çalışma koşullarına isyan etti. Aradan 53 yıl geçtikten sonra, 1910 yılında 2. Enternasyonel Kadınlar Konferansı’nda Alman delege Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart, Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilân edildi.

1977 yılında da, Birleşmiş Milletler, bu günü, Dünya Kadın Hakları ve Uluslararası Barış Günü olarak kabul etti. Burada “Uluslararası Barış Günü” ifadesi önemlidir. Çünkü çok açıktır ki, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınlara eşit haklar verilmedikçe, dünyada barışın sağlanması olanaklı değildir.

Her yıl 8 Mart geldiğinde, kadınların içinde bulunduğu koşullara ışık tutuyor medya organları... Ve araştırmalar da gösteriyor ki, dünya üzerinde kadınların en kötü koşullar altında yaşadığı ülkeler, Ortadoğu, Güney Asya ve Afrika’daki İslam coğrafyasında toplanmış durumda.

Bu bölgelerde şeriatla yönetilen ülkelerde, kadınların sosyo-ekonomik, yasal ve siyasi haklar bakımından ikinci sınıf vatandaş konumuna itildikleri bir gerçektir.

Bunun nedenlerine baktığımızda, bu ülkelerle ilgili bazı önemli hususlar çıkıyor karşımıza:

1-Bu ülkelerin anayasalarında, “Kadınla erkek yasalar önünde eşit haklara sahiptir,” hükmü yer alsa bile, sonuç olarak o yasaların mutlaka şeriatla uygunluğu arandığından, uygulamada bu eşitliği gerçekleştirme olanağı yok.

2-Toplumda egemen güç olan dini liderlerin fetvaları, bütün yasalardan daha güçlü bir etki yapıyor. 

3-Bu toplumlarda genel kabul gören anlayış, erkeklerin kadınlara göre daha üstün olduğu... Bunun sonucu olarak da, erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi mümkün kılınıyor; mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine denk sayılıyor; erkek istediği zaman kadını boşayabilirken, kadının böyle bir hakkı bulunmuyor.

4-Erkek egemen toplum yapısı nedeniyle, kadınların görevi, evde kalıp kocasına hizmet etmek ve çocuklarına bakmak olarak algılanıyor. 

5-Bu ülkelerde, halkın çoğunluğun mezhebi, devletin resmi mezhebi olarak kabul ediliyor. Bu yüzden, devletin dinini İslam olarak açıklasalar da, aralarında uygulama bakımından farklılıklar görülüyor.

Örneğin, Afganistan’da yönetimi devralan mücahitler, ülkenin resmi mezhebini Hanefi olarak ilan etti. Aynı şekilde, 1979’da Humeyni Devrimi ile İran İslam Cumhuriyeti kurulunca, halkın % 90'ını Şiiler oluşturduğu için, Şiilik resmi mezhep haline geldi. Suudi Arabistan’da ise, kraliyet ailesinin desteklediği Vahabilik resmi ideoloji oldu.

Bu nedenle de, örneğin İran’da kadın otobüs şoförü olabilirken, şeriatın en katı şekilde uygulandığı Vahabilik yüzünden Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanması bile yasaktır.

Bu yazı dizisinde, dünyada kadın hakları mücadelesinin başladığı tarihten bir buçuk yüzyıl sonra, İslam devletlerinde yaşayan kadınların içinde bulunduğu koşulları ortaya koymak istedik. Dileriz, 21. yüzyılda din adına kadınlara karşı yapılan çağdışı ayrımcılık ve baskı, artık sona erer...

AFGANİSTAN

TALİBAN VE SONRASINDA AFGAN KADINI

Afganistan'da 1992'de iktidara köktendincilerin gelmesiyle, kadınların sahip olduğu sosyal, ekonomik ve kültürel haklar bakımından çok daha geriye gidilen bir dönem başladı. Sonrasında ise, 1996-2001 arasında iktidarda kalan aşırı dinci Taliban döneminde kadınlar tarihinin en kötü günlerini yaşadı. 
Kelime anlamı, “İslam öğrencileri” olan bu grup, şeriat okullarından yetişen ve mülteci kamplarında toplanan askerlerden oluşuyordu. 

Ülkeyi şeriatla yönettikleri dönemde, Afganistan özellikle kadınlara uygulanan akıl almaz baskılara sahne oldu. 
Kız öğrencilerin okula gitmesi ve kadınların çalışması yasaklandı.
Hiçbir kadın yanında erkek olmadan evden çıkamıyor, erkek doktora muayene olamıyor, hatta erkek bir doktorun olduğu bir ekip tarafından ameliyat edilemiyordu.
Tüm kadınlar, başlarından ayak uçlarına kadar bedenlerini bütünüyle örten burka giymek ve gözlerini de kapamak zorundaydı.
Mesleği doktorluk ya da öğretmenlik olan kadınlar, artık mesleklerini yapamaz hale geldiklerinden, dilencilikle ya da bedenlerini satarak hayatlarını sürdürmek durumunda kaldı.
Evlerin camlarından kadınların görünmemesi için camların karartılması ya da siyaha boyanması şart koşuldu.
Sokakta uygunsuz davranan kadınları cezalandırmak için din polisleri görevlendirildi. Sokakta herkesin önünde coplanıp dövüldü kadınlar...
Taliban yönetiminin 2001’in sonlarında Amerikan ve NATO güçleri tarafından iktidardan indirilmesinden sonra, Afgan kadınlar için bir umut doğmuştu.

2004’te kabul edilen Afgan anayasası,  “Afgan vatandaşlarının- kadın ya da erkek- yasalar önünde eşit hakları ve yükümlülükleri vardır,” maddesine yer veriyor. Fakat aynı zamanda, devletin dininin İslam olduğunu ve hiçbir yasanın İslam inanç ve pratiklerine karşı olamayacağını da hükme bağlıyor.
Doğrudan şeriat hukuku anılmasa da, yasaların yetersiz kaldığı durumlarda mahkemelerin Hanefi fıkhından faydalanmasına izin veriyor. Hanefi fıkhı, İslam dininde Sünni mezhebinin takip ettiği dört büyük fıkıh mezhebinden birisi. 

Sonuç olarak, anayasada sözü edilen "eşitliğin" gerçek anlamda uygulanmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü esas olarak, bütün yasaların şeriata uygunluğu aranıyor.

Taliban'ın iktidardan indirilmesinden sonra, ülkenin bazı bölgelerinde kadınların bir nebze de olsa nefes aldığı söylense bile, büyük kesiminde hâlâ eski koşullar geçerli. 

Şu andaki devlet başkanı Karzai'nin çevresine "ılımlı Taliban" denilen birtakım grupları topladığı ve bunların kadınlara bakışının da çok farklı olmadığı belirtiliyor. 

Afganistan’da yaşayan kadınlarla ilgili bazı gerçekler:

(Kaynak: Birleşmiş Milletler İnsani İlişkiler Koordinasyon Ofisi’ne bağlı IRIN- Integrated Regional Information Networks-Bölgesel Bilgi Ağı Birimi- ve BM Küresel Kadın Fonu.)

-Birleşmiş Milletler Kadınlar Kalkınma Fonu'na (UNIFEM) göre, Afgan kadınlarının yaklaşık yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor.
-Kız çocuklarının yalnızca yüzde 30’u eğitim alabiliyor. Eğitim alamayan kız çocuklarının oranı, güneydeki Urozgan ve Zabul bölgelerinde yüzde 90’a kadar çıkıyor.
-Bir Afgan kadını başına 6.6 çocuk doğumu düşüyor; ki bu dünya ortalamasının iki buçuk katından da fazla.
-Kadınların sadece % 2’si doğum kontrolü uygulayabiliyor.
-Her 3 Afgan kadınından birisi, fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalıyor.
-Afgan kadınlarının ortalama yaşam ömrü 44 yıl...
-Evliliklerin % 70-80’i çeşitli nedenlerle baskı altında gerçekleştiriliyor. Bu nedenler arasında, aile anlaşmazlıklarını çözmek ya da borç ödemek önde geliyor.
-Birçok erkeğin, ergenlik öncesi yaşta birden fazla eşi var.
-Kız çocuklarının yüzde 57’si 16 yaşından önce evlendiriliyor. Bir kız çocuğunun 16 yaşından önce evlendirilmesinin yasak olmasına karşın, bu tür evlilikler resmi kayıtlarda yer almadığından herhangi bir yaptırım uygulanamıyor.
-Dul kalan kadınlar, ölen kocalarının akrabalarıyla evlendiriliyor.
-Kuzey’deki Faryan bölgesinde, kadınların yüzde 80’i gündelik hayatlarında şiddet görüyor; sağlık, eğitim ve hukuk hizmetlerinden tümüyle yoksunlar.
-Tecavüz, yasalarda açık bir şekilde suç olarak tarif edilmiyor.
-Kadınların mülkiyet ve miras hakkı anayasal koruma altında değil. 
-Kabul dışında aşiretler tarafından kontrol edilen, dini liderlerin ve yerel kültürün gelenekleri geçerli olduğu bölgelerde, recm (taşlanarak idam edilme) uygulanıyor. 

"Fahişe" Diye Aşağılanan Meclis Üyeleri...

Bugün artık Afgan kadınlarının çalışması yasak değil; hükümet tarafından burka giymeye zorlanmıyorlar; bazı devlet görevlerine atanan kadınlar, hatta bakanlık yapanlar var. 32 yıllık aradan sonra 2005’te tekrar açılan Afgan Halk Meclisi’nde her vilayetten en az iki kadın bulunması ve böylece parlamentonun 250 kişilik alt kanadında kadınlara yüzde 25’lik bir temsil sağlanması kuralı getirildi. 
Ayrıca, parlamentonun üst kanadı 102 üyeli Yaşlılar Meclisi’ne (Meshrano Jirga) devlet başkanı tarafından atanacak 34 üyenin yarısının kadın olması zorunlu kılındı.

Bu yasa, Afgan kadınları için siyasi katılım yönünde önemli bir adım olsa da, kadın hakları için mücadele eden örgütlere göre, bu meclislerde yer alan ve çoğunluğu oluşturan erkekler, ağırlıklı olarak, kadın-erkek eşitliğine karşı... 

Bu yüzden de, meclise girmeyi başaran kadınların konuşma hakkı göz ardı ediliyor, sürekli hakarete uğruyorlar ve “eşitlik” ifadesi yine kağıt üzerinde kalıyor. 

2005’te başkanlık için yarışan ilk Afgan kadın Dr. Masooda Jalal’in ölüm tehditleri alması ise hafızalarımızda. Savaş lordlarının iltimas geçtiği birkaç kadına hükümette resmi görev verdiler ve bunun ülkede 'kadınların özgürleştirilmesi'nin sembolü olduğunu ilan ettiler” diyen Jalal, Afganistan’da kadınlar üzerindeki baskının sürdüğünü söylüyor. 

Mecliste kadın haklarından söz etmek isteyince, erkek vekillerce “fahişe”, “komünist” denilerek kovulan Jalal, Taliban tehdidi altında her gece başka bir evde kalarak hayatını sürdürmeye çalışıyor... 
Geçen yıl yaptığı konuşmalardan dolayı, Afganistan Meclisi’nin ihraç ettiği Ferah Eyaleti Milletvekili Malalai Joya’nın söyledikleri de Jalal’i doğruluyor:

"Bu ülkeyi yönetenler biliyorlar ki, kadınlar, bir toplumun yarısını oluşturuyor. Eğer toplumun yarısı bilinçlenirse, bunlar yöneticilik yapamaz. Yani kendilerinin yok olmasını bunların bilinçlenmesinde görüyorlar. Parlamentodaki temsile gelince, oradaki hanım vekiller meclisin şenliği için bulunuyor ve kadınların haklarını savunan kişiler ya da hanımlar çok az, parmak sayısını geçmez. Özgürlüğün ve demokrasinin olması için, güvenliğin ve emniyetin olması gerekiyor.”  

Bu yıl devlet başkanlığı seçimlerini yapacak olan Afganistan’da muhafazakar kesimin son girişimlerinden birisi ise, Taliban dönemini anımsatan bir yasa tasarısı hazırlamak oldu. 

Tasarıda, Afgan kadınlarının makyaj yapmasının, kamuya açık yerlerde dans etmesinin ve kadınlarla erkeklerin topluma açık yerlerde yalnız başlarına konuşmasının yasaklanması önerildi. 
Bunun üzerine Kadın İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Necibe Şerif, durumu en açık şekilde şöyle anlattı: “Halkı din yoluyla kontrol atına almak istiyorlar.

Birleşmiş Milletler’in açıkladığı verilere göre, seçimlerde oy kullanacak 1.2 milyon Afgan seçmenin sadece yüzde 27’sinin kadın oluşu da, kadının bu ülkedeki siyasi katılımının ölçüsünü ortaya seriyor.

Taliban Yeniden Güç Topluyor...

Medyaya yansıyan haberlere bakınca, Jalal ve Joya’nın haklılığı net bir şekilde ortaya çıkıyor. Afganistan’da kadınlara yeniden verildiği söylenen okuma ve çalışma hakkının daha çok başkent Kabul’de geçerli olduğu, diğer bölgelerde ve özellikle kırsal alanda Taliban etkisinin yoğun şekilde hissedildiği görülüyor.

Afganistan'da kadınların çoğu, hâlâ korkudan burka giymeye devam ederken, tecavüz ve erken yaşta evliliklerde yeniden artışlar gözleniyor.

Devrimci Afgan Kadınları Birliği (RAWA), 18 yaşın altındaki kızlara yönelik tecavüz olaylarının yeniden artışa geçtiğini ve devletin buna karşı caydırıcı yasal yaptırım uygulama gücünden yoksun olduğunu bildiriyor. 

Birçok ailede kadınların sosyal hayata katılımı engelleniyor, eğitim almaları yasaklanıyor ve çok sayıda kız çocuk denecek yaşta evlendiriliyor. Toplum tarafından dayatılan bu uygulamalara karşı gelenlerin maruz kaldığı muamele ise içler acısı.

Afganistan Bağımsız İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği bilgiye göre, 2006 yılında 1650’den fazla kadına yönelik şiddet olayı saptandı. Bunların 550’si dayak vakası. 120’den fazla sayıda kadın, gördüğü işkenceye dayanamayıp, ya kendini yaktı ya da ilaç içerek intihara kalkıştı...

Afgan halkını tamamen sindiren korkunun yenilmesi için, kamuoyu önderlerinin ve özellikle halk üzerinde büyük etkisi olan dini liderlerin yardımı gerekiyor. Ama bu konudaki çabaların önü de, yine Taliban tarafından tıkanıyor. Karzai hükümetine destek veren imamlar birer birer öldürülüyor. 
UNICEF’e göre her yıl 17.000 kadının doğumla ilgili sorunlar nedeniyle yaşamını kaybettiği Afganistan’da, halka aile planlaması yöntemlerine başvurmalarını ve erken yaşta evliliklerden sakınmalarını öğütleyen dini liderler Taliban tarafından katlediliyor.

ÖLÜMÜNE OKUMAK...

Tarih 12 Kasım 2008...
Afganistan’ın güneyinde Kandahar bölgesi.

Nazo Ana Kız Lisesi’ne devam eden öğrenciler, her sabah olduğu gibi İslami giyim kurallarına uygun formalarını giymiş okula yürürken birden yanlarında motosikletli adamlar belirdi... 
Kızların başlarındaki örtüyü çekip çıkaran adamlar, ellerindeki şişelerle yüzlerine asit fırlattı..
11 kız öğrencinin ve 4 kadın öğretmenin ağır yaralandığı olayda, bir öğrenci görme yeteneğini kaybetti.

Dehşete kapılan öğrenciler, korkuyla evlerine kaçarken, dersler iptal edildi...
Olaydan günler sonra tutuklanan saldırganların şeriatçı Taliban militanı oldukları açıklandı.
1300 öğrencinin okuduğu okulda, olayın ertesinde derse gelen öğrenci sayısı yalnızca 35’ti. 
Taliban örgütü amacına ermiş, aileleri korkutarak kızlarını okula göndermelerini engellemişti.

***

Kandahar, Afganistan’da 2001’e kadar iktidarda kalan aşırı İslamcı Taliban rejiminin en güçlü olduğu yerlerden birisi. Bu yönetim sırasında kız öğrencilerin okula gitmesi yasaklanmış, kadınlar üzerindeki baskı iyice artmıştı. Uygulamalarını devam ettirmek için her yolu deneyen Taliban militanları, bugün yine kasaba ve köylerde geceyarısı bildiriler dağıtarak, aileleri kızlarını okula göndermemeleri için uyarıyor.

Taliban liderleri, bir yandan da, eğitime karşı olmadıklarını, asıl isteklerinin öğrencilerin güney bölgesindeki eyaletlerde açılan Taliban okullarına gitmesi olduğunu söylüyor. Çünkü açıkça, “Şeriat eğitimi istiyoruz,” diyorlar.

Afganistan Milli Eğitim Bakanlığı’nın verdiği bilgilere göre, bugüne kadar 120’den fazla okula saldırıda bulunuldu; kimisi yakıldı, kimisi bombalandı... 600 kadar okul da güvenlik nedeniyle kapatıldı. Bu saldırıların önemli bir kısmı, Taliban’ın güçlü olduğu Kandahar, Paktika ve Logar gibi güney ve doğu bölgelerinde yoğunlaşıyor.

Karzai hükümeti, saldırıları kınıyor ama olayların önüne geçmekte yetersiz kalıyor. 
2005 yılında UNICEF’in desteği ile ülke çapında kız öğrencilerin okula gönderilmesine yönelik bir kampanya başlatılsa da, Taliban’ın estirdiği korku dalgası herkesi sindirmiş. Bu durumda anne ve babalar çaresiz. Çocuklarının kendileri gibi eğitimsiz kalmasını istemeyenler bile, canları tehlikede olduğu için Taliban baskısına boyun eğmek zorunda kalıyor.

Bununla birlikte, Afgan kızların eğitimden yoksun kalmalarının tek nedeni, Taliban’ın okul saldırıları değil... Kimileri toplumda kadınlara yönelik uygulanan ayrımcılık yüzünden, kimileri de erken yaşta evlendirildikleri için okuyamıyor.

Afganistan toplumunda yaygın olan görüşe göre, bir kız çocuğunun ilkokuldan sonra, özellikle buluğa erdiği yaşlarda, eğitime devam etmesi uygun bulunmuyor. Çünkü artık o yaşa gelmiş bir kızın, okuma ya da çalışma amaçlı da olsa, ev dışına çıkmaması gerektiğine inanılıyor.

UNICEF’e göre, 11 yaşın altındaki kız çocuklarının yüzde 60’ı (yaklaşık 1 milyon kız çocuğu) okula gitmiyor. Aşırı tutucu Afgan toplumundaki bu inancı kırmak hiç kolay değil. Şu anda görevde olan Afgan hükümeti, bu konuda bazı çalışmalar yürütüyor. Bu amaçla, 2006 yılında Londra’da uluslararası organizasyonlarla bir araya gelip ülkenin 2010 yılının sonuna kadar ulaşmak istediği hedefleri belirlediler.

Bunlardan birisi de, üniversitede okuyan kız öğrenci sayısını 35 bine çıkarmaktı. Afganistan Milli Eğitim Bakanlığı’na göre, bu sayı hâlâ 10 bin civarında. Çünkü 2001’de iktidardan indirilen Taliban, son dönemde yeniden güç toplayarak toplumda terör estirmeye devam ediyor. Bugün çok sayıda okul, Afgan kız çocuklarının okula devam etmesinin önüne geçmek için Taliban militanlarınca yakılıp yerle bir ediliyor. Okula gitmeye cesaret ettiği için zehirlenip öldürülen kız çocukları bile var. Ayrıca, eğitim konusundaki cinsiyet ayrımcılığına yönelik bir diğer durum da, kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda eğitim görmesi. Bununla da yetinilmiyor; kız öğrencileri bayan öğretmenler eğitirken, erkeklere de erkek öğretmenler eğitim veriyor.

Bütün bu olayların açıkça ortaya koyduğu  gibi, Afganistan’da yaşayan bir kız çocuğu için okumak, ölümüne okumak anlamına geliyor. Bir kız çocuğunun okuyabilmesi için, birçok engeli aşması gerekiyor. Öncelikle ailesinin izni gerekli. Babası, ağabeyi ya da kocası izin vermiyorsa, zaten okuması olanaklı değil. Bu iznin alınması da yetmiyor. Bu defa bütün ailenin, topluma karşı çıkması, mahalle baskısını göğüslemesi gerekiyor. Ama o da yetmiyor... En zoru, Taliban terörüne direnmek.

Kandahar’daki saldırıda yaralananlardan, 17 yaşındaki Shamsia Husseini’nin söyledikleri bunu açıkça ortaya koyuyor. Yüzünden, boynundan ve gözünden yaralanmasına karşın okula gitmeyi sürdürüyor Shamsia... The New York Times’a verdiği röportajda, “Ailem ölecek olsam bile okumaya devam etmemi söyledi,” diyor.

Bu durumda, Afganistan’da kadının eğitimi konusunda yanıtlanması gereken sorular şunlardır: Kaç kişi okumak için ölüm tehlikesini göze alır? Bu tehlike durdurulmadığı sürece, okuyan kadın sayısı artar mı? 


PAKİSTAN

Kadınlar, Tecavüze Dava Açabilmek İçin 21. Yüzyılı Beklemek Zorunda Kaldı

Pakistan anayasası, “yasalar önünde bütün vatandaşların eşit olduğunu ve cinsiyet nedeniyle bir ayrım yapılamayacağını” hükme bağlıyor. Fakat yine aynı anayasaya göre, Pakistan bir İslam devleti. “Devletin dini İslam’dır” ve “Hiçbir yasa Kuran ve sünnete karşı olamaz” şeklindeki maddeler bulunuyor anayasa metninde. 

Pakistan nüfusunun yüzde 53’ünü oluşturan kadınların ekonomik ve sosyal durumu, mensup oldukları sınıfa ve yaşadıkları bölgeye göre (kentsel/ kırsal alan ayrımı) farklılıklar gösteriyor. Yine de erkeklerle kıyaslandığında, bir bütün olarak kadınlar, çok daha zor  koşullar altında ve eşitlikten yoksun olarak yaşıyor. 

Ataerkil toplum yapısının sonucu olarak, Pakistan’da kadınlar ve erkekler iki ayrı dünyada yaşıyor. Kadınlar, doğal mekanları olarak kabul edilen eve hapsedilirken, erkekler ev dışındaki dünyanın hakimi olarak görülüyor.

Son yıllarda teknolojinin gelişmesi ve ekonominin büyümesi nedeniyle, Pakistan hükümetinin kadını ekonomik ve sosyal hayata katma çabaları olsa da, bunlar büyük kentlerle sınırlı. Kadınların yüzde 70’inin yaşadığı kırsal alanlarda dinci aşiretler egemen. Bu yüzden, bu ülkenin büyük bir kesiminde yaşam kadınlar için dayanılmaz hale gelmiş durumda.

Özellikle Taliban’ın hüküm sürdüğü kırsal kesimlerde çocukların okula gönderilmediği, genç kızların para karşılığında başka ailelere satıldığı yolunda haberler sık sık basına yansıyor. Eğitimsizlik ve yoksulluğun getirdiği ağır koşullarda, kadınlar her türlü baskıya ve sömürüye maruz kalıyor.

Pakistan’da kadınlara yönelik şiddetin en yaygın olanı tecavüz. Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’nun verdiği bilgilere göre, ülke her iki saatte bir kadın tecavüze uğruyor., her sekiz saatte bir de toplu tecavüz gerçekleşiyor... Ülkede bu suçun giderek yayılmasına neden olan faktörlerin başında ise, yakın tarihlere kadar tecavüz olaylarına şeriat yasalarının uygulanması geliyor...

General Ziya Ül Hak’ın 1979 yılında aşırı dincileri hoşnut etmek amacıyla çıkardığı “Hudood Ordinances” (Hudud Yasası) adı verilen yasa, tecavüzü dini bakımdan kadın adına bir utanç olarak değerlendirip, tecavüz eden bakımından suç olmaktan çıkaran bir anlayışa dayanıyordu. Buna göre, tecavüze uğrayan bir kadın ömrü boyunca utanç içinde yaşamaya mahkum kabul ediliyor, tecavüzü kanıtlamak için en az dört erkeğin tanıklığı gerekiyordu. Aksi halde tecavüze uğradığını iddia eden kadın zina yaptığını itiraf etmiş sayılarak ya hapse atılıyordu ya da kırbaç ve recm cezası uygulanıyordu. Tecavüzle suçlanan bir erkek, kadının yaşı ne olursa olsun, bunun mağdurun rızası ile gerçekleştiğini söyleyerek ceza almaktan kurtulabiliyordu. 

Hem tecavüz hem de eşi aldatmayı “zina” başlığı altında değerlendiren bu yasaya göre, her ikisi de yasadışı seksüel ilişki olarak görülüyordu. Bu nedenle de, tarafların rızası olsun ya da olmasın, evlilik dışı bütün cinsel ilişkiler ceza kapsamına giriyordu. Pakistan’da iki kez iktidara gelen ilk kadın Başbakan Benazir Bhutto’nun gücü de, Hudood yasasını değiştirmeye yetmedi. Muhafazakâr İslamcı kesimler Hudud Yasası’na, ’Kuran ile şeriat yasalarını temel aldığı’ için ’kutsal’ gözüyle bakıyordu. 

1999’da yönetime el koyan General Pervez Müşerref, kendisini ılımlı bir Müslüman olarak tanımlayıp, yasayı değiştireceğini söylese de önceleri bunu başaramadı. Ülkedeki aşırı dincilere göre, hiçbir parlamentonun dayanağını Kuran’dan alan bir yasayı kaldırma, değiştirme ya da herhangi bir eklemede bulunma hakkı yoktu.

Ama kadın hakları örgütlerinin ve uluslararası kamuoyunun yoğun baskısıyla, 2006 yılında Müşerref hükümeti, Kadınları Koruma Yasası çıkarmak durumunda kaldı. Yeni yasa, tecavüz ve zinayı şeriat kapsamından çıkararak medeni kanun kapsamına aldı. Ayrıca, tecavüz vakalarında DNA gibi bilimsel kanıtların soruşturmada kullanılmasına izin verilerek, dört erkek tanık bulma zorunluluğu kaldırıldı. 

Fakat bu değişikliklere karşın, İslamcı kesimlerden gelen yoğun muhalefet nedeniyle, evlilik dışı ilişkiler suç kapsamında kaldı. Yeni yasaya göre reşit olmayan bir kıza tecavüz etme suçundan yargılanmak için kızın yaşının 16 olmasını öngörüyor, şeriat yasası bunu ergenlik öncesi yaş olarak uyguluyordu.

Aşırı dinci gruplar, “İslama karşı” olarak niteledikleri bu yasayı şiddetle protesto ediyor. Bu protestolarının dayanağı ise, anayasada yer alan “Devletin dini İslam’dır” ve “Hiçbir yasa Kuran ve sünnete karşı olamaz” şeklindeki maddeler. Altı İslamcı partinin oluşturduğu ittifakın lideri Maulana Fazlur Rahman, bu yasayı “ülkede ahlaksızlığın bir habercisi” olarak niteledi.

Kadın hakları örgütleri, yeni yasayla bir adım atıldığını belirtirken, yapılanların kadının özgürleşmesi için yetersiz olduğunu da vurguluyor. Pakistan hapishanelerinde bugün hala Hudud Yasası yüzünden binlerce kadının yatıyor. Bunlar, hapishanedeki bütün kadınların yüzde 80’ini oluşturuyor. Çoğu kadının uğradığı tecavüzü polise bildirmekten çekindiği; çünkü yaygın olmasa da, karakolda da tecavüz vakalarının olduğu basına yansıyan haberler arasında.

Pakistan İnsan hakları Komisyonu, ülkede “suçluluğu kanıtlanana kadar suçsuzdur” ilkesinin, bir tek erkeklere uygulandığını; bir kadın söz konusu olduğunda ise, bunun “suçsuzluğu kanıtlanana kadar suçludur” şekline dönüştüğünü bildiriyor.

Üstelik halkın büyük kesiminin kent dışında, tutucu kırsal alanlarda yaşadığı bölgelerde kadınların maruz kaldığı sosyal baskı çok daha ağır. Toplumda tecavüze uğrayan kadına yönelik bakış açısı yüzünden, bir kadının başına gelenleri anlatıp dava açması büyük bir cesaret gerektiriyor. 

Para İçin Satılan Kız Çocukları!

Pakistan medeni yasasına göre evlenmek için en az 18 yaşında olmak gerekiyor, fakat özellikle kırsal alanlarda yaşayan kabileler ve aşiretlerde bugün de uygulanan şeriat yasalarına göre, kızların erken yaşta evlendirilmeleri çok yaygın. Aşiretler arasındaki kızların değiştirilmesi ya da belli bir para karşılığı satılması da sık görülen uygulamalardan... Aşiret liderleri ve aile reislerinin organize ettiği bu tür evliliklerde, genel olarak kızların rızası alınmıyor. 

Ağırlıklı olarak Pencap bölgesinde görülen uygulamalarda, kızlar, kabileler arası anlaşmazlıkları çözmek için zorla evlendiriliyor. Ya da aileler arasında kızların değişimi yapılıyor. Bir ailenin oğlunu diğer aileden bir kızla evlendirebilmesi için, aynı zamanda o aileye verebilecek bir kızlarının olması gerekiyor. Güney Pencap gibi merkezi otoriteden neredeyse bağımsız bir şekilde yaşayan ve adalet dağıtma işinin 'pançayat' adı verilen yerel heyetlere bırakıldığı bölgelerde, kadınların kurbanlık koyun gibi 'satılması' da oldukça yaygın. Panchayat, köy halkının saygı duyduğu genellikle beş ya da yedi üyeden oluşan yerel mahkeme niteliğindeki heyetlere deniyor. Bölgedeki kuvvetli aşiretlerin ve ailelerin temsilcilerinin yer aldığı bu heyetler, bireyler arasındaki anlaşmazlıkları kendi eski yerleşmiş geleneklerine göre çözüyor. Feodalitenin hüküm sürdüğü bu kırsal bölgelerde, kız çocuklarının satılması davalarının yasal mahkemeler yerine, hala bu heyetlerin önüne gittiği görülüyor. Kadınlar da yasal haklarını aramak yerine, feodal güçlerin ağırlığı altında ezilmeye devam ediyor.

Pakistan’ın büyük kesiminde hala görülen bu tür olayların son örneklerinden birisi, Ekim 2008’de Karachi’de yaşandı. Pakistan polisi, 4 yaşındaki bir kız çocuğu ile 7 yaşındaki bir erkek çocuğu için yapılan dini nikahı ihbar aldı. Bölgede oturanların şüphelenip şikayette bulunmaları üzerine eve baskın yapan polis, imamı nikahı kıymak üzereyken yakaladı. 4 yaşındaki kız, 6138 dolar karşılığında, babasının anlaşmazlığa düştüğü adamın oğluna veriliyordu.

Pakistan’ın Kuzey-Batı Yakası Sınır Bölgesi’nde (NWFP) etkisini artıran Taliban’ın, bu yıl başında yaptığı bir duyuruyla, ailelere evlenmemiş kızları varsa, camilere giderek bu konuda beyanatta bulunmaları ve kızlarını miltanlarla evlendirmeleri gerektiği söylendi. Aksi takdirde, kızların zorla evlendirilecekleri ve ailelerin çeşitli zorluklarla karşılaşacağı bildirildi.

Duyuruda ayrıca, evlerinden yanında erkek olmadan çıkan yedi yaşından büyük kız çocuklarının ve kadınların cezalandırılacağı, sokağa çıkan evli çiftlerin yanlarından evliliklerini kanıtlayan belgeyi bulundurmaları gerektiği söylendi. Bu tür duyuruları bölgede düzenli bir şekilde yapan Taliban, topluma korku salmaya devam ediyor. 

Örtünme ve Eğitim Konusundaki Baskılar

Kadınların yüzde 70’i köktendincilerin egemen olduğu kırsal alanlarda yaşıyor ve bunların yüzde 90’ı tarlada çalışıyor. Bu kesimlerdeki Taliban baskısı yüzünden kadınlar burka giymek zorunda. Kadınlar eve kapatılıyor, dayak, tecavüz ve asit saldırıları sık görülen vakalardan.

Özellikle kentler dışındaki köylerde, okula gittiği, çalıştığı ya da saçına toka taktığı için fiziksel saldırıya uğrayan kadınlar var. Taliban militanları, bu yılın ocak ayında, Swat Vadisi’nde yaşayan kadınların burka giymesini emrederek, kız çocuklarının okula gönderilmesini yasakladı. Peşavar’ın 150 km güneydoğusundaki bölgede 1.8 milyon insan yaşıyor. 

Son iki yılda Taliban’ın yuvalandığı yerlerden biri bu bölge. Tehrik-e-Taliban Pakistan’ın (TTP) bölgedeki liderlerinden Maulana Fazalullah, radyoda yaptığı konuşmada, kızların 15 Ocak’a kadar okuldan çekilmesi emrini vererek, aksi halde okulun bombalanacağı ve emre uymayanların öldürüleceğini, Afganistan’da yaptıkları gibi kızların yüzüne asit atacaklarını söylediği basına yansıdı. Kızların okula gitmesine değil, Batı eğitimine karşı olduklarını, amaçlarının İslami eğitim verilmesi olduğunu belirtti. Fazaullah’a göre, “Bir insan mühendis , öğretmen ya da doktor olmadan önce cihad için eğitilmeli.”

Bütün bu tehditlere karşın, bölge halkı ne polisin ne de askerin kendilerini koruduğunu belirtiyor. Geçen yıl 150’den fazla okulun yakılıp yıkıldığı ve 17.200 öğrencinin okulsuz kaldığı bildiriliyor. Okullarla birlikte, öğrencilerin doktor ya da öğretmen olma hayalleri de yıkılıyor...

Namus Cinayetleri

Kadınların bir mal gibi alınıp satıldığı erkek egemen kırsal bölgelerde, namus cinayetleri oldukça yaygın. Pakistan’da suç olarak kabul edilmesine karşın sık görülüyor. Polisin ve savcıların yeterli duyarlılığı göstermemesi, bu tür davaların önlenememesinin önemli bir nedeni. 2004 yılına kadar olan uygulamada, suçunun, cinayet kurbanının ailesiyle pazarlık edip bir para karşılığında aileyi şikayet etmekten vazgeçirmesi mümkündü. Bu tarihte çıkarılan yasayla bu eylem de suç kapsamına alındı. Fakat çoğu durumda, namus cinayetlerini işleyenlerin aile içinden olması, sorunu çözümsüz kılıyor.

Her yıl yüzlerce Pakistanlı kadın namus cinayetlerine kurban gidiyor ve çoğu polis raporlarına bile yansımayan bu olaylar nedeniyle suçlular cezasız kalıyor. Eğer bu tür olaylarda hak aramaya kalkanlar olursa, daha büyük şiddete maruz kalıyorlar. Namus cinayetlerindeki artışın kadın haklarındaki gelişmelere paralel olarak artışı da bunu doğruluyor. 

Pakistan’da teknolojinin gelişmesi ve ekonominin büyümesiyle, kadınların sosyal ve ekonomik hayata daha aktif olarak katılabileceği umudu taşınıyor. Hükümet bu konudaki çabalarına devam ediyor. Önemli devlet görevlerine kadınları atayarak gelişime destek verildiği görülse de, kısal alandaki durumun değişmesi kolay gözükmüyor.

SUUDİ ARABİSTAN

Monarşi ile yönetilen ve şeriatın hüküm sürdüğü Suudi Arabistan, dünyada kadınların en kötü koşullar içinde yaşadığı ülkelerin başında geliyor. Suudi ya da yabancı olsun, ülkede yaşayan her kadın “Ulema” denilen din bilginlerinin fetvalarına uygun yaşamak zorunda. 

Devlet tarafından oluşturulan bu din polisleri (Muttava), kadınları hayatın her alanında gölge gibi takip edip, şeriata uygun davranıp davranmadıklarını denetliyor. Esas adı “İyiliği Teşvik ve Kötülükten Men Komitesi” olan bu örgütte, yaklaşık 10 bin görevli yer alıyor. 500 merkeziyle ülkeyi bir ağ gibi saran din polisi, kurallara uymayanlara hapis cezasının yanında, dayak, kötü muamele, hapis, tecavüz, kırbaç ve recm (taşlayarak öldürme) vb. çağdışı cezalar da veriyor. 

Şeriat baskısı altında adeta bir köle gibi yaşamak zorunda kalan kadınların sosyal hayata katılımı yok denecek kadar az... Suudi Arabistan, 2001 yılında Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ni (CEDAW) imzalamış olsa da, kadınlar bu ülkede hala üçüncü sınıf vatandaş olarak, en temel haklarından yoksun bir halde yaşıyor.  Ülkede kadın nüfusun maruz kaldığı uygulamalar, bunu tartışmasız şekilde ortaya koyuyor. 

Suudi Arabistan’da Kadınlarla İlgili Gerçekler:

Hukuki Haklar:

-Mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer görülüyor.
-Kadınlar ancak erkek tanıkların bulunmadığı, kişisel davalarda tanıklık yapabiliyor.
-Soruşturmalarda kadınların tanık olarak dinlenilmemesine neden olan anlayış şu gerekçelere dayanıyor: Kadınlar duygularıyla hareket eder, bu nedenle tanıklıkları gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Sosyal hayata katılmadıkları için gördüklerini anlama yeteneğine sahip değildirler. Allah tarafından üstün yaratılan erkeklerin güdümünde olduklarından, çevrelerindeki erkeklerin kendilerine söylediğini tekrarlayacaklardır. Kadınlar unutkan olduklarından tanıklıkları güvenilir değildir.
-Bu anlayış yüzünden tecavüz olaylarında bile, çoğu zaman kadınların tanıklığı geçerli olmuyor.
-Kadınların oy kullanma hakkı yok.
-Kadınlar, kocalarının izni olmadan ayrı banka hesabı açamıyor. Yanlarında kocaları olmadan bankaya girmeleri de yasak. Ayrıca kadın müşterilerin işlemlerini yalnızca kadın görevliler yapabiliyor.
-Suudi kadınların çoğu, fotoğraf çektirmenin ulema tarafından günah ilan edilmesinden dolayı, hala kimlik kartına sahip değil.

Gündelik Hayat ve Sosyal Hayata Katılım:

-Kadınlar yasal olarak araba ya da bisiklet kullanamıyor.
-Din polisi korkusundan kendi mahallelerinde bile tek başlarına dolaşamayan kadınların Suudi Arabistan sınırları dışına çıkmak için kocalarından ya da babalarından izin almaları gerekiyor. Eğer bir kadın çocuklarıyla birlikte ülke dışına seyahate gitmek isterse, çocukların babasından yazılı izin almak zorunda.
-Uçağa binmelerine izin var ama havaalanına kadar bir şoförün bırakması şart koşuluyor.
-Bir kadının yanında kendisine eşlik eden erkek bir akrabası olmadan taksiye binmesi ahlaksızlık olarak görülüyor.
-Riyad, bir kadının otobüse binebildiği tek kent. Burada da otobüslerde kadın ve erkeklerin bölümleri ayrı. Kadınlar otobüse ayrı bir kapıdan binip, arkada kendilerine ayrılan yerde seyahat ediyor.
-Evlerin çoğunda kadın ve erkekler için ayrı girişler var.
-Kadınların bir restorana tek başlarına girmesine izin yok. Din adamları, kadınların aile restoranlarında yemek yemesinin haram olduğu inancında. Uluslararası zincirlere ait restoranlarda da kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde oturuyor.
-2008 öncesinde kadınların yanlarında kendilerine eşlik eden bir kadın yakını olmadan otellere girmesi yasaktı. 2008’de çıkan bir Kraliyet Emri’ne göre, kadınların otellere resmi kimlik kartları ile girmelerine izin verildi. Ancak otel görevlilerinin kadının otelde kalış süresinin en yakın polis karakoluna bildirilmesi şartı getirildi.
-Kadınlar, bir erkeğin izni olmadan tedavi için hastaneye gidemiyor. Ancak kadın doktorun olmadığı durumlarda, bir kadın erkek doktora muayene olabiliyor. Fakat bir kadın doktorun erkek hastayı muayene etmesi yasak.
-Dünyada olimpiyat oyunlarına kadın sporcu göndermeyen tek ülke.

Giyim:

-Hicaba uygun olarak siyah çarşaf giymek zorundalar. Bu da yetmiyor; peçe takıp, yalnızca gözlerini açıkta bırakacak şekilde örtmeleri gerekiyor. Eğer peçe ile gözleri açıkta bırakan kısım geniş olursa, bu aralığın transparan bir kumaş ile gölgelenmesi gerekiyor. Ayrıca erkeklerin dikkatini çekmemek için renkli çarşaf giymeleri de yasak.
-2008’de Suudi Arabistan’ın önde gelen din adamı Şeyh Habadan, “İki göz erkekleri baştan çıkarıyor,” diyerek, peçenin yalnızca tek bir gözü açıkta bırakması ve kadınların göz makyajı yapmaması gerektiğini söyledi.

Eğitim:

-Kadınlar üniversiteye gidebiliyor, ancak erkeklerden ayrı eğitim almaları şart. Hoca erkekse dersi ancak video/ audio sistemi aracılığıyla izleyebiliyorlar.
-Üniversitelerdeki öğrencilerin yüzde 70’i kadın olsa da, çalışma yaşamında kadınların oranı ancak yüzde 5; ki bu da dünyadaki en düşük oran. Çünkü şeriat yasalarına göre, bir kadının görevi, evde kalıp kocasına ve çocuklarına bakmak.

Çalışma Hayatı:

-Kadınların çalışması yasak olmasa da, bir kadının işe girebilmesi için sağlanması gereken kurallar var: 1. Kadının yaşamak için paraya ihtiyacı olmalı. 2.İş yeri sadece kadınların görev yaptığı bir ortamda olmalı; kadınlarla erkeklerin teması olmamalı. 3. Çalışan kadın evdeki görevlerini ihmal etmemeli 4. İş, kadının yanında erkek bir akrabası olmadan seyahat etmesine neden olmamalı. 5. Kadının çalışması için kocasının onay vermesi gerekli.
-Kadınlara iş yeri açma izni sınırlı alanlarda veriliyor. Bunlar da genellikle, güzellik salonu, mobilya galerisi ya da konfeksiyon mağazası...
-Kadınların yargıç olmasına izin yok. Ayrıca yüksek devlet görevlerine de atanamıyorlar. 
-Erkeklerle daha fazla temas gerektirdiği için, gazetecilik, hukuk, mühendislik ve mimari gibi dallardaki eğitim programlarında kadınlar dışlanıyor. -Bir erkek yurt dışında eğitim alabilirken, kadının eğitim için yurt dışına gitmesi ancak eşinin ya da erkek bir akrabasının eşliğiyle söz konusu olabiliyor. 

Evlilik ve Boşanma:

-Suudi erkekler dört eş sahibi olabiliyor. Bu kadınlar Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan olması konusunda bir sınırlama yok. Fakat Müslüman kadınlar yalnızca Müslüman erkeklerle evlenebiliyor. Bir kadının, Suudi Arabistan dışında diğer Müslüman ülkelerden bir erkekle evlenebilmesi için de devletin izin vermesi gerekiyor.

-Boşanma ya da dul kalma durumunda bir kadın erkek çocuğunun velayetini en fazla yedi yaşına kadar, kız çocuğunun velayetini de dokuz yaşına kadar elinde tutabiliyor. Bu yaşlardan sonra çocuklarının velayetini ya babalarına ya da babalarının ailesine vermek zodunda. Ayrıca kadın boşandığı eşinden yalnızca üç ay için nafaka parası alabiliyor.

Suudi Olsun Olmasın; Baskı Bütün Kadınlara Yönelik 

Geçen yıl şubat ayında Ürdün asıllı Amerikalı iş kadını Yara, yanında bir erkek iş arkadaşıyla birlikte Starbucks’da oturduğu içtiği için tutuklanıp hapse atıldı. Kadın Amerikalı’ydı ama olay, elbette Amerika’da ya da Avrupa’da olmadı. Böyle bir olay, ancak Riyad’daki Starbucks’da olabilirdi.

The Times gazetesine yansıyan habere göre, Yara ve arkadaşının, Starbucks’a gitme nedeni, ofislerindeki elektrik kesildiği için en yakındaki Starbucks’a gidip oradaki kablosuz interneti kullanmaktı. Kafede, kadınlarla erkeklerin birlikte oturmalarına izin verilen tek yer, aileler için ayrılan perdeli yerdi. Yara ve arkadaşı da o bölümdeydi. Orada ne yaptıklarını gelip soran din polisine de elektrik kesintisi nedeniyle kafeye geldiklerini anlattılar ama işe yaramadı. Yara’nın cep telefonuna el koyup zorla arabaya bindirdiler ve en yakındaki hapishaneye götürüp kodese tıktılar. Ayaklarından bağlayıp suçlu olduğunu kabul eden bir ifadeyi zorla imzalamasını istediler. Bir banyoya sokup elbiselerini çıkarttılar ve pislik içindeki suya batırıp tekrar giydirdiler. Hakim önüne çıktığında duyduğu ilk söz şu oldu: “Günah işledin ve cehennemde yanacaksın!”

Sonunda, Yara’nın iş adamı olan eşi politik bağlantılarını kullanarak eşinin serbest bırakılmasını sağladı. Fakat Suudi hapishaneleri, Yara kadar şanslı olmayan kadınlarla dolu...

Aşkın Yasaklandığı Ülke...

Suudi Arabistan’da şeriat kuralları öylesine katı bir şekilde uygulanıyor ki, erkekle kadın arasında olabilecek en ufak yakınlaşma bile ahlaksızlık sayılıyor. Bunun en ilginç örneklerinden birisi geçen yıl yaşandı.

Suudi Arabistan İyiliği Teşvik ve Kötülükten Men Komitesi, Sevgililer Günü’nde sevgililerin birbirine kırmızı gül vermesini yasaklandı... Suudi yetkillere göre bir Pagan geleneği olan Sevgililer Günü, evlilik dışı ilişkileri teşvik ediyor ve bu nedenle de dine aykırı... Komite, bu nedenle, başkent Riyad’daki bütün çiçekçilere ve mağazalara talimat vererek, kırmızı olan her şeyin vitrinlerdem indirilmesini istedi. 

Evli olmayan bir erkekle kadının kamuya açık alanlarda birlikte görülmesinin suç sayıldığı ülkede, gençler değil sevdiğine çiçek vermek, evlenene kadar eşlerinin yüzünü bile göremiyor. 

İRAN

İslami Kriterlere Uygun Haklar

İran anayasasının 20. maddesi, "kadın ve erkek bütün vatandaşların yasalar tarafından eşit şekilde korunduğunu" ve "İslami kriterle uygun bütün siyasi, ekonomik ve kültürel haklara sahip olduklarını" hükme bağlıyor.

Burada altı çizilmesi gereken şu: Erkek ya da kadın bütün vatandaşlar “eşit haklara” sahip değil, İslami kriterlere uygun olarak sahip oldukları hakların korunmasında eşitler. Anayasa’nın bütününde de hakim olan anlayış bu.

İran’la ilgili belirtilmesi gereken bir özellik de, ülkede Anayasa Koruyucular Konseyi adlı bir kurumun varlığı. Yasaların anayasa ve şeriat ile uygunluğunu denetleyen bu konseyin, meclis kararlarını veto yetkisi var. 12 üyeli Konsey'in altı üyesi, dini lider tarafından atanıyor. Kalan altı üyesi de, ülkenin yargı kurumlarınca aday gösterilen hukukçular tarafından İran Meclisi’nce seçiliyor.

Konseyin ülkedeki siyasi ağırlığı o kadar fazla ki, şeriata uygun bulmadığı birçok yasayı meclise geri gönderebiliyor, hatta anayasaya dayanarak parlamento üyelerini veto edebiliyor. Son yıllarda kadın hakları konusunda yürütülen kampanyalara büyük darbeler vurulmasının ardında da, bu aşırı dinci kurumun rol aldığı belirtiliyor. 

İran'da çalışma hayatında kadınların oranı % 42. Bu oran, dünya ortalaması olan % 58’in altında olsa da, Ortadoğu’daki en yüksek seviye. Fakat buna karşın, parlamentonun ancak  % 2.8’si kadınlardan oluşuyor. Ortadoğu ve Afrika’da % 9 olan ortalamanın çok gerisinde.

Bunun bir nedeni, İran seçimlerinde kadınlar için kota uygulanmaması. Bir diğer nedeni de, adayları veto yetkisi bulunan aşırı muhafazakar Anayasayı Koruyucular Konseyi'nin, kadın adayların dini inançları ve İslam Cumhuriyeti’ne bağlılığı konusunda ikna edilmelerinin zorluğu...

İran’da daha liberal gözüken Hatemi’nin seçilmesinde kadınların büyük rolü olduğuna inanılıyor. Bu nedenle, kadınların parlamentoda sayılarının fazla olması düşüncesi, muhafazakarları rahatsız ediyor...

Kadınlara Yönelik Ayrımcılık ve Kısıtlamalar

-Bir kadın işe girmek ve yurtdışına seyahat etmek için kocasının iznini almak zorunda.
-Kadınlar yargıç olamıyor, devlet başkanlığı seçimine giremiyor. 
-İki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşdeğer.
-Tecavüze uğrayan kadınların korunması için yasal bir önlem yok. Tecavüz mağduru kadını namus adına öldüren babası, kocası ya da erkek kardeşi cezalandırılıp hapse atılmıyor.
-İran’da reform yanlısı vekiller ve kadın hakları savunucuları, recm (taşlanarak idam etme) cezasının uygulanmaması ve yargıçların bunun dışında ceza yöntemlerine başvurması için sürekli olarak çağrıda bulunsa da, bu ceza İran'da varlığını koruyor. En son geçen yılın aralık ayında zina ile suçlanan iki erkek bu şekilde idam edildi.
-İran ceza yasalarına göre, recm cezası, erkek ve kadınlar arasında eşitsiz bir şekilde uygulanıyor. Bu cezayı alan bir kadın boynuna kadar toprağa gömülürken, erkek beline kadar gömülüyor. 
Suçlanan kişi, idam sırasında kaçmayı başarırsa özgür kalıyor. Ancak kadınlar boynuna kadar toprağa gömüldüğü için, erkekler gibi kaçma şansları yok. 
Recm sırasında atılacak olan taşların, ne iki atışta öldürecek kadar büyük, ne de hiç zarar vermeyecek kadar küçük olması da uygulamanın kurallarından...
-Kadınlar, sokakta İslami Yaşam Tarzını Koruma Bakanlığı'nın görevlileri tarafından neden göstermeden durdurulup sorguya çekilebiliyor. Bu görevliler, genellikle metro ve otobüs duraklarında bekleyip kadınların giyim kuşamını kontrol ediyor. Ayrıca parklarda dolaşıp, birlikte oturan çiftlerin evli olup olmadıklarını kontrol ediyorlar. 

Giyim: 

-Kadınlar, İslami kurallara uygun giyinmek zorunda. Yani kıyafetleri, bedeninin şeklini belli etmeyecek şekilde bol olmalı; saçlarını örtüp, bacaklarını, kollarını ve ayaklarını açıkta bırakmayacak şekilde giyinmeli. 
-İran’da özellikle kentlerde, genç kesim çarsaf yerine pantolon giyip üzerine dizlerine kadar gelen paltolar giymeyi tercih ediyor. Fakat 2005’te Ahmedinejad’ın seçilmesinden bu yana, giyim kuşam konusunda çok daha fazla baskı uygulanıyor. 
-Renkli başörtüler, dar giysiler ya da erkeklerde Batı stili saç kesimleri de cezalandırılıyor. Pantolonun içine sokulduğu uzun çizme giymek de yasak.
slami giyim kurallarına uygun olmayan kıyafetleri satan mağazalar kapatılıyor. Bu kuralların dışına çıkanlara ahlak polisi tarafından kırbaç, para ve hapis cezaları verilebiliyor.

Evlilik ve Boşanma:

-Bir erkek dört kadınla evlenebiliyor.
-2002’de çıkarılan bir yasayla, kadınlara 1979’dan bu yana sahip olmadıkları boşanma davası açma hakkı verildi. 
-Buna göre kadınlar, ancak kocalarının yazılı izni olursa boşanma davası açabilecek. Ayrıca eşlerinin uyuşturucu bağımlısı, alkolik ya da akli dengesinin bozuk olduğunu kanıtlamaları durumunda da yine dava açabilecekler. 

Velayet: 

-İran’da boşanan ya da dul kalan bir kadın, kız çocuklarının velayetini en fazla 7, erkek çocuklarının velayetini ise en fazla 2 yaşına kadar elinde tutabiliyor. Çocukların velayeti, bu yaştan sonra babalarına ya da babalarının ailesine geçiyor. 
-Ayrıca kadınlar belli bir yaşa kadar çocukların velayetini elinde tutuyor olsa da, o süre içinde bile çocukların hayatıyla ilgili önemli kararlar yine babanın ailesi tarafından veriliyor. 
-İran’da boşanan kadınlar yeniden evlenebiliyor. Fakat bu durumda çocuklarını kaybetme tehlikesi var. Baba ya da babanın ailesi, çocuk kaç yaşında olursa olsun, velayeti talep edebiliyor. 

Miras Hakları: 

-İran’da geçerli olan yasalara göre, bir erkek öldüğünde, eğer çocukları varsa karısına mirasın sekizde biri, karısından başka yakını yoksa, sahip olduğu mirasın ancak dörtte biri kalıyor, gerisi de devlete aktarılıyor. Ayrıca kadına devredilen miras, emlak varlıklarını kapsamıyor. 
-Geçen yıl din alimi Ayetullah Sanei, bu konuda bir fetva yayınlayarak, bu gibi durumlarda, erkeğin başka mirasçısı yoksa, mirasının karısına ait olması gerektiğini bildirdi. 
-İran parlamentosu’nun yakın zamanda kabul ettiği bir yasa ise, kadınların kocalarından kalan toprak ve emlak varlıklarını miras olarak almalarına olanak tanıyor. Fakat bu yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Anayasa Koruyucular Konseyi tarafından İslami yasalara uygunluğunun onaylanması gerekiyor. 

Üniversitelerde artan kız öğrenci sayısı tedirginlik yarattı

Anayasada  kadınlara eşit eğitim hakkı öngörülüyor ve üniversite kontenjanlarında kadınlara yönelik kotalar bulunuyor. Bunun sonucu olarak da, üniversitelerdeki öğrencilerin yaklaşık 2/3’ü kız öğrenci. Özellikle tıp, eczacılık ve dişçilik gibi alanlarda kız öğrencilerin sayısı ağırlıklı. 

Fakat üniversitelerdeki kız öğrenci sayısındaki artış, dinci kesimleri tedirgin ediyor. Bu nedenle geçen yıl, Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’a bir rapor sunan Parlamento Araştırma Merkezi, bu durum engellenmezse, sosyal dengeyi ve kadın ile erkek arasındaki ekonomik durumu bozucu bir hal alacağını belirterek hükümetin uyarılmasını önerdi.

İran, bugünkü koşullarda diğer bazı Ortadoğu ülkelerine, özellikle Suudi Arabistan’a göre, kadınların eğitim ve çalışma hakları bakımından daha iyi durumda olsa da, 1979'da Humeyni Devrimi ile başlayan son 30 yıllık dönemde kadınlar üzerindeki baskı giderek artıyor.

Köktendinciliğin güç kazandığı bu dönemde, kadının erkekten farklı yapıda, korunmaya muhtaç bir tür olduğu, İran'da aşırı dinci çevrelerin sık sık dillendirdiği bir görüş olarak topluma dayatılıyor. 

Kadın Hakları Savunucularına Baskı

Şu anda görev başında olan Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, sürekli olarak konuşmalarında kadınların evde kalıp çocuklarıyla ilgilenmesi gerektiğini vurguluyor. Genel olarak toplumda benimsenen anlayış da bu yönde...

İran’da kadınların bugün hâlâ birçok konuda seçim yapma özgürlükleri yok ve erkeklerle eşit haklara sahip olma mücadelesi veriyorlar. Özellikle evlilik, boşanma, velayet ve miras hakları bakımından ikinci sınıf vatandaş yerine konuluyorlar. 

Geçen yıl ülkede kadın hakları mücadelesi veren ve 1 milyon imza toplama hedefiyle başlatılan “Campaign for Equality” adlı kampanyaya katılan 50’den fazla kadın hapse atıldı. 
Enformasyon Bakanlığı’ndan kampanyaya destek veren kadınlara telefonlar edilerek, toplantılara katılmamaları yönünde uyarıldı. 

Kampanyanın kurucularından Parvin Ardalan, geçen yıl Olof Palme Ödülü'ne değer görüldüğünde, ödül törenine katılmak için İsveç'e gitmesi engellendi. Tahran'daki İmam Humeyni Havaalanı’na giden Ardalan'ın pasaportuna el konularak yurtdışına çıkışı yasaklandı.

16 yıldır kadın haklarını destekleyen yayınlar yapan Zanan adlı feminist derginin geçen yıl kapatılması, ülkede protestolara neden oldu.

İran’daki kadın hakları hareketine yönelik baskıların giderek şiddetlenmesi ve tutuklamaların artması üzerine, Mart 2008’de New York’ta 280’den fazla insan hakları savunucusunun katıldığı bir uluslararası destek toplantısı yapıldı. Katılımcılar arasında altı Nobel Barış Ödülü sahibi kadının da yer aldığı toplantıda, İran’daki durum hakkında endişeler dile getirildi. 

Bütün bu baskılara karşın, İran’da seçimleri etkileyebilecek oranda güçlü bir kadın nüfusu var. Bu nedenle 2008 seçimlerinde adaylar, programlarında kadınlara yönelik vaatlerde bulunmak durumunda kaldı. 

World Public Opinion tarafından geçen yıl yapılan bir araştırmaya göre, İran halkının % 78’i kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını önemsiyor ve % 70’i de hükümetin kadınlara yönelik ayrımcılığın önlenmesi için çalışması gerektiğine inanıyor.

Eşcinsel ilişkiye İdam Cezası...

İran’da eşcinsel ilişkilere en ağır cezalar uygulanıyor. Bu tür bir ilişkiye girmekten suçlu bulunan erkeklere, ilk suçlamada ölüm cezasına kadar varan cezalar verilebiliyor. Eğer seksüel ilişki gerçekleşmemişse, 100 kırbaç cezası uygulanıyor. Böyle bir ilişki kadınlar arasında olursa, dördüncü suçlamada ölüm cezası verilebiliyor.

Bu davalarda kanıt olarak suçun itirafı ya da dört erkeğin tanıklığı aranıyor. Fakat koşullara göre yargıçların takdir hakkı da bulunuyor. Ahlak polisinin kimi zaman evleri basıp, bir araya gelen insanları bu tür bir ilişki kurup kurmadıkları konusunda denetledikleri oluyor.

Sanal Dünyada Gelişen İlişkiler

Erkekle kadının toplum içinde tanışıp birbirlerini tanıma olanağı bulamadığı İran’da, yeni yetişen genç nesil, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, artık internet ortamında karşı cinsi tanımaya yönelmiş. 
Bugün Farsça'nın blog dünyasında en çok kullanılan üçüncü dil olduğu belirtiliyor. Kaliforniya'da bulunan Pomona Koleji'ndeki Prof. Pardis Mahdavi'nin İranlı gençler arasında internet kullanımına yönelik yaptığı araştırmaya göre, gençler interneti üç şekilde kullanıyor: 

1. Rejim tarafından yasaklanan kültürel dünyayı tanımak; haber, film, müzik vb. konularda gelişmeleri izlemek. 
2. Gençler arasında bir dayanışma ortamı kurmak. 
3. Karşı cinsle chat yapmak yani internet ortamında sohbet etmek ve buluşma ayarlamak. 

Bunun sonucunda, İran’da genç nüfus arasında yeni bir “siber-seks” kültürü gelişmiş durumda. İslam Cumhuriyeti’nin parasız eğitim politikası, ülkede eğitimli bir genç nüfus yaratmış olduğundan, internet üzerinde bu tür trendleri takip edebilen bir kuşak var. 
Hükümetin bu gelişmelerin önüne geçmek için bulduğu yöntemse, bazı sitelere girişin yasaklanması. Medyaya yansıyan bilgilere göre, İran'da 5 milyondan fazla siteye ulaşılamıyor. 
Ülkede yalnızca pornografik siteler değil, kadın haklarından ve Batı tipi yaşamdan söz eden siteler ile İran dışından yayın yapan muhalif Arap siteleri de yasaklanmış durumda.
Fakat İran'da son yıllarda sanal dünyada oluşturulan blog ortamında, aşırı dinci rejimin yasaklarının delindiği “sessiz bir devrim” yapılıyor. Teknolojik bilgisi yüksek gençler, hükümetin yasakladığı konuları ele alan ama filtreleme sistemine takılmayan siteler ve bloglar yaratmada ustalaşmış durumda. 

Muta Nikahı (Siga da denilen geçici evlilikler)

Evlilik dışı ilişkilerin taşlanarak idama varan korkunç uygulamalarla cezalandırıldığı İran’da, İslam Devrimi’nden bu yana, Şii kesim arasında eski bir gelenek olan geçici evlilikler çok yaygın. 
Şii mezhebinde, erkeklerin, Sünni mezhebinde olduğu gibi, eşinin rızası olmadan 1’den fazla eş edinme hakkı yok. Fakat geçici evliliklerin bu durumu ortadan kaldırma amacıyla uygulandığı görülüyor...

Bu tür evlilikte, bir erkek ve evli olmayan bir kadın belli bir süre için kendi aralarında evlilik sözleşmesi yapıyorlar ve karşılığında kadına bir miktar para veriliyor. Belirlenen süre, bir saat de olabiliyor 50 yıl da... Bu süre sonunda taraflar hiçbir boşanma işlenmine gerek olmadan ayrılabiliyor ya da çocuk olursa ve taraflar isterse kalıcı evliliğe geçebiliyorlar.

Geçici evlilikler, tamamen seksüel ihtiyacı karşılama amacıyla yapılıyor ve erkek egemen toplumda kadın için son derece aşağılayıcı bir durum yaratıyor. 
Bu evlilikler, resmi kurumlar tarafından kayıt altına alınabiliyor ama bu zorunlu değil. Erkek istediği zaman sona erdirebiliyor ve bu durumda erkeğin kadına karşı herhangi bir maddi yükümlülüğü bulunmuyor. 

Geçici evlilik yapacak bakire kızlar için babasının onayı gerekiyor. Bu evliliklerin sonucunda doğan çocuklar, yasal olarak kalıcı evliliklerden olan çocuklarla aynı statüde sayılıyor. Fakat geçici evlilik yapan kadınlar, yasal evlilik yapan kadınlarla aynı haklara sahip değil. Üstelik, muta nikahı ile evlenmek, kadınlar açısından toplumda gizlenmesi gereken, hoş olmayan bir durum olarak değerlendiriliyor. 

Aynı zamanda molla olan İran İçişleri Bakanı Mustafa Purmuhammedi'nin “Fuhuşa alternaif olarak geçici evliliği teşvik etmeliyiz,” diyerek desteklediği bu uygulamaya, kadın hakları savunucuları şiddetle karşı çıkıyor. 

Din adamları ise, geçici evliliğin, bekar ya da dul kadınları fuhuş yapmaktan alıkoyduğunu ve belli bir yaşa gelmiş erkeklerin cinsel ihtiyaçlarının karşılanmasını sağladığını söylüyor. Oysa bu evliliklere bekar erkeklerin değil, evli erkeklerin rağbet etmesi bu görüşü yalanlıyor. 

İşin gerçeği, İran'daki geçici evlilikler, Şii mezhebine mensup olmayan ama birden fazla kadına sahip olmayı amaçlayan erkekler ile evlilik dışı birliktelik yaşamak isteyen ancak ahlak polisi tarafından yakalanmaktan korkan gençlerin işine yarıyor...

Çocuk yaşta evlilikler

Katı bir şeriatla yönetilen İran’da erken yaşta evlilik sorunu, özellikle çocukluk yaşının tanımlanmasıyla... 

İran, UNICEF Çocuk Hakları Sözleşmesi'ni imzalamış olmasına karşın, şeriatın açıkça belirlediği bazı konularda sözleşmeyi uygulama dışında tutuyor. Bu konulardan birisi de, erken yaşta evlilikle ilgili. 
İran’da 2002’den önce geçerli olan yasaya göre, evlilik için asgari yaş kızlarda 9, erkeklerde 14 olarak belirlenmişti.

2002 yılında parlamentodaki kadın üyelerin yoğun baskısı sonucunda, evlilik yaşı kız çocuklarda 13'e, erkeklerde 15’e çekildi. Ama aslında yasa evlenme yaşını değiştirmiş değildi... Tek yenilik, 13 yaşından küçük kızların ve 15 yaşından küçük erkeklerin evlenebilmesi için, ailelerin ve yargıcın izninin gerekmesiydi.

2005 yılında yapılan bir değişiklik ise, bu yaş sınırını, kızlar için 15’e, erkekler için 18’e yükselterek zorunlu hale getirdi. 

Fakat özellikle kırsal alanlarda Şiiler tarafından hala uygulanan geçici evlilikler, bunu bir şekilde delme yolunu açıyor. Üstelik bu tür evlilikler ailelerin onayıyla yapıldığı için, bunu önleyecek bir yol da bulunmuyor...






















19 Haziran 2014 Perşembe

5199 SAYILI YASADA BUGÜN YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER ÜZERİNE

Medya siteleri, "hayvanseverler mutlu, kanuna eklenen maddeler sevindirdi" diye haber yapıyor. Belli ki yine iyi araştırmamışlar konuyu. Sanırım hayvan refahçılarının sevinç çığlıklarına bakıp haber yaptılar. Oysa hayvan haklarını savunanların böyle bir yasadan memnun olması olanaklı değil. Ben de kendi adıma mutlu değilim. Nedenlerini kısaca açıklayacağım. TBMM Komisyonu'ndaki toplantılara katılan sivil toplum örgütlerine değil lafım, yasama yetkisini elinde bulunduran vekillere. Bu şekliyle bu hala bir ölüm ve işkence yasasıdır. Bir iki düzenlemeyle bu iş bitmez. Yasadaki diğer düzenlemeler açıklandıkça görüşlerimi belirteceğim.

1. Hayvan istismarında bulunanların hayvan sahiplenmesi sınırlanmadı. Hayvana tecavüz etme suçunu işleyen bir yaratık bile hayvan sahiplenebilecek. TBMM Komisyonu'nda hayvan sahiplenmenin bir insan hakkı olduğu ve bu hakkın hayvana tecavüz edenler için bile engellenemeyeceği savunulmuş! Bu, ülke adına da büyük bir utançtır ve taslağı reddetmek için tek başına bile yeterli bir nedendir.

2- Pet-shoplarda (2016 itibariyle) hayvan bulundurulmayacak, sadece hayvan üretim çiftlikleri ve bakımevlerindeki hayvanların satışı yapılabilecek deniyor. Bu merdiven altı üretimi artırmaya yönelik bir düzenlemedir, hayvan üretimi bu şekilde yasal olmayan yollarla devam eder. Ayrıca pet-shop'larda kuş ve balık bulundurulmaya devam edilecek. Özgürlüğüne en düşkün hayvanlar olan kuş ve balıkların kafese, akvaryuma tıkılması hakkını kim, nereden alıyor? Kuşlar ve balıklar daha mı az değerlidir?!

3-Yeni yunus parkı açılmayacak ama var olanlar sahip oldukları hayvan sayısını artırmadan devam edecek deniliyor. Var olanlarda zulüm çekmeye devam eden hayvanların durumu böylece bu düzenlemeyle göz ardı edilmiş oluyor. Ortada açıkça eziyet varken, yunus parkları neden kapatılamıyor? Kim korunuyor? Ben bunun yanıtını istiyorum.

4-Sokak hayvanlarının ve barınaktaki hayvanların üzerinde deney yapılması yasaklanıyor. Peki ya şu anda laboratuvarlarda olan hayvanlar ne olacak? Onların önemsiz olduğuna kim, nasıl karar verebiliyor?

5-Sahipli hayvanlara zarar verilmesi suçu, TCK'daki mala zarar verme suçu kapsamında değerlendiriliyor. Hayvan, mal değildir! İnsan gibi bilinci olan, duyarlı bir canlıdır. Hayvana zarar veren para cezası ile kurtulamamalı ki caydırıcı olsun.

6-Hayvanlar için birer hapishane olan hayvanat bahçelerinin kapatılması talebi reddedildi. Güya amaç çocuklara hayvan sevgisini aşılamakmış! Hayvanat bahçelerinin belediyeler için bir ticari faaliyet gibi görüldüğü, bu yolla epey kazanç sağladıkları ortada. Eğer gerçekten hayvan sevgisini aşılamak isteselerdi, hayvana tecavüz edenin hayvan sahiplenmesinin engellenmesi talebini reddederler miydi?

Her şey ortada. TBMM Komisyonu'ndaki üyelerin büyük bölümü, hayvanları alınıp satılacak bir mal olarak görüyor.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

DEVRİM, ÖZGÜRLÜK MESAJINI YAYMAKLA BAŞLAR

Geçen aylarda Türkiye’de neredeyse her gün tanık olduğumuz şiddet olaylarına bir yenisi eklendi. Eskişehir’de bir üniversitelinin evinde beslediği kediye işkence ederek bir buçuk saat can çekişmesini izlemesi ve bunu videoya kaydetmesi, toplumda şiddete karşı müthiş bir öfke doğurdu. Medyada da geniş yer bulan vahşet, sosyal medyada tam bir infial yarattı. Bu süreçte, hayvanlara zulmedenlere verilmesi gereken cezalar hakkında farklı görüşler dile getirildi; hatta bu suçu işleyenlere şiddet uygulanması gerektiğini savunanlar bile oldu. 

Bu ortamda hayvan hakları aktivisti veganlar olarak söz sırası bize geldiğinde, TBMM’de görüşülmekte olan 5199 Sayılı Hayvan Hakları Kanunu’nun yetersizliği ve yanlışları üzerine görüşlerimizi dile getirdik. Eskişehir’de kediyi kesen kişinin, bu vahşete ceza olarak, Kabahatler Kanunu çerçevesinde, 300 lira ceza alarak kurtulmasının kabul edilebilecek bir durum olmadığını söyledik. Her şeyden önce bu adaletsizliğin bir an önce düzeltilmesi için, hayvanlara karşı işlenen suçların “kabahat” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirttik. Bu konuda toplumun çoğunluğunda zaten bir fikir birliği söz konusu. 

Hayvan haklarını savunanlar arasındaki asıl tartışma, veganların, kendini “hayvansever” olarak tanımlayanların görmek istemediği tutarsızlıklara işaret etmesiyle gündeme geliyor. Her gün mezbahalarda katledilen, süt ürünleri fabrikalarında makine muamelesi yapılarak sömürülen ve sonunda öldürülen hayvanların maruz kaldığı şiddetten söz ettiğimizde, tepki gösteriliyor. Nitekim Eskişehir’deki olay üzerine yazılan bir yazıda şu satırlara rastlıyoruz: “İlk olarak, bu tartışmalar içerisinde hayvan hakları savunucularının, bir kediyi böylesine bir eziyetle öldürmekle, et yemenin hiçbir farkının olmadığı yönündeki müdahaleleri önemli bir tehlikeyi barındırmakta. Bu tehlike türcülüğün politik yapısının göz ardı edilip, Regan’ın söyleyişiyle ‘dünyayı sözde masumlar (biz) ve ahlaksızlar (insanlığın kalan kısmı) olarak ikiye ayırmışçasına ahlak kumkumalığı’  yapılmasıdır kısaca. Kültürel bir koruma kalkanı altında ve cinayetin her türlü izinin silindiği bir şekilde masaya gelen eti yiyen bir insanla, herhangi bir hayvanı bıçaklayarak öldüren insanı vahşet açısından aynı kefede değerlendirmek ve yargılamak, ahlak kumkumalığının hayvan hakları mücadelesinin önüne geçmesine neden oluyor. Bunun yanı sıra bu olay üzerinden yeniden tartışmaya açılabilecek olan hayvan haklarının yasalardaki yeri konusunun hak ettiği ilgiyi görmesi de, kendilerini suçlu sandalyesinde bulan et yiyen hayvanseverlerin baştan dışlanması nedeniyle engellenmiş oluyor.” (http://fraksiyon.org/kedi-katili-hayvan-haklari-mucadelesi-ve-hukuk/)

Bir kediyi vahşice öldürüp bunu videoya kaydetmekle et yemek arasında bire bir benzerlik kurmak, anında savunmaya dönük bir tepki yaratacağından, dile getirdiğimiz görüşlerin daha çok insana yayılmasını engelleyici bir etki yaratabilir; bu bir gerçek. Kediyi zevk için katleden, bunu videoya çekip paylaşmıştır; akıl ve ruh sağlığı yerinde olan bir insanın yapamayacağı kadar zalimce bir vahşet uygulamıştır. Diğerinde ise, mezbahalarda yaşanan zalimliğin farkında olan ama buna bizzat kendi gözleriyle tanık olmayan insanların, evrensel ölçüde geçerli olan kültürel bir prototipleşmenin sonucunda, doğumlarından itibaren kendilerine yedirilen eti tabaklarında hazır bulmalarıyla gerçekleşir. Birincisinde, bir kediyi sadece kendi alacağı haz için katleden bir sapık, diğerinde ise katledilmeleri toplum tarafından “gerekli ve normal” bulunan milyonlarca hayvan ve bunun sonucunda ortaya çıkan şiddeti içselleştirmiş insanlar var. 

Bu farkların altını çizdikten sonra, alıntıladığım söz konusu yazıdaki görüşe dönersek, veganların, hayvanların her gün maruz kaldığı şiddete dikkat çekmesini “ahlak kumkumalığı” olarak değerlendirip küçümsemek de yanıltıcıdır. Can Başkent ile yazdığımız “Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi” adlı kitapta da belirttiğim gibi (http://propagandayayinlari.net/vegan.html) hayvanları eğlence için, yiyecek, ve kıyafet ihtiyaçları için ya da deney tahtası olarak kullanmak, hayvan köleliğine neden olduğundan etik değildir. Buradaki etik vurgusunun boş bir ahlakçılık ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bunun, insanlığı sözde masumlar (biz) ve “ahlaksızlar” olarak ikiye ayırmak şeklinde görülmesi yanlıştır; çünkü her veganı baştan tam anlamıyla ahlaklı bir insan olarak kabul edemeyeceğimiz gibi, her et yiyeni de külliyen ahlaksız diye nitelemiyoruz. Ahlakı, sınırları cetvelle çizilmiş bütüncül bir kavram olarak ele almıyorum ben; hayvan özgürlüğünü savunduğu için vegan olan bir insan, hayatın diğer bir alanında etik dışı bir davranışta bulunabilir. Mesela veganlar hırsız olamaz diye kesin bir görüş ileri süremeyiz; aynı şekilde, bir insan vegan değildir ama iş yaşantısında dürüst, ahlaklı bir esnaf olabilir. Ancak şu kesindir ki; et yemenin insan-hayvan ilişkisi açısından etik olmadığını söylemek, ahlak kumkumalığı değildir! Çünkü bugün modern toplumda yaşayan bir insanın artık mezbahalardaki vahşeti bilmemesi olanaksız. “Bizzat tanık olmadığım vahşeti düşünerek davranışımı değiştirmem,” deniyorsa, bu tavrın etik olmadığını söylemek neden “ahlak kumkumalığı” oluyor? Bir zulme karşı çıkmak için illa bizzat görmek, tanık olmak ya da yaşamak mı gerekir? 

Hayvan haklarını savunan insanların, hayvancılık endüstrisinin gerçekte kendilerinin dışında gelişen ama sonuçta onların desteğiyle süren bir zincir yüzünden sürdüğünü anlamalarının vakti geldi de geçiyor. Eğer veganlar olarak, hayvan hakları hareketinin hayvan özgürlüğünü hedeflediğini dile getirip, bunun et yeme ile hiçbir şekilde bağdaşmayacağını ısrarla vurgulamazsak, varacağımız nokta, hayvanların “insani bir şekilde öldürülmeleri” gerektiğini savunan hayvan refahçılığı düşüncesidir. Günümüzde yürütülen çeşitli kampanyalarda, “humane slaughter” (insani kesim), “humane meat” (insani et) gibi gerçekte var olmayan kavramlar kullanılarak hayvan hakları mücadelesi baştan sınırlandırılmak isteniyor. Kedi ve köpek sevdiği için hayvan hakları mücadelesini sadece sokak hayvanlarıyla sınırlayanlara, kedi ile inek ya da köpek ile tavuk arasında hak anlamında fark olmadığını, hepsinin yaşama hakkına sahip olduğunu ısrarla söylememiz gerekiyor. 

Bu konuda çarpıcı bir örnek vermek isterim. 5199 Sayılı Yasayı protesto için 2 Mart’ta Kadıköy’de yapılan eyleme ben de gittim. Kürsüye çıkan bir konuşmacı, kalabalığa sorular yöneltip yanıtlar alıyordu. “Hayvanlara uygulanan zulme ne diyoruz?” diye soruyor, güçlü bir “HAYIR!” sesi duyuluyordu karşılığında. “Ölüm yasalarına ne diyoruz?” diyor, yine “HAYIR!” yanıtı geliyordu. O sırada ben de “Buzluktaki kıymaya ne diyoruz?” diye bağırdım ama hiç yanıt gelmedi. Tabii benim mikrofonum yoktu elimde ama çevreden gelen garip bakışların yerine cılız da olsa bir “Hayır!” çıkabilirdi. Bu bir simgesel denemeydi; yapmayı gerekli gördüm, çünkü eyleme gelenlerin üzerinde deriler vardı, birçoğu hayvanlar üzerinde denenen sigaraları içiyordu. Bu tutarsızlıkları görmezden gelerek hayvan haklarını tutarlı bir şekilde savunmak olanaklı değildir; bu durumda hayvanları sadece sokak hayvanları olarak sınırlar ve önceki paragraflarda da söylediğim gibi ancak yeni refahçı anlayışta takılır kalırız.

Ben, uzun yıllardır etik veganlığı yaşamının odak noktası yapan bir insan olarak, hayvan hakları savunucularının artık hayvan özgürlüğü rotasına girmesinin gerekliliğine işaret ediyorum. Elbette sirkler ve kürkler yasaklanmalı, sokak hayvanlarına devlet dokunmamalı, petshop’larda ve pazarlarda canlı hayvan satışı durdurulmalı ama bunlar yetmez. Hayvanların metalaştırılmasına karşı olduğumuzu ve bunun geçerli olabilmesi için de tek yolun vegan olmaktan geçtiğini sürekli dile getirmeliyiz ve taleplerimiz bu yönde olmalı.

Bu noktada hayvan hakları mücadelesinin izleyeceği yöntemler üzerinde bazı hususları vurgulamayı da gerekli görüyorum.

1- Hayvanlar, insanların ihtiyaçları için var olan canlılar değildir; hissedebilen canlılardır ve hepsinin yaşam hakkı vardır.
2- Hayvanların yenilmesi, giyilmesi, avlanması, alınıp satılması ve herhangi bir amaç için kullanılması, çalıştırılması, sömürülmesi kabul edilemez. 
3- Hayvanlara uygun davranıldığı sürece kullanılabileceklerini ve öncelikli olarak zulmün azaltılması yolunda düzenlemeler yapılmasını savunan refahçı görüş, etik temelli hayvan hakları düşüncesine ters düşer. Gary L. Francione’nin söylediği gibi, daha çok düzenlemenin daha çok sömürüye yol açtığına dair kanıtlar mevcuttur. Çünkü ne kadar çok düzenleme yaparsanız, insanlar, hayvan sömürüsüne dair kendilerini o kadar iyi hissediyor.
4- Bu durumda izlenecek yöntem, hayvanların var olma hakkını her koşulda dile getirip, veganlığı yayma yolunda adımlar atılmasıdır.
5- Ancak insanları suçlayan, yargılayıcı bir tavır yerine, veganizmin ardındaki düşünceleri bilimsel araştırmalar ve uzman görüşleriyle birlikte uygar bir dille anlatmak gerek.
6- Bu düşünceleri dile getirirken, hayvanlara zulmetmenin yanlış olduğunda hemfikir görünenleri, veganizme geçiş yolunda adım atmaları yolunda cesaretlendirmeli. 
7- Bu yöntem çok hızlı sonuçlar vermeyebilir ama kanımca etkili sonuç yaratabilecek olan yoldur. Kedi vahşetinde gördüğümüz gibi, sosyal medyada olayın ardındaki isme yönelik olarak yazılan şiddet içerikli mesajlar, şiddeti reddeden hayvan hakları savunucularının yöntemi olamaz. O konuda yapılması gereken, başta da belirttiğim gibi, yasanın değiştirilmesine destek vererek işi hukuka teslim etmek. Şiddet, hiçbir zaman şiddeti sona erdirmez. 
8- İnsanlarla her ortamda bire bir yapılacak konuşmalara ek olarak,  veganizmin felsefesini duyuracak çeşitli eylemler yapılmalı. Katılan sayısı önceleri fazla olmasa da, hayvanların var olma hakkının seslendirilmesi dikkat çekicidir.
9- Mezbahalarda yapılan gizli çekimlerin ve bu tür tesislerin basılarak hayvanların maruz kaldığı eziyetin ifşa edilmesi, çok etkili sonuçlar veriyor. 2013 yılında angoranın nasıl elde edildiğini gösteren videonun etkileri epey sarsıcı oldu. Ben insanları sarsan bu tür çarpıcı belgelerin de kullanılmasında fayda görüyorum. Çünkü birçok kişi giydiği, kullandığı eşyanın, malzemenin nasıl elde edildiğini, nasıl bir zulmün ürünü olduğunu araştırmıyor. 
10- Vegan yaşam tarzının uygulanabilirliğine dair pratik bilgilerin medyada yayılmasını sağlamak da hızlı sonuç almak bakımından önemli. 

Veganlar olarak toplumda daha çok sayıda insanı içinde bulunduran bir grup haline gelebilmemiz, elbette zaman alacak. Hayvan özgürlüğü hedefinde alacağımız yol uzun ama unutmayalım; yaşadığımız gezegende gerçek devrim, ancak bu hedefe varıldığında gerçekleşecek ve yüzyıllardır kanıtlandığı gibi, her devrim önce özgürlük mesajını yaymakla başlar. 
-

(Bu yazı, Türkiye Vegan ve Vejetaryenler Derneği'nin hazırladığı Veg & Nature dergisinin nisan ayında çıkan ilk sayısında yayınlanmıştır. Türkiye'deki ilk Veg & Vej, Sürdürülebilir Yaşam, Hayvan Özgürlüğü dergisi olan bu yayına hem basılı olarak hem de internet üzerinden ulaşabilirsiniz. Tamamen ücretsiz olan bu dergi, derneğin üyelerine kargo ile ücretsiz dağıtılıyor. Üye olmak için bilgi: http://tvd.org.tr/uyelik/ Dergiyi internet üzerinden okumak isterseniz: http://tvd.org.tr/vegnature-nisan-2014/)

1 Kasım 2013 Cuma

1 KASIM DÜNYA VEGAN GÜNÜ KUTLU OLSUN!

Adı neredeyse “kebap” ile özdeşleşmiş bir ülkede hayvan haklarını savunmak, çoğu zaman bir tür “Don Kişot’luk” olarak görülür. İdeallerinin peşinde yeldeğirmenlerine karşı mücadele eden kahramanın gerçek ile hayal, erdem ile yozlaşma temalarını birbirine geçiren maceraları, Don Kişot’un dünyayı daha iyi bir hale getirme arzusunu yansıtır. Türkiye’de veganlığı “Don Kişot’uk” diye tanımlamak, bir açıdan doğrudur; çünkü veganların da daha iyi ve barışçıl bir dünya idealleri vardır. Bu uğurda, yüzyıllardır yaşam pratiği haline gelen yerleşmiş alışkanlıkların çevrelediği sisteme karşı çıkarlar. 

Ancak Cervantes’in kahramanı Don Kişot (Alonso Quijano) ile veganlar arasında önemli bir fark var; Don Kişot, olan biteni kendi hayal dünyasında yaşarken, veganların karşı durduğu acımasız sistem gerçektir. Veganların da içinde yer aldığı bu gezegende hayvanlar her gün mezbahalarda kesilir, yavrularına vermeleri gereken süte el konur, etleri, derileri birer eşya gibi alınıp satılır, üzerlerinde deneyler yapılır, eğlence sektöründe ticaret için kullanılır; kısacası tek kelimeyle sömürülür...

Hayvan hakları mücadelesinin 21. yüzyılda hız kazanması tesadüf değildir. Nüfus artmış, teknoloji gelişmiş, sanayi tipi üretim her yere yayılmış ve bunların sonucu olarak da hayvan katliamı devasa boyutlara ulaşmıştır. Ancak aynı zamanda Bilgi ve İletişim Çağı’nda sömürünün boyutlarını ortaya koymayı sağlayacak araçlar ve iletişim yolları gelişmiştir. Toplumlarda giderek artan bilinçlenme, hayvan hakları hareketini de doğal olarak güçlendirdi. Bir zamanlar köle ticaretini normal bir durum olarak kabul eden insanların zaman içinde köleliğe karşı çıkması gibi, giderek hayvan köleliğine de isyan eden insanlar çoğaldı.

Ne yazık ki Türkiye’de bu yıla kadar hayvan hakları alanında yazılı materyallerin yaygın olmadığı bir gerçektir. Et tüketiminin son derece yaygın olduğu mutfak kültürünün değişmesi de kolay olmayacaktır. Ancak hayvan özgürlüğü savunucuları, Türkiye’de de var ve artık sesleri daha fazla çıkıyor, protesto eylemleri yaygınlaşıyor, daha çok insan konuya ilgi duyuyor.

Bütün bu gelişmelerin ışığında, bu yıl ilk Türkçe vegan kitabı da yayınlandı! Araştırmacı/yazar Can Başkent ile birlikte yazdığımız “Veganizm: Ahlakı, Siyaseti ve Mücadelesi” adlı e-kitabı, söyleşi şeklinde akıcı bir üslupla kaleme aldık. Veganlığı bir hayat tarzı olarak benimsemiş iki insan olarak, veganizmin ahlaki ve ekonomik yönü, siyasi duruşu ve mücadelesine ilişkin merak edilen soruların yanıtlarını vermeye çalıştık. Kitapta altı çizilen temel düşüncelerden birisi, veganizm’in sadece bir beslenme yöntemi olarak algılanmaması gerektiği. Çünkü hayvan özgürlüğünü savunan etik veganizm, hayatın tüm aşamalarını kapsayan bütünlüklü bir felsefi görüştür. 

Kitabı, veganların yanı sıra, vejetaryenlerin ve özellikle de etoburların okuması, konuya dair verimli tartışmaların önünü açması bakımından önemlidir. Artık “proteini nereden alıyorsun?” gibi soruların ötesine geçmelidir veganizm tartışmaları. Bilimin zaten çoktan kanıtlamış olduğu bulguların üzerine konunun felsefi boyutlarını ekleyip, şu soruyu yanıtlamalı her insan: “Hayvan sömürüsüne karşı mıyım, değil miyim?” Meselenin özü bu. Zira karşımızda hayali yeldeğirmenleri değil, acıyı insan gibi deneyimleyen hayvanlara zulmeden dev bir sistem var. 

Bu düşünceler ışığında, hayvanlara uygulanan işkence ve zulme karşı çıkıp, daha iyi ve barışçıl bir dünya kurulması hedefinde buluşan tüm veganların 1 Kasım Dünya Vegan Günü Kutlu Olsun! Veganlık, bu dünyadaki en punk tavırdır!

(Kitaba ulaşmak için link:http://propagandayayinlari.net/vegan.html )
_


30 Ekim 2013 Çarşamba

HAYVAN HAKLARI VE VEGANİZM

Bu ay Kült Neşriyat tarafından yayınlanan "Hayvan Hakları & Veganizm" adlı kitaba yazdığım sunuş yazısını aşağıda paylaşıyorum. Ponçik'e adanan bir kitaba katkıda bulunmaktan büyük mutluluk duydum. (Kitap hakkında bilgi için: http://www.kultnesriyat.com/hayvan-haklari-ve-veganizm)

Bilmem hatırlar mısınız; bu yıl haziran ayında Gezi Direnişi sırasında sosyal medyaya yasak geleceği yönünde çıkan haberlerde kullanılan bir görsel vardı. Twitter’ın simgesi olan kuş, demir parmaklıklar arkasına hapsedilmiş görünüyordu. İnsanların düşüncelerini paylaştıkları platformlara yasak gelmesi, düşünceyi ifade ve iletişim özgürlüğünü yok edeceğinden tepki büyük oldu. İçinde yaşadığımız yüzyılda bu tür sansürcü uygulamalara ancak baskıcı yönetimler başvuruyor; demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan yönetimler bunlar. 

Ancak sözünü ettiğim haberlerde benim dikkatimi çeken, bu yasak girişimini kınarken sergilenen tutarsızlıktı. Demir parmaklıklar ardındaki kuş, insanın sansürlenmek istenen düşüncesinin görsel metaforuydu, demir parmaklıklar da yasakların... Ne var ki, o kuş ve demir parmaklık bir hayal ürünü değildi; kuşların kafeslerde tutulduğu ve bunun hayvan sevgisine dayandırıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Gazetelerde, internette gördüğüm parmaklıklar ardındaki kuş görseli ve bunun ortaya koyduğu çarpıcı tutarsızlık, beni epey düşündürdü. Uçmayı özgürlükle özdeşleştiren insanoğlu, “kuşlar kadar özgür” deyiminin de yaratıcısı. Ama gelin görün ki, kendi bencilce hevesi için onları kafese koyup, ev ortamında hapseden de yine aynı insanoğlu...

Uçabilen, yürüyebilen, yüzebilen, sürünerek ilerleyebilen bir varlığın engellenmesi, kelimenin tam anlamıyla o varlığın köleleştirilmesidir. Düşüncenin hapsedilmesi nasıl kabul edilemez ise, fiziksel olarak hapsedilmek yani kölelik de kabul edilemez. Acaba kuşları kafese koyup satanlar ve onları satın alanlar, özgürlük denilince, bunun yalnızca insan türünü kapsadığını mı farz ediyor? Öyle olmasa, 21. yüzyılda hala en utanç verici haliyle sürdürülen hayvan köleliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu nokta, insanın hayvana bakış açısındaki sorunların başladığı yer. Hayvancılık endüstrisinin bugün ulaştığı kitlesel üretim düzeyi, ancak toplu katliam ve soykırım kavramları ile açıklanabilir. Fakat bilim ve teknoloji, ironik bir şekilde, bir yandan geliştirdiği yeni makinalarla bu katliamın boyutunu artırırken, bir yandan da araştırmalar aracılığıyla hayvanlara yapılan zulmün boyutlarını da ortaya koyuyor. Belki saat başına yok edilip sucuk haline getirilen hayvan sayısı artıyor ama sığırın sucuğa dönüşürken çektiği acılar da kuşku götürmeyecek şekilde kanıtlanıyor. 

Örneğin geçen yıl Cambridge Üniversitesi’nde “İnsanda ve Hayvanda Bilinç” başlığı altında  gerçekleştirilen Francis Crick Anma Konferansı’nda, aralarında Stephen Hawking’in de olduğu 15 uzman toplandı. Konferansın sonunda imzalanan Cambridge Bilinç Deklarasyonu’nda insanın bilinç sahibi tek canlı olmadığı; hayvanların da insanlarla kıyaslanabilecek derecede bilince sahip olduğu belgelendi. O güne kadar yapılan başka çalışmalarda zaten bunun bulguları bulunmuştu. Cambridge Deklarasyonu’nun önemi, hayvanlarda bilinç olgusuna çok daha geniş bir boyut kazandırarak, bunu şu cümlelerle bilimsel olarak tartışmasız ortaya koyması: “Aynı noktada buluşan ortak kanıtlar, hayvanlarda nöroanatomik, nörokimyasal ve nörofizyolojik bilinç durumlarının alt katmanlarının var olduğunu ve hayvanların kasıtlı davranışlar gösterme kapasitesi taşıdıklarını göstermektedir. Bunun sonucu olarak, elimizdeki kanıtlara göre, insan, bilinç oluşturan nörolojik altyapıya sahip tek canlı değildir. Aralarında bütün memeliler, kuşlar ve ahtapot gibi birçok canlının da bulunduğu hayvanda bu nörolojik altyapı bulunmaktadır.

Bu deklarasyonun imzalandığı 7 Temmuz 2012, insan-hayvan ilişkisinde önemli bir tarih olarak kayda geçti. Deklarasyona imza koyanlar arasında bulunan Kanadalı bilim insanı Philip Low, bulunan veriler karşısında vegan olmayı planladığını, hayvanların acıyı deneyimlerken çektikleri zulümden etkilenmemenin olanaklı olmadığını söyledi. Bu tür haberleri kaç kişi izliyor, izleyenlerin kaçını bu konu etkiliyor bilmiyorum ama benim düşünceme göre, insanın hayvanla ilişkisinin altüst edilerek yeniden değerlendirilmesi şart. İnanın, gerçek devrim de o zaman olacak. İlk insanların vejetaryen oldukları düşünülürse, bugün çok büyük bir ağırlıkla etçil olmasının arka planında yatan nedir? Tarımın olmadığı dönemlerde avcılık başladı ama bugün binbir çeşit gıdanın üretilebildiği toplumlarda hala hayvan katliamının sürdürülmesinin gerekçesi nedir? İnsan, kendisine gereken besinleri et yemeden sebze, meyve ve tahıllardan alabiliyor. Bunu da ispatladı bilim. Ortada bir sağlık gerekçesi yoksa, “et yemenin büyüsü” nereden gelmektedir? Etçil insanlarla konu hakkında yapılan konuşmalardan çıkan sonuç, hayvanların yaşam hakkını ellerinden almanın gerekçesi olarak, büyük ölçüde, alışkanlık, yerleşik sistem, kolay erişilebilirlik ve tat duygusuna bağlanıyor. 

Philip Low’un alışkanlıklarını kırması için, hayvanların acıyı aynen insan gibi deneyimlediklerinin bilimsel olarak ortaya konması yetmişti; yani vicdanı sarsan etik bir nedeni vardı. Bunun yetmediği, “Böyle gelmiş, böyle gider,” ya da “Hayvanlardan bana ne!” diyenlerin çokluğundan anlaşılıyor. Bilimin kanıtladığı bütün verilere karşın “Hayvanlardan bana ne!” diyenlere benim diyecek fazla bir sözüm yok. Ama “Böyle gelmiş, böyle gider,” diyenlere yanıtım var: Bir zamanlar insan köleliği de yerleşik “düzende” kabul görüyordu, bundan rahatsız olanlar çıkınca da aynı tepki veriliyordu. Ama gün geldi devran döndü... Hayvan özgürlüğü de bir gün hayal olmaktan çıkacak. 

Hayvanların sadece yemek olarak değil, ayakkabı, çanta, eldiven, mont vs. haline dönüştürülerek de yok edildiği bir dünyada yaşıyoruz. Oysa teknoloji aynı deri benzeri yapay malzemeler üretebiliyor. Demek ki tutkunun kaynağı, sadece tat duygusu değil. Peki, ürünlerini hayvanlar üzerinde test yaparak deneyen firmalar, bulunan sonuçların çok büyük ölçüde insanlar açısından geçerli olmadığı belirlendiği halde neden bunu sürdürüyor? Neden laboratuvarlarda her yıl binlerce hayvan boşu boşuna ölüyor? 

Bütün bu soruların ve mantıksızlık zincirinin ardında, hayvanları insandan daha değersiz gören türcü yaklaşım var. İnsanoğlunun dünyanın bütün kaynaklarını tüketen davranışlarının çıkış noktası da aynı. Üzerinde yaşadığımız gezegeni başka canlılarla paylaştığımızı bir türlü kabul etmeyip, kendini ovaların, nehirlerin, dağların, bütün canlıların sahibi sayan bir bağnazlık bu. Doğayı öldüren, kurutan, kirleten, hayvanın sütüne, yavrusuna, derisine, etine el koyan, yakıp yıkan bir vahşilik...

Bu vahşet karşısında son yıllarda doğayı koruma kampanyaları, hayvan haklarını iyileştirme çabaları başlasa da, insanlar çıplak gerçeği görmek istemiyor. Hayvancılık endüstrisi, doğaya en büyük zararı veriyor. Bir insan hibrid araç kullanırsa yılda 1 ton daha az karbon dioksit gazı salımı gerçekleşirken, vegan beslenirse azalan oran 1.5 tona çıkıyor. Eğer her Amerikalı her hafta bir porsiyon daha az tavuk yese, yoldaki 500 bin arabanın neden olduğu karbon dioksit kadar daha az gaz salımı gerçekleşiyor. Bunun gibi birçok örneği toprak ve su kullanımı açısından da sıralamak mümkün. Açık bir şekilde görülüyor ki, vegan beslenme en etkili çevrecilik hareketi aynı zamanda. 

Ancak hayvan özgürlüğünü hedef alan veganizm felsefesi, türcü anlayışı reddederek konuyu ekolojik çerçeve ile sınırlamadan hayatın tümüne uygulayan, temel olarak hayvanı metalaştırmayı ve sömürüyü reddeden, yaşam hakkına saygılı, devrimci ve etik bir bakış açısına sahip olmalıdır. Böyle bir felsefeye sahip olan hareketin hedefi, hayvanların çiftliklerdeki yaşam koşullarının iyileştirilmesi değildir; o çiftliklerde hayvanların esir edilip sonra da katledilmesinin engellenmesidir. Konunun kapsamlı hukuki, politik, toplumsal, ekonomik yönleri vardır; ama bana sorarsanız asıl mesele vicdanidir. Temel soru da şudur: Hayvan köleliğine karşı mısın, değil misin? Böyle bir sorunun yanıtı, içinde “ama”lar bulunmayan, kesin bir yanıt olmalıdır; çünkü aksi halde, bunun anlamı köleliğe bir şekilde haklılık kazandırmak olur. 

Bu kitapta, konunun bütün bu farklı yönleri ele alınıyor. Kapitalist sistemin iyice vahşileştirdiği insan-hayvan ilişkisini sorgulamak isteyen ya da bugüne kadar üzerinde düşünmediği yaklaşımları merak eden herkes, işe bu önemli klasik metinleri okuyarak başlamalı. Gerisi, okuyucunun vicdanında şekillenecektir. Bakarsınız bu kitabı okuduktan sonra, kafeslerin kapakları bir daha kapanmamak üzere açılır, kuşlar gökyüzünde süzülür...

Zülal Kalkandelen
Eylül 2013, İstanbul