16 Şubat 2009 Pazartesi

Tek Kollu Kahraman...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/15 Şubat 2009

Yazının başlığına bakarak kimden söz ettiğimi tahmin edebilirsiniz. Diyebilirsiniz ki; yazının konusu, karate filmlerinin ünlü oyuncusu Jimmy Wang Yu’dur. “Tek Kollu Kahramanın Oğlu” adlı yapımla tanınan bu film yıldızının Türkiye’de de büyük bir hayran kitlesi var.

70’li yıllarda tüm Asya’da efsaneleşen Wang Yu'nun özelliği, kötü adamları tek koluyla salladığı kılıçla yenmesiydi. Ama 80’lerde Jackie Chan’in ortaya çıkışıyla ikinci planda kaldı ve küçük rollerde oynadıktan sonra da, film dünyasından yavaş yavaş çekildi.

İşin gerçeği, Wang Yu, kendisine ün getiren film sahnelerini, Uzakdoğu dövüş sanatındaki ustalığına değil, film çekim tekniklerine ve kurguya borçluydu.

Son günlerde Davos’ta yaşananlardan sonra yaşananlar, bana bu Wang Yu filmlerini hatırlattı. Ama bu yazının asıl konusu, o filmler değil, bunun çağrışım yaptığı başka bir Tek Kollu Kahraman; yani Başbakan Erdoğan...

Davos Zirvesi'nin üzerinden bir süre geçince olay yatışır gibi oldu, ama ben bu çağrışımı okuyucularla paylaşmak istedim.

***

Başbakan, panel moderatörüne öfkelenip salonu terk etti ya, birden kahraman oldu... Yandaş medya da kendisine “Davos Fatihi” unvanını yakıştırdı...

Acaba bu “kahramanlık” gösterisi, Erdoğan’ın gücünden mi kaynaklanıyor? Yoksa o da bir Tek Kollu Kahraman mı?

Bugün Erdoğan’ı “Ortadoğu’nun yeni lideri” ilân edenlerin görmediği gerçek şu: Başbakan’ın kullanabileceği iki kolu yok... Onun sağ kolu, Amerika tarafından sımsıkı tutulup, özgürce hareket edemez hale getirildi...

Daha Başbakan olmadan Bush tarafından Beyaz Saray’a kabul edilen, sonrasında da Ortadoğu’yu allak bullak eden BOP’un eşbaşkanı yapılan o değil mi? Ekonomiyi kurtarmak için IMF ile pazarlık yapan onun hükümeti değil mi?

Bu durumdaki bir kişinin, “Diplomatik davranmasam başka bir şey yapardım,” diyerek dayak atabileceğini ima etmesi, olsa olsa havaya tek koluyla yumruklar savurmasıdır. Sağ kolu serbest kalmadığı sürece de, o yumruklar, ne Amerika’ya ne İsrail’e isabet eder, ne de İsrail-Filistin sorununu çözer... Bu yüzden de, diplomaside ustalığı olmayanlar, ancak kurgulanmış şovlarla göz boyar...

Ayrıca Erdoğan'ın söylediğine göre, öfkesi moderatöredir, başka kimseye değil... İyi ama moderatöre yöneltilen tepki, haklı da olsa, koskoca Ortadoğu’ya lider olmak için yeterli mi?

***

Kesin olan şu ki; zaman bu olayın yansımalarını ortaya çıkaracaktır...

Bu arada şu bilgileri de not etmekte yarar var: Bugün Beyaz Saray Genel Sekreteri olan kişi, İsrail basınının “Beyaz Saray’daki adamımız!” diye tanımladığı Rahm Emanuel...

Obama yönetimi tarafından İsrail-Filistin anlaşmazlığı konusunda özel temsilci olarak atanan George Mitchell, Bipartisan Policy Center’ın (Partiler arası Politika Merkezi) dört kurucusundan birisi...

İran’a askeri müdahaleyi öngören bu gruba dahil olanlardan birisi de, yakında İran özel temsilciliğine atanacağı söylenen, Siyonizm savunucusu Dennis Ross...

Bush’un babası ve Bill Clinton döneminde Ortadoğu’da diplomat olarak görev yapan Ross, İsrail destekli Washington Institute for Near East Policy (WINEP) adlı düşünce kuruluşunun üyesi. Bu kuruluş, İsrail’in Amerika’daki lobi kurumu American Israel Public Affairs Committee ile resmi bağlantısını kabul etmese de, lobinin ana unsurları arasında yer alıyor...

Bütün bu neoconlarla dolu Beyaz Saray, Hamas yanlısı görünen Erdoğan’ın kolunu serbest bırakıp Ortadoğu’ya lider olmasına göz yumar mı? Diyelim ki yumdu; bütün Ortadoğu Arap olmayan birini lider kabul eder mi? Diyelim ki etti; Erdoğan'da bu liderlik yeteneği var mı?

9 Şubat 2009 Pazartesi

Amerika'dan Bir Sendika Hikayesi...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/8 Şubat 2009

Obama Başkan seçildiğinden beri Amerika’ya methiye düzenler çoğaldı... Biz, o modaya kapılmayalım ve liboşların Amerika güzellemelerini bir yana bırakıp, medyaya yansımayan gerçeklere bakalım...

EFCA nedir? Employee Free Choice Act (Çalışanların Özgür Seçim Yasası)... Amerika’da çalışanların sendika kurmasını kolaylaştıracak olan yasa önerisi... Bu yasa tasarısı, bir iş yerinde sendika kurulmasını, çalışanların katılımıyla yapılacak seçime ya da işçilerin çoğunluğunun imzalı onayına bağlıyor.

Mart 2007’de Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen tasarı, daha sonra Senato’da oylamaya geçilmesi yönündeki teklifin yeterli desteği bulmaması nedeniyle askıda kaldı.

Bu sonuca varılmasını kim sağladı dersiniz? Küresel ekonomik krize neden olan büyük Amerikan bankalarının ve holdinglerin başındaki yöneticiler... Huffington Post’ta çıkan haberlere göre, EFCA’ye karşı muhalefeti örgütleyen kurum Bank of America... Yani halkın vergileriyle oluşan hazineden milyarlarca dolar yardım alan dev banka... Bir diğeri de, iflas etmesin diye kasasına para akıtılan sigorta şirketi AIG.

Bu kuruluşlar, 17 Ekim 2008 tarihinde ortak bir konferans bağlantısı yapıp, temsilcilerini ve müşterilerini yasa tasarısının aleyhine çalışmaları için uyardı. Amaçları, tasarıya karşı çıkan gruplara ve Cumhuriyetçi senatörlere maddi yardım gönderilmesiydi. Çünkü tek kurtuluşları, tasarıya destek veren senatör adaylarının 4 Kasım 2008 seçiminde yenilgiye uğramasıydı...

Konferans bağlantısına katılanlardan biri de, dünyanın en büyük ev donanım ürünleri perakendecisi Home Depot’nun kurucusu Bernie Marcus'tu. Çalışanların özgürce sendika kurması fikri Marcus’u öylesine çıldırtmıştı ki, şöyle seslendi kendisini dinleyenlere: “Bu uygarlığın yok oluşudur. Bir perakende şirket yöneticisinin bunu önlemek için çalışmadığını duyarsam, o o.... çocuğunun yakasına yapışırım.”

İlginçtir; bu konferans bağlantısının yapıldığı tarih 17 Ekim, aynı zamanda Dünya Yoksullukla Mücadele Günü... Böyle bir günde, yoksullukla boğuşan çalışan kesimin sendika kurma hakkının önlenmeye çalışılması, ne vahim bir çelişkidir...

Bunca gürültü çıkaran tasarının, Kongre’de ne zaman yeniden gündeme alınacağı belli değil. Demokratlar, 4 Kasım seçiminden hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da çoğunluğu sağlayarak çıktı ve yeni Başkan Obama tasarıyı destekliyor. Ama soru şu: Obama, Amerikan kapitalizminin yarattığı “corporatocracy” / “plutocracy” gerçeğine direnebilecek mi?

Son iki yılda yüz bini aşkın banka çalışanı işinden oldu, fakat krizin asıl sorumlusu açgözlü banka yöneticileri hâlâ yerinde...

Uluslararası Hizmet İşçileri Sendikası’nda (SEIU) Bireysel Eşitlik Projesi’nin Direktörü Stephen Lerner, olan biteni güzel özetlemiş: “En büyük sorunu yaratan şirketler, yardım için para isteyip, sonra da o parayı çalışanların durumunun iyileştirilmesini önlemek için kullanıyor.”

Obama için düzenlenen görkemli törenleri seyredip, Amerika’nın bütünlük içindeki görüntüsüne özenenlere duyurulur: Amerika’da törenler her zaman şatafatlıdır. Çok para ve emek harcarlar bunun için. Çünkü bilirler görselliğin insanları nasıl etkilediğini...

Ama kapalı kapılar ardında dönenler farklıdır. Yoksulun, işçinin adı yoktur Amerika’da... Kapitalizm için en büyük tehlike olarak görülen sendikaların kurulması önlenir... Obama’nın Başkan olmasıyla ayrımcılığın sona erdiğini düşünenler, sınıf ayrımına hiç değinmez...

Bu yazıda anlattıklarıma dudak bükenler, Ken Loach’un “Bread & Roses” adlı filmini izlesin. Belki gözle görünce inanırlar işçinin Amerika’nın daimi siyahı olduğuna...

2 Şubat 2009 Pazartesi

Bu Böyle Gitmez...

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/1 Şubat 2009

“Hiçbir şey değişmedi ve her şey değişti...”

David Bowie, “Sunday” adlı şarkısında böyle der... Gerçekten de çoğu durumda değişimi başlatan, hiçbir şeyin değişmemesidir. Aynı Amerika’da olduğu gibi...

Amerika’yı yönetenler, onca uyarıya karşın, son sekiz yıldır bildiğini okudu. Kendilerini “dünya imparatorluğu” fikrine o kadar kaptırdılar ki, ne Birleşmiş Milletler’i dinlediler ne de kendi halklarının isyanını...

Amerikan tarihinin en kötü Başkan’ı olarak görülen George W. Bush’un o karanlık döneminde bu ülkede yaşamak son derece depresif bir deneyimdi. Ben, bu deneyimi bizzat yaşadığım için, toplumda giderek artan değişim beklentisinin de tanığı oldum.

Bush yönetimi, demokrasiye bağlı, hukukun üstünlüğüne inanan Amerikalılar için utanç vericiydi. Toplumun ortak aklını ve vicdanını yitirmeye başladığı bu dönemde, bir ulus adeta topluca intihar ediyordu...

Irak’ta yalanlara dayanarak yapılan işgal ve sonrasındaki insanlık dramı, bu durumu somut bir biçimde gözler önüne serdi. Bir milyondan fazla Iraklı sivil yaşamını kaybetti bu faciada... Dört binden fazla Amerikan askeri de öldü...

Peki, uydurma bir gerekçe ile işgale kalkışan ve uluslararası hukuku ayaklar altına alan Bush yönetimi, halkı bu duruma karşı nasıl duyarsızlaştırdı?

Neocon’ların baş yardımcısı elbette medyaydı... İzledikleri stratejiyi, gazete ve televizyonların taraflı yayınlarıyla kamuoyuna yutturdular. Medyada o dönemde yapılan savaş yanlısı yayınlar, iletişim öğrencilerine mesleki yüzkarası olarak okutulacak cinsten...

Irak işgalinin başladığı günlerde, Amerika’da dinci sağın yayın organlarını özellikle izleyip, bir yalanın nasıl gerçekmiş gibi gösterildiğini aşama aşama gördüm. Aynen Hitler’in propaganda bakanı Goebbels’in taktikleri uygulanıyordu. Halk, Irak’ta kitle imha silahları olduğuna inandırılmış, işgale karşı tepki kırılmıştı...

Ama bu durum, sonunda tersine döndü... Mesleğine ihanet etmeyen gazeteciler, hiç yılmadan gerçekleri haykırıp seslerini halka duyurdular. Amerikan toplumu artık yalanları yutmuyordu.

Önceleri, “Başkan neden yalan söylesin ki?” diye saf saf soran Amerikalılar, artık Bush’u protesto eylemlerinde “yalancı” diye bağırıyordu. O yalancı, Beyaz Saray’dan ayrıldığı gün, Pinokyo burunlu Bush heykellerine kendi halkı tarafından ayakkabı fırlatıldığını gördü...

***

Amerika’daki değişim sürecinden alınacak dersler var. Türkiye’de de Ergenekon denilen dava nedeniyle, her gün hukuka aykırı uygulamalar görülüyor. Dalgalar halinde gelen gözaltılar, yer altından çıkan silahlar, yasadışı telefon dinlemeleri derken, insanlarda tam bir paranoya başladı...

Toplumda belli bir saygınlığı olanların adı, suç çeteleriyle birlikte anılıp kirletilmeye çalışılıyor. İftiranın, yalan haberin bini bir para... Türkiye’de şu anda sürmekte olan dış destekli cadı avının en önemli platformu ise, ne yazık ki medya...

Yaşanan hukuk skandallarının baş savunucusu da, yandaş medyadaki “gazeteci” görünümlü tetikçiler... Bu tipler, kimin göz altına alınacağını bile önceden bilip köşelerine sızdırıyor, yargı bağımsızlığını savunurken hukuk dışı uygulamaları görmezden geliyor.

Sadece soruşturmayı yürütenlerin bilmesi gereken bilgileri yalan yanlış yorumlarla halka yutturmaya çalışanlarla dolu gazete köşeleri... Fakat Goebbels’in kitlesel propagandanın Büyük Yalan olarak bilinen tekniğinin Amerika’da nasıl bir sonuca yol açtığını hep birlikte izledik...

Yalanlarla bir yere kadar varırsınız ama gerçekler elbet bir gün ortaya çıkar. Hiçbir şeyin değişmediği yerde gün gelir çok şey değişir...

26 Ocak 2009 Pazartesi

2023?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/25 Ocak 2009

2009, UNESCO ve Birleşmiş Milletler tarafından Uluslararası Astronomi Yılı ilan edildi. Çünkü bu yıl, Galileo Galilei’nin teleskopla yaptığı ilk gökyüzü gözleminin 400. yıldönümü. Aynı zamanda, Evrim Teorisi’ni geliştiren Charles Darwin’in doğumunun da 200. yılı.

Her iki bilimadamı da, buluşlarıyla insanlığa büyük katkılar yaptı. Ama aynı anda da, bağnaz dincilerin hedefi haline geldi. Galilei, Tanrı'ya inansa da, dünyanın döndüğünü savunduğu için kilisenin düşmanlığını kazandı, kitabı yasaklandı, Engizisyon’da yargılanıp ev hapsine mahkum edildi...

Dünyanın döndüğünü savunmanın kilise karşıtlığı olarak değerlendirildiği günler artık geride kaldı; bugün kimse dünyanın yerinde sabit durduğunu savunmuyor. Hatta Vatikan, kilise tarafından yargılanan Galilei’den 366 yıl sonra özür bile diledi...

Bağnaz dincilerin tepkisine neden olanlardan birisi de Charles Darwin’di. Tüm canlı türlerinin doğal seçilim yoluyla birkaç ortak atadan evrildiğini savunduğu için kıyamet koptu. Sonunda İngiliz Anglikan Kilisesi, geçen yıl, Darwin’in ölümünden 126 yıl sonra, ünlü bilimadamından özür diledi. Onu yanlış anlayıp, yanlış tepki verdiklerini ve başkalarının da onu yanlış anlamasına neden olduklarını itiraf ettiler...

Galilei, kazığa geçirilip yakılmaktan kurtulmak için görüşlerini inkar etmek zorunda kalmıştı. Bir diğer İtalyan bilimadamı Giordano Bruno ise, dünyadan başka pek çok gezegen bulunduğunu söylediği için 1600 yılında Katolik Kilisesi’nin kararıyla yakılarak öldürüldü... O da Tanrı'yı reddetmiyordu oysa... Sadece Tanrı ile evrenin aynı gerçeğin iki farklı yansıması olduğunu söylüyordu...

Darwin ise, dini inancını “agnostik” (bilinemezci) olarak tanımlasa da, onun kaderi Bruno’nun ve Galilei’nin kaderinden farklıydı. Bunun nedeni, Bruno’nun yakıldığı 1600’den Darwin’in doğduğu 1809 yılına kadar olan dönemde, insanlığın Aydınlanma ekseninde kat ettiği yoldur. Rönesans’ın açtığı yolda ilerleyen toplumlarda zaman içinde din ve devlet işlerinin ayrılması noktasına gelinmiş, bilimsel özgürlükte mesafe alınmıştı.

***

Batı’nın, ortaçağın tutucu skolastik felsefesinden kurtulup Rönesans’ın özgürlük kavramından Aydınlanma’ya uzanması, tarihin en önemli süreçlerinden birisi. Acı gerçek şu ki; şeriatın hüküm sürdüğü Osmanlı, bu süreci fena halde ıskaladı...

Aydınlanma’nın yaşadığımız topraklara varışı, 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla oldu. Batı’nın yüzyıllar önce ulaştığı Aydınlanma’yı Türk ulusuna yaşatan, dogmayı reddedip aklın egemenliğini savunan, emperyalizme karşı gelip ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesini hayata geçiren Atatürk’ün 2009’da hâlâ dincilerin hedefi olması, size anormal gelmiyor mu?

Türkiye, 21. yüzyılda dincilerin, tarikatçıların yürüttüğü karşı devrime sahne oluyor. Ne yazık ki, tarih kitapları ilerde 2009 Türkiyesi’ni anlatırken, mahalle baskısından, içki yasağından, tesettür salgınından söz ediyor olacak...

Eğer o kitaplar gerçeği yazarsa, yıllar sonra bunları okuyanlar hayrete düşecek... Onlar için herhalde inanılmaz olacak ama, laiklik karşıtı odak haline gelmiş, ABD, AB güdümlü bir iktidarın hukuku hiçe sayan icraatlarını okuyacaklar...

Atatürk Devrimi’nin Aydınlanma boyutunu değerlendirirken, insanın aklına şu soru geliyor:

Acaba belli kesimlerin Türkiye’deki Aydınlanma gerçeğini anlamaları için, kilise özürlerinde olduğu gibi en az 100 yıl geçmesi mi gerekiyor?

Eğer öyleyse, Cumhuriyet’in 100. yılının kutlanacağı 2023’te, tarih kitapları dincilerin böyle bir özründen de söz ediyor olur mu?

19 Ocak 2009 Pazartesi

Savaş Makinesi ve Barış

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/18 Ocak 2009

Deepak Chopra, Hint kökenli bir Amerikalı, tıp doktoru ve yazar. Alternatif tıp konusundaki çalışmaları, yazdığı 50’den fazla kitabı ve yaptığı radyo programıyla, Amerika’nın düşün hayatına katkıda bulunan önemli bir isim.

Chopra, geçtiğimiz günlerde Obama’ya bir öneri getirdi ve Amerika’da barış temelli bir ekonominin inşa edilmesi için çağrıda bulundu. Bu önerinin dokuz maddede özetlenen aşamaları şöyle:

1-Silah pazarlıklarını gözden geçir ve 2020’ye kadar bunları yasadışı hale getir.

2-Barışa yönelik bir projeyi her türlü savunma sözleşmesine koşul olarak dahil et.

3-Vergi teşviği ve fon sağlayarak askeri şirketlerin barışçıl amaçlar için kullanılmasına öncülük et.

4-Askeri üsleri evsizler için barınağa dönüştür.

5-Yabancı ülkelerdeki askeri üsleri aşamalı olarak ortadan kaldır.

6-Askeri personelin bu yeni altyapının kurulması çalışmalarında görev alması koşulunu getir.

7-Geleceğin silah teknolojilerine yönelik süreci durdur.

8-Süper güç olarak adlandırılan ama artık var olmayan düşmanlara karşı savunma yapmak için geliştirilmiş savaş gemilerinin sayısını azalt.

9-Savunma ve güvenlik bütçelerinde yapılacak indirimle, devletin sosyal hizmetleri bütünüyle finanse etmesini sağla.

Chopra’ya göre, Amerika’nın savaş ekonomisi barış ekonomisine dönüştürülmediği sürece, büyük çıkarların sağlandığı bu askeri-sanayi işbirliği hiçbir zaman sona ermeyecek.

***

Pearl Harbor’dan bu yana savaşan bir ülkenin başına değişim vaadi ile gelen bir Başkan’dan ciddi beklentileri var Amerikalıların... Ama Amerikan ekonomisinin savaşa bağımlılığı o kadar büyük boyutlarda ki, askeri harcamalar sıralamasında kendisinden sonra gelen 15 ülkenin, bu iş için harcadığı paranın toplamından daha fazla harcama yapıyor.

Hangi ülkeler bunlar? Hollanda, Endonezya, Kanada, Avustralya, İtalya, Brezilya, Hindistan, Güney Kore, Suudi Arabistan, Almanya, Japonya, Fransa, Britanya, Rusya ve Çin... Tek başına bu gerçek bile, Amerika’nın nasıl çılgın bir yola girdiğinin göstergesi...

Bir diğer ilginç bilgi de, Amerika’daki War Resisters League’in (Savaş Karşıtları Birliği), ülkenin 2009 yılı bütçesinin dağılım oranlarına ilişkin çalışmasında yer alıyor. Buna göre, Amerikan bütçesinin % 54’ü askeri harcamalara gidiyor.

Bunun % 36’sı mevcut askeri harcamalar (küresel terörle mücadele için ayrılan 200 milyar dolar dahil toplam 965 milyar dolar), % 18’i de gazilere ayrılan ödenek dahil, geçmiş yıllardaki askeri harcamalardan kaynaklanan ödemeler (toplam 484 milyar dolar).

Yani federal hükümetlerin Amerikan halkından topladığı vergilerin (2.659 milyar dolar) yarısından fazlası (1.449 milyar dolar) askeri harcamalara gidiyor.

Bu sayıların da açıkça ortaya koyduğu gibi, sonuç şudur ki; Amerika, dünyanın en büyük savaş makinesi haline geldi. Terörizmle mücadele ettiğini söylerken, sahip olduğu bu devasa militer güçle, kendisi bir tehdide dönüştü.

Bu durumda, aklı başında Amerikalılar soruyor: Bu gidişin sonu nereye varacak? 45 milyon insanın sağlık sigortasına sahip olmadığı bir ülkede, toplanan vergilerin yarısından fazlasının askeri harcamalara ayrılması nasıl açıklanabilir?

***

Chopra’nın önerileri birçok insana ütopik gelebilir. Ama insanoğlu, bugüne kadar içinde yaşadığı dünyadan mutsuz olduğu için ütopyalar kurageldi ve kurmaya da devam edecek...

Ayrıca dünya tarihinin, bir zamanlar olanaksız gibi görülen ama sonradan gerçeğe dönüşen olaylarla dolu olduğunu da unutmamak lazım... Her şeye karşın, barışın da onlardan biri olabileceğine inanmak çok mu ütopik?

12 Ocak 2009 Pazartesi

Medya Hastalıkları

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/11 Ocak 2009

Son dönemde Türk medyasını yakından izleyenler farkındadır; iki türlü kavga sürüyor yazılı ve görsel basında. Bir yandan iktidar, kendisini eleştiren gazetecilere saldırıyor; diğer yandan da, gazeteciler kendi aralarında kavgalı...

Birincisinin nedeni, Başbakan Erdoğan’ın medyada iktidar aleyhinde çıkan haberlerden hiç hoşlanmaması ve bu haberleri yapan gazetecileri patronlarına şikayet etmesi...

Bu tür bir anlayış, demokrasi ile hiçbir şekilde bağdaşmaz. Aksine, demokrasinin korunabilmesi için, iktidar hoşlanmasa da, hükümetin icraatlarını eleştirecek medyaya gerek vardır. Çünkü bu olmadığında, hem halk iktidarın faaliyetleri konusunda tam bir bilgi alamaz, hem de iktidar kendi yanlışlarını ya da eksikliklerini görme olanağı bulamaz...

Ama tabii muhalif medyanın uyarılarından faydalanmak, ancak aklın yolundan şaşmayan iktidarların yapabileceği bir iştir. Oysa, AKP iktidarının hangi akıl dışı yollardan gittiğine, 2002’den bu yana tanık oluyoruz...

***

Medyadaki ikinci kavganın nedeni de, aslında birinciden kaynaklanıyor. Bir grup gazeteci, pozisyonunu patronunun iş ilişkilerine göre belirliyor ve iktidara koşulsuz destek veriyor.

Bunun sonucu olarak da, kendisini iktidarla özdeşleştirip aynı Başbakan gibi tavır alıyor; iktidarı eleştirenlere veryansın ediyor; hukuku çiğneyip, yayın yasağı olan, mahkemeye yansımış davalar hakkında belli çevrelerden sızdırılan bilgileri yayınlıyor...

Burada mesleki açıdan ciddi bir sakınca söz konusudur. Çünkü böyle bir durumda, yandaş medya mesleğin temel ilkeleri olan basın özgürlüğü ile halkın haber alma hakkına ters düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır...

Denilebilir ki; ya iktidarı eleştiren haberler gerçeği yansıtmıyorsa? Her iki kavganın da hassas noktası tam burası... Gazetecinin görevi, kamunun yararını gözeterek doğruları ortaya koymaktır. Yapılan haber doğruysa, zaten ne Başbakan'a ne de yandaş medyaya söyleyecek söz kalır.

Bu nedenle, haberlerdeki iddialar kanıtlanabilir olmalıdır. Araştırmacı gazeteciliğin önemi de buradan gelir. Son dönemde Kemal Kılıçdaroğlu’nun başarı kazanmasının nedeni nedir? Bir araştırmacı gazeteci gibi çalışıp iddialarını belgelerle ortaya koymuş olmasıdır.

***

Medyamızdaki bir diğer hastalık da, şov dünyasındaki popülerlik kazanma taktiklerinin, medyada aynen uygulamaya konmuş olması...

Nedir bunlar? Kısa yoldan ün kazanmak için ya sürekli polemik yapacaksınız, ya kendinizin haber olmasını sağlayacaksınız ya da radikal bir dönüşüm geçireceksiniz...

Bu üç yol da, tiraj kaygısındaki medyada epey prim yapıyor. Köşe yazılarında iftira atıp hakaret edenler, baş tacı ediliyor. Birisi çıkıp spekülasyon yapıyor; bir başkası da sanki o yazılan gerçekmiş gibi ona atıf yaparak, belli bir görüşü yaymaya çalışıyor. Yani gerçekleri haber yapmıyor, kendi gerçeklerini yaratıyorlar...

Sürekli kendi özel yaşantılarından söz eden egosantrikler, önemli gazeteci oluyor. Birdenbire başka bir tarafa meyledenler, makbul sayılıyor...

Ne yaparsan yap, yeter ki hakkında çok konuşulsun... Başarının temel ölçütü bu olunca, Makyavelist yöntemler giriyor işin içine. Mesleki ilkelerin ayaklar altına alındığı bir ortamda iyi de işliyor bunlar...

Bir de bakıyorsunuz, bu tür “gazeteciler”, sanki bir pop yıldızıymış gibi magazin basınının gözdesi oluyor. Oysa gazetecinin kendisi haber olmaz, haber yapar; iletişim fakültelerinde öğrencilere öğretilen en önemli ilkelerden biridir bu...

İşte bugünkü Türk medyasına başta değindiğim iki kavga ve bu pop yıldızı hastalığı musallat olmuş durumda... Ne diyelim; acil şifalar...

5 Ocak 2009 Pazartesi

Obama Ne Yapacak?

© Zülal Kalkandelen/ Dünyalı Yazılar
Cumhuriyet Pazar Dergi/4 Ocak 2009

Harvard International Review dergisinin internet baskısında, kısa bir süre önce Dr. Steven Kull imzalı bir makale yayımlandı. Makalenin başlığı ilginç: “Obama, Amerika’nın Ortadoğu’daki İmajını Düzeltebilir mi?”

Steven Kull, Maryland Üniversitesi Uluslararası Politika Davranışları Programı’nın (PIPA) direktörü. Yazısı, araştırma verilerine dayandığı için oldukça önemli. Altı çizilmesi gereken noktaları aktarmaya çalışacağım.

Temmuz-Ağustos 2008 döneminde BBC/GolobeScan/PIPA için 22 ülkede yapılan bir araştırmaya göre, Obama’nın yarattığı heyecan en az Ortadoğu’da hissediliyor. Bu bölgede Obama’ya verilen destek, dünyanın diğer bölgelerine göre düşük. Mısır ve Türkiye’de % 26, Lübnan’da % 39, Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) % 46.

“Obama’nın başkanlığı, Amerika’nın dünya ile ilişkilerinde ne gibi etkiler yapar?” sorusuna, "Daha olumlu," şeklinde yanıt verenlerin oranı şöyle: Mısır % 29, Türkiye % 11, Lübnan % 30, BAE % 40. Bu konuda dünya ortalaması % 46; Avrupa ve Afrika’daki oranlar ise, çok daha üst düzeylerde.

Araştırma kuruluşu PEW için yapılan bir çalışmada ise, uluslararası ilişkilerde doğru olanı yapacağı konusunda Obama’ya ne kadar güven duyulduğu soruluyor. Sonuçlar şu şekilde: Pakistan ve Türkiye’de % 7, Mısır’da % 23, Ürdün’de % 20, Lübnan’da % 22.

Dr. Kull, bu sonuçlar üzerine, “Amerika’nın Ortadoğu ile ilişkilerini değiştirmek için ‘Bush olmamak’ yeterli değilse, ne gerekiyor?” sorusunun yanıtını araştırmış.

Aldığı yanıtları değerlendirince de, Ortadoğu halklarının özellikle üç temel konuda Obama yönetiminin ne yapacağına bakacağı ortaya çıkmış.

1.Amerika, bölgede baskın bir askeri güç bulundurmaya devam edecek mi?
2.Amerika, İsrail-Filistin çatışmasında tarafsız bir rol üstlenecek mi?
3.Amerika, bölgede demokratikleşmeyi destekleyecek mi?


***

Peki, Amerika Obama’nın önerdiği gibi 16 aylık bir sürede Irak’tan askerlerini çekerse, birinci sorudaki endişeler azalır mı? Hiç sanmıyorum. Çünkü Amerika’nın strateji ve enerji politikalarını bir yana bırakıp, bölgeden tümüyle elini çekeceği hayaline kapılmak için çok saf olmak lazım...

İsrail-Filistin konusunda Amerika’dan tarafsızlık beklemek içinse, Amerikan politikasını hiç bilmemek gerekir. Amerikan dış politikası, Ortadoğu’da İsrail’in korunup desteklenmesi üzerine kuruludur. Obama da, kampanyası boyunca bu konuda İsrail’e büyük destek verdi. İsrail lobisini arkasına almadan başkan seçilmesi olanaklı da değildi. Amerika, İsrail-Filistin barış antlaşmasının sağlanmasına aracılık etme çabalarını sürdürse bile, Gazze'yi yine kana bulayan İsrail’in 1967 sınırlarına geri dönmesini sağlayabilir mi?

Gelelim bizi de yakından ilgilendiren üçüncü endişeye... Amerika, Ortadoğu’da demokratikleşmeyi destekler mi?

Irak’a kitle imha silahları olduğu yalanını uydurarak girdiler; ama olmadığı ortaya çıkınca Saddam gibi bir diktatörü devirdiklerini, Irak’a demokrasi ihraç edeceklerini söylediler. Edebildiler mi? Hayır. Irak, bugün hâlâ Amerika’nın güdümünde ve işgali altındadır.

Amerika’nın bu demokrasi havariliğinin inandırıcı olması için Obama’nın yapması gereken çok şey var.

Bakalım Müslüman coğrafyadaki tek laik cumhuriyet Türkiye’ye ılımlı İslam’ı dayatmaktan vazgeçecek mi?

İşine geldiği için Mısır ve Suudi Arabistan’daki baskıcı rejimleri desteklemeye son verecek mi?

Emperyalist politikaları terk edecek mi?

Sadece kendi ülkesinin vatandaşları için değil, herkes için barışı, demokrasiyi ve insan haklarını savunabilecek mi?

Cheney'in bile övgü yağdırdığı şahinlerle dolu yeni kabinesiyle bunları yapabilecek mi?